KALİTELİ İNSAN Mustafa Çeşitcioğlu
Alfa Yayınları: 1272 Dizi No: 30
1.Baskı : Nisan 2003
ISBN : 975-297-285-3
Yayıncı ve Genel Yayın Yönetmeni: M. Faruk Bayrak
Yayın Koordinatörü ve Editör: Rana Gürtuna
Dizi Editörü : Mümin Sekman
Pazarlama ve Satış Müdürü : Vedat Bayrak
Copyright © 2003, ALFA Basım Yayım Dağıtım Ltd. Şti.
Kitabın tüm yayın hakları ALFA Basım Yayım Dağıtım San. ve Tic. Ltd. Şti.'ne aittir. Yayınevinden yazılı izin alınmadan kısmen veya tamamen alıntı yapılamaz, hiçbir şekilde kopya edilemez, çoğaltılamaz ve yayımlanamaz.
ALFA Basım Yayım Dağıtım Ltd. Şti.
Ticarethane Sk. No: 41/1 34410 Cağaloğlu, İstanbul
Tel : (212) 511 5303-513 8751-512 3046 Fax : (212) 519 3300
www.alfakitap.com E-mail : info@alfakitap.com
ALFA7AKTÜEL KİTABEVİ
Burç Sinema Pasajı No: 34 Altıparmak / BURSA Tel: (224) 223 60 16
MELİSA MATBAACILIK
Çiftehavuzlar Yolu Acar Sanayi Sitesi No: 8 Bayrampaşa-lstanbul
Tel/Fax : (212) 501 97 57
Bu kitabı, 1999 yılında kaybettiğim rahmetli anneme ve hayatıma anlamlı katkılarda bulunan tüm öğretmenlerime adıyorum.
TEŞEKKÜR
Nasıl ki, kaliteli bir ürünün ortaya çıkarılması sürecinde bir çok değerli insanın emeği geçiyorsa; bu kitabın ortaya çıkarılmasında da bir çok insanın doğrudan ya da dolaylı katkısı oldu. işte, bu katkıda payı olan herkese teşekkür etmek istiyorum: Öncelikle, benim dünyaya gelmeme vesile olan anne ve babama; ilkokul öğretmenlerimden Haydar Doğualp ve Sevim Yalmancı'nın şahsında tüm öğretmenlerime; başta Söke Lisesi'nden sınıf arkadaşlarım Ayşe Çırak ve Kâmile Çerezci olmak üzere, eleştirileriyle kişisel gelişimime katkıda bulunan arkadaşlarıma; cesaretle yaptıkları taklitlerle beni olgunlaştıran öğrencilerime teşekkür ediyorum. Meslek yaşamımdaki destek ve yardımlarından dolayı; Kadri Ali Esener, ismail Özavar ve Erdal Sarızeybek'e teşekkür ediyorum.
iyi ve kötü günümde her zaman yanımda olan, maddi ve manevi desteğini hiç bir zaman esirgemeyen sevgili kardeşim Sezai Çanakçı'ya; emeklilik sonrası yelken açtığım yeni yaşam yolculuğumda bana sevgi ve dostluğu öğreten Bahtiyar Şimşek'e sonsuz teşekkürler. Başta Richard Carlson ve Doğan Cüceloğlu olmak üzere, bana ilham veren, kendimi gerçekleştirmeme yardım eden, bilgi havuzuma katkıda bulunan tüm yazar ve düşünürlere teşekkür ediyorum.
vııı
Yazarlık çalışmalarım esnasında beni cesaretlendirip destek veren, Prof. Dr. Üstün Dökmen ve yazar Ahmet Şerif İzgören'e; gönderdiği bilgilerle beni destekleyen gezgin dostum Faruk Budak'a teşekkür ediyorum. Ayrıca, kitabın müsveddelerini büyük bir sabır ve dikkatle gözden geçiren, ayrıntılı geri bildirimlerde bulunan yönetim danışmam ve liderlik düşünürü Fazıl Oral'a da teşekkür etmeyi bir borç biliyorum. Şüphesiz, onun değerli katkıları olmadan bu eser ortaya çıkmazdı.
Kitabın basıma hazırlanması aşamasında; değerli katkılar yapan, geri bildirimlerde bulunan, ilgi ve desteğini esirgemeyen yazar Mümin Sekman da teşekkür etmem gerekenler arasında. Bu arada Alfa Yayıncılığın değerli çalışanlarından; Ra-na Gürtuna'ya da kitabın yayıma hazırlanması aşamasındaki üstün özveri ve gayretlerinden dolayı teşekkürler.
Nihayet, yıllar boyu aralıksız devam eden çalışmalarım süresince bana göstermiş oldukları sabır, hoşgörü ve destek nedeniyle; başta sevgili eşim Zehra Çeşitcioğlu'na, kızlarım Can-su ve Bengisu'ya da kucak dolusu teşekkürler. Eğer eşimin sonsuz hoşgörüsü ve desteği olmasaydı, şüphesiz bu üretimi yapamazdım. Son olarak, beni, davranış bilimleri açısından eşsiz bir laboratuar ortamında yarattığı ve bu güzel yetileri verdiği için yaradana da teşekkürler...
Mustafa Çeşitcioğlu 16 Şubat 2003
İÇİNDEKİLER
Teşekkür .................................. VII:
Önsöz.................................... XI:
Giriş: Kaliteli Yaşam Felsefesi ............. 1
01. insan Yaşamında Denge .......................26
02. Zihin Yönetimi..............................58
03. Stres Yönetimi..............................91
04. Duygu Yönetimi............................134
05. içsel Değerler..............................177
06. Kişisel Değişim.............................217
07. Misyon ve Hedefler..........................255
08. Zaman Yönetimi............................289
09. Kişisel Gelişim .............................317
10. Birinci Etabı Bitirirken .......................357
Yazar Hakkında...............................372
Kaynakça....................................375
ÖNSÖZ
"BUGÜN KİM OLDUĞUMUZ, DÜNKÜ TERCİHLERİMİZİN SONUCUDUR.
YARIN KİM OLACAĞIMIZ İSE, BUGÜNKÜ KARARLARIMIZIN SONUCU OLACAKTIR."
Pat Mesiti
Ünlü İngiliz yazarı Samuel Smiles, 1859 yılında yazdığı ve kişisel gelişim alanında bir dünya klasiği olan "Kendine Yardım" adlı eserinde şöyle demektedir; "En yüksek vatan ve hayırseverlik, kanunları ve kurumları değiştirmekle değil, insanların serbestçe kendi kendilerini geliştirmelerine ve yetiştirmelerine yardım etmekle elde edilir." Emil Lytree ise; "insanın nefsine ve topluma karşı vazifeleri, öğrenmek ve öğretmektir" der.
Ben de kendimi; sürekli öğrenmeye ve geliştirmeye; öğrendiklerimi, başta ülkem insanları olmak üzere tüm insanlara öğretmeye; insanların eşsiz potansiyellerini en üst seviyede kullanabilmeleri için onlara rehberlik etmeye, yaşam kalitelerine anlamlı katkılarda bulunmaya, dengeli ve kaliteli bir yaşama ulaşmaları yolunda hizmet etmeye adadım. Çünkü, ortaokul ve liseyi "devlet parasız yatılı" olarak okudum. Yine, yüksek öğrenimimi de yatılı olarak tamamladım. Bu nedenle; doğup büyüdüğüm, ekmeğini yediğim, suyunu içtiğim bu ülkeye ve bu ülkenin güzel insanlarına kendimi borçlu hissediyorum.
Çocukluğumu; duygularımın yeşertilmediği, tıpkı bir bonzai ağacı gibi sürekli olarak budandığı, geleneksel aile ve çevre ikliminde geçirdim. Şüphesiz bu iklim, davranış bilimleri
XII
açısından mükemmel bir laboratuardı. Sağlıksız ilişkilerin, iç dünyamda yaratmış olduğu dengesizliklerin doğal bir sonucu olarak başlayan arayış, öncelikle benim kendimle hesaplaşmamı sağladı. İçsel başarıyı elde etme yolunda, dokuz yıl önce kendimle mücadeleye başladım.
Bu mücadele sonunda; tek teker üzerinde giden dengesiz ve kalitesiz bir yaşamdan, dengeli ve kaliteli bir yaşama ulaştım. İçsel başarıyı yakaladım. "Kaliteli Yaşam Felsefesi"; bana önceden hayal bile edemeyeceğim mutlu, başarılı, dengeli ve kaliteli bir yaşamın kapılarını açtı. Mutluluk ve başarı yolunda, gelişimime engel olan kalıpları "Kaliteli Yaşam Felsefesi" sayesinde kırarak sınırlarımın dışına çıktım. Bu felsefeyi yaşamıma geçirmeye başladığım andan itibaren, varoluşumu daha anlamlı, daha coşkulu yaşamaya başladım. Yaşam kalitemde, çok kısa sürede inanılmaz değişiklikler oldu. Yazar, işadamı, öğretmen, öğrenci, kaliteli yaşam rehberi, birey, eş ve baba olarak bugün; dengeli, mutlu ve kaliteli bir yaşam sürmekteyim.
"Kaliteli bireyler kaliteli aileyi, kaliteli aileler kaliteli toplumu, kaliteli toplumlar ise kaliteli ülkeyi oluşturur" ilkesini benimsemiş bir kişi olarak, tüm insanların kaliteli yaşama ulaşmalarını gönülden arzuluyorum. İşte bu maksatla, dört kitaptan oluşan "Kaliteli Yaşam Dizisi"ni hazırladım. "Kaliteli Yaşam Dizisi"; kişisel, aile, iş ve çevre yaşam alanlarında mutsuz ve dengesiz olan, kalitesiz bir yaşam süren ve bir arayış içerisinde olan insanlara adanmıştır. Bu dizi, kendi yaşamınızın mimar ve mühendisi olarak, yaşamınızı yeniden inşa etmenizde ve kaliteli yaşam yolculuğunuzda sizlere rehberlik edecektir. Diziyi oluşturan kitaplar şunlardır:
xııı
1. Kaliteli insan
2. Kaliteli Aile
3. Kaliteli Kurum
4. Kaliteli Toplum
Toplumsal kalite; tıpkı bir buzdağının (iceberg) görünen kısmı gibidir. Kaliteli bir topluma ulaşabilmenin yolu, buzdağının görünmeyen kısımlarını oluşturan; bireysel kaliteyi, ailede kaliteyi ve son olarak da kurumsal kaliteyi gerçekleştirmekten geçer. Bu yol, kestirme bir yol olmayıp, Çinli filozof KuanTzu'nun da dediği gibi kimi zaman bir asır sürebilecek bir yolculuktur;
Bir yıl sonrasıysa düşündüğün, tohum ek.
Ağaç dik, on yıl sonrasıysa tasarladığın.
Ama düşünüyorsan yüz yıl ötesini, halkı eğit o zaman.
Bir kez tohum ekersen, bir kez ürün alırsın.
Bir kez ağaç dikersen, on kez ürün alırsın,
Yüz kez olur bu ürün, eğitirsen milleti.
"Kaliteli Yaşam Dizisi’ni oluşturan "Kaliteli Yaşam Felsefesi"; balık vermeyi değil, balık tutmayı öğreten bir felsefedir. Söz konusu bu dizi, "bütüncül yaklaşım (holistic approach)" tekniğine göre yazılmış olup, tıpkı insan vücudunda olduğu gibi, tüm konular birbiri ile ilişkilidir. İnsanların yaşam kalitelerine anlamlı katkılarda bulunacak her bir kitap, 360 derecelik sinerjik bir bütünün parçalarını oluşturmakla birlikte, birbirinden farklı konulardan oluşmaktadır. Söz konusu bu bütüncül sistem, parçaların matematiksel toplamından çok daha fazlasını ifade etmektedir.
XIV
"Kaliteli Yaşam Dizisi" mevcut özellikleriyle, Türk insanına özgü hususları da içermektedir. Bu maksatla, sadece son iki yıl içinde, 5.600 (beş bin altı yüz) saatlik bir çalışma yaptım. Ayrıca, 1.000 saatlik İnternet taramasının yanı sıra; Milli Prodüktivite Merkezi, Türk Tarih Kurumu, Psikologlar Derneği, Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu, Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası, Kalite Derneği, Milli Eğitim Bakanlığı, Kültür Bakanlığı gibi özgün eserler veren kurum ve kuruluşların tüm yayınlarını inceledim. Son üç yılın gazetelerini ve dergilerini taradım. Ayrıca, Milli Kütüphane başta olmak üzere, çeşitli kütüphanelerde araştırmalar yaptım. Böylesine yoğun bir çalışmanın doğal sonucu olarak, zaman zaman bazı göz ve eklem sorunları yaşadım. Ancak, kaliteli ve defosuz üretme konusundaki hassas kişiliğim, beni böylesine titiz bir çalışma yapmaya yöneltti.
Ülkesini, şirketini ya da ailesini kurtarmak isteyen her insanın, öncelikle kendisini kurtarması gerektiğine inanıyorum. Çünkü, kendisine faydası olmayan bir insanın, hiç kimseye faydalı olamayacağını düşünüyorum. İşte bu nedenle, dizinin ilk kitabı bireysel kaliteyi esas alan "Kaliteli İnsan"dır. Dizinin bu ilk kitabı; başta kaliteli yaşama ulaşma yolunda çaba sarf ettiğim son dokuz yıllık deneyimlerim olmak üzere, yaşam boyu edindiğim tecrübeler, çevremde yaptığım gözlemler ve özellikle davranış bilimleri alanındaki bilimsel verilerin yoğrulması sonucu elde edilmiştir.
"Kaliteli İnsan", çoğu insanın başarı ve acil işler uğruna "ıskaladığı" kişisel yaşam konularından oluşmaktadır. Konuların ortak özelliği; "hardware"den çok, insanın "sofware" kalitesini geliştirmeye yönelik olmasıdır. Bu maksatla ilk olarak,
XV
insan yaşamında denge kavramı irdelenerek, dengenin yaşam kalitesine olan etkilerine değinilmiştir. Daha sonra; kişisel varlığımızın şoförlüğünü yapmakta olan akılcı ve duygusal zihin ile, kişisel kaynakların israfına yol açan stres konuları ele alınmıştır. Bu sayede, başarı ve mutluluk yolunda en büyük engel teşkil eden, zihninizdeki fil kazıklarını ve bunları oluşturan "zihinsel arşiv kayıtları"nı tanıyacaksınız. Kaliteli yaşama ulaşma ve içsel başarıyı gerçekleştirme yolunda, "içsel kutup yıldızı"nızı oluşturan ilke ve değerlerle tanışacak, kişisel yaşam otobüsünüzün şoför koltuğuna oturacaksınız.
Bu süreçte, zaman ve enerjinizi tüketen gereksiz ağırlıklardan kurtulacaksınız. En önemlisi de; aynada kendinizle yüzleşecek, olumsuz tutum ve davranışlarınızın farkına vararak, onlarla etkili bir şekilde başa çıkmayı öğreneceksiniz. Daha sonra, ilgi ve yetenekleriniz doğrultusunda misyon ve hedeflerinizi belirleyerek, "dışsal kutup yıldızı’nız istikametinde kaliteli bir yaşama yelken açacaksınız. Bu yolculuk zamanla, sürekli gelişim ve değişim içinde olacağınız, başta zaman ve enerji olmak üzere kişisel potansiyelinizi etkili bir şekilde kullanacağınız bir meydan okumaya (challange) dönüşecektir.
Dinamit, TNT, C3-C4 gibi patlayıcılar, çok güçlü potansiyele sahip olmalarına rağmen, onları yalnız başına kibritle patlatamayız. Patlatmak için, mutlaka başlatıcı (starter) olarak adlandırılan ve ilk hareketi sağlayan bir fünyeye, diğer adıyla kapsüle ihtiyaç duyarız. Ancak başlananın şoku ile, patlayıcının infilak ettirilmesi mümkün olur. Patlayıcılardaki bu sınırlı potansiyele rağmen, insanoğlu, muhteşem ve sınırsız bir potansiyele sahiptir. Çoğu kez, bu potansiyeli tek başımıza harekete geçiremez, patlayıcılarda olduğu gibi bir başlatıcıya ihtiyaç
XVI
duyarız. İşte, içinizdeki o muhteşem potansiyelin ortaya çıkarılmasında, "Kaliteli İnsan" başlatıcı vazifesi görecektir.
Amacım, sizleri de; tüm yaşam alanlarında dengeyi sağlamış, kişisel değişim ve gelişimini gerçekleştirmiş, içsel başarıyı yakalamış, gelişimine engel olan kalıpları kırarak sınırlarının dışına çıkmış yani eyleme geçmiş bireyler haline dönüştürmek istiyorum. Potansiyelinizi, çelikten yapılmış bir tank içinde hapsolmuş olarak kabul edersek, ilk etapta "Kaliteli İnsan" bu deponun kapağını açarak, sınırlarınızın dışına çıkmanıza yardımcı olacaktır. Daha sonraki etaplarda, dizinin diğer kitapları; ailede, kurumda ve toplumda kaliteyi gerçekleştirmenizde sizlere rehberlik edecektir. Şimdi elinizi kaldırmadan, aşağıdaki dokuz noktadan dört doğru geçecek şekilde noktaları birleştirmeyi deneyin, bakalım başarabilecek misiniz! Sorunun cevabını 2. Kısım'da bulacaksınız.
O
"Kaliteli İnsan" bir transformasyon kitabı olup; mutlu, başarılı, sağlıklı ve dengeli bir yaşama giden denenmiş ilkeleri bu kitapta bulacaksınız. Kitabımda; her insanın içinde doğuştan var olan iyi ve kötünün mücadelesini, kişisel yaşamımdan kesitler sunarak ortaya koymaya çalıştım. Yaptığım alıntıları' "notlar" bölümünde belirttim. Ayrıca, bilgi havuzuma katkısı olan yayınları "kaynakça"'bölümüne aldım.
xvn
İzninizle, "Kaliteli Yaşam Seminerleri’me katılan bir öğrencimin, "Kaliteli Yaşam" hakkındaki sözlerini burada aynen tekrarlamak istiyorum: "Kaliteli yaşam eğitiminden sonra, yaşantımı; 'Kaliteli Yaşam'dan önceki hayatım, Kaliteli Yaşam'dan sonraki hayatım' diye ikiye ayırdım. Bundan sonraki yaşantım, hiçbir zaman eskisi gibi olmayacak. Sanki yeniden dünyaya geldim." Ancak, bir hususu da hatırlatmak isterim: "Kaliteli İnsan", uygulama yönü ağırlıklı bir kitaptır. Bu nedenle, yeri geldiğinde gerekli uygulamaları mutlaka yapın. Aksi taktirde, kitaptan tam olarak yararlanamazsınız.
Şimdi, kaliteli yaşam yolculuğunun ilk etabına çıkmaya hazır mısınız? Hazırsanız, buyurun yolculuğa beraber çıkalım.
GİRİŞ: KALİTELİ YAŞAM FELSEFESİ
Bal arıları, ürün kalitesi ve etkili çalışma açısından, doğada örnek alınması gereken canlılardır. Bal arısının ürettiği ürünün, doğada eşi ve benzeri olmayıp, kalitesi tek kelimeyle mükemmeldir. İzmir 11 Tarım Müdürlüğü'nün yayın organı, Tarım 35 Dergisi'nde arılar hakkında şu bilgiler verilmektedir:1
1) Hürriyet Gazetesi, 31 Ocak 2001.
Bir bilgisayar saniyede 16 milyar aritmetik işlem yapıyor. Bilgisayarın doğadaki rakibi balarısı ise, bu sürede daha az enerji harcayarak 10 trilyon işlem yapma yeteneğine sahiptir. 10 mikrovattan daha az enerji tüketen balarısının beyni, günümüzde üretilen en verimli bilgisayardan 100 milyon kat daha üstündür.
Balarıları bir peteği doldurabilmek için 100 milyon çiçeğin nektarını emiyor ve 100 bin kilometre kanat çırpıyorlar. [Dünyanın çevresinin 40.076 km. olduğu göz önüne alındığında, bunun anlamı; dünyanın çevresinde yaklaşık 2,5 tur atmış oluyorlar demektir.]
Uçan bir arının her kilometrede, enerji için yarım miligram bala ihtiyacı bulunuyor. Bir arı, bir litre balla, 25 kilometre hızla ve saniyede 200-250 kanat çırparak 3 milyon kilometre kat ediyor. Ana arının bir günde yumurtladığı yumurta ağırlığı, kendi ağırlığının 20 katına erişebiliyor. Arı, vücut ağırlığının 330 katı yük çekebiliyor.
"Kaliteli Yaşam Felsefesi'ni yaşamına geçirmiş bir insanın faaliyetleri de, tıpkı bal arısının faaliyetlerine benzer. Katma değeri yüksek ve etkili faaliyetleri kapsar. Söz konusu bu faaliyetlerin tümü, "Kaliteli Yaşam Dizisi"nin de konularını yani, "Kaliteli Yaşam Felsefesi"ni oluşturmaktadır.
"Kaliteli Yaşam Felsefesi" Nedir?
"Kaliteli Yaşam Felsefesi" ya da bundan sonraki kullanacağımız şekliyle "KYF", tıpkı bir insana benzer; ruhunu oluşturan kaliteli yaşam ilkeleri ve içsel değerler ile, bedenini oluşturan dört temel yaşam alanının, denge üzerine oturtulmasından meydana gelir. Bir insanın temel yaşam alanlarını teşkil eden; kişisel, aile, iş ve çevre yaşam alanları, aynı zamanda dizinin kitaplarını oluşturmaktadır. KYF'yi tam olarak yaşamına geçirmiş olan bir insan, Yunus'un deyimini kullanacak olursak "İnsan-ı Kâmil" yani "Olgun lnsan"dır.
KYF, dört temel yaşam alanı olan; kişisel, aile, iş ve çevre yaşam alanlarında bir insanın dengeli olmasını zorunlu kılar. Aynı zamanda, kişisel yaşam alanını teşkil eden; fiziksel (bedensel), zihinsel (bilişsel), duygusal (sosyal) ve tinsel (manevi ve ruhsal) yaşam alanlarında da dengeli olmayı gerektirir. Denge olmadan, KYF olmaz. Dengede mutluluk, dengede sağlık, dengede kalite vardır. Bu verileri bir şekil üzerinde gösterirsek, şeklimiz aşağıdaki gibi oluşur:
Şekil 1: Yaşam Alanları ve Denge
Temel yaşam alanları
Kişisel yaşam alanları
Olgun İnsan'ın ilk özelliği, yüksek içsel değerlere sahip olmasıdır. Bu bağlamda Olgun İnsan, kaliteli yaşam ilkeleri ve 5. Kısım'da anlatılacak olan içsel değerlerle daima uyumlu yaşar. Nasıl ki matematikte bir işlemin doğruluğunu "sağlama" yaparak anlarsak; Olgun İnsan da söz ve eylemlerinin doğru olup olmadığını, bu ilke ve değerlerle uyumlu olup olmadıklarına bakarak anlar. Olgun İnsan, yüksek içsel değerlerin doğal bir sonucu olarak, yüksek bir özdeğere sahiptir. Bu değer; para, mal, mülk, şan, şöhret, mevki ve makam vb. dışsal değerlere göre artıp eksilmez. Bu yüzden, söz ve eylemleri her zaman tutarlıdır.
Diğer yandan, Olgun İnsan'ın denge ilkesi gereği bağnazlıkla hiçbir ilgisi yoktur. Bağnazlık; bir inanç ya da düşünceye aşırı ölçüde bağlanıp ondan başkasını düşünememek, ondan başka her öğretiye, her inanışa karşı olmaktır. Hollanda asıllı, ünlü Amerikan yazar ve tarihçisi Hendrik Van Loon, dört tür bağnazlık olduğunu belirtir. Bunlar; cehaletten doğan bağnazlık, menfaatten doğan bağnazlık, alışkanlıktan doğan bağnazlık ve korkudan doğan bağnazlıktır. Bunlara, ilimi ve bilimi reddeden bağnazlıkla, manevi ve ruhsal yaşamı reddeden bağnazlığı da ekleyebiliriz.
Olgun İnsan'ın karşıtı ise, atalarımızın "çiğ insan" diye adlandırdıkları "ham insandır. Bu hamlık; fiziksel, bilişsel, duygusal ve tinsel hamlık olmak üzere dört çeşittir. Ham insan'ın içsel değerleri gelişmemiş olup, özdeğeri dışsal değerlere göre azalıp çoğalır. Ham insan, içsel değerlerindeki bu zayıflığı; dışsal değerlerle gidermeye çalışır. Mutluluğunun, dışsal değerlerin miktarına (niceliğine) paralel olarak artacağını düşünür. Ancak, bu bir yanılsama olup, sonu daima hüsranla biter. Sözü edilen bu dışsal değerler, uyumsuzluğu gideremediği gibi, var olan içsel dengesizliği daha da artırır. Ham insan, ne kadar dışsal değer elde ederse etsin, mutlu olmayı bir türlü başaramaz.
Ham insanın bu özelliklerine karşın Olgun İnsan, başkalarının mutluluğuna ve gelişimine katkıda bulunmayı misyon edinmiştir. Bu yolda, bilinçli ve sürekli bir çaba sarfeder. Yaşamının her anını doyasıya ve amaçlı yaşar. İşleri doğru ve verimli yapmaktan çok, doğru işleri yapar. Gerekli şartlarda risk alır ve sınırlarının dışına çıkar. Pozitif düşünür, pozitif yaşar, pozitif davranır. Daha çok verici bir kişiliğe sahiptir ve ilişkide bulunduğu tüm insanları geliştirir. Bolluk zihniyetine sahip olup, işbirliğine önem verir. Kendisi ve çevresiyle barışık, aynı zamanda zengin bir iç yaşama sahiptir. Olgun insan'ın diğer özelliklerinden bazıları ise şunlardır:
01. Akılcı ve duygusal zihnini etkili bir şekilde yönetir.
02. Günlük yaşamındaki stresle, etkili bir şekilde başa çıkar.
03. Kendisini tanır.
04. Olumsuz tutum ve davranışlarını değiştirmeye çalışır.
05. Misyon ve hedeflerle yaşar.
06. Kişisel potansiyelini, misyonu doğrultusunda etkili kullanır.
07. Sürekli gelişim ve değişim içindedir.
08. Dengeli ve sağlıklı bir aile iklimine sahiptir.
09.Yaşamındaki çatışmaları etkili bir şekilde yönetir.
10.Eş ve çocuklarıyla sağlıklı ilişkilere sahiptir.
11.Küçük şeylerle mutlu olmasını bilir.
12.Bütçesini etkili bir şekilde yönetir.
13.Çevresiyle, dengeli ve kaliteli ilişkilere sahiptir.
14.Dinlemesini bilir.
15.Sağlıklı bir iç iletişimi vardır.
16.Yüksek içsel değerleri sayesinde, bilinçli seçimler yapar.
17.Kendisi de dahil, tüm insanları ve canlıları sever.
18.İş yaşamında da kalite üretir.
19.Yüksek bir içsel motivasyona sahiptir.
20. Başarısızlığa gönüllüdür.
21.Yaşamın her alanında, yönetmekten çok liderlik eder.
22.Yaşam tarzı nedeniyle, krizlere her zaman hazırlıklıdır.
23. Yaptıklarını ve çevresinde olup biteni sorgular.
24. Sorunlara seyirci kalmaz, elinden gelenin en iyisini yapar.
Bu satırların yazarına göre, "Kaliteli Yaşam" bir sanat, KYF'yi benimsemiş insan da bir sanatçıdır. Malzemesi ise; insanın fiziksel, zihinsel, duygusal ve tinsel varlığıdır. İnsanın ham varlığını işleyerek, mükemmel bir eser meydana getirmeye çalışır. Değerli bir eser meydana getirmek, bazen bir ömür
boyu sürer. İşte bu yüzden, Olgun İnsan olma yolunda ilerleyen her birey, saygı duyulması gereken bir varlıktır.
Kaliteli Yaşam Felsefesinin Önemi
KYF'de, öncelikle bireyin gelişimi esas alınmıştır. Ancak, bireyin çevresiyle olan ilişkileri de, göz ardı edilmemiştir. Bu maksatla; "Kaliteli bireyler kaliteli aileyi, kaliteli aileler kaliteli toplumu, kaliteli toplumlar ise kaliteli ülkeyi oluşturur" ilkesi benimsenmiştir. Bir anlamda KYF, bireyin gelişimindeki tüm eylemlere yön veren düşünce, değer ve ilkelerden oluşur. Ülkemizdeki yönetim sorunu da dahil olmak üzere, tüm sorunları halledebilmenin yolu, öncelikle bireyin gelişiminden geçmektedir. Nitekim, iletişim sosyolojisi alanında çalışmalarıyla tanınan Frederick Harbison da, 75 ülkenin kalkınma çabalarını inceledikten sonra, şu sonuca varmıştır:2
"Bir ulusun ilerlemesi, her şeyden önce o ulusun bireylerinin gelişmesine bağlıdır. Bireylerinin potansiyelini geliştirmeyen ve onların şevkini kamçılamayan bir ulus ekonomik, siyasal ya da kültürel hiçbir yönde kalkınmayı gerçekleştiremez. Gelişmemiş ülkelerin çoğunun temel sorunu doğal kaynaklarının kıtlığı değil, insan kaynaklarının kıtlığıdır. Bu yüzden gelişmek isteyen uluslar önce insan kaynaklarını geliştirmeye ve değerlendirmeye yönelmelidirler. Bir başka deyişle; önce eğitim düzenlerini geliştirmeli ve bireylerine kalkınmada yararlı beceriler verebilmelidirler. Bir ulusun üyelerinin umutlu oluşu, ruhsal ve bedensel yönden sağlıklı oluşu, toplumsal kalkınmanın önde gelen koşullarındandır."
2) Cüceloğlu, Doğan. Yeniden İnsan İnsana, s. 230.
Günümüzde insanlar dengesiz ve kalitesiz yaşamaktadırlar. Bu sorunun aşılmasında, öncelikle bireylerin geliştirilmesi gerekmektedir. Bu maksatla KYF'de; sorunların sadece yaprakları ya da dalları ile uğraşılmayıp, köklere kadar inilmektedir. Köklere inilmekle de kalmayıp, bu köklerin ucuna kadar gidilmektedir. Sorunların temelinde yer alan paradigmaları oluşturan "zihinsel arşiv kayıtları" ile, toplumsal yozlaşmaların temelinde yer alan "içsel değerler erozyonu" bu köklerden en önemlileridir. İşte bu nedenle KYF; bireyin, ailenin, kurumun ve nihayet toplumun gelişimi için gerekli olan hayati konuları içermektedir.
Kaliteli Yaşam İlkeleri
Kaliteli yaşama ulaşmak isteyen her insan, doğruluğu zaman içerisinde değişmeyen bir takım ilkelere sahip olmalıdır. Söz konusu insan bu özelliğiyle, 100 metreci değil, bir maratoncudur. Yaşamın her alanında uzun erimli düşünür. Fast fo-od evliliklere, fast food ilişkilere, fast food başarıya, fast fo-od beslenmeye, ve nihayet fast food yaşama karşıdır. Çünkü, mutluluk ve başarı yolunda, kalıcı olmayı hedefler.
Aşağıdaki ilkelerle uyumlu yaşadığımız taktirde; mutlu, doyumlu, dengeli ve kaliteli bir yaşam yolunda ilerleyebiliriz. KYF'nin de bir parçasını oluşturan, kaliteli yaşam ilkeleri şunlardır:
1. Denge ilkesi: "Bir çok denge çeşidi vardır: Masanın üzerinde duran bir kitap 'mekanik denge', atom değiş tokuşlarını tamamlayarak hareketsiz kalan maddeler 'kimyasal denge',akım geçmediği zaman, yani şarj değiş tokuşu olmadığı zaman 'elektrik denge', ısı transferinin yok olması durumu 'termik denge', bütün bu dengelerin tümü ise 'termodinamik denge' kavramları ile ifade edilmektedir."3
3) Focus, Haziran 1997, 6. Sayı, s. 28.
Bilimsel açıdan bir canlı varlığın mutlak dengeye ulaşması imkansızdır. Çünkü, boşluk içinde yalıtılmış, dış dünya ile her türlü alışverişi kesilmiş bir nesne "mutlak denge" durumundadır. Bir anlamda mutlak denge demek, ölüm demektir. İşte bu durumu, her iki aşırı ucun yer aldığı bir ölçek üzerinde göstermek istersek, denge skalamız aşağıdaki gibi oluşur:
-100 -80 -60 -40 -20 Sıfır +20 +40 +60 +80 +100
Mutlak Denge
Fiziksel denge, durgunluk ve atalet halini ifade ederken; KYF'de sözü edilen denge, "dinamik" yani sürekli hareket halinde olan bir dengeyi ifade etmektedir. Evrende var olan her şey, makro seviyede denge durumunda iken; mikro seviyede çok hızlı bir değişimin yaşandığı dengesizlik hali mevcuttur. Örneğin; yüz milyon hücrenin bulunduğu vücudumuzdaki bir damla kan içinde, her bir dakikada iki milyonu aşkın kan hücresi yok olup, yerine yenisi üretilmektedir. Bu hızlı değişim, canlının varoluşunu sürdürmesi açısından gerekli bir durumdur.
Denge için, değişim şarttır. Bizler değişerek, çevremizdeki yeni şartlara uyum sağlarız. Bu anlamda denge; değişim demektir, hareket demektir.
Canlı sistemler yaklaşımına göre; "Sistemler birbirine bağımlı öğelerden oluşan bütünlerdir. Öğeler sürekli olarak birbirlerini etkiler. Her sistem kendi dışındaki sistemlerin bir parçasıdır. Onları etkiler ve onlardan etkilenir. Her sistemin dinamik bir dengesi vardır. Yani öğelerin arasındaki denge kalıcı olmayıp, dinamik ve zaman içinde değişen bir dengedir. Bu dinamik dengeyi, bir şehrin trafik akışına benzetebiliriz. Hem hareket vardır, hem de yolun tıkanması, başka bir deyişle dengenin bozulması, trafiğin aksamasına yol açar."4
4) Hortaçsu, Nuran. İnsan İlişkileri, s. 15.
KYF'ye göre denge, orta yoldur. Diğer bir deyişle, iki aşırı ucun orta noktasıdır. Burada, iki tür denge tanımlamak istiyorum: Birincisi; iki aşırı kutbun orta noktasını ifade eden ve "denge noktası" olarak adlandırdığım skaladır. Bu denge skalası, bundan sonraki konularda da sık sık kullanılacaktır, ikinci tür denge ise, herhangi bir nokta ifade etmeyip, iki aşırı uç arasındaki tüm alanları kapsayan ve "denge ölçeği" olarak adlandırdığım skaladır.
a. Denge noktası: Bu skalada, gerçekleşmesi imkansız mutlak olumsuzluğu -100; gerçekleşmesi imkansız mutlak olumluluğu +100; her canlıya göre farklı olan denge halini ise, üçgen ok ile göstermek istiyorum. Denge noktası skalasına bir örnek vermek gerekirse; aşırı negatif ve aşırı pozitif stres düzeyleri iki aşırı ucu oluşturur. Yeterli bir stres düzeyi ise, denge
10
noktasını oluşturur. Bu denge noktası, sabit bir nokta olmayıp, kişiden kişiye değişiklik gösterir. Yukarıdaki fiziksel denge skalasını, her iki ucundan birbirine doğru itersek, yeni "denge noktası" skalamızı elde ederiz. Sonuçta skalamız, aşağıdaki gibi oluşur:
Negatif stres -100
Dengeli stres 0
Pozitif stres + 100
b. Denge ölçeği: Aşağıda örneği görülen "denge ölçeğine göre, bir insanın dengeli sayılabilmesi; skalanın genelindeki tüm davranışları asgari düzeyde gösterebilmesine bağlıdır. Denge ölçeğine, Eric Berne'nin Freud'dan esinlenerek ortaya koyduğu, kişilik teorisini örnek verebiliriz: Buna göre, bir anne ya da babanın; gerektiğinde anababa tavrı (ciddi), gerektiğinde çocuk tavrı (şakacı), gerektiğinde ise bu iki tavır arasındaki olgun insan tavrı gösterebilmesi, denge ölçeğine bir örnek teşkil eder. Denge için, her bir davranışın tek başına gösterilmesi yeterli olmaz. Sonuçta skalamız, aşağıdaki gibi oluşur:
Çocuk tavrı -100
Olgun insan tavrı
11
Anababa tavrı 0
Bana göre yaşam; sürekli değişim halinde olan evrende, insanın dengeyi sağlama mücadelesidir. Dengede mutluluk, dengede sağlık, dengede kalite vardır. Ancak, bu uyumu sağlamak her zaman mümkün olmaz. Ve dengenin sağlanamadığı durumlarda, bazı sorunlar ortaya çıkar. Bir anlamda bu sorunlar, dengesizliğin bedelidir. Bu bedel bazen, Nasrettin Hocanın hikâyesinde olduğu gibi, organizmanın ölümüne de yol açabilmektedir:
Hoca gittikçe yoksullaşması nedeniyle, her şeyden kıstığı gibi, eşeğinin yemini de azaltmış. Bakmış ki eşekte bir değişiklik yok, yemi her gün biraz daha azaltır olmuş.
Günün birinde hayvan ölüvermiş. Hoca eşeğin ölmesine pek üzülmüş ve şöyle demiş;
-"Tüh, eşeği tam açlığa alıştırdık ki ölüverdi!"
2. Bütünlük ilkesi: KYF'ye göre yaşam, 360 derecelik bir bütündür. Temel ve kişisel yaşam alanları, KYF'nin bütünlüğünü oluştururlar. Temel yaşam alanlarını oluşturan; kişisel, aile, iş ve çevre yaşam alanları, bu sinerjik bütünün
12
parçalarıdır. Aynı zamanda, kişisel yaşam alanı da kendi içinde 360 derecelik bir bütün olup; fiziksel, zihinsel, duygusal ve tinsel yaşam alanlarından oluşur. Bunlardan herhangi birinin eksik olması, bütünün de eksik olması demektir. Sonuçta bu eksiklik; sistemdeki dengenin bozulmasına, sistemin işleyişinin aksamasına, sistemdeki kalitenin azalmasına yol açar.
Bu bütünlükle beraber, aynı zamanda yaşam alanları arasında bir dengenin de olması gerekir. Bu bütünlük ve denge olmadığı taktirde, kaliteli yaşama ulaşılamaz. Bütünlük ilkesi gereği insan, olağanüstü durumlar ve geçici süreler hariç, yaşam alanlarının hiç birini ihlal etmemesi gerekir. Temel ve kişisel yaşam alanlarını, bütünlük ilkesine uygun olarak 360 derecelik bir daire üzerinde gösterecek olursak, şeklimiz aşağıdaki gibi oluşur:
Şekil 2: Yaşam Alanları ve Bütünlük
y~ no
/ 1. KİŞİSİ]. \A4AM AİLE YASAMI
1,1i'
4. ÇEVRE YAŞAMI \ 3. İş yaşamı
TEMEL YAŞAM ALANLARI
KİŞİSEL YAŞAM ALANLARI
13
"Geştalt psikolojisinde temelde şu savunulur: Bir parçayı, ait olduğu bütünden soyutlayıp incelemek hatalıdır. Çünkü bir bütün, kendisini oluşturan parçaların basit bir toplamı değildir. Bir bütün, kendini oluşturan parçaların toplamından daha fazla bir şeydir; bir melodi, kendisini oluşturan notaların basit toplamı değil, bu notaların organizasyonunun ürünüdür."3
Eğer bir insanın, bir kolu, bir gözü veya bir bacağı olmazsa eksiklik oranında bütünlüğü bozulur. Aynı şekilde, yaşam alanlarının da bir tanesini çıkardığımızda, KYF'nin bütünlüğü bozulur. KYF, tüm yaşam alanlarını kapsar. Bu felsefeyi benimseyip, yaşamına geçiren kişi, tüm yaşam alanlarında kaliteyi yakalar. Hepsinin sinerjik bileşimi sonucunda, yan ürün olarak başarı ve mutluluk doğar. hekimhan
3. Bedel ilkesi: Amerikalı düşünür Emerson; "Kazandığınız her şey için, bir şey kaybedersiniz" demiştir. Bu paradigmadan baktığımızda, yaşamda her şeyin bir bedeli vardır. Eğer insan isterse, bu bedeli ödemek koşuluyla her şeye sahip olabilir. Ancak önemli olan, elde edilen şeye karşılık, ödenen bedelin dengeli olmasıdır. Örneğin, sağlığın kaybedilmesi pahasına elde edilen bir başarıda, denge yoktur. Bu ilke bana, atın haline imrenen eşeğin hikâyesini hatırlatır. Hikâye şöyle:6
Eşek, atın haline bakıp imreniyormuş: "Bol bol yediriyorlar, tımar ediyorlar, bir şeyi esirgemiyorlar; benim ise iyice bir karnımı doyurduğum olmuyor. Sonra da her işi bana gördürüyor, etmedikleri eziyeti koymuyorlar!" demiş.
5) Dökmen, Üstün. Varolmak, Gelişmek, Uzlaşmak s. 63.
6) Chambry, Emile. Masallar, s. 172.
14
Gel zaman git zaman, bir savaş açılmış, baştan aşağı demir kuşaklı bir yiğit ata binmiş, hayvanı savaşın ta ortasına sürmüş. Zavallı at aldığı yaralardan kurtulamamış, ölmüş. Eşek bunu görünce eski dediklerinden vazgeçmiş, ata acımış.
Hikâyeden de anlaşılacağı gibi, gördüğümüz olaylar çoğu kez bizi yanıltabilir. Çünkü, olayları bütünüyle göremeyiz. Üstelik, bütününü görsek bile, gördüklerimizin çoğunu doğru algılayanlayız. Unutulmaması gereken; elde edilen bir başarı, refah ve mutluluğun bedelinin mutlaka ödenmiş olduğu gerçeğidir.
Bugün refaha ulaşmış tüm ülkeler, endüstrileşmenin bedelini bir şekilde ödemişlerdir. Örneğin, İkinci Dünya Savaşı sonunda yerle bir olan Almanya'yı ele alacak olursak; bu ülkenin çalışkan insanları, hiçbir dikili taşın kalmadığı bir ülkede "Alman Mucizesi"ni gerçekleştirmişler ve ülkelerini kısa zamanda tekrar kalkındırmışlardır. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) verilerine göre, günümüz Almanya'sında haftada 30 saat çalışılmakta ve önümüzdeki yıllarda bu oranın daha da düşmesi beklenmektedir. Oysa, 2. Dünya Savaşı sonrasındaki Almanya'da; çöpçüsünden belediye başkanına, işçisinden genel müdürüne, muhtarından valisine, tezgahtarından fabrikatörüne, memurundan en yüksek amirine kadar herkes haftada 72 saat çalışmıştır.
Haftalık çalışma saatinin 40 saat olduğu ülkemizde ise bizler, "Borç yiyen kesesinden yer" özdeyişinde olduğu gibi; lüks yaşamaya, üretmeden tüketmeye, IMF'den borç dilenerek günü kurtarmaya devam ediyoruz. Medeni dünyanın; ilim, bilim ve sanat liginde yokuz. Ancak, her alanda da kötü değiliz, birinciliklerimiz de var; 350 bin lojman, 162 bin resmi telefon,
15
125 bin makam arabası, 5500 meclis çalışanı ve yıllık 151 günlük (1998 yılı) tatil ile savurganlıkta rekorlara imza atıyoruz. Yüksekokol mezunları arasında işsizlik oranı en yüksek ülkeyiz. IMF'ye borçta, enflasyonda, dış ticaret açığında, en büyük parada, banka hortumlamalarda, mafya ve uyuşturucu pazarında, depremde ölen insan ve yerle bir olan bina sayısında Dünya lideriyiz, iş kazalarında, her yıl 1500 ölü ile Avrupa birincisiyiz. Yani anlayacağınız, yaptıklarımızın bedelini ödüyoruz; "Ne ekmişsek, onu biçiyoruz."
4. Kestirme yol olmaması: Türk milleti olarak bizler, kestirme yolları çok seviyoruz. Çünkü kestirme yollar, kolay ve zahmetsizdir. Aynı zamanda da, bu yoldan elde edilen başarılar saman alevi gibi geçicidir. Ayrıca, kestirme yollardan elde edilen başarıların sindirilmesi de zordur. Başarının bedeli ödenmeli ve iyice sindirilmelidir. Bu nedenle, KYF'de kestirme yolların yeri yoktur. Uzun erimlidir. Bir insan kestirme yollardan, kısa dönemde çıkar ve başarı sağlayabilir. Ancak, uzun dönemde; mutluluk, başarı ve kaliteye ulaşması mümkün değildir. Her şeye rağmen ulaşmış olsa bile, bu kalıcı olmaz. Yaratılan dengesizliğin faturası da, uzun dönemde mutlaka ödenir.
Prof. Dr. Emre Kongar, "Türkiye'nin Toplumsal Yapısı" adlı kitabında, Türk insanının sistematik ve etkili çözümler yerine; kısa, kestirme ve aldatıcı çözüm yollarını deneme yanlısı olmasını, yeterince endüstri kültürü alamamış olmasına bağlamaktadır. İşte, sürekli krizlerle yaşamamızın nedenini çok güzel anlatan bir hikâye:7
7) Muallimoğlu, Nejat. Hitabet, s. 1046.
16
Sultan /kinci Mahmud, karşısındaki genç Prusyalı subaya bakmış ve içini hasretle çekerek, iradesini bekleyen Sadrâzam Benderli Ali Paşa'ya dertlenmişti: "Paşa, şu Alman subayı gibi on kumandanım olsa!"
Ondokuzuncu yüzyılın en büyük askerlerinden biri, Prusya devletinden Alman birliğini ve Avrupa'nın en büyük kara imparatorluğunu kuran Feldmareşal Kari Benhard Moltke, otuzbeş yaşında bir kurmay yüzbaşı olarak, Osmanlı orduları müşavirliği hizmetine, Padişah'ın bu hayranlığı ile girdi.
Yurdumuzda dört yıl sekiz buçuk ay kalan Moltke, mevkileri ne olursa olsun, bütün Türkler'in müşterek bir tarafı olduğunu yazıyor: îşin, kolay ve çabuk olanını seçmek. Emek ve gayret isteyen, uzun vadeli işlerin Türkler'i pek memnun etmediğini söyleyen Moltke, Osmanlı ordusunun ıslahı için üç plan hazırladı. Planlar, Sultan Mahmud'a sunulduğunda, Padişah dedi ki:
-"En kısa zamanda hangisi tahakkuk edecekse [gerçekleşti-rileceksej onu anlatınız."
Moltke'nin bu satırları yazmasının üzerinden, 150 yıldan fazla bir süre geçmiş olmasına rağmen, aynı alışkanlıklarımızı sürdürmekte; sosyal, kültürel, politik ve ekonomik alanda hep işin kolay ve çabuk olanını seçmekteyiz.
5. Potansiyelin etkili kullanımı: Tüm insanlara eşit olarak dağıtılan en önemli potansiyel zaman olup, her insan günde 86.400 saniyeye sahiptir. Paradan da değerli olan bu servetin, işlenerek mamul hale dönüştürülmesi gerekir. Tıpkı, Fırat ve Dicle nehirlerinde olduğu gibi. Nasıl ki, baraj kurup elektrik üreterek başıboş akan suları paraya dönüştürebilirsek; aynı şekilde zamanı da işleyerek yaşam kalitemizi artıracak katma
17
değeri yaratabiliriz. Belirli bir dönemi kapsayan zamanı kullanarak, kendimizi istediğimiz alanda yetiştirebiliriz. Varlığa, paraya ulaşmak bundan sonra daha kolaydır.
Diğer bir kişisel potansiyel ise, enerjidir. Günümüzde insanların çoğu, sahip oldukları enerjinin büyük bir bölümünü; iletişim çatışmalarına, aile içi didişmelere, nefret ve intikam duygularına, endişe ve kaygılara harcamaktadırlar. Bu yüzden, asıl enerji gerektiren katma değer yaratıcı faaliyetlere yeterli enerjileri kalmadığı için, kendilerini bitmiş ve tükenmiş hissederler. Temel yaşam alanlarındaki önemli faaliyetlere, tıpkı bir maratoncunun bitiş çizgisindeki tükenmişlik haliyle girerler. Yani enerjilerini, verimli ve dengeli bir şekilde kullanamazlar. Kaliteli bir yaşama ulaşmada, enerjinin misyon ve hedefler doğrultusunda etkili ve dengeli kullanılması çok önemlidir.
Potansiyelin etkili kullanılması açısından, önemli bir konuda yaşam hızıdır. Günümüzde, özellikle büyük şehirlerde, yaşam temposu çok hızlıdır. Bu hız, önceki yüzyıllara göre birkaç kat artmıştır. Bu nedenle; hızlı yer, hızlı içer, hızlı hareket eder, hızlı konuşuruz. Oysa doğanın acelesi yoktur. Bu acelecilik, bizim zihnimizden kaynaklanan bir tutumdur. Yaşamın hızından daha hızlı hareket etmemiz sonucu, daha gergin ve daha stresli oluruz. Bir söz; "Tanrının değirmenleri yavaş öğütür ama, iyi öğütür" der. Kaliteli bir yaşam için hızımızı, doğanın hızına uydurmalıyız.
6. Sorgulama ilkesi: Kaliteli yaşam ilkelerinden bir tanesi de; yaşamımızdaki her şeyi, her bilgiyi sorgulamaktır. Bu nedenle, kaliteli bir yaşam için hayatta yaptığımız ve yapamadığımız her şeyi sorgulamalıyız. Her şeyin nedenini, niçinini öğ-
18
renmeliyiz. Bu konuda ünlü İngiliz Şairi Rudyard Kipling; "Benim altı dürüst hizmetkârım var. Bütün bildiklerimi onlar bana öğrettiler. İşte adları: Ne, Nerede, Ne zaman, Nasıl, Niçin, Kim?" demektedir. Buhar gücünün keşfi de, böyle bir sorgulama sonucu ortaya çıkmıştır:8
"1698 yılında Hollandalı (Flemenk) Deniş Papen, kendisine çay kaynatıyordu. İşine dalmıştı. Çaydanlık kapağının buharla çıkardığı sesi duyunca, kendisine geldi ve ateşi söndürdü. Ama düşünmeğe başladı: Eğer, çaydanlığın altındaki ateş, bir süre sonra suyu kaynatmış ve buhar haline dönüşüp çaydanlıktan kurtulmak için kapağı oynatabilmişse, buhar bir güçtür! İnsan bu gücü kullanarak bir hareket sağlayabilirse; bu hareketi yararlı bir işte kullanmak da mümkün demektir!.."
Sonunda bu güç, kapalı bir silindirin içindeki pistonu iten bir güç haline dönüştürüldü. Artık çarklar, kendiliğinden dönüyor, makineler insan gücü olmaksızın çalışıyordu. Böylece, dünyada çağdaş sanayi dönemi başlıyordu.
Sorgulama, insanın kendisine sorular sormasıdır. Sürekli olarak kendimize; "Yaptığımız şeyi neden yapıyoruz?", "Daha iyi yapmanın bir yolu var mı?", "Yaşam kalitemize katkısı nedir?" türünde sorular sormalıyız. Sorduğumuz soruların kalitesi, aynı zamanda yaşam kalitemizi belirler. Bu sorgulamalar sayesinde, yaşamımızdaki yanlışlıklarla yüzleşir, hayal kırıklıkları yaşarız. Ancak bu hayal kırıklıkları, bizi sürekli öğrenmeye ve okumaya yöneltir. Bir süre sonra, sorunların çevreden değil, kendi paradigmalarımızdan kaynaklandığının farkına
8) Bozdağ, ismet. Kültür ihtilalimiz, s. 166.
19
varırız. Böylece, kişisel gelişim ve değişim süreci başlar. Kendimizle yüzleşmeden, bu hayal kırıklıklarını yaşamadan kaliteli yaşam yoluna giremeyiz.
Çoğu zaman, yanlış da olsa paradigmalarımızı ve düşüncelerimizi sorgulamayız. Onları, evrensel doğrularmış gibi kabul ederiz. Bu yüzden de, yargılara varmadan önce deliller arama, kararlarımızı verilere dayandırma gereği duymayız. İşte asıl hatayı da, bu noktada yaparız. Bu durum gerçekte, farkmdalık düzeyimizin düşüklüğünden kaynaklanır. Bir insanın sorgulama yetisi kazanabilmesi, öğrenme isteğinin yanı sıra; özsaygı, özgüven, özbilinç, cesaret gibi yüksek içsel değerlere sahip olmasına bağlıdır.
Bu bağlamda, geleneksel kalıp yargılarımızı da sorgulamalıyız: "Böyle gelmiş böyle gider", "Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın", "Üzümünü ye bağını sorma" gibi inanç kalıpları geleneksel kültürümüzün olumsuz sonuçlarındandır. Yılana dokunmak gerekir, bugün dokunmazsak, yarın daha büyük bir bedel ödemek zorunda kalırız. Tıpkı, zamanında ödenmeyen banka kredisinde olduğu gibi!
7. Sürekli gelişim ilkesi: "Başkasından üstün olmamız önemli değildir; asıl önemli olan dünkü halimizden üstün olmamızdır" diyen Hint atasözü, sürekli gelişimin önemini ne kadar da güzel vurgulamaktadır. Amerikalı yazar ve hatip Will Rogers ise, şöyle der; "Gittiğiniz yol doğru bile olsa, eğer hep aynı yerde oturup kalırsanız, çiğnenirsiniz." Hz. Muhammed ise; "İki günü bir olan, ziyandadır" demektedir. Bir insanın kaliteli yaşama ulaşabilmesi; sürekli gelişmeye ve değişmeye bağlıdır. Her şeyin çok hızlı bir şekilde değiştiği ve geliştiği
20
evrende, bu değişeme ayak uyduramayan insan, varoluşunu sürdüremez.
Sürekli değişim ve gelişimi en güzel ifade eden sözcük "ka-izen"dir. Kazien, Japon iş dünyasında "sürekli iyileştirme" anlamındadır. Bunun için, yaşamımızda sürekli olarak küçük küçük iyileştirmeler yapmamız gerekir. Bu küçük iyileştirmeler, bir süre sonra önemli değişimlere yol açar.
Ben de şu anki halimi, sürekli gelişim ve değişimime borçluyum. Bunu bana, KYF sağladı. Şu an, "kaliteli yaşam oku-lu"nun 9. sınıf öğrencisiyim. Bu okuldan ancak, 15-20 yılda mezun olabileceğimin farkındayım. Bu nedenle, mezun olmayı beklemeden; bir yandan öğrenip, diğer yandan öğrendiklerimi öğretmeye çalışıyorum. Kaliteli yaşam okulunun ilk sınıflarında olmak bile, bir insanın yaşam kalitesinde inanılmaz ve köklü değişiklikler yaratmaktadır.
8. Evrensel değerlere bağlılık: KYF'yi yaşamına geçirmiş Olgun İnsan; fikir ve inanç özgürlüğü, ekonomik özgürlük, insan hakları, şeffaflık, doğanın tüketilmeden kullanımı, hukukun üstünlüğü vb. evrensel değerlere gönülden bağlıdır. Bu bağlamda, fikir ve ifade özgürlüğü özel bir öneme sahip olup, her türlü gelişimin de temelidir. Bu nedenle KYF, her türlü fikir ve düşüncenin özgürce dile getirilmesinden yanadır. Özgürce dile getirilemeyen fikirler, yer altına iner ve gizli yapılır. Fikirlerin yasaklanması ya da cezalandırılması kestirme bir yol olup, uzun dönemde beklenen faydayı sağlamaz. Bu yüzden, Güneş'in balçıkla sıvanmadığı gibi, gerçekler de yasaklarla gizlenemez. Fikirleri susturarak, sorunları görmezden gelmek yerine; semptomlarla uğraşmayı bırakıp, sorunların kaynağına inerek etkili çözümler üretmek gerekir.
21
Ayrıca, ekonomik özgürlük de çok önemlidir. Ekonomik özgürlük; insanın insanca yaşayacağı asgari bir gelir düzeyine sahip olmasını ifade eder ki, bu hürriyet olmadan kaliteli yaşama ulaşılamaz.
9. Uygunluk ilkesi: Bu ilke; söz ve eylemlerimizin mutlaka kaliteli yaşam ilkelerine, içsel değerlere ve misyon bildirimine uygun olması gerektiğini ifade eder. Kaliteli yaşam ilkeleri ile içsel değerler bir insanın "içsel kutup yıldızı" konumunda olup, insanın yaşam yolculuğunda ona rehberlik eder. Misyon ise, "dışsal kutup yıldızı" konumunda olup, kişisel potansiyelin kullanılacağı istikameti belirler. Ayrıca, bireyin yönünü kaybetmeden ilerlemesini ve kişisel kaynaklarını etkili kullanmasını sağlar. KYF'yi yaşamına geçirmiş bir insan, yaşam yolculuğu esnasında her ne zaman kafasını kaldırsa, bu kutup yıldızlarını görebilir. Bu yüzden, kaliteli bir yaşama ulaşmak isteyen her insan; kaliteli yaşam ilkelerine, yüksek içsel değerlere ve bir misyon bildirimine sahip olmalıdır.
10. Katkı ilkesi: Katkı ilkesinin iki boyutu vardır: Birinci boyutu, diğer insanların yaşam kalitelerine katkı yapmayı esas alan bir paradigmaya sahip olmaktır. Tibetin ruhani lideri Da-lai Lama; "Bu dünyada varoluşumuzun sebebi, mutluluğu aramaktır. Mutluluğa ancak, diğer insanların yaşamlarına katkıda bulunarak ulaşabiliriz" der. Katkıda bulunmak için, zengin olmayı ya da yaşlanmayı beklememeliyiz. Katkı sözünden, sadece maddi konular anlaşılmamalıdır. İnsanlık adına herkesin katkıda bulunacağı mutlaka bir şeyi vardır. Bu anlamda, güzel bir söz söylemek, insani bir amaç uğrunda birkaç saat çalışmak da katkıda bulunmaktır. Bu kitabın amacı da; tüm in-
22
sanların, kaliteli bir yaşama ulaşmaları yolunda katkıda bulunmak ve onlara rehberlik etmektir.
İkinci boyutu ise, "katma değer" yaratmayan olumsuz tutum ve davranışların terk edilmesi ile ilgilidir. Bütün felaketlerin kaynağı, negatif düşüncelerdir. Bir olumsuz düşünceyi bilinç düzeyinde bir kez kabul ettiğimizde, bilinçaltımız onu gerçekleştirmek için var gücüyle çalışır. Enerji tüketen olumsuz tutum ve davranışları terk ederek, yerine olumlu tutum ve davranışları koymak gerekir. Kaliteli bir yaşam için, pozitif düşünmeli ve pozitif yaşamalıyız. Sonuçta katma değer üretmeyen, herhangi bir katkı sağlamayan tutum ve davranışlar terk edilmelidir.
11. insana saygı: İnsan doğmadan önce kendi özgür iradesi ile; dinini, inancını, milliyetini, ırkını seçme hakkına sahip değildir. Dünyada yaşayan her insan; parmak izleri, fiziksel ve kişilik özellikleri, genetik yapısı ile dünyada "tek" ve "eşi olmayan" bir varlıktır. Bu nedenle tüm insanlar, önyargısız sevilmeye ve saygı duyulmaya layıktır. KYF; yeryüzünde yaşayan tüm insanların din, dil, ırk, inanç farklılıklarına bakmaksızın eşit olduklarını kabul eden bir anlayıştır. Bu anlayış, Yu-nus'un;
Yetmiş iki millete, Bir göz ile bakmayan. Halka müderris olsa, Hakikatte asidir.
dizelerinde anlam bulurken; aynı konuda, Hz Muhammed "Veda Hutbesi" diye bilinen, Arafat'ta yaptığı konuşmasında
23
şöyle demiştir; "Ey, insanlar! Rabb'iniz bir, ceddiniz birdir. Hepiniz Âdem'den türemiş bulunuyorsunuz. Âdem ise topraktan." Bu anlayış; tüm insanları hristiyan-müslüman, siyah-beyaz, zengin-fakir diye ayırmadan eşit kabul eden bir anlayıştır. Bu bağlamda tüm insanlar, aynı geminin yolcularıdır.
Kaliteli yaşam ilkelerinin sonuncusu olan, "insana saygı" ilkesini de açıkladıktan sonra, şimdi dengenin önemini ve insan yaşamına olan katkısını yakından inceleyelim. Bunun için ele almamız gereken konu, "İnsan Yaşamında Denge" konusudur.
ESKİ BİR TAPINAK DUVARINDAKİ YAZIT
Gürültü ve patırtının ortasında sükunetle dolaş; sessizliğin içinde huzur bulunduğunu unutma. Başka türlü davranmak açıkça gerekmedikçe herkesle dost olmaya çalış. Sana bir kötülük yapıldığında, verebileceğin en iyi karşılık unutmak olsun. Bağışla ve unut. Ama kimseye teslim olma. İçten ol; telaşsız, kısa ve açık seçik konuş. Başkalarına da kulak ver. Aptal ve cahil oldukları zaman bile dinle onları; çünkü dünyada herkesin bir hikâyesi vardır.
Yalnız planlarının değil, başarılarının da tadını çıkarmaya çalış. Ne kadar küçük olursa olsun, işinle ilgilen. Hayattaki dayanağın odur. Seveceğin bir iş seçersen, yaşamında bir an bile çalışmış ve yorulmuş olmazsın. İşini öyle seveceksin ki, başarıların bedenini ve yüreğini güçlendirirken, verdiklerinle de yepyeni hayatlar başlatmış olacaksın.
Olduğun gibi görün ve göründüğün gibi ol. Sevmediğin zaman sever gibi yapma. Çevrene önerilerde bulun ama hükmetme. İnsanları yargılarsan onları sevmeye zamanın kalmaz. Ve unutma ki insanlığın yüzyıllardır öğrendikleri, sonsuz uzunlukta bir kumsaldaki tek bir kum taneciğinden daha fazla değildir.
Aşka burun kıvırma sakın; onu küçümsersen, sende besinsiz kalır, küçülürsün. O yoğun sevgi, çöl ortasındaki yemyeşil bir
25
bahçe gibidir. O bahçeye layık bir bahçıvan olmak için her bitkinin sürekli bakıma ihtiyacı olduğunu unutma.
Kaybetmeyi ahlaksız bir kazanca tercih et. İlkinin acısı bir gün, ötekinin vicdan azabı bir ömür boyu sürer. Bazı idealler o kadar değerlidir ki, o yolda mağlup olman bile bir zafer sayılır. Bu dünyada bırakacağın en büyük miras onur ve dürüstlüktür.
Yılların rüzgar gibi geçmesine öfkelenme; gençliğe yakışan tutkuları gülümseyerek teslim et geçmişe. Yapamayacağın etkinliklerin yapabileceklerini engellemesine izin verme.
Rüzgarın yönünü değiştiremediğin zaman, yelkenlerini rüzgara göre ayarla; insanlara göre değil Çünkü dünya, senin karşılaştığın fırtınalarla değil, gemiyi limana getirip getiremediğinle ilgilenir. Ara sıra isyana yönelecek olsan da hatırla ki, evreni yargılamak imkansızdır. Onun için kavgalarını sürdürürken bile kendinle barış içinde ol.
Hatırlar mısın doğduğun zamanlan; sen ağlarken herkes sevinçten gülüyordu. Öyle bir ömür yaşa ki, öldüğün zaman herkes ağlasın, sen mutlulukla gülümse. Sabırlı ol, sevecen ol, erdemli ol. Eninde sonunda bütün servetin kendinsin. Öz benliğinle görmeye çalış ki, bütün pisliğine ve kalleşliğine rağmen, dünya yine de güzeldir.
Baltimore, 1816
01
İNSAN YAŞAMINDA DENGE
"Aşırılıklardan kaçınınız- Olmamış yeşil meyvelerle, fazla olgunlar, en kötü sancılara sebep olanlardır."
H. Rhoaâes
Lev Nikolayeviç Tolstoy; yaşamı boyunca kendi kendisiyle hesaplaşan, yanlışlarından, kendinde yanlış gördüklerinden dolayı hep acı çekmiş olan bir yazardır. Tolstoy'un, Oda Yayınları tarafından, Sevim Raşa'nm tercümesiyle dilimize kazandırılan "lvan llyiç'in Ölümü" adlı eseri de, bu ana tema üzerine kuruludur:
Romanın kahramanı lvan îlyiç, bir sorgu yargıcı olarak güçlüdür. Herkesin, herhangi bir ayrıcalık olmaksızın herkesin, kendine en çok yetebilen kimselerin bile avucunun içinde olduğunun farkındadır. Çünkü, başlıklı bir kağıt üzerine yazacağı birkaç sözcükle, herkesi tanık veya sanık olarak karşısına getirebilir. Karşısına gelen bu insanlara, izin vermediği sürece sorularına ayakta cevap vermek zorundadırlar.
lvan îlyiç için işi çok önemlidir. Neredeyse bütün zamanını işiyle ilgili görevlere harcar. Yaşamdaki varoluşu, sürekli çalışmasına bağlıdır. Bir işkolik olarak; kişisel, aile ve çevre yaşamı-
27
nı hep ihmal eder. Yaşamı boyunca yüksek mevki ve makamlara ulaşmak için çalışır. Hatta evde bile, işiyle ilgili kitaplar okur, resmi yazılan gözden geçirir, hukuk kitaplarım karıştırarak notlar alır.
Aile yaşamında geçimsizdir. Karısını çok kaba bir şekilde ve sürekli olarak aşağılar. Her zaman öfkelenecek, kızıp bağıracak bir neden bulur. Masa örtüsü üzerindeki küçük bir leke, yemeğin tadı, oğlunun dirseğini masanın üstüne koyması, kızının saçının dağınık olması gibi nedenler onu kızdırmaya yeter. Öfkesi, ya yemeğe otururlarken ya da tam çorba içmeye başlarken patlar.
Ancak bir gün ölümcül bir hastalığa yakalanır. Roller değişmiştir artık. Doktorlar güçlü, lvan llyiç'se güçsüzdür. Doktorlar, kendisinin sanıklara davrandığı gibi davranırlar, lvan Îlyiç, ölmekte olduğunu anlayıp, umutsuzluğa kapılır. Yaşamının son döneminde kendi kendisiyle ve yaşamıyla hesaplaşmaya girişir. Yüksek mevkilerde, insani değerlerden yoksun, mevki ve makam için yaşanmış bir ömrü sorgular. Yaşadığı sürece kendisine başarı gibi görünen pırıltılı şeylerin; insanı insan olarak zenginleştirmekten ve mutlu etmekten uzak, koskocaman bir boşluk olduklarını görür. Gerçekten yaşaması gerektiği gibi yaşamadığının farkına varır.
Sağlıklı iken farkına varamadığı, hizmetçisi ] er asim'deki insani güzellikleri görür. Geçmişteki davranışlarından dolayı, kendisinden özür diler. Aynı şekilde, paşamı kendisine ve ailesine zehir ettiği için, eş ve çocuklarından da bağışlanmasını ister. Hep çevresini ve eşini suçlayan kötü ruhlu bürokrat gitmiş; geçmişe başka bir gözle bakan, hatalarını anlayan, dengesiz yaşadığını fark eden, ömrünün son anında da olsa iyi insan olma yolunda ilerleyen bir lvan Îlyiç gelmiştir. Bu çarpıcı değişimlerden sonra, öfke ve bağırmalarına son verir ve rahatlar. Eş ve çocuk-
28
lan yanı başında olduğu halde, artık ölmekte ve son nefesini vermektedir.
Sevim Raşa, Tolstoy'un tüm eserlerini çok iyi incelemiş bir insan olarak, şu yorumda bulunur; "İvan Ilyiç'in Ölümü' yalnızca fiziksel bir göçüş değildir. Bir insanın anlamsız geçen yaşamının ölüm karşısındaki içsel dramıdır. Herkes bir yanıyla İvan llyiç'e benzer."1
Sizin de İvan îlyiç'e benzeyen yönleriniz var mı? Bu konuda hiç düşündünüz mü? Sivil ve askeri bürokraside bir çok İvan llyiç'ler tanıyorum. "Burunlarından kıl aldırmayan" ve "Küçük dünyaları ben yarattım" havasında olan bu insanlar, hem kendilerine hem de ilişkide bulundukları insanlara yaşamı zehir etmektedirler. Hayatın hep eksik ve olumsuz yanlarını görüp, daima sinirlenecek bir şey bulurlar. Doldukça ve yükseldikçe eğilmek gerektiği halde, bu insanlar boş başak gibi sürekli mağrur ve gururludurlar. Ta ki, ölüm kapılarını ça-lmcaya kadar.
Bir Başka İvan Ilyiç
1999 Yılı Haziran ayının son günlerinde, dispanserde muayene sıramı beklerken, çok yakından tanıdığım bir yüzbaşı hakkında düşünmeye başladım:
Jandarma Kriminal Daire Başkanlığı'nda yüzbaşı rütbesiyle, "Plan Şube Müdürlüğü" ve "Olay Yeri İnceleme Şube Müdürlüğü" görevlerini birlikte yürütüyordu. Kriminal Daire Başkanlı-
1) Tolstoy, Lev N. tvan Ilyiç'in Ölümü, s. 16 .
29
ğı, her jandarma subayının görev yapmayı arzuladığı bilimsel bir laboratuardı. Gelecekte çok iyi bir mesleki kariyer onu bekliyordu. İhtisas sahibi olduğu olay yeri inceleme (erime scene) alanındaki şube müdürlüğü, henüz kurulmuştu. Birkaç ay önce, İsveç'in başkenti Stockholm'de yapılan, "Avrupa Olay Yeri İnceleme Uzmanları Toplantısı"nda Türkiye'yi temsil etmişti. Ekim ayı içerisinde ise, Amerika'nın Miami Şehri'nde, uzmanlık alanıyla ilgili bir kursa katılmak üzere onay almış, sadece pasaport işlemleri kalmıştı. Aynı zamanda; uzmanlık alanında master yapıyor, hafta sonları ise, ingilizce'sini geliştirmek için yabancı dil kurslarına devam ediyordu.
Jandarma Okullar Komutanlığında kriminalistik dersi öğretim üyesi olarak görev yaptığı dönemde, 1000'e yakın subay, astsubay ve uzman çavuş eğitmişti. Aşağı yukarı Türkiye'nin her jandarma karakolunda bir öğrencisi vardı. Aynca, illerde bulunan olay yeri inceleme sistemi için 600'ün üzerinde teknik eleman yetiştirmişti. Bu personel, olay yerinde delileri araştıran, toplayan ve kriminal laboratuarlara sevk eden personeldi. Bu sistemin hem hocası, hem de sorumlusuydu. İşine kendini adamış, tutkulu, mesleğine âşık bir insandı.
Buna karşılık; kişisel yaşamına, ailesine ve çevresine hiç vakit ayırmıyordu. Dengesiz ve kalitesiz yaşıyordu. Çocuklarının sorumluluğu, tamamıyla eşinin omuzlanndaydı. Vakit yetersizliğinden, ailesi ve çevresiyle ilgilenemiyor, istese de eşine destek olamıyordu. Sanki dünyayı o kurtaracaktı. Dengesizliğin farkında olmasına rağmen, çaresizdi. Çünkü, uyku ve yemek dışında hayatında hep iş vardı. Bu nedenle de, her zaman patlamaya hazır bir bomba gibiydi. Doğal olarak, ilişkileri bu durumdan olumsuz etkileniyordu.
Mesai saat 09.00'da başladığı halde, verdiği kurslar nedeniyle, yılın büyük bir döneminde mesaiye 07.00'de başlıyordu.
30
Kurslardan ancak, saat 16.00 civarında işyerine dönüyor, şubelerin işlerini yetiştirebilmek için gece geç saatlere kadar işyerinde kalıyordu. Her türlü yazıyı bilgisayarda kendisi hazırlıyordu. Bu nedenle; öğretmen, şube müdürü, subay, astsubay, uzman çavuş, aynı zamanda da daktilo ve evrak memuru rollerinin hepsini yapıyordu. Ayrıca, yazmakta olduğu "Olay Yeri İnceleme Yönergesi" için hafta sonları da çalışmak zorundaydı.
Her geçen gün daha fazla çalıştığı halde, ajandasındaki yapılacak işler listesi bir türlü azalmıyor, aksine her geçen gün artıyordu. Bir işkolik olarak, hastahaneye muayeneye dahi gidemiyordu. Kimse "gitme" demiy ordu fakat, işler bir kişinin altından kalkabileceği miktarda değildi. Aşırı sorumluluk ve mükemmellik duygusu ile, işleri aksatmamak için hep özveride bulunuyordu, işler ne kadar çok olursa olsun, işleri aksatmıyor ve üretim kalitesini düşürmüyordu. ihtiyaç duyduğu ilave zamanı, diğer yaşam alanlarından çalıyordu.
Bu kısırdöngü sonunda, 1999 yılı Haziran ayında çenesinden rahatsızlanmış ve yemek yiyemez duruma gelmişti. Muayene neticesinde doktor; aşırı çalışma ve stres sonucu, çenesinin gece uykuda kenetlenmesi neticesi, bu rahatsızlığın meydana gelmiş olduğunu söyledi. Bu olay, onda şok etkisi yaptı. Daireye döner dönmez, birkaç satırlık emeklilik dilekçesini yazdı ve işlem yapılmak üzere personel şubeye verdi.
Aslında bu karar, ani alınmış bir karar değildi. Subay olduğu günden beri, yurt dışı daimi görevlere gitmek istiyor ve Şam Ataşeliği için hazırlanıyordu. Bu yolda en büyük engel olan Arapça dil sınavını, 1995 yılında başarıyla geçmişti. Ne var ki, aynı yıl yaşadığı bir olay sonucu sınıf değiştirmek zorunda kalmış, bu nedenle de yurt dışı daimi görev şansını büyük oranda kaybetmişti. Fiîistin'nin El-Khalil kentine gönderilen Birleşmiş
31
Milletler Gözlemci Subayları arasına da, bu nedenle katılamamıştı.
Ancak bu değişiklikle, istediği zaman emekli olma şansını elde etmişti. Bunun üzerine hedeflerini yeniden belirlemiş, 1999 ya da 2000 yılında emekli olma kararı almıştı. 1995 yılından itibaren de kendisini her yönden emekliliğe hazırlamaya başlamış ve kişisel değişim sürecini başlatmıştı. 1999 yılı ocak ayı geldiğinde, artık kendisini yuvadan uçmaya hazır hissediyordu, işte sözü edilen yüzbaşı, bu satırların yazarıdır.
Önceki yaşantımda, ben de bir İvan Ilyiç'tim. Bir işkolik olarak dengesiz yaşar, kendimi ve ailemi hep ihmal ederdim. Olumsuzluklardan hep çevremi suçlardım. Ancak ivan Ilyiç'te olduğu gibi, değişmek için ölümcül bir hastalığa yakalanmayı beklemedim. 1999 yılında emekli olarak, kaliteli yaşam yolculuğuma yelken açtım.
Önceki Yaşamın Değerlendirilmesi
Askerlik mesleğini bilinçli olarak seçmediğim halde, subaylığı severek yapan, öğretmenliğe ve kriminalistik bilimine âşık bir insandım. Yetersiz personele ve işlerimdeki aşırı yoğunluğa rağmen, yaptığım işleri çok seviyordum. Ayrıca, başkasının emrinde çalışmak da beni rahatsız etmiyordu. Eğer bu şoku yaşamamış olsaydım, emeklilik tarihimi önceden belirlemiş olmama rağmen, mesleğime olan aşkım nedeniyle emeklilik kararımı kolay veremeyebilirdim. Peki o zaman, bu denli sevgiye rağmen niçin emekli olmuştum?
Acaba bilinçaltımda beni rahatsız eden, kamu sektöründe insanın değerinin olmaması mıydı? Yoksa testiyi kıranla dol-
32
duranın aynı maaş ve özlük haklarına sahip olduğu bir sistem mi bana ters geliyordu? Mevcut ortamda, yeteneklerimin çok azını kullandığımın, bunun büyük bir bölümünü de herkesin yapabileceği rutin ve katma değeri düşük işlerde harcadığımın farkına varışım mı beni huzursuz etmişti? Yoksa; yaşım otuz beş olduğu halde, geride anlamlı şeyler bırakamadığımı ve mevcut şartlarda gelecekte de bırakamayacağımı anlamış olmam mı beni rahatsız ediyordu?
İlkokul çağlarım hep ticaretin içinde geçmiş, küçük yaşlarda para kazanmanın zevkini tatmıştım. Ailemizde, çeşitli meyve ve sebzelerin yanı sıra; süt, yoğurt ve tereyağı gibi hayvansal ürünler üretiliyor, ailenin üçüncü çocuğu olarak bu ürünleri ben satıyordum. Hatta o zaman komisyonun ne olduğunu bilmeksizin, sattığım tutarın % 10'unu babamdan harçlık olarak alıyordum. İçimde hep ticaret yapma istediği vardı. Bu virüsün çok küçük yaşlarda kanıma girmiş olması mı beni heyecanlandırıyordu?
Gerçeklerle Yüzleşme
Aslında ben, hızlı ve etkili bir değişim süreci sonunda, lvan tlyiç kimliğimden kurtulmak için emekliliği tercih etmiştim. Dengeli ve kaliteli bir yaşama ulaşma yolunda, kariyerimi lvan tlyiç kimliğime kurban vermiştim. Bugün, geçmişte yapmış olduğum bu seçimden dolayı son derece memnunum. Ancak değişmek için ille de emekli olmak gerekmez. Bu değişimi, bulunulan ortamlarda da gerçekleştirmek mümkündür. Yeter ki, bu farkmdahk düzeyine ulaşılmış ve kişisel potansiyel harekete geçirilmiş olsun.
. 33
İş yaşamındaki başarı uğruna, diğer yaşam alanlarının feda edilmesi, bende çene rahatsızlığı olarak nüksetmişti. Bir başka insanda ise; eşiyle boşanma, ilgisizlik ve sevgisizlik nedeniyle çocuğunun uyuşturucu kullanması, kendi sağlığını kaybetme şeklinde olabilir. Bu durumda; ömrünüzü verdiğiniz, kendinizi vazgeçilmez olarak gördüğünüz paradigmalarınız, kartondan kaleler gibi bir bir yıkılacaktır.
İşimi çok sevmeme, her türlü kariyer ve imkanlara rağmen mutlu değildim. Çünkü, dengesiz bir yaşamım vardı ve sadece iş yaşam alanında yaşıyordum. Bir yandan parlak bir mesleki kariyer yolunda ilerlerken, diğer yandan dengesiz bir yaşam sürüyordum. Sanki varoluşum, iş yaşamımla özdeşleşmişti. İşim yoksa, ben de yoktum. Yaşamımda bir şeylerin eksik olduğunun, hayatımı gerektiği gibi yaşayamadığımın farkına vardım. Yaşamımdaki diğer alanlardan; kişisel, aile ve çevre yaşam alanlarını sürekli olarak ıskalıyor ve hep "yaşıyormuş" gibi yapıyordum. Zaman zaman işimin yoğunluğundan dolayı kendimi değerli hissedip, sanal bir tatmin duygusu yaşıyordum. İşimin yoğunluğunu, gerektiğinde eşime karşı bir silah olarak kullanıyor ve zaman zaman sorumluluklarımdan kaçıyordum.
Tüm bu olumsuz durumlardan, çalıştığım yeri ve insanları sorumlu tutuyor, kendim hiç sorumluluk üstlenmiyordum. Çünkü, gerçeklerle yüzleşmemek için kestirme yolları tercih ediyordum. Böylece, gerçeklerle yüzleşmenin yaratacağı acılardan kaçmış oluyordum. Zaman içinde, tüm bu durumun çalıştığım yer ve insanlardan değil, bazı zafiyetlerimden kaynaklanmış olduğunu anladım. Bu zafiyetlerimden bazıları; olay yeri incelemeye âşık olmam ve kendimi bu alanda vazge-
34
çilmez bir kişi olarak görmem, aşırı sorumluluk bilincim nedeniyle kusursuz iş yapma isteğim ve en önemlisi de olumsuz tutum ve davranışlarımdı.
1995 yılından beri yaşadığım kişisel değişim ve gelişim süreci sonunda, asıl önemli olanın çalıştığım yer ve insanlar olmadığı sonucuna vardım. Bütün sorunlar benden ve düşünce tarzımdan kaynaklanıyordu. Olumsuz tutumlarımın farkına vardığımda, başarı ve mutluluk yolunda en büyük engelin kendim olduğumu anladım. Her nerede olursam olayım, mutluluk ve başarı yolunda tutumlarımı değiştirmem ve olumsuz paradigmalarımla savaşmam gerekiyordu. Olumsuz tutumları değiştirme yolunda kendimle savaşma, başarıya öncelikle iç dünyamda ulaşma isteği, artık benim için yaşamımın asıl hedeflerinden bir tanesi olmuştu. İşte bu sonuca vardığım an, benim yeniden doğuş sürecimin başladığı andır. Bundan sonra, en büyük mevki ve makamlar bile anlamlı değildi. Kişisel yaşantımda meydana gelen tüm olayların sorumluluğunu koşulsuz olarak üstlenmem, yeni yaşam yolculuğumun da başlangıcı oldu.
Bugünkü Yaşantım
Emekliliğimin üzerinden üç yılı aşkın bir süre geçti. Bugün; mutlu, huzurlu, sağlıklı ve kaliteli bir yaşantım var. Mimar ve mühendisi olduğum yeni yaşantımda, Olgun İnsan olma yolunda ilerliyorum. Sevdiğim ve yeteneklerimi değerlendirdiğim anlamlı işlerle uğraşıyorum. Yaşamdan zevk alıyor, dolu dolu yaşıyorum.
Bugün; vatandaş, işadamı, öğretmen, yazar, seminer veren, öğrenci, eş, baba rollerimi bir arada sürdürebiliyorum. Biri di-
35
gerine engel değil, aksine roller birbirlerini destekleyip sinerji yaratıyorlar. Üç yıllık sürede; özel sektördeki yöneticilik görevimin yanı sıra, yabancı dilimi geliştirdim ve yüksek lisansımı tamamladım. Dış ticaret uzmanı oldum, ilk kitabımı yazdım, kaliteli yaşam seminerlerine başladım. En önemlisi de; kişisel, aile, iş ve çevre yaşam alanlarında dengeli yaşamayı öğrendim.
Kişisel yaşamımda, daima ilke ve değerlerimle uyumlu yaşıyorum. Kendimle barışık bir insan olarak; kişisel kaynaklarımı, akılcı ve duygusal zihnimi, misyonum doğrultusunda etkili kullanıyorum. Zaman yetersizliği gibi bir sorunum yok. Çünkü, katma değeri yüksek, önemli işlere öncelik veriyorum. Sevmediğim ve katma değeri düşük işleri yaşamımdan çıkardım. Sürekli değişim ve gelişim içerisindeyim. Spor ve sağlık konularına gereken özeni gösteriyorum.
Aile yaşamımda, kaliteli yaşam iklimini tesis ettim. Eş ve çocuklarımla doyurucu ilişkilere sahip oldum. Onları hiçbir zaman ihmal etmiyorum. Kişisel ve aile yaşam alanlarımdan elde ettiğim, mutluluk ve enerji ile, iş yaşamımda da kalite üretmeye ve diğer insanların yaşamlarına anlamlı katkılarda bulunmaya başladım. Çevre yaşamımda, sağlıklı insan ilişkilerine sahibim. Toplumun bir ferdi olarak, elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorum. Her şeyden önce, dinlemeyi öğrendim. Tüm bunları, KYF'nin rehberliğinde başardım.
Temel Yaşam Alanlarında Denge
İvan îlyiç'in yaşamında olduğu gibi,'günümüz insanı da dengesiz yaşamaktadır. Bu nedenle de, yalnız ve mutsuzdur.
36
Bilim ve teknolojideki tüm ilerlemelere rağmen, insanın yalnızlığı her geçen gün daha da artmaktadır. Bu kısırdöngüden kurtulmanın tek yolu, yaşam alanlarında dengeyi sağlamaktır. Eğer mutlu, sağlıklı ve kaliteli yaşamak istiyorsak, dengeli yaşamalıyız. Aynı zamanda, tutum ve davranışlarımızın da dengeli olması gerekir. İnsan, bu dengeyi sağlayabildiği ölçüde ve sürece mutlu ve huzurlu olabilir. Dengede mutluluk, dengede sağlık, dengede kalite vardır.
Yeni Freudcularm önemli temsilcilerinden ve psikoanali-zin en önde gelen düşünürlerinden olan Eric Fromm, "Erdem ve Mutluluk" adlı eserinde çağdaş insanın durumunu şöyle tasvir etmektedir; "Çağdaş insan, kendini yine de tedirgin ve gitgide daha şaşkın hissetmektedir. Çalışıp çabalamakta, ama yaptığı işlerin boşluğunu belli belirsiz bir şekilde fark etmektedir. Madde üzerindeki gücü arttıkça, özel hayatında ve toplum içerisinde kendini güçsüz hissetmeye başlamıştır. Tabiata egemen olmak için yeni ve daha iyi araçlar yarattıkça, bu araçların karmakarışık ağına düşmüş ve onlara anlam kazandıran biricik gayeyi -yani kendisini- gözden kaçırmıştır."2
Yakından incelendiğinde görülecektir ki, doğada var olan her şey; bir bütünün parçaları olup, her parça birbiriyle yakın ilişki içerisindedir. Bu sistemde, bir parçanın varlığı diğerine bağlıdır. Zincirin bir halkasmdaki dengesizlik, tüm halkaları etkileyerek var olan uyumu bozar. Denge ilkesi gereği, bu uyumsuzluğun faturasını ise tüm canlılar öder. Doğada olduğu gibi tüm sistemler, dengede olduğu sürece görevlerini en iyi şekilde yapmakta ve kalite üretmektedirler. Ancak, dengenin bozulduğu her durumda, bu dengesizliğin insanoğluna bir
2) Fromm, Eric. Erdem ve Mutluluk, s.12.
37
faturası vardır. Tıpkı; ozon tabakasındaki incelmede, küresel ısınmada (global warming), asit yağmurlarında, erozyonda, nükleer kirlenmede ve çölleşmede olduğu gibi.
Doğada olduğu gibi, insan yaşamı ve davranışları da dengeli olmalıdır. Dr. Sidney Bremer, "Spirit of Apollo" (Apol-lo'nun Ruhu) adlı kitabında bu konuda şöyle der; "Doğa denge üzerine kuruludur. O dengeyi bozamayız, çünkü neden-so-nuç yasasının, doğanın yanılmaz ve karşı konulmaz yasası olduğunu biliriz. Ne var ki uluslar ve bireyler olarak kendi dengemizi bulmayı başaramıyoruz; çünkü aynı yasanın insan yaşamında ve toplumda da, doğada olduğu kadar kaçınılmaz bir şekilde işlediğini -yani ne ekersek, onu biçeceğimizi- henüz öğrenmiş değiliz."3
Kişisel, aile, iş ve çevre yaşam alanlarımızın tamamı yaşam bahçemizi oluşturur. Yaşam bahçemizin bahçıvanı olarak, bu alanlara gerekli bakım ve özeni göstermeliyiz. Özellikle kişisel ve aile yaşam alanlarımız; kaliteli yaşam yolculuğumuzda beslendiğimiz, enerji depoladığımız alanlardır. İş yaşamımızdaki uzun erimli bir başarı, diğer temel yaşam alanlarımızdaki başarımıza bağlıdır. Çünkü, yaşam bir bütündür. Bu nedenle; kişisel, aile ve iş yaşam alanlarına gereken özeni göstermeliyiz.
Şüphesiz, zamanımızın çoğunu yaşam alanlarının bir tanesinde harcadığımız dönemler de olacaktır. Örneğin, yeni bir iş kurduğumuzda, işler yoluna girinceye kadar belirli bir süre yoğun çalışmamız gerekebilir. Ya da kriz dönemlerinde, diğer yaşam alanlarından özveride bulunmak zorunda kalabiliriz. Zamanın büyük bir bölümünü işe ayırmak suretiyle, diğer temel yaşam alanlarında oluşacak muhtemel bir dengesizlik ön-
3) Covey, Stephen R. Önemli İşlere Öncelik, s. 60-61.
38
lenebilir. Ancak bu durumda, eş ve çocuklar bilgilendirilerek, onların da desteğinin alınması faydalı olur. Aynı şekilde, yeni doğum yapmış bir anne de geçici dengesizlik yaşamak zorunda kalır:
Eşim, ikinci çocuğumuzu dünyaya getirdikten sonra, oldukça sıkıntılı günler yaşadı. Kendisine ve diğer aile bireylerine vakit ayıramamaktan, evdeki temizlik, tertip ve düzenin yetersizliğinden şikayet etti. Bende kendisine; yapması gereken en önemli ve öncelikli işin çocuğunu sevgi ile büyütmek olduğunu, bu görevi bir başkasının üstlenmesinin mümkün olmadığını, bu dönemde kendisine yardıma hazır olduğumuzu bildirdim. Bu işten zevk alması gerektiğini ve temel yaşam alanlarında bir süre dengesizlik yaşayacağını, bunun gerekli olduğunu anlattım.
Temel yaşam alanlarında dengeyi sağlamak, kaliteli bir yaşamın temelidir. Aynı şekilde, kişisel yaşam alanımızı oluşturan; fiziksel, zihinsel, duygusal ve tinsel yaşam alanlarında da dengeli olmak gerekir. Çoğu insanın asıl sorunu, "tek teker üzerinde gitmek"tir. Tek teker üzerinde gitmek demek; kişisel, aile, iş ve çevre yaşam alanlarından bir tanesinde yaşayıp diğer alanları ihmal etmek demektir.
Peki ya sizler? Bu konuda yaşamınızı hiç sorguladımz mı? Temel ve kişisel yaşam alanlarında nasıl yaşıyorsunuz? Dengeli misiniz? Yoksa bağımlılıklarınız mı var? Yani, zamanınızın büyük bir bölümünü, yaşam alanlarınızdan ya da rollerinizden bir tanesinde mi harcıyorsunuz? Lütfen, bu konular üzerinde yeterli bir süre düşünün ve yaşantınızı gerçek anlamda sorgulayın.
39
Rollerde Denge
Bir insanın, yaşam alanlarında yerine getirmesi gereken görevlerin genel adına "rol" denir. Hayatta çeşitli rollerimiz vardır. Gündelik yaşamımızı, by roller sayesinde sürdürürüz. Kişisel yaşam alanında; birey, vatandaş, şoför, hasta, sporcu vb. rollerimiz vardır. Aile yaşam alanında; karı ya da koca, evlat, anne ya da baba olabiliriz. İş yaşam alanında; işveren ya da iş-gören, memur, yazar, öğretmen, öğrenci rollerinden bir ya da birkaçına sahip olabiliriz. Çevre yaşam alanında ise; komşu, arkadaş, akraba, bir grubun üyesi ya da bir sivil toplum kuruluşunun gönüllüsü olabiliriz. Bir insan genellikle, bu rollerin bir çoğunu birlikte yürütmek zorundadır.
KYF'ye göre; nasıl ki yaşam alanlarının dengeli olması gerekiyorsa, aynı şekilde rollerin de dengeli olması gerekir. Yani, rollerin bir tanesinde kaybolup, diğer roller deki görevleri ihmal etmek KYF'ye uygun değildir. Bu bağlamda, rollerin bir tanesinde başarılı olmak da yeterli değildir. En azından, tüm rollere ilişkin görevlerin asgari seviyede yerine getirilmesi gerekir. Örneğin, istediği makama ya da paraya ulaşmış ancak bu uğurda sağlığını kaybetmiş bir insanı ele alalım: İş yaşamındaki rolünde arzu edilen sonuçlara ulaşmış olmasına rağmen, kişisel yaşam alanındaki rollerinde başarısız olmuştur: Burada ödenen bedel çok yüksek olup, elde edilen kazanç ile orantılı değildir. Çünkü, hayatta hiçbir şey sağlığın kaybedilmesine değmez. Bu nedenle de, elde edilen başarı eksik başarıdır.
"Her rolün hayati bir önemi vardır. Bir roldeki başarı, diğer bir roldeki başarısızlığın gerekçesi olamaz. İş hayatındaki
40
başarı evlilikteki başarısızlığı, toplum hayatındaki başarı da bir ebeveyn olarak başarısızlığı haklı çıkaramaz. Herhangi bir roldeki başarı ya da başarısızlık, diğer tüm roller ve bir bütün olarak yaşam kalitesi üzerinde etki yaratır...
Rollerimizin her hafta aynı kaldığı ya da her hafta her rolü oynadığımız anlamına da gelmez. Bizzat doğanın dengesi, bize her şeyin bir dönemi ve mevsimi olduğu ilkesini öğretir. Yaşamlarımızda öyle zamanlar vardır ki, dengesizlik, denge demektir; belirli bir alanda kısa vadeli bir yoğunlaşma, yaşamdaki genel misyonumuza katkıda bulunur."4
Yaşamda, rol bağımlısı insanlar olduğu gibi, üzerine düşen rolle ilgili görevleri yerine getiremeyen insanlar da vardır. Üzerine düşen görevleri yerine getiremeyen kişi, "rol kayıtsızlığı" yaşıyor demektir. Bu duruma, ruhsal hastalığı nedeniyle komşuluk görevlerini yapamayan bir insanı örnek verebiliriz. Rol kayıtsızlığına sahip insan, denge skalasımn negatif ucunda yaşıyor demektir. Bu sağlıklı bir durum değildir. Çünkü, dengeden yoksundur.
Rol kayıtsızlığının aksine, herhangi bir rol içerisinde kaybolmak da sağlıklı bir durum değildir. Rol bağımlısı olan insanlar, neredeyse zamanlarının tamamını bağımlı oldukları rolde harcarlar. Çünkü, özdeğerleri bu role bağlı olarak artar ya da azalır. Rol, kişinin içsel değerlerini gölgelemiş durumdadır. Bu tarz bir yaşamda kalite yoktur. Çünkü, denge ilkesinden yoksundur.
4) Covey, Stephen R. Önemli işlere Öncelik, s. 139.
41
Rol kayıtsızlığı -100
Rolde denge
Rol bağımlılığı 0
OLUMSUZ ALAN
OLUMLU ALAN
I
^
Denge Noktası
+ 100
Bu duruma, varoluşunu yaşam boyu sadece annelik rolünde sürdüren bir kadını örnek verebiliriz; "Bir kadının tüm enerji ve zamanını sadece anneliğe adaması, geri kalan zihinsel ve yaratıcı kapasitelerinin giderek körelmesine, kendini dış dünyadan soyutlamasına, böylelikle de özgüveninin azalması ve kendini eve bağımlı hissetmesine neden olur."5
Günlük hayatta bir çok insan, bağımlı bir şekilde yaşar. İş bağımlılığı, zevk bağımlılığı (uyuşturucu, alkol, seks, kumar vb.), İnternet bağımlılığı bunlardan bazılarıdır. Bu tip insanlar, yaşam alanlarının veya rollerinin bir ya da birkaçında yaşayıp diğer alanları ihmal ederler. Diğer bir deyişle, bağımlı insanlar yaşama bir noktadan bağlıdırlar. Oysa Olgun İnsan, yaşama dört farklı noktadan ve dengeli olarak bağlanmıştır. Bundan dolayıdır ki; yaşamdaki fırtınalara, hortumlara karşı daha dayanıklıdır. Kişisel bağımlılıklar, kalitesiz bir yaşamın göstergesi olup, dengenin bulunmadığı yerde kaliteden söz edilemez. Şimdi, bu bağımlılıklardan bazılarını daha yakından tanıyalım.
5) Navaro, Leyla. Tapmağın Öbür Yüzü, s. 101.
42
Kişisel Bağımlılık Merkezleri
Bağımlılıklar; sorumlulukların yaratmış olduğu zorlanmalardan kaçışta, bireyin kullandığı kestirme yollardır. İnsanın sorunlar karşısında kaçıp sığındığı, kendisiyle yüzleşmemek için kullandığı kuytu limanlardır. Böylece, kişinin kendisini unutması ve sorunlarını geçici bir süreliğine de olsa ertelemesi mümkün olur. Bağımlılıklar, sorunların vereceği acıdan bir kaçıştır. Bu acılarla yüzleşmemek için insan, bağımlılıklarına dört elle sarılır. Ancak bu durum, sorunu hafifleteceğine daha da artırır.
Doğan Cüceloğlu, "İçimizdeki Çocuk" adlı kitabında; bireyin duygu, düşünce ve davranışlarında belirleyici rol oynayan bağımlılık merkezlerinin temelinde, kişinin kendi özünü değersiz bulmasının yattığım belirterek şöyle der; "İnsanın kendini değersiz bulması, özünde bir eksiklik olduğunu düşünmesi acı veren bir algılama olduğundan, kişi kendi iç gerçeğiyle temasını kesmek için elinden gelen çabayı gösterir.
Kendi iç gerçeğiyle temasını kesmek için kişi neler yapar? Tutkunluk, düşkünlük dediğimiz türden davranışsal ve duy-ğusal bağımlılıklar geliştirir. Örneğin, kendini alkole verir; alkolün uyuşturucu etkisi kişinin kendi gerçeğiyle temasını önler. Bazıları kendini işe verir ve geceli gündüzlü çalışarak kendini dinlemeye ve anlamaya zaman ayırmaz. Diğerleri sigara, esrar ya da cinselliğe aşırı düşkünlük geliştirirken, başkaları kendilerini yobazca dine kaptırır. Böylece, içlerindeki acı veren boşluğu, anlamsızlığı, yalnızlığı görme fırsatım kendilerine vermezler; hem kendileriyle hem de dış gerçekle ilişkileri adım adım kaybolur, ortadan kalkar."6
6) Cüceloğlu, Doğan. İçimizdeki Çocuk, s. 91.
43
Yunan filozofu Diyojen; "Dengesiz arzular, insanları perişan eden felaketlerin kaynağıdır" der. Alman filozofu Arthur Schopenhauer ise; "Mutluluğa giden en yanlış yol, dünya zevklerine bağlı kalmaktır" diyerek, bağımlılıkların insanı mutsuzluğa götürdüğünü belirtmiştir. Odak noktamız, daima içsel değerler ve kaliteli yaşam ilkeleri olmalıdır.
Toplumda yaşayan bir çok insanın, çeşitli bağımlılıkları vardır. Bu bağımlılıklar bir tane olabileceği gibi, birkaç tanesinin karışımı da olabilir. Herhangi bir merkez odaklı olmak; insanın denge halinden uzaklaşarak dengesiz bir yaşama sürüklenmesine neden olur. Bu durum KYF'ye aykırı olup, mutsuzluk ve kalitesizliğe sebep olur. Ünlü yazar Stephen R. Co-vey, "Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı" adlı kitabında; kişisel bağımlılıklarla ilgili olarak, dokuz tip merkezden söz etmiştir. Bu merkezler şunlardır:7
1. Mal, mülk, şöhret, ya da makam merkezlilik: Bir çok
insanın kişisel değeri; sahip oldukları mal, mülk, şan, şöhret ya da makama endekslidir. Bu tip insanlar, mutluluk ve başarıyı, hiçbir zaman kaybolmayacak içsel yaşamlarında aramak yerine, dışsal yaşamlarında ararlar. Sahip oldukları para, ev, araba, şöhret ya da magazin basınında boy gösterme sayıları oranında kendilerini mutlu ve değerli hissederler. Ancak bu değerler, her an kaybedilmesi mümkün olan şeyler olduğundan, güvenlikleri sürekli tehdit altındadır.
Özdeğerleri sürekli dalgalanma gösterir. Kendilerinden daha zengin ve şöhretli kimselerin yanında, kendilerini daha değersiz; maddi varlıkları daha düşük ve daha az şöhretli in-
7) Covey, Stephen R. Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı, s. 113-120.
44
sanların yanında ise üstünlük duygusuna kapılırlar. Bu ne-^ denle, sürekli olarak daha fazla mal, mülk ve paraya sahip olma gereği duyarlar. Bir anlamda, dışsal değerlerin esiri durumuna düşerler. Sahip oldukları değerleri kısa süre içerisinde kaybetmeleri durumunda, intihar bile edebilirler. Bir çok kimsenin, mal ve servet uğruna kendini kurban etmesindeki yanlışlığı, aç gözlü bir maymunun hikâyesi bizlere hatırlatır:8
Cezayir'de bir köylü ağaca bir kabak bağlamış ve bunun içine de pirinç doldurmuş. Kabaktaki delik ancak bir maymun elinin gireceği genişlikte imiş. Maymun gece gelir, elini delikten içeri sokar, pirinci avuçlarmış ama avucu pirinçle şişmiş olduğu için elini bir türlü kabağın içinden çıkaramazmış. Avucunu boşaltıp elini çekmeği de bir türlü akıl edemezmiş. Sabaha kadar bu halde kalır, köylü gelince de ona aptal aptal bakar ve neticede yakayı ele verirmiş! Fakat bütün bu esnada pirinci avucunun içinde sıkar dururmuş!
2. Zevk merkezlilik: Günümüzde en çok görülen bağımlılık merkezlerinden bir tanesi de, zevk merkezliliktir. Bu zevklere; uyuşturucu, seks, hız, kumar, eğlence ve alkol tutkusunu örnek verebiliriz. Zevk bağımlısı insanlar, her seferinde bir önceki yaşamış oldukları zevk düzeyinden daha fazlasını elde etmek isterler. Yaşamda buldukları anlam, bağımlı olunan şeyin miktarına bağlıdır. Örneğin, uyuşturucu bağımlısı olan bir kimse, daha sonraki kullanımlarda ilk kullandığı zamanki zevki elde edemez. Aynı zevki yaşaması için, bağımlı olduğu maddenin miktarını her seferinde artırması gerekir. Bu durumu, en iyi "tolerans" kavramı açıklar.
8) Smiles, Samuel. Kendine Yardım, s. 247.
45
"Bir kimyasal madde ilk alındığında vücutta en yüksek tesirini yaratır. Çünkü, vücut o maddeye yabancıdır. Bağışıklık sistemi o maddenin tesirlerine karşı tepki geliştiremez. Birkaç kez kullanıldığında, vücut artık o maddeyi tanır ve vücudu koruyucu madde olan antikor geliştirir. Bu durumda uyuşturucunun vücutta yaratacağı tesir gittikçe azalır. Uyuşturucuya alışan kişi, uyuşturucunun etkilerine zamanla çoğalan bir arzu duyar. Kişi, uyuşturucuyu ilk aldığı zamanki etkileri yeniden yaşayabilmek için gittikçe artan miktarda uyuşturucu almak durumunda kalır. Bu duruma 'tolerans' denir."9
Aşırılığa kaçmadan yaşanan zevkler, hem bedeni hem de zihni dinlendirdiği halde; aşırı zevkler her zaman zararlıdır. İnsanın potansiyelini olumlu bir şekilde kullanmasına izin vermez. Romalı filozof Seneka, günümüzden 2000 yıl önce; "Bütün aşırılıklar zararlıdır" diyerek bağımlılıklar konusunda insanları uyarmıştır. Hz. Muhammed ise; "İfrat ve tefritten uzaklaş" diyerek, dengeli olmamız gerektiğini söylemiştir.
Zevk bağımlılarına örnek olarak; Şovmen Mehmet Ali Erbil ve Popçu Serdar Ortaç'ı verebiliriz. 17 Ekim 2001 tarihli Sabah Gazetesi'nin haberinde; ülke ülke dolaşıp kumar oynayan sövmen Mehmet Ali Erbil ile, popçu Serdar Ortaç'm özel uçakla kumar oynamak için Romanya'ya gittiklerini ve 200 bin dolar harcadıklarını yazıyordu. Haber şöyle devam ediyordu; "Erbil, son evlendiği eşi Sedef Erbil'e kumar oynamayacağına dair söz vermesine rağmen, düğün gecesi kumar masasında 90 bin dolar bıraktı. .. Bugüne kadar kumarda 2 milyon dolar kaybeden Serdar Ortaç ise, çalıştığı Dalmaz Center'dan kovulmuştu."
9) Çeşitcioğlu, Mustafa. Kriminalistik ve Narkotik, s. 11.
46
Psikolog Suna Tanaltay; kumar tutkusunu bir davranış bozukluğu olarak nitelemekte ve kumardan vazgeçemeyen bu iki ünlünün davranışım, susaymca deniz suyu içen ve her seferinde daha da susayan insanlara benzetiyordu. Ne dersiniz; "Ben adam olmam" diyen Serdar Ortaç haklı değil mi?
3. Din merkezlilik: Yaşam tarzlarına ve dış görünüşlerine bakıldığında, din merkezli oldukları kolayca anlaşılabilecek bu insanlar, dini bir "araç" değil, "amaç" olarak görürler. Yaşamdaki her türlü olaya, din penceresinden bakarlar. Diğer insanlara karşı bağnaz olup, insanları "dindar" veya "dinsiz" diye kolayca etiketlerler. Din merkezli insanlarda imaj ve görünüm çok önemli hale gelebilir. Tinsel yaşam alanında yer alan dinin, kişisel yaşam alanının dışına çıkarak, diğer temel yaşam alanlarını da yönetmeye başlaması sağlıklı ve dengeli bir durum değildir.
4. Ben merkezlilik: "Bencil" olarak adlandırılan bu insanlar, egolarmdaki eksiklik nedeniyle kendilerini güvende hissetmez ve sürekli almak isterler. Nalıncı keseri gibi sürekli almak, dengeli bir durum olmayıp insan ilişkilerinde sorunlar yaratır. Ben merkezli insanlar, sürekli olarak kendi egolarını gözeten insanlardır.
5. Dost ya da düşman merkezlilik: Özellikle ergenlik dönemine giren gençler, arkadaş grubunun çekim alam içindedir. Ait olma ihtiyacı nedeniyle, grubun isteklerine karşı koyamaz ve dışlanma kaygısı taşır. Arkadaş grupları değiştikçe, bu kaygı daha da artar. Bu sorun, özbilinç, özsaygı, özgüven, özdenetim gibi içsel değerlerin geliştirilmesi sayesinde aşılabi-
47
lir. Bu değerlere sahip insanların özdeğerleri değişken olmayıp, özgüvenleri tamdır.
Bazı insanların yaşamlarının merkezinde ise, düşmanları vardır. Tutum ve davranışlarını farkında olmadan düşmanlarının davranışlarına göre ayarlarlar. İlkeler doğrultusunda proaktif seçimler yapmak yerine, çoğu kez reaküf davranışlarda bulunurlar. Boşanmış sorunlu eşler, kendisini kurban olarak görenler ve önemli bir konuda kendisine haksızlık yapıldığına inananlar bu konuya örnek verilebilir. Bazı insanlar evlilikleri sona erdiği halde, zihinsel evliliklerini sürdürmeye devam ederler. İntikam almak için fırsat kollarlar. Zaman ve enerjilerinin büyük bir bölümünü bu yolda verimsiz bir şekilde harcarlar. Zayıf kişilikli bu tip insanlar, yaşamda kendilerine rehberlik edecek ilkelerden de yoksundurlar.
6. Aile merkezlilik: Aile merkezli anababalar, çocuklarını uzun erimli ilkeler doğrultusunda yetiştirmek yerine, kısa dönemli gereksinimlere odaklanırlar. Bu odaklanmada, çocukları tarafından sevilme gereksinimi önemli bir rol oynar. Sorunların köklerine inmek yerine, yapraklarıyla uğraşırlar. Ailenin geçmişteki şöhretine ve geleneğine çok önem verirler. Çocuğun kendine özgü davranışlar sergilemesi yerine, ailenin geleneksel imajına ya da ona biçilen role uygun davranışlarda bulunmasını beklerler. Kafalarındaki aile imajını tehdit eden davranışlarda, hayal kırıklığı yaşarlar. Çocuğa olumsuz tepki gösterip, çoğu kez cezalandırma yoluna giderler. Bir anlamda, çevreye odaklı insanlar olup, çocuklarına koşullu sevgi verirler.
7. Eş merkezlilik: Dengeli ve uyumlu bir aile iklimi, en doyurucu ilişkilerin yaşandığı yerdir. Ancak bu ilişki, dengeli ol-
48
duğu sürece anlamlıdır. KYF gereği, aile içi ilişkilerin de dengeli olması gerekir. Eğer bir insan eş merkezliyse, yani yaşam merkezinde eşi bulunuyorsa, ilişkiler dengeli ve sağlıklı gelişemez. Uyumsuz evliliklerde, hem çatışmaların sayısı hem de bağımlılık nedeniyle eşe duyulan gereksinim artar. Bu bir kısırdöngü haline dönüşür.
Ayrıca, bu tür ilişkilerde insanın yaşamla olan bağı bir tek noktadadır. Bu nedenle, bu bağ olduğundan çok daha önemli bir hale gelir. Eşler arasında alınganlık ve hassasiyet artar. Bu bağ koptuğunda, eş merkezli kişi kendini yıkılmış hisseder. Çünkü, güvenliği eşi ile ilişkilerinin sürmesine bağlıdır. Evliliğin bitirilmesi gerektiği durumlarda, özgüven eksikliği nedeniyle ilişki koparılamaz.
8. iş merkezlilik: Yaşamlarının merkezinde iş bulunan insanlar "işkolik" olarak adlandırılır. Işkolik insan; kişisel, aile ve çevre yaşam alanlarını ihmal ederek zaman ve enerjisinin tamamına yakın bir bölümünü sadece iş alanında harcar. Çünkü yaşamda bulduğu anlam, sürekli çalışmasına bağlıdır.
"Bir insanın işini benimsemesi ve görevlerine özen göstermesi onun kendine karşı olan sorumluluğunun doğal bir parçasıdır. Ama eğer bir insan her gece evine iş götürüyorsa, hafta sonları da çalışma yerine uğramadan edemiyorsa, tatil günlerinde de evinde kendisine iş üretiyorsa ya da çalışma saatleri dışında da sürekli işinden söz ediyorsa, o zaman durum farklılaşır ve kişinin çalışma yaşamı kendisine karşı olan sorumluluklarından kaçmak için kullanılan bir uyuşturucu durumuna gelir."10
10) Geçtan, Engin, insan Olmak, s. 102.
49
9. Para merkezlilik: Bir insanın temel gereksinimlerini karşılaması ve varlığını sürdürmesi açısından para gereklidir. Para, mal ve hizmet satın almada çok önemli bir araçtır. Ancak para, her şey değildir. Yaşamın merkezine parayı koymak, çoğu zaman felaketi de beraberinde getirir. Kişinin özdeğeri-nin, paraya bağlı olduğu durumlarda, birey hep daha fazlasına sahip olmak ister. İnsan egosundaki eksikliği ve değersizliği, para ile dengelemeye çalışır. Başarılı olamadıkça, paraya daha fazla yüklenir. Yüklendikçe dengesizlik artar. Çünkü bu durum, bir yanılsamadan ibaret olup, egodaki dengesizliğin para ile giderilmesi mümkün değildir.
Dengeli Yaşam Ölçeği
Bu ölçeği11 hazırlamaktaki amacım; bireyin temel yaşam alanlarındaki denge ya da dengesizlik durumu hakkında rakamsal bir değerlendirme yapmaktan çok, kişisel farkmdalık düzeyine katkıda bulunmaktır. Şimdi, yaşamınızı sorgulayacağınız, kendinizle yüzleşeceğiniz ve yaşamınız hakkında genel bir fikir edineceğiniz "Dengeli Yaşam Ûlçeğf'ni belirtilen kriterleri dikkate alarak doldurun. Eğer aşağıdaki özelliklerin hepsine sahipseniz en yüksek seviye olan 10 rakamını, aksi taktirde sahip olmadığınız her özellik için bir seviye düşünüz. Dördüncü ve onuncu maddelerde ise, sahip olmadığınız her özellik için iki seviye birden düşünüz.
1. Fiziksel alan: Fiziksel bir rahatsızlığı olmamak; düzenli beslenmek; en az yılda bir kez check-up yaptırmak; düzenli uy-
11) Ölçeğin hazırlanmasında, "Balanced Living Awareness Scale"den esinlenilmiştir. Erişim:http://www.hbhanetwork.com E. Tarihi:05.20.2001.
50
ku alışkanlığına sahip olmak; haftada en az üç kez spor yapmak; sigara kullanmamak; dengeli beslenmek; aşırı alkol almamak; yeterli uyumak; düzenli tatil yapmak.
2. Zihinsel alan: Pozitif bir kişiliğe sahip olmak; ayda en az üç yeni kitap okumak; her yıl tatil yapmak; misyon ve hedeflere sahip olmak; kendini sürekli geliştirmek; aşırı miktarda gazete okuyup televizyon seyretmemek; stresi olumlu bir şekilde yönetebilmek; herhangi bir psikolojik rahatsızlığı bulunmamak; geçmiş yaşantıda bağışlanamayan herhangi bir kimse ya da olaya sahip olmamak; sürekli eleştirici bir kişiliğe sahip olmamak.
3. Duygusal alan: Doyurucu ve sağlıklı bir duygusal yaşama sahip olmak; duygularını başarılı bir şekilde yönetebilmek; anı yaşayabilmek yani geçmişin pişmanlıkları ve geleceğin kaygılan ile yaşamamak; çocukluk yaşamında fiziksel cezalar görmemiş olmak; çocukluk yaşamında duyguların ifade edilmesine izin verilen bir çevrede büyümüş olmak; aileden yeterince sevgi görmüş olmak; mizahi bir kişiliğe sahip olmak ve gerektiğinde ağlayıp gülebilmek; öfkeli bir kişiliğe sahip olmamak; aşırı olmamak kaydıyla eğlenceye yeterli vakit ayırmak; herhangi bir bağımlılığa sahip olmamak.
4. Tinsel alan: Amaçlı ve anlamlı yaşamak; şükredici bir kişiliğe sahip olmak; doyurucu bir manevi ve ruhsal yaşama sahip olmak; küçük şeylerden mutlu olabilmek; boş zamanlarını olumlu bir şekilde değerlendirecek hobilere sahip olmak.
5. Aile yaşamı: Sağlıklı ve mutlu bir aile yaşamına sahip olmak; kadınlar için iyi bir "anne", erkekler için iyi bir "baba"
51
modeline sahip olmak; iyi bir anne ya da baba olduğuna inanmak; eş ve çocuklarını sık sık öpmek ve dokunmak; dengeli ve sağlıklı bir aile iklimine sahip olmak; sağlıklı bir cinsel yaşama sahip olmak; çatışmaları olumlu bir şekilde yönetebilmek; çocuklara koşulsuz sevgi verebilmek; aile toplantıları yapmak; zorunlu durumlar dışında çocukları ceza (fiziksel ceza hariç) ile terbiye etmemek.
Bekar ve ayrı yaşayanlar için; sağlıklı ve mutlu bir aile yaşamına sahip olmak; kadınlar için iyi bir "anne", erkekler için iyi bir "baba" modeline sahip olmak.
6. iş yaşamı: Mutlu ve doyumlu bir iş yaşamına sahip olmak; diğer insanların yaşamlarına anlamlı katkılarda bulunduğuna inanmak; sevdiğiniz ve yeteneklerinizi değerlendirebildiğiniz bir işte çalışmak; görevinizi yerine getirmenize karşılık mesai bitimi kendinizi tükenmiş hissetmemek; süreçten çok sonuca odaklı olmak; planlı olmak; yönetmekten çok liderlik etmek; insanları geliştirici bir kişiliğe sahip olmak; krizlere önceden hazırlıklı olmak; başarısızlığa gönüllü olmak.
7. Çevre yaşamı: İnsanları sevmek; kendinle barışık olmak; nazik olmak; iyi bir dinleyici olmak; verici bir kişiliğe sahip olmak; doyurucu çevre ilişkilerine ve yeterli arkadaşa sahip olmak; gerektiğinde "hayır" diyebilmek; özgür seçimler yapabilmek; övgü ve takdir duygularını yeterince ifade edebilmek; insanları değiştirmeye çalışmamak.
8. Eğitim: Sadece okur-yazar olmamak; okur-yazar; ilkokul mezunu; ortaokul mezunu; lise terk; lise mezunu; üniversite
52
terk; üniversite mezunu; yüksek lisans; doktora eğitim seviyelerinden, doktora ve daha yukarı bir eğitime sahip olmak.
9. Zaman ve enerji: Zamanı misyon ve hedefler doğrultusunda etkili bir şekilde kullanmak; zaman yetersizliğinden şikayet etmemek; enerjiyi misyon ve hedefler doğrultusunda etkili bir şekilde kullanmak; zamanı, zaman yönetimi ilkeleri doğrultusunda harcamak; kendini bitkin hissetmemek.
10. Mali: Yeterli bir ekonomik gelire sahip olmak; tasarruf alışkanlığına sahip olmak; yeterli ekonomik gelire sahip bir aile ortamında büyümek; bilinçli bir tüketici olmak; ekonomik konularda kendisini çevre ile kıyaslamamak.
53
KİŞİSEL 5. 6. 7. 8. 9. 10
1. FİZİKSEL 2. ZİHİNSEL 3. DUYGUSAL 4 TİNSEL AİLE İŞ ÇEVRE EĞİTİM ZAMAN/ ENERJİ MALI
YÜKSEK
OKTA 5
10 0. 0 0 (ZD 0 0 0 CD 0 CD
9 0 0 0 0 0 0 0 0 0 0
8 CZD 0 0 0 0 ¦0 0 0 0 0
7 0 0 0 0 0 0 0 0 0 0
6 0 0 0 0 0 0 0 0 CD 0
5 CD 0 0 0 0 0 0 0 0 0
4 0 0 0 0 0 0 0 0 0 0
3 CZD 0 0 0 0 0 0 0 0 0
2 0 0 0 0 0 0 0 Q 0 R u
1 0 0 0 0 0 0 0 0 0 0
0 0 0 0 0 0 0 0 0 0 Ö
54
Değerlendirme: Eğer; sütunlarda yüksek, satırlarda ise birbirine yakın bir seviyede sonuç elde etmişseniz, dengeli yaşıyorsunuz demektir.
İç Denge-Dış Denge
İnsanların yaşamdan haz alarak mutlu ve kaliteli bir yaşam sürebilmesi; önce kendi iç dünyasıyla, sonra da çevresi ile uyum içerisinde olması ve sağlıklı ilişkiler geliştirebilmesine bağlıdır. KYFye göre gelişim ve değişim, içten dışa doğru olmalı ve sonuçta bir dengeye ulaşılmalıdır. KYF, iç ve dış dünya arasındaki uyuma büyük bir önem verir. Ünlü İspanyol düşünürü Ortega Y. Gasset; "Bütün yaratıklar içinde, bir iç dünya yaratarak, bu iç dünya ile dış dünyayı ahenk içinde tutmaya çabalayan tek yaratık insandır"12 der.
İç dünyamızdaki denge, kişisel yaşam alanlarımız arasındaki dengeye bağlıdır. Kişisel yaşam alanlarımız olan; fiziksel, zihinsel, duygusal ve tinsel yaşam alanlarımız arasındaki denge "iç denge"yi oluşturur. Bu dengeyi sağlamada bize, içsel değerler rehberlik eder. Yaşamımızın dört temel alam olan; kişisel, aile, iş ve çevre yaşam alanları arasındaki denge ise "dış denge"yi oluşturur. Bu dengeye uyum sağlamada bize, kaliteli yaşam ilkeleri rehberlik eder. Kaliteli bir yaşama ulaşmada bu iki dengeyi de gözetmemiz gerekir.
İç dünyamız gereği bağımsız bir birey olmak, farklılaşmak isteriz. Dış dünyamız gereği ise; doğa ve toplumla bütünleşmek, onlara uyum sağlamak isteriz. Bu çelişki yaşam boyu sürer gider. Bireysel özgürlük ile toplum kuralları arasındaki
55
dengeyi sağlamak ciddi bir çaba gerektirir. Çevremizle olan ilişkilerimizde bağımlı olmadan, aynı zamanda da toplum dışına atılmadan özgür olarak yaşamalıyız. Toplum dışına atılmak, Maslow'un ait olma ve saygınlık gereksinimlerini ihmali; bağımlılık durumunda ise, iç dünyanın yok sayılması anlamına gelir. Her iki durumda, dengesiz ve sağlıksız aşırı uçlardır.
İçsel değerleri yüksek olan bireyler; iç dünyalarında meydana gelen dengesizliklerinin zamanında farkına vararak, gerekli tedbirleri alma imkanına sahiptirler. İçsel değerlerin yükseltilmesi, dengesizliklerin giderilmesi açısından bir zorunluluktur.
Yaşam Bir Bütündür
Yaşam, tıpkı insan vücudu gibi bir bütündür. Bu anlamda, yaşam alanlarının her biri, bu bütünün sinerjik parçalarıdır. Nasıl ki bir organdaki rahatsızlık, tüm vücudu etkiliyorsa, temel yaşam alanlarının bir tanesinde meydana gelen dengesizlik de diğer alanları etkiler; "Yaşamdaki rollerin tümü, bir bütünün birbiriyle sıkı sıkıya bağlantılı parçalarıdır. Her parçanın diğer parçaları etkilediği canlı bir ekosistem oluştururlar. Gandi'nin gözlemlediği gibi; 'Bir kişi, yaşamın herhangi bir alanında yanlış yapıyorsa, diğer bir alanında doğru olanı yapamaz. Yaşam, bölünmez bir bütündür."13
Dört temel yaşam alanımız olan; kişisel, aile, iş ve çevre yaşam alanlarımızdan herhangi birini ihmal edersek, aslında yaşamı ihmal etmiş oluruz. Aynı şekilde kişisel yaşam alanları-
13) Covey, Stephen R. Önemli İşlere Öncelik, s. 133.
56
mız olan; fiziksel, zihinsel, duygusal ve tinsel yaşam alanlarımızın bir tanesinde meydana gelecek dengesizlik, diğer kişisel yaşam alanları ile birlikte, temel yaşam alanlarımızı da etkiler.
Çin'de eğitilmiş bir doktor olan Dr. David Eisenberg ise şu yorumda bulunmaktadır; "Bizler (Batı dünyasında) 'biyoloji', 'fizik', 'psikoloji' ve 'psikiyatri'yi birbirinden ayrı tutan bir kavram icat etmişiz. Sağlıkla ilgilenirken yalnızca kimyasal ilişkilere ya da duygusal düzeye bakarsak, resmin tümünü göremeyiz. Önümde oturan hasta, beraberinde yalnızca bedensel kimyasını değil, aynı zamanda ailesini, ilişkilerini, duygularını ve karakterini de getirir. Bir hastanede zihinle beden arasında ayrım yaparsak, soyutlamalar yaratırız. Hasta hâlâ bütün bir kişidir ve iyileşmesine yardım etmek için yapmamız gereken, onun tüm yönlerini -bir insanın yaşammdaki dengeleri-ele almaktır."14
İnsanları bir bütün içerisinde ele alan yaklaşımlardan biri de sibernetiktir. "Birbirleriyle etkileşim içinde ve birbirine çeşitli ilişkilerle bağlı olan parçalardan oluşan bütüne sibernetik dilinde 'sistem' adı verilir. Her sistemin şu iki ortak özelliğinin olması gerekir: Parçalar ve ilişkiler. Sistemin değişik parçaları vardır ve bu parçalar, belli ilişkilerle birbirlerine bağlanarak tek bir birim oluştururlar."15
Canlı sistemler yaklaşımına göre; "Sistemlerin varlığı, sistem içindeki ve dışındaki tüm değişkenlerin dengede olmasına göre programlanmış gibidir. Bu dengedeki herhangi bir bozulma, sistemi tekrar dengeye dönme arayışları içine sokar. Tüm canlılar bu dengeyi sürdürme çabası içindedir. Sanki denge, varoluşun sürmesine, dengenin bozulması ise varoluşa
14) Covey, Stephen R. Önemli İşlere Öncelik, s. 134.
15) Kışlalıoğlu, Mine/Berkes, Fikret. Çevre ve Ekoloji, s. 39.
57
bir tehdide eşittir. Sistemler en basit düzeyde hücreden başlayıp, daha karmaşık olana doğru gittikleri için, sistemleri oluşturan öğelerde ya da sistem dışındaki herhangi bir durumda meydana gelen ufak bir değişiklik, sistemin tümünde de ufak ya da büyük, fark edilebilen ya da fark edilemeyen değişiklik-lilere sebep olur. Sonuçta, sistem(ler)in bozulan dengesi yeniden dengeye getirilmeye çalışılır. Bununla beraber, 'değişme' ve gelişme olabilmesi için dengelerin geçici olarak bozulması kaçınılmazdır."16
Sözümün Özü
İnsan yaşamı, denge üzerine inşa edilmelidir. KYF'ye göre bu denge, dört temel yaşam alanı olan; kişisel, aile, iş ve çevre yaşam alanları arasında olmalıdır. Ayrıca, kişisel yaşam alanım oluşturan; fiziksel, zihinsel, duygusal ve tinsel yaşam alanlarında da denge sağlanmalıdır. Bu dengenin sağlanamadığı her olay ya da durumun, insana bir faturası, bir bedeli vardır. Her türlü tıbbi ve teknolojik gelişmeye rağmen, günümüz insanı mutsuzdur. Bu mutsuzluk, dengesiz yaşamaktan kaynaklanmaktadır. Dengede mutluluk, dengede sağlık, dengede kalite vardır.
Kitabın 1. Kısmını oluşturan "İnsan Yaşamında Denge"yi burada bitirdikten ve dengenin insan yaşammdaki önemini inceledikten sonra; şimdi de sıra, zihinsel kaliteye, yani "soft-ware" kalitesine ulaşmak için gerekli konuları ele almaya geldi. Bireysel kalite, büyük ölçüde insanın beynini etkili kullanabilmesine bağlıdır. İşte bu bağlamda göreceğimiz konu, "Zihin Yönetimi" konusudur.
16) Şahin, Nesrin H. Stresle Başa Çıkma, s. 3.
02
ZİHİN YÖNETİMİ
"İyiliği, hastalığı, sefaleti, mutluluğu,
zenginliği, fakirliği yapan; zihindir"
Edmund Spencer
Sıkılmış iki yumruk büyüklüğünde ve ceviz içi görünümünde olan insan beyni; 1400 cm.lik hacmi, 1350 ile 1400 gram arasındaki ağırlığı ve yaklaşık 14 milyar sinir hücresi (nöron) ile eşsiz bir potansiyele sahiptir. Beynin kapasitesini anlatabilmek için, dünyanın tüm büyük kentlerinde yaşayan insanların, telefon rehberlerindeki numaraları aynı anda aradıklarını varsayalım. Herkesin bu işi aynı anda yapması halinde, telefon şebekelerinin kilitlenmesine neden olacak olan bu durum, beynin, günün her saatinde yaptığı sıradan bir olaydır. Dünya nüfusunun 7 milyara yakın olduğu göz önüne alınırsa, beynimiz 100 milyar hücreye aynı anda mesaj gönderebilir.
Dünya Beyin Kurulu Başkanı Tony Buzan, bilinenin aksine, beyin kapasitemizin % l'ini dahi kullanamadığımızı belirterek şöyle der; "Dünyanın tüm telefon sistemleri ağının, eğer beyninizle doğru kıyaslanırsa, sıradan bir bezelye tane-
59
sinin büyüklüğünde bir parçayı işgal edeceği hesaplanmıştır."1
Madelyn Burley-Allen ise, "Zihinsel Becerileri Geliştirmek" adlı kitabında, ortalama bir yetişkin insan belleğinin Britanni-ca Ansiklopedisi'nde yer alan bilginin 500 katı kadar bilgiyi saklayabildiğim söylemekte ve şöyle devam etmektedir; "Beynin bilgi saklama kapasitesi ömrü boyunca saniyede 10 yeni bilgi birimidir. Bu demek oluyor ki, bir dakikada 600 yeni bilgi, saatte ise 36.000 bitlik bilgi saklanabilmektedir. Normal bir ömür süresince, bir insan beyni 100 trilyon bitlik bilgiyi depolama kapasitesine sahiptir."2
Peki, böylesine muazzam bir potansiyelden ne kadar yararlanıyorsunuz? Sadece belleğinizi mi dolduruyorsunuz? Yoksa, onu amaçlarınız doğrultusunda bilinçli ve etkili bir şekilde mi kullanıyorsunuz? İnsan beyni; içi doldurulacak boş bir şişe değil, işlenmesi gereken en kıymetli madendir. Bu yüzden, bir insanın beynini kullanma şekli, aynı zamanda o insanın yaşam kalitesini belirler.
Zihnin Yapısı
Zihin, olağanüstü enerjisi ve sınırsız yetenekleri olan bir güçtür. Kaliteli yaşama ulaşmak için, bu sınırsız güç etkili bir bekilde kullanılmalıdır. Zihin; kaynağı beyin olan, düşünme, akıl yürütme, bilgiyi depolama ve kullanma yetisi olarak ta-nmlanabilir. Zihnin (beynin) serebrum olarak adlandırılan Dölgesi; neokorteks ve limbik sistem (limbic system) olmak
İl) Buzan, Tony. Aklım En İyi Şekilde Kullan, s. 41.
|2) Burley-Allen, Madelyn. Zihinsel Becerileri Geliştirmek, s. 26.
i,
'il'1 m1
I1 ı I
60
üzere iki kısımdan meydana gelir. "Üst beyin" ya da "bilinçli zihin" olarak da adlandırılan Neokorteks; his, düşünce, yaratıcılık, hafıza gibi insanın dış dünyayla bağlantısını düzenler. "Alt beyin" ya da "bilinçaltı" olarak da adlandırılan limbik sistem ise; içgüdü ile ilgili davranışları, heyecan olaylarını, şahsın varlığını sürdürebilmesi için gerekli davranışları idare eder. "İlkel beyin" olarak da bilinen limbik sistem, otonom sinir sistemi tarafından idare edilir.
Vera Peiffer, "Olumlu Düşünme" adlı kitabında zihnin yapısı hakkında şöyle der; "Akıl, tıpkı bir buz dağı gibi iki bölümden oluşur: Buzdağının, suyun üstündeki bölümüne benzeyen bilinç zihni, günlük karar verme süreçlerinde ve akılcı düşünce yoluyla ne yapacağımızı ve nasıl yapacağımızı kestirmemize yardım eder. Bunun yanı sıra bir de, bilinçaltı zihni vardır ki, buzdağının suyun altında kalan bölümü gibi, zihnin daha büyük bölümünü oluşturur. Bilinçaltı, öğrenilmiş davranışların tekrar edilmesiyle uğraşır."3
Zihnin bölümlerine ilişkin görüşler, temelde, Freud'un "kişilik" tanımlamasına dayanmaktadır. Freud'a göre kişilik; yapısal olarak birbirine bağlı, birbirinin içine geçmiş ve sürekli olarak birbirini etkileyen üç ana bölümden oluşmuştur:4 "Ben" ya da "Benlik" anlamına gelen "Ego", bilinçli zihne; mantık kurallarının çalışmadığı "İd", bilinçaltına; "Üst ben" ya da "Üst benlik" anlamına gelen "Süper ego" ise, vicdana karşılık gelmektedir. "Vicdan" olarak adlandırılan Süper ego; kişiliğin kendi kendisini gözetleyen, denetleyen, yargılayan, eğriyi doğruyu birbirinden ayıran bölümüdür. Süper ego, dış
61
dünyanın yasaklayıcı güçlerinin içe mal edilmesiyle oluşmuştur.
Bilinçli Zihin
Neokorteks, üst beyin, mantıklı (akılcı) beyin, Ego terimlerinin hepsi, beynin sonradan gelişen bölümü olan bilinçli kısmını ifade eden terimlerdir. Akıl ve sağduyunun egemen olduğu alandır; "Freud'a göre Ego; insan kişiliğinin kendini cendisi olarak algılamasına imkan veren ve dış dünya ile te-las halinde olan, dış dünyadan etkilenen bölümüdür; kişiliğin, kişi ile gerçek dünya arasında arabuluculuk yapan bölü-lüdür. Bu bakımdan, gerçeğin algılanması ve gerçeğe uyum sağlama işi, Eğo'nun görevidir. Eylemlerin denetlenmesi, ger-İçeklere göğüs germe, edinilen izlenimlerin saklanması, dü-Işünme, içte ve dışta olup biten olayların özümsenmesi, birbi-İriyle çelişen düşüncelerin bağdaştırılması, karşıt olan şeylerin »uzlaştırılması, zihinsel yaratıcılığın sağlanması onun görevle-fri arasındadır."5
Beynin bilinçli kısmı, sağ ve sol olmak üzere iki yarım küfreden (lop) oluşur. Sol yarım küre; daha çok matematik, mantık, konuşma, yazma, analizle ilgilenir. Sağ yarım küre ise; ya-jratıcı hayal gücü, sezgi, renk, müzik, ahenk ve sanatsal faali-jyetleri idare eder; "Sol, sözlerle ilgilenir, sağ ise resimlerle. Solun ilgi alanı parçalar ve özgül şeylerdir, sağmki ise bütünler ve parçalar arasındaki ilişkiler. Sol kesim analizci, yani çözümleyiciyken; sağ, sentezcidir, yani parçaları birleştirir. Sol kesim, neden-sonuç ilişkisiyle ilgilenir; sağ ise anlık, simulta-
3) Peiffer, Vera. Olumlu Düşünme, s. 13.
4) Fromm, Eric. Erdem ve Mutluluk, s. 46.
5) Fromm, Eric. Erdem ve Mutluluk, s. 46.
lı,,'
ı ıı1
Hl',1 I»',1
V,
1
62
ne ve bütüncül düşünmeyle. Sol zamana bağlıdır; sağ ise değildir."6
Genellikle her iki lopun da kullanılmasına rağmen, her insanda loplardan bir tanesi daha baskındır. En ideali, her iki lopunda dengeli kullanılmasıdır. Böylece, bir yandan durum se-zilirken, diğer yandan mantıklı kararlar almak mümkün olur. Bizler aslında, sol beynin egemen olduğu bir dünyada yaşıyoruz; "Sağ beyin kapasitemizden ne kadar yararlanırsak, hayal etme, sentez yapma, zamanı ve mevcut koşulları aşabilme, ne olmak ve ne yapmak istediğimizle ilgili üç boyutlu bir resim yaratabilme gücümüz de o denli artacaktır."7
Covey, beynin etkili kullanılması konusunda; "Soldan yönet, sağdan liderlik et!" demektedir. Sağ ve sol beyin, birlikte ve etkili bir şekilde kullanıldığında, beyinde hem denge hem de sinerji oluşur. Sinerji basit olarak; iki insanın birlikte üretecekleri katma değerin toplamının, her ikisinin ayrı ayrı elde edecekleri katma değerden daima fazla olmasıdır.
Bilinçaltı
Limbik sistem, alt beyin, eski beyin, ilkel beyin, duygusal beyin, İd terimlerinin hepsi, beynin bilinçaltı kısmım ifade eden terimlerdir. İlkel beyin, milyonlarca yıldan beri değişmeyen ve hep aynı kalan beyindir; "Freud'a göre Id'in bulunduğu alan, kişiliğin en alt bölümünü oluşturur. Bu bölüm her türlü içtepilerin, içgüdülerin, itkilerin yer aldığı ve baskı altına alınmış duyguların barındığı bölümdür. Freud'a göre Id'in
6) Covey, Stephen R. Etkili insanların 7 Alışkanlığı, s. 133.
7) Covey, Stephen R. Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı, s. 134.
63
egemen olduğu alanda mantık kuralları çalışmaz. İd alanında bulunan ya da olup biten her şey bilinçdışıdır ve büinçdışı olarak kalmaya mahkumdur."8
Vücudumuzun rutin olarak yapmış olduğu sindirim, kan dolaşımı, nefes alıp verme vb. faaliyetler ile, tüm hayati organlarımız bilinçaltı tarafından yönetilir. Zihinsel yaşamın % 90'dan fazlası, bilinçaltı faaliyetleridir. Bilinçaltı, uykuda bile işbaşında olan ve 24 saat sürekli çalışan mükemmel bir sistemdir. Bu mükemmel sistem sayesinde, daktilo ya da bilgisayar klavyesinin harflerine hiç düşünmeden basarız. Onun sayesinde, arabamızın viteslerini hiç düşünmeksizin otomatik olarak geçirir, aynı zamanda arkadaşımızla sohbet etmeye devam ederiz. Sıcak sobaya dokunup bir kez elimiz yandığında, bir dahaki sefere elimize bir kumaş parçası almamızı sağlayan da yine bilinçaltıdır.
Bilinçaltı, öğrenilmiş ve düzenli olarak tekrarlanan davra-nışlardaki büyük yararlarının yanı sıra, bizi belirli sınırların içine hapsetmesi de zararları arasındadır. Alışıldık sınırların dışına çıkmaya çalıştığımızda da, karşımıza ilk olarak dikilen ve bizi engelleyen güç yine bilinçaltıdır.
Zihnin Çalışma Şekli
Gördüğümüz, işittiğimiz, hissettiğimiz, tattığımız ve kok-ladığımız tüm deneyimler zihnimizde depolanmaktadır. Beş duyumuzdan gelen bu bilgilerin değerlendirilmesi ve sorgulanması görevini, zihnimizin bilinçli bölümü üstlenir. Kabul veya reddetmek bilinçli bölümün görevidir. Her hangi bir şe-
8) Fromm, Eric. Erdem ve Mutluluk, s. 46.
64
yi doğru olarak algılıyorsak -ki yanlış da olabilir-, bu şey bilinçaltına veri olarak alınacak ve bundan sonraki yaşamımızda tüm duygu, düşünce ve davranışlarımız üzerinde etkili olacaktır.
Bilinçaltı, zihnimizin bilinçli bölümünün göndermiş olduğu tüm verileri doğru olarak kabul eder ve hiçbir zaman sor-gulamaz; "Bilinçaltı zihni, muhakeme yürütmez; bilginin doğru mu yanlış mı, makul mu mantıksız mı, gerçek mi gerçek dışı mı olduğu konusunda yargıda bulunmaz. Sadık bir köle gibi bilgileri saklar ve sadece ileride uygun davranışın üretilmesi için bu bilgileri açığa çıkarır."9
Bilinçaltımız bizi güden, yönlendiren bölümdür. Eğer ana-babalar, küçük yaşlarda bizlere; "Sen dünyada gördüğüm en aptal insansın" ya da, "Çok sakar bir çocuksun" vb. sözleri sık sık tekrar ederlerse, tekrarlanan düşünceler bilinçaltında kök salarlar. Zamanla, bizde bu sözlere inanmaya başlarız. Bu sözleri, bilinç düzeyimizde doğru olarak kabul ettiğimiz an, veri olarak bilinçaltı belleğimize gönderilirler. Bilinçaltı, yeni duruma uyum sağlamak, yani sakarlık yapmak için var gücüyle çalışır. Nitekim Anadolu'da; "Bir çocuğa 40 kez aptal dersen, aptal olur" özdeyişi, bu durumu doğrulamaktadır.
Arşiv Kayıtları
İnsan, bir bilgisayar gibidir: Bedenimiz, bilgisayarın fiziksel parçalarım (hardware); zihnimiz ise, yazılımı (software) yani programı oluşturur. Bilgisayar programı bir seferde yüklenebildiği halde, günümüz şartlarında zihinsel programı bir
9) Peiffer, Vera. Olumlu Düşünme, s. 17.
65
seferde yüklemek mümkün olmaz. Söz konusu program, yaşamımızdaki her türlü deneyim ve anılardan oluşmaktadır.
Gördüğümüz, işittiğimiz dokunduğumuz, tattığımız, kok-ladığımız, düşündüğümüz ve hatta hayal ettiğimiz her şey, duygularımızla birlikte zihinsel belleğimizde depolanır. Zihnimizde depolanan bu verileri, "zihinsel arşiv kayıtları" ya da kısaca "arşiv kayıtları" olarak adlandırmak istiyorum. Bu anlamda, arşiv kayıtlarının oluşumu yaşam boyu devam etmektedir. Ancak, en önemli kayıtlar çocukluk yaşamımızın erken dönemlerinde oluşan ve psikolojide "erken yaşantılar" olarak adlandırılan kayıtlardır. Bu kayıtların niteliği (kalitesi) ve niceliği (sayısı), aynı zamanda yaşam kalitemizi belirler.
Ülkemizdeki ekonomik, kültürel ve sosyal alanlardaki yetersizlikler nedeniyle, Türk toplumunu oluşturan bireylerin büyük çoğunluğunun arşiv kayıtlarının yanlış oluşturulduğunu düşünüyorum. Bu olumsuz programlamadan dolayı, en önemli zenginliğimiz olan insan kaynakları potansiyelimiz, verimsiz kullanılmakta ve hatta israf edilmektedir. Bu tür bir program ile, kaliteli yaşama ve çağdaş uygarlık düzeyine ulaşılması mümkün değildir.
Arşiv Kayıtlarının Oluşumu
Duygu, düşünce ve davranışlarımızın temelinde, arşiv ka-fcyıtları olarak adlandırdığım geçmişe ait veriler yer alır. Bu ve-îriler; duyu organları tarafından algılanan şeyler, yaşam boyu | edinilen tecrübeler, aile, okul ve çevreden edinilen bilgilerle birlikte; kitaplar, filmler, gazete haberleri, dedikodular, her
66
türlü duyumlar ve diğer kaynaklardan elde edilen datalardan oluşur.
Yaşadığımız iyi ve kötü her deneyim, gelecekte bir müracaat dokümanı olarak kullanılmak üzere bilinçaltı arşivimize aktarılır. Her hatalı hareket, sinir hücreleri tarafından sayılır, kaydedilir ve gelecekte aleyhimizde kullanılmak üzere depolanır; "Bilinçli zihinden gelen bilgiler, doğrudan bilinçaltı zihnini besler. Zihnin bu iki bölümü arasında güçlü bir bağ vardır. Gördüğümüz, duyduğumuz, veya başımızdan geçen her şey, bilinç zihni tarafından algılanır ve bilinçaltı zihninde bir anı olarak saklanır. Bu anı, olayın kendisi artı o anki duygular şeklinde saklanır.
Varsayalım ki bir köpek tarafından ısırıldımz. Bu olayı yaşarken beraberinde şok, acı ve korku duygularını da yaşarsınız. Bu olay ve duygular şimdi bilinçaltınızda saklanmıştır. Bu anı, benzer durumlardaki davranışlarınızı etkiler. Bir daha köpek gördüğünüzde bu anıya göre hareket edeceksiniz; başka sözlerle köpeğin yanından korkarak geçeceksiniz ve daha önce yaşamış olduğunuz şok çok kuvvetli ise, belki köpekten kaçınmak için yolun karşı tarafına geçeceksiniz."10
Bu verilerin önemli bir kısmını, erken yaşantılara ait veriler oluşturur. Söz konusu bu verilerin çoğu, çocukluk yaşantımızda teyit edilmeksizin, yani doğruluğu araştırılmaksızm arşivimize atılmış bilgilerdir. Yaşantımızın diğer bölümlerinde de, zaman zaman belleğimize doğruluğu şüpheli bilgiler girmeye devam eder. Örneğin, gazetede okuduğumuz ya da televizyonda izlediğimiz yanlış bir haber, ertesi gün tekzip edilmiş olabilir. Ancak bu veri, bizim zihinsel arşivimizde çoğun-
10) Peiffer, Vera, Olumlu Düşünme, s. 14.
67
lukla düzeltilmeden öylece kalır. Ayrıca, her gün işittiğimiz yüzlerce dedikodunun da doğruluğu şüpheli olup, bunları teyit etme imkanımız yoktur. Bilincimiz tarafından sorgulan-maksızm inanılan bu veriler, gelecekteki yaşantımıza yön vermek ve inanç kalıplarımızı oluşturmak üzere bilinçaltı belleğimize aktarılırlar.
Arşiv Kayıtlarının Önemi
İçsel yaşantımızın derinliklerini indiğimizde; aile, okul ve çevrenin oluşturduğu geleneksel kültürün üzerimizde ne kadar derin izler bırakmış olduğunu anlarız. Genellikle bu öğrenilen şeyler, sorgulama yapılmaksızın bilinçaltımıza kaydedilmiş olan bilgilerdir. Bu bilgiler, yetişkin bireyler olduğumuzda da, farkında olmadan hayatımızı yönetmeye ve yönlendirmeye, yani bizi "gütmeye" devam ederler. Geçmişe ait olumsuz arşiv kayıtlarını, zihnimizden çıkarıp atamayız ancak, 6. Kısım'da anlatılacak tekniklerle, bu verilerin niteliğini ve niceliğini değiştirebiliriz. Bu değişiklik, kaliteli yaşama ulaşma yolunda bizim için yeterlidir.
Arşiv kayıtları, algılama üzerinde yönlendirici bir etkiye sahiptir. Bir çok eğitimli anababanm, çocuğunun en küçük bir hatasını görür görmez, onu dövüp sövmesinin nedeni budur. Çoğunlukla, çocukluğunda ailesi ona kızmışsa, o da çocuğuna kızar; eğer dövmüşse, o da döver. Oysa, bu olumsuz davranışta bulunan insan, dövüp sövmeyi hiç de arzulamamakta ve her seferinde pişman olmaktadır. Ancak, bu işi niçin böyle yaptığının çoğunlukla farkına bile varamaz. Çünkü, bilinçaltı, "otomatik pilot" gibi anında "hap çözümler" sunar. Bilinçaltı
68
bu çözümleri, belleğimizde yer alan geçmişe ait verilerin içinden seçer. Bu olay o kadar kısa bir sürede olur ki, mantıklı olarak muhakeme etmemize fırsat bile kalmaz.
Bilinçaltımızı bir film makinesine benzetirsek, makineye hangi filmi koyarsanız ekranda onu görürsünüz. Arşiv kayıtlarımızda hangi tür veri varsa, o tür davranışlar sergileriz. Bu nedenle bilinçaltı arşiv kayıtlarımızın niteliği ve niceliği çok önemlidir. Arşiv kayıtlarımızda hangi veri baskın ise, bilinçal-tımız o fikri kabul eder ve uygular. Bu yüzden arşiv kayıtlarımızı olumlu niteliğe çevirebilmek için; olumsuz düşünce, olumsuz söz ve olumsuz davranışları süratle azaltmak gerekir. Bunların yerine; olumlu düşünce, olumlu söz ve olumlu eylemleri koymak gerekir. Kısaca, bilinçaltına ne ekersek onu biçeriz.
Zihin Bahçenizin Bahçıvanı Olun!
Bir bahçeden verimli ve kaliteli ürün alabilmek için; toprağı aktarmak, iyi cins tohum kullanmak, sulamak, gübrelemek ve gerektiğinde zararlı bitkilerle mücadele etmek gerekir. Tüm bu faaliyetler, bizim sürekli bahçıvanlık yapmamızı gerektirir. Eğer bahçıvanlık yapmazsak; zararlı bitkiler bahçeyi işgal ederek, ektiğimiz ürünün suyuna ve gübresine ortak olurlar. Sonuçta, istediğimiz ürünü alamayız.
Zihnimiz de, tıpkı bir bahçeye benzer. Ne ekersek onu biçeriz, arpa ekip buğday biçemeyiz. Zihnimizden en iyi şekilde yararlanmak için, sürekli bahçıvanlık yapmalıyız. Bahçıvanlık yapmak demek; düzenli okumayı, her şeyi sorgulamayı, bağımlılıklardan uzak durmayı, sürekli gelişmeyi, dengeli bes-
69
lenmeyi, sağlığımıza dikkat etmeyi ve dengeli yaşamayı gerektirir. Öfke, korku, kıskançlık vb. olumsuz duyguları sökerek bunların yerine; sevgi, takdir, hoşgörü ve neşe tohumlarını ekmemizi gerektirir.
İletişimin alabildiğince hızlandığı günümüzde, zihnimiz sürekli mesaj bombardımanı altındadır. Kaliteli bir yaşam için, zihnimizi amaçlarımız doğrultusunda etkili bir şekilde yönetmemiz gerekir. Çünkü zihin, her türden bilginin işgal ettiği bir çöplük değildir. Eğer, zihin bahçemizi kendi kaderine terk edersek, zararlı bitkilerin kısa zamanda bahçeyi ele geçirdiğini görürüz. Doğruluğu teyit edilmemiş veriler, geleneksel kültürden kaynaklanan basmakalıp inançlar ve olumsuz paradigmalar bu zararlı bitkilerden bazılarıdır. Zihin bahçemizi işgal eden bu davetsiz misafirler, sonuçta bazı algı yanılmalarına yol açarlar. Algı yanılmaları iletişim kazalarına, iletişim kazaları ise, zihnimizin etkisiz kullanılmasına ve sonuçta yaşam kalitemizin azalmasına neden olur.
Duyu ve Algılama
Duyu; insanların ve hayvanların, dış dünyanın uyaranlarını görme, işitme, koklama, dokunma ve tat alma organları aracılığıyla hissetme yeteneğidir. Algılama ise; dikkati bir şeye yönelterek, o şeyle ilgili olarak duyular aracılığıyla edinilen bilgileri, bilinçte anlamlandırma ve yorumlama sürecidir. Algılama, algılanan uyarıcının ve algılayan kişinin özelliklerinin etkileşimi sonucu oluşur. Bu nedenle algılamada, önceki yaşantımıza ait bilgi ve tecrübelerimizin etkisi büyüktür.
70
Feyzullah Eroğlu, "Davranış Bilimleri" adlı kitabında algılamayı şöyle tanımlamaktadır; "İnsan beyninin, alıcı hücrelerin topladığı verileri bireyin içinde bulunduğu ihtiyaçları, amaçları, beklentileri, geçmiş yaşantıları ve diğer sosyo-kültü-rel etkenleri de hesaba katarak seçme ve örgütleme işlemlerine algılama adı verilmektedir."11
Doğan Cüceloğlu ise, "İnsan ve Davranışı" adlı eserinde, duyu ve algılama hakkında şu bilgileri vermektedir; "Duyu, alıcı hücrelerin dış çevredeki fiziksel enerjileri yakalayarak sinirsel enerjiye çevirmesiyle oluşur. Bu sinirsel enerji beyinde işlenir ve işlemin sonucunda bir algısal ürün ortaya çıkar. Bu işleme algılama (perceiving) ve ortaya çıkan ürüne de algı (perception) adı verilir.
Algı, duyudan farklıdır. Algılama anında beyin, bireyin içinde bulunduğu durumdan beklentilerini, geçmiş yaşantılarını, diğer duyu organlarından gelen başka duyulan, toplumsal ve kültürel etkenleri hesaba katar. Gelen duyulan, bazılarını ihlal etme, bazılarını kuvvetlendirme, arada olan boşlukları doldurma ve beklentilere göre anlam verme bu aşamada yapılır."12
Sonuç olarak, duyu organlarının beyine ilettikleri duyular basittir. Algılama ise, geçmiş öğrenme ve deneyimlerimizin de işin içine girdiği, son derece karmaşık bir süreçtir.
Geştalt İlkeleri
Zihnimiz, çevremizdeki duyuları gelişigüzel algılamaz. Bize ulaşan duyulan, derler toplar ve onları organize eder. Bu
11) Eroğlu, Feyzullah. Davranış Bilimleri, s. 14.
12) Cüceloğlu, Doğan, tnsan ve Davranışı, s. 118-119.
71
nedenle algılamada, bazı organizasyon kuralları vardır. Algılamada zihin, duyulara bir anlam yükler. Çıktı olarak adlandırabileceğimiz algılama, kendisini oluşturan duyusal girdilerin toplamından çok daha fazlasını ifade eder. Alman psikologların "geştalt" olarak adlandırdıkları, söz konusu organizasyon kurallarından bazıları şunlardır:13
1. Şekil-zemin ilişkisi: Bütün algılamalarda, şekil ve zemin bulunur. Şekil, zemin ile anlam kazanır. Şekil-zemin ilişkisi bütün duyu organlarında vardır. Örneğin, sürekli ve uzaktan algıladığımız trafik gürültüsü zemini, kuş sesleri ise şekli oluşturur. Şimdi, aşağıdaki şekle bakalım. Şekilde ne görüyorsunuz? Bir genç kız yüzümü, yoksa bir vazo mu?
Şekil 3: Şekil-Zemin İlişkisi
Ne göreceğiniz, neyi zemin olarak kabul edeceğinize bağlıdır. Burada şekil ile zeminin yer değiştirdiğini göreceksiniz. Vazoyu zemin olarak kabul edersek, şekil insan yüzü; insan yüzünü zemin olarak kabul edersek, bu sefer de şekil vazo olur.
13) Cüceloğlu, Doğan. İnsan ve Davranışı, s. 123-125.
72
Bütün algılamalarda şekil-zemin ilişkisi vardır. İlk algılanan öğe şekildir. Dikkat çekmeyen öğe ise, zemini oluşturur. Şekil, zemin ile birlikte bir anlam kazanır. Örneğin, ölüm ve yaşamı ele alalım: Eğer, yaşamı zemin ölümü şekil olarak alırsak, zamanı sınırsız kabul edip hiç ölmeyecekmiş gibi yaşarız. Aksine, ölümü zemin yaşamı şekil olarak kabul edersek, yaşamın sınırlı olduğunun farkına varır, onu etkili kullanırız. Bu durum, bizim yaşama yüklediğimiz anlamı yakından etkiler. Yaşamın sınırlı olduğunu anladığımızda, dolu dolu yaşamaya ve anlamlı işlerle uğraşmaya özen gösteririz.
2. Tamamlama ilkesi: Bir nesnenin tamamını görmesek bile, tamamlama ilkesinden dolayı, o nesnenin tamamını görüyormuş gibi algılarız. Çünkü, bize eksik parçalar halinde ulaşan duyuları, beynimiz tamamlar. Şimdi, aşağıdaki Telsim ilanını okuyalım:
"Cp msj ksltmlr szlğ gnşltlmş 2. bsm"
Reklam metnini doğru olarak okudunuz değil mi? Çünkü, eksik olan yerleri zihnimiz, tamamlama ilkesi gereği bizim için otomatik olarak doldurdu, tlan metninin tam şekli şöyledir; "Çep mesaj kısaltmalar sözlüğü genişletilmiş 2. basım."
İşte zihin, günlük yaşamda bu ilkeyi çok sık uygular. Çoğu zaman eksik verileri, kendiliğinden -yanlış bile olsa- tamamlar. Bunun için de, çoğu zaman elimizde yeterli veri olmadığı halde, insanları hemen etiketleyip damgalayıveririz. Bu durum, iletişim kalitemizi, iletişim kalitesi ise yaşam kalitemizi olumsuz etkiler.
73
3. Yakınlık ilkesi: Bu ilke gereği, birbirine yakın nesneler, grup olarak algılanırlar. Bu husus, tüm algılama alanları için geçerlidir. Aşağıdaki örnekte olduğu gibi, yakın çizgileri yakınlık kuralından dolayı, grup olarak algılarız. Ayrıca, tamamlama ilkesinden dolayı, üst çizgileri olmadığı halde kare olarak algılarız. Zihnimiz, üst ve alt bölümlerindeki eksiklikleri bizim için tamamlar ve sonuçta kare olarak algılarız. Çünkü, zihin arşivimizde sayısız kare örnekleri vardır. Bunların, kenarları ve açıları birbirine eşit dörtgenler olduğunu biliriz ve hemen tanırız.
Şekil 4: Yakınlık ilkesi
Ancak, bu olay her zaman böyle gerçekleşmez. Çünkü, bir insanın her konuda her şeyi tam olarak bilmesi mümkün değildir. Bu nedenle, zihnimiz sık sık hata yaparak, algı yanılmalarına yol açar.
Görecelilik Kuramı
Sevgilisi ile haftalık buluşmasını yapan bir insan, bir saatlik sürenin su gibi akmış olduğundan yakınabilir. Aynı algılama şekli, olumsuz durumlar için de geçerlidir. Bu durum, tamamen zihnin yanlış algılamasından kaynaklanmakta olup, fizikte relativite (görecelilik) kuramı olarak adlandın-
74
lir. Albert Einstein'a ait olan bu kuram; bir şeye ya da bir kimseye göre olan bir hususun, kesin olmayıp, kişiden kişiye, zamandan zamana, yerden yere değişebileceğini öngören
bir kuramdır.
Amerika'nın, 1991 yılında İrak'a düzenlediği "Çöl Fırtınası Harekatı"mn da komutanlığını yapan General Norman Schwarzkopf, albay rütbesinde Vietnam'da görev yaptığı sırada, mayın tarlası içindeki yaralı askeri kurtardıktan sonra duygularını şöyle ifade etmiştir; "Mayın tarlasında ilerlemeye başladım, zemini yoklayarak yavaş yavaş adım atıyordum. Her bir adımı attığımda dizlerim öylesine fazla titriyordu ki, bacağımı tutmak ve diğer adımı atmak için iki elimle onu kaldırmam gerekiyordu. Çocuğa ulaşıncaya kadar geçen zaman bin
yıl gibi gelmişti."14
Gerçekte, bin yıl geçmiş olması mümkün değildir. Sadece, bir algı yanılmasıdır. Einstein bu konuda şöyle der; "Bir adam güzel bir kızm yanında bir saat oturursa, bu ona bir dakika gibi gelir. Fakat o bir de sıcak bir sobanın üzerinde bir dakika
otursun, bu ona bir saatten de daha uzun gelir. İşte relativite
(görecelilik) budur."
Algıda Seçicilik
Çevremizde olup bitenlerin çoğunluğunu, duyu organlarımız tespit eder, ancak tespit edilen şeylerin büyük bir kısmını algılamazlar. Zihnimiz, bilinç düzeyinde sınırlı şeylere odaklanır ve önemli bulduklarının dışındakileri eler. Psikoloji biliminde bu duruma, "algıda seçicilik" denmektedir.
Nitelikleri, s. 147.
75
Algılamada; arşiv kayıtları, ilgiler, gereksinimler, inançlar, kişisel değerler, beklentiler gibi algılayıcıdan kaynaklanan değişkenlerin yanı sıra; uyarıcının değişkenliği, uyarıcının şiddeti ve büyüklüğü, hareketli olup olmaması ve renkleri vb. uyarıcıyla ilgili değişkenler de önemli bir rol oynar.
"Şu anda çevremizde odaklanabileceğimiz milyonlarca şey olup bitmektedir. Kulağımızın damarlarından geçen kanımızdan, kollarımıza dokunan rüzgara kadar. Ama biz aynı anda ancak birkaç şeye odaklanabiliriz. Zihnimiz bizim bilincimiz dışında her türlü şeyi yapabilmektedir, ama bilinçlilik düzeyinde aynı anda odaklanabileceğimiz şeylerin sayısı sınırlıdır. Bu yüzden beyin, zamanının büyük bir bölümünü, neye dikkat edeceğimizi bir öncelik sırasına sokmakla geçirir. Daha da önemlisi neye dikkat etmeyeceğimizi, yani neyi kapsam dışı bırakacağımızı kararlaştırır."15
Algılama Kalitesini Etkileyen Bazı Hususlar
İki insan, aynı nesneye bakmalarına karşın, farklı algılamalarda bulunabilirler. Hatta, aralarında anlaşmazlığa düşebilirler. Ve sonuçta, her ikisi de haklı olabilir. Çünkü biz insanlar, dünyayı ve olayları olduğu gibi değil, arşiv kayıtları ve onun oluşturduğu paradigmalar doğrultusunda algılarız. Ayrıca, algılamayı etkileyen değişkenlerde, kişiden kişiye değişiklik gösterir. Algılama kalitesini etkileyen hususlardan bazıları şunlardır:
1. Veri yetersizliği: Bazı insanlar, zihinlerini hep aynı tür verilerle doldururlar. Aşağıdaki skalada da görüldüğü gibi,
15) Robbins, Anthony. içindeki Devi Uyandır, s. 240.
76
bağnaz ve yobaz bir insanın bilgi skalası dar ancak aynı tür verilerin sayısı fazladır. Ayrıca veriler, yetersiz ve çoğunlukla da doğrulanmamış bilgilerden oluşur. Eğer bu skalayı, daire ölçeğe dönüştürür sek, at gözlüğündeki açıyı elde ederiz. Bu tip insanlar, kendi bildikleri yoldan şaşmayan, "burunlarının doğrultusunda giden" insanlardır. Kendi bilgilerini mutlak doğru, diğer insanların görüşlerini ise yanlış kabul ederler. Diğer bir deyişle, verilerinin niteliği ve niceliği ne kadar yetersiz ise, görüşlerinin de o kadar doğru olduğuna inanırlar.
-100
Denge Ölçeği
Bir insanın arşiv kayıtları, skalanm küçük bir bölümüne ait bilgileri içeriyorsa, doğal olarak bu yetersiz bilgiler kişinin tutum ve davranışlarında belirleyici olacaktır. Arşivinde, skalanm hep aynı bölümüne ait veriler bulunan insanlar; bu verilerden dolayı bağnaz ve önyargılı olurlar. Kendi görüşleriyle çelişen hiçbir fikri okumazlar ve dinlemezler. Çünkü onlara göre, kişisel arşivlerinde yer alan bilgiler dışındaki her şey yanlıştır, kötüdür. Bir insanın bilgisi ne kadar az ise, kendi düşüncesinin doğruluğuna olan inancı o denli fazladır^
77
Onları bu sonuca, niceliği ve niteliği yetersiz arşiv kayıtları götürür.
Bilgi skalamızda yer alan verilerin yetersizliği, kaliteli yaşama ulaşmamızı ve çevremize uyum sağlamamızı engeller. Bu nedenle, arşiv kayıtlarımızdaki veriler, skalanm tüm kesimlerini kapsamalı ve mümkün olduğunca doğrulanmış bilgilerden oluşmalıdır. Ayrıca, arşiv kayıtlarımızdaki bilgi skalasım genişletmek gerekir. Geniş bir skala, insana hoşgörü ve geniş bir bakış açısı kazandırır. Yaşam kalitesini artırmanın yolu, arşiv kayıtlarını hem nitelik olarak, hem de nicelik olarak genişletmekten geçer.
Bir söz vardır; "Bütün Çinliler aynıdır" diye. Gerçekten bütün Çinliler aynı mıdır? Yoksa, bizim arşiv kayıtlarımızda Çinlilere ait veriler mi eksiktir? Yaşam boyu gördüğümüz Çinlilerin saysı kaç tanedir? Oysa, yaşadığımız ülkenin insanlarına ait sadece bir günde binlerce kayıt yaparız. Bütün Çinliler aynı değildir. Sadece bizim zihinsel belleğimizdeki Çinlilere ait veriler yetersizdir.
2. Verilerin niteliği ve niceliği: Bir insanın yaşam kalitesi, büyük ölçüde; arşiv kayıtlarının niteliğine ve niceliğine bağlıdır. Nitelik, bilgilerin güvenilirliğini yani doğruluğunu ifade eden bir terimdir. Nicelik ise, skalanm bütün alanlarını kapsamasını ve yeterli sayıda olmasını ifade eder. Arşiv kayıtlarının nitelik ve niceliği her insanda farklı olduğu için; farklı görüş açıları, farklı fikirler ve farklı davranışlar ortaya çıkmaktadır.
Cenap Şehabettin; "İyi adam dediğimiz, kendimize en çok benzeyen adamdır" sözünü tesadüfen söylememiştir. "Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim" özdeyişinde
ı I i ¦
78
olduğu gibi; biz insanlar kendi paradigmalarımızın, kendi arşiv kayıtlarımızın niteliğine ve niceliğine benzeyen kişilerle arkadaşlık kurarız. Onları beğenir, onları daha çok severiz. Çünkü, arşiv kayıtlarımızın niteliği ve niceliği birbirine benzer.
Aynı şekilde, evlendikten sonra eşlerin de birbirlerine benzedikleri söylenir. Bu durum doğrudur. Çünkü eşler, kendilerine özgü duygu, düşünce ve davranışları sürekli tekrarlayarak birbirlerinin arşiv kayıtlarına yeni ilaveler yaparlar. Sonuçta yapılan ilave oranında, arşiv kayıtları birbirine benzer hale gelir.
3. Parça-bütün ilişkisi: Algı farklılıklarının nedenlerinden bir tanesi, parça-bütün ilişkisidir. Örneğin, makro düzeyde yağlı boyadan yapılmış bir manzara resmine baktığımızda çok hoş bir izlenim edinirken; mikro düzeyde manzara üzerindeki siyah bir noktaya baktığımızda ruhumuz kararabilir. Bu iki bakış acısından gördüklerimiz farklı olabilir. Çoğu kez, parçalarla bütün hakkında sağlıklı karar veremeyiz.
Aynı şekilde, bir insan ÎMKB (İstanbul Menkul Kıymetler Borsası)'nin kriz yıllarından birindeki performansına baktığında, borsa hakkında karamsar bir tablo çizerken; bir başkası, geçmiş yıllarda çok yüksek kazançlar sağladığı yıllardan birisine bakarak olumlu bir tablo çizebilir. Sağlıklı olanı, İMKB'nin kuruluşundan bu yana göstermiş olduğu tüm performansa bakmaktır. Parçalar, çoğu kez bizi yanıltabilir.
4. 360 derecelik bakış: Algılamada, olaylara 360 derece bakabilmek önemlidir. Bir şehrin merkezindeki gökdelenin doğu penceresinden gördüklerimizle, batı penceresinden gör-
79
düklerimiz aynı olmayabilir. Örneğin, İstanbul'un Maslak semtindeki bir gökdelenin doğu penceresinden baktığımızda boğazın nefis manzarasına tanık olurken; batı penceresinden baktığımızda çarpık kentleşmeyi ve gecekonduları görebiliriz. Tek yönden bakıp, "İstanbul budur" diyemeyiz. Dersek yanlış olur mu? Hayır. Peki eksik olur mu? Evet. Tarifin tam olabilmesi için, şehre tüm yönlerden 360 derece bakmak gerekir.
Davranışlarımızın Kökeni
Bireyin yaşam boyu geliştirmiş olduğu algısal kalıpların tümü, kişinin içinde yetişmiş olduğu aile ve çevre ikliminden kaynaklanır. Algılamada, geçmiş yaşantımıza ait arşiv kayıtları belirleyici bir rol oynar. Bu kayıtlar, algılamamızı yaşadığımız sürece etkiler. Biz dünyayı gerçekte olduğu gibi değil, sahip olduğumuz zihinsel kalıplar, yani paradigmalar doğrultusunda görürüz.
Zihinsel arşiv kayıtlarımızın nitelik ve niceliğinin, paradigmalarımızın, inanç kalıplarımızın ne kadar farkına varır; arşiv kayıtlarımızdan ne kadar etkilendiğimizi anlarsak, sorumluluğu o oranda üstlenebiliriz. Böylece, diğer insanları anlama ve dinlemeye bilinçli bir çaba sarf ederiz. Bütünü görmeye ve bakış açımızın daha nesnel olması için gayret ederiz.
Belleğimizde yer alan arşiv kayıtlarımız, paradigmalarımızı diğer bir deyişle inanç kalıplarımızı şekillendirir. Paradigmalarımız ya da inanç kalıplarımız, düşüncelerin çeşitli duygularla yoğrulması sonucu elde edilir. Paradigmalarımız, duygu ve düşüncelerimizi, duygu ve düşüncelerimiz ise, davranışla-
81
80
rımızı belirler. Davranışlarımızın da, bir takım sonuçları vardır. Bu durum, "İmam bildiğini okur" özdeyişini doğrulamaktadır. Temelde; duygu, düşünce ve davranışlarımızın kalitesi, arşiv kayıtlarının nitelik ve niceliğine bağlıdır. Kısacası, arşiv kayıtları yaşam kalitemizi belirler.
Şekil 5: Davranışların Kökeni
Paradigma Kavramı
DUYGULAR
PARADİGMALAR/İNANÇ KALIPLARI
Herhangi bir olayı ele alalım. Bu olay iyi mi - kötü mü, yanlış mı - doğru mu? Neye göre? Tabii ki, arşiv kayıtlarımıza ve paradigmalarımıza göre. Arşiv kayıtlarmdaki nitelik ve nicelik farkı ve paradigma farklılıkları nedeniyle, her birey olayları da farklı algılar, farklı tepkiler gösterir. Bu bağlamda her insan, kendi kaderini kendisi oluşturur. Varlık, kıtlık, zenginlik, fakirlik, başarı ve başarısızlık tamamen bizim ar-. şiv kayıtlarımızın oluşturduğu paradigmaların bir ürünüdür.
Paradigma (paradigm); halen kullanılmakta olan yöntemin iyi çalıştığı ve geçmişte denenmiş olduğu, herhangi bir değişiklik yapma ihtiyacının bulunmadığına dair bir inançtır. Ancak, hızla değişen bir dünyada, yeni buluşlar ve keşifler şu anki inançlarımızı geçersiz kılabilir. Aynı sebeplerden dolayı modası geçebilir ya da pratik olmayabilir. Bu tür inançlar, zamanla, sınırlayıcı zihinsel kalıpların ve belirli alışkanlıkların geliştirilmesine yol açar. Olumlu (geliştirici) ve olumsuz (ka-hplayıcı) olmak üzere iki tür paradigma vardır. Kaliteli bir yaşam için, olumsuz paradigmaların çekim alanından çıkarak, olumlu paradigmalara sahip olmak gerekir.
Doğan Cüceloğlu, paradigmaları gözümüzde sürekli takılı olan gözlüklere benzeterek, iç ve dış dünyamızı onların aracılığıyla gördüğümüzü söylemektedir; "Algılamayı etkileyen kişiye ait tüm iç etkenler bir araya gelerek bir algı düzeneği oluşturduğu zaman bu sisteme paradigma adı verilir. Paradigma dinamiktir ve çoğu kez kişi kullandığı paradigmanın farımda değildir."16
Diğer bir deyişle paradigma; insanın duygu, düşünce ve lavranışlarını yönlendiren temel felsefedir. İnsanın dünyayı ve olayları algılamasında kesin belirleyici rol oynar. İnsanlar olaylara, paradigmalarına göre bir anlam yüklerler. Paradigmalar, yaşamı algılama şeklimizi ve yaşama bakış açımızı belirlerler. Neye, ne kadar önem vereceğimizi belirlerler. Şimdi, paradigma kavramının daha iyi anlaşılabilmesi için, bazı örnekleri inceleyelim.
16) Cüceloğlu, Doğan. İyi Düşün Doğru Karar Ver, s. 56.
Farklı Paradigma Örnekleri
82
Farklı raramgiu»___
İlk örneği, Atatürk'ün yaşamından vermek istiyorum: Ürdün Emiri Abdullah, Türkiye'ye yaptığı bir ziyarette, sözü kutsal yerlere getirerek üç peygamberin (Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Mu-hammed) de, Arap bölgelerine gönderilmesi nedeniyle övünür. Arap milletinin üstünlüğünden ve yaşadıkları bölgelerin kutsallığından söz eder. Atatürk, bu durumdan oldukça rahatsız olur. Bilindiği gibi, İslâmiyet öncesi bu bölgelerde yaşayan insanlar putlara tapmakta, kız çocuklarını diri diri gömmekteydiler.
Atatürk, Emir gittikten sonra beraberindekilere şu açıklamada bulunur; "Yüce Tanrı, Türk ülkeleri ve milletine bir peygamber göndermek ihtiyacı duymamıştır. Çünkü Türk milleti, Islâmiyetten çok önce 'vahdaniyet' (tek tanrı) inancı-• -; .*„ aVılnk vamsmı 1 "'~ -~"^>tor olacak
peygamDei ^u^.-..
milleti, Islâmiyetten çok önce 'vahdaniyet' UeK uum, ııtM__
na sahipti ve ahlak yapısını bir peygamber'e muhtaç olacak kadar hiçbir devirde kaybetmedi."17
¦¦"-1- "° ^mir Abdullah'ın r. """^"¦malan. farklı arşiv ka-
sahiptı ve amarv 7~r~ kadar hiçbir devirde kaybetmedi."17
Atatürk ve Emir Abdullah'ın paradigmaları, farklı arşiv ka- ( yularından kaynaklanan, farklı bakış açılarını yansıtan iki pa-ij radigmadır. Bu iki farklı paradigma, sonuçta; farklı duygu, farklı düşünce ve farklı davranışlara yol açar. Tıpkı, aşağıdaki logoda olduğu gibi. "Çarrefour" yazısının yanındaki logoda ne görüyorsunuz? Biri kırmızı, diğeri ise mavi renkli olmak üzere, iki tane ok işaretine benzer şekil değil mi?
Çfour Logosu
Şekil 6: Çarrefour Logosu
Çarrefour
83
Peki şimdi de; okları zemin, oklar arasındaki boşluğu ise şekil kabul ederek yeniden bakın, ne göreceksiniz? Çarrefour yazısının ilk harfi olan, "C"yi görebildiniz mi? "C" harfini görebilmek ve gelişebilmek için, bakış açımızda değişiklik yapmamız yani, farklı bir paradigmadan bakmamız gerekir; "Ünlü Mısırlı astronom Batlamyus (Ptolemi) için dünya, evrenin merkeziydi. Ancak, Kopernik merkeze Güneş'i yerleştirerek bir 'Paradigma değişimi' yarattı. Bir hayli direnç ve baskıya da neden oldu. Birdenbire her şey başka türlü yorumlanmaya -başladı."18 Şimdi, bir paradigma örneği de, kendi yaşamımdan ¦vermek istiyorum;
Emekli olmadan önce, daire başkanım benim emekli olma fikrimi öğrendiğinde; "Emekli olup da ne yapacaksın, alacağın 5 milyar parayı da batırma" dedi. Gerçektende bu zihniyete sahip bir insanın kazanma şansı sıfırdır, kesinlikle batırır. Bense içimden kaybetmeyi değil, "5 milyarı nasıl 10 milyar yapabilirim" diye düşünüyordum. Eğer daire başkanımın paradigmasına sahip olsaydım, emeklilik kararımı kesinlikle veremez ve sınırlarımın dışına çıkamazdım. Çünkü onun paradigması, olumsuz arşiv kayıtlarıyla dolu bir "korku paradigması"ydı.
Olumsuz paradigmalar, tıpkı korselere benzer. Bilindiği gibi korse, özellikle kadınların ince görünmek için içlerine giydikleri, vücudu çepeçevre sararak (kalıplayarak) onun sarkmamasını sağlayan bir malzemedir. Olumsuz paradigmalar da, bizim zihinsel korselerimizdir. Zihnimizin, alışıldık sınırların dışına çıkmasına asla ve asla izin vermezler. Bunun için,
18) Covey, Stephen R. Etkili insanların 7 alışkanlığı, s. 25.
T^^M^Nejat. Düşünen
İnsana Hazine, s. 102.
84
başta "korku" olmak üzere her türlü duyguyu ustaca kullanırlar. Bu bağlamda, gelişim ve değişimin önündeki en büyük engellerdir.
Sınırlarınızın Dışına Çıkın
Şimdi de sıra, önsözde sorulan soruyu cevaplamaya geldi. Sorunun çözümü, aşağıdaki gibidir. Şekilden de anlaşılacağı gibi, soruyu çözebilmek için, alışıldık sınırların dışına çıkmak gerekir. Önsözdeki noktalara tekrar bakacak olursak, zihnimiz, algıda tamamlama ilkesi gereği, dokuz noktanın etrafına bir çizgi çekerek şekli dikdörtgen olarak algılamamızı sağlar. Bu sınırlama, çözümü imkansız kılar. Oysa, sorunu çözebilmek için, şekilde de görüldüğü gibi bu sınırların dışına çıkmak gerekir.
Şekil7: Dokuz Nokta ve Çözümü
Bir Çin özdeyişinde; "Derin olan kuyu değil, kısa olan iptir" diyerek, paradigmanın önemini ortaya konmaktadır. Giri-
85
şimcilik ve yaratıcılık; yukarıdaki şekilde yer alan dikdörtgenin oluşturduğu sınırların dışına çıkabilmeyi ve farklı açılardan bakabilmeyi gerektirir. Önümüze bir fırsat çıktığında; olumsuz paradigmalara sahip bir insan, kaybedeceği şeyler üzerine odaklanacağı için çoğu kez bu fırsatı değerlendiremez. Oysa olumlu paradigmalara sahip insan, riske girebilir ve kritik kararlar verebilir.
Olumsuz düşünen insanların kendileri ve çevrelerini suçlama eğilimleri yüksektir. En ufak bir engel durumunda pes ederler, mücadele güçleri zayıftır. Daire başkanımda olduğu gibi, eğer kaybetmeye odaklanmışsanız, kazanma ve gelişme şansınız sıfırdır. Çünkü, bu paradigma sizin gelişiminiz önündeki fil kazıklarını oluşturur:
Filler çok küçükken, kazıklara bağlanarak eğitilirler. Bu kazıklan her seferinde zorlayan fil yavruları, kazıklardan kurtulmayı bir türlü beceremezler. Sonunda, şartlanırlar ve bir daha bu kazığı zorlamayı düşünmezler. Yetişkin bir fil olduklarında bile, sökebilecekleri bir kazığa bağlandıkları halde, hiçbir zaman bu kazıklardan kurtulmayı düşünemezler. Çünkü, şartlanmışlardır.
Fransız yazar Andre Gide; "Kıyıyı gözden kaybetmeye cesaret edemeyen insan, okyanus keşfedemez" der. Kaliteli yaşama ulaşmak için; gelişimimizi engelleyen kalıpları kırmak ve sınırların dışına çıkmak gerekir. Zihin yönetimi demek; duygu, düşünce ve davranışlarımıza yön veren sınırlayıcı paradigmalarımız ile, bu paradigmalarımızı oluşturan zihinsel arşiv kayıtlarımızın nitelik ve niceliğini değiştirme yolunda bilinçli
i.
bir çaba sarf etmek demektir. Zihnimizi amaçlarımız doğrultusunda etkili bir şekilde kullanabilmek demektir.
"Kalıplanmış insan kendi yaşamının anlamını, davranışlarının temelinde yatan temel ilke ve değerlerin ne olduğunu düşünmez; çünkü kendine empoze edilen kalıpların dışma çıkamamıştır. Öte yandan gelişmiş insan, kalıplarının farkına varıp onların ötesine geçmiş ve yaşamına yön veren temel ilke ve değerleri keşfetmeye çabalamış biridir."19
Paradigmaların Önemi
Napoleon Hül, "Düşün ve Zengin Ol" adlı kitabında; bir veya daha fazla duygunun düşüncelerle karıştırılması sonucu, kişinin her davranışını yöneten inançların ortaya çıktığını söylemektedir. Düşüncelerin inanç haline dönüşmesinde, arşiv kayıtları çok önemli rol oynar. Bu kayıtlar olumsuz özellikte ise, olumsuz inanca; olumlu özellikte ise olumlu inanca sahip oluruz. Bu inançlar ise, bizim davranışlarımızı yönlendirirler. Diğer bir deyişle davranışlarımızı güderler. Zihin arşivimizdeki verilerin oluşturduğu bu inanç kalıpları, önyargılı kavramları ve bir dizi "-meli, -malı" kurallarını da beraberinde taşır. Bu inanç kalıpları; düşünce ve davranışlarımızı etkileyecek olan paradigmalar olup, eylemlerimizi yönetir.
"inançlarımızı bir kere kabul ettiğimiz zaman, bunlar sinir sistemimize tartışılmaz emirler biçiminde iletilir, bugünkü ve gelecekteki olanaklarımızı genişletme ya da yok etme gücüne sahip olurlar."20
19) Cüceloğlu, Doğan. İyi Düşün Doğru Karar Ver, s. 311.
20) Robbins, Anthony. İçindeki Devi Uyandır, s. 93.
87
Bir kişiyi anlamanın yolu; o kişinin duygu ve düşüncelerinin temelini oluşturan paradigmalarını anlayabilmekten geçer. Yani o kişinin dünyaya, bakış tarzını algılamanız gerekir. Yaşamlarımızda önemsiz değişiklikler yapmak istiyorsak, dikkatimizi uygun bir biçimde tutum ve davranışlarımıza verebiliriz. Ancak, çok önemli bir değişiklik yapmak istiyorsak, o zaman temel paradigmalarımız üzerinde çalışmamız gerekir.
"İster kişisel, ister iş hayatında olsun, sorunların çoğunun temelinde 'kalıplanmış' insan paradigması yatar. Bir başka deyişle 'kalıplanmış' insan paradigması olayların çoğunu sorun olarak kişinin yaşamına yansıtır. 'Kalıplanmış' insan paradigmasının bilincine varmadıkça, kişi sorunlarına çözüm bulamaz. Sorunlar ancak 'gelişmiş' insan paradigması geliştirerek çözülebilir."21
Kendi Önünüzden Çekilin
Başarı ve mutluluk yolunda en büyük engel, yine insanın kendisidir. Kendi önümüzden çekildiğimiz zaman, yolun açık olduğunu görürüz. Bazı insanlar; "Başarısız olursam çevrem ne der?", "Ya iflas edersem, nasıl geçinirim!", "Bunu şimdiye kadar kimse başaramadı" türündeki bozguncu fikirlere sahiptirler. Bilinçaltına bu olumsuz tohumlar ekildikten sonra, olumlu sonuçlar elde etmek mümkün değildir.
Bunun için düşüncelerinizde köklü değişiklikler yapmalısınız. Yaşamınızı değiştirmenizin yolu, düşüncelerinizi değiştirmekten geçmektedir. Mucit James Ailen; "Bir insan düşüncelerinde kökten bir değişiklik yaparsa, yaşamının maddi ko-
21) Cüceloğlu, Doğan. İyi Düşün Doğru Karar Ver, s. 130.
88
89
il '
şullannda ne hızlı bir dönüşüm olduğunu görüp şaşıracaktır" der. Romalı filozof Marcus Aurelius ise, bundan 1700 yıl önce şöyle seslenmektedir; "Düşünceleriniz ne ise hayatınız da odur. Hayatınızın gidişatını değiştirmek istiyorsanız, düşüncelerinizi değiştiriniz."
KYFye ulaşmada belirleyici olan şey olaylar değil, bizim bu olaylar karşısında takındığımız tavırlardır. Sorun; zihnimizin bizim lehimize mi, yoksa aleyhimize mi çalıştığının tespitidir. Yani, araba kullanırken bir taraftan gaza basarken, diğer yandan aynı anda frene basıyor olabiliriz. Olayları kontrol edemeyiz fakat bu olaylara göstereceğimiz tepkileri belirleyebiliriz. Felsefemiz; "olumlu düşün, olumlu davran"dır. Kaliteli bir yaşam için; zihnimizden ve içsel yaşantımızdan olumsuzlukları çıkarıp atmalıyız. Yapılacak iş, olumsuz fikirler aklımıza gelir gelmez derhal zihnimizden kovmaktır. Latin şairi Virgil bu konuda; "Biz hepimiz, kendi cehennemimizi kendimiz taşırız" demektedir.
Uzun süreden beri, her dalda başarılı olmuş insanların biyografilerini okumaktayım. Farklı ülkelerden, farklı görüşlere sahip ve çoğunun eğitim durumu da yüksek olmayan bu insanların ortak paydalarının; pozitif tutumlara sahip, zihinlerini etkili kullanan, gelecek kaygısı ve başarısızlık korkusu olmayan, sınırlarının dışına çıkmayı başarabilmiş insanlar olduklarını gördüm.
Paradigmalar Direnç Oluşturur
Olumsuz paradigmalar, değişimin karşıtıdırlar. Değişime karşı direnç ve isteksizlik yaratırlar. Yani atalet oluştururlar.
Atalet; isteksizlik, miskinlik, tembellik, hareketsizlik halidir. Değişim, alışıldık sınırların içindeki normal yaşama yapılan bir tehdit olarak algılanır. Bu nedenle, stres ve korkuya yol açar.
Değişime karşı gösterilen dirence ve değişim konusundaki isteksizliğe ilişkin çarpıcı bir örneği, 1970'lere kadar, son 600 yıldan beri dünyada tartışmasız lider olan İsviçreli saat üreticilerinin yaşamlarından vermek istiyorum. Olay şöyle:22
Otuz yıl öncesine kadar, İsviçre yapımı saatler en çok para eden saatlerdir. 1960 yılında, Net Chantell saat üretim sektöründe ücretle çalışan bir mühendisti. O, heyecanlı birjikir ortaya attı, fakat fikrini geliştirecek zaman ve paraya ihtiyacı yardı. Bu düşüncesini patronuna açtı ve kendisinden, iş saatlerinde fikrini geliştirecek destek istedi. Üstelik o, fikrini bir hayli olgunlaştırmış olduğunu ve buluşunun saat sektöründe devrim yaratacağını söylemişti. Ancak, isteği patronu tarafından reddedildi. Çünkü, o buluş alışıldık ürünlerden oldukça farklıydı. Bu nedenle, Chantell'in fikri değerli bulunmamıştı.
Aynı yıl Net, Dünya Ticaret Fuarı'nda bir stand kiralayarak ürününü sergiledi. Adı dahi bilinmeyen bir Japon şirketi, onun sergisini gördü ve ürünüyle yakından ilgilendi. Patentini satın alarak, 1961 yılında ilk digital (elektronik) saatleri piyasaya çıkardı. Bu Japon şirketinin adı Seiko'ydu.
1960'a kadar, İsviçre dünya saat piyasasının % 85'ini elinde bulunduruyordu. 1970 yılına gelindiğinde ise, dünya piyasasının % 92'sini Seiko ele geçirdi, isviçre'de saatçilik sektöründeki firmaların arka arkaya kapanmasıyla 10 yıllık sürede 50 bin İsviçreli işsiz kaldı.
22) 1 am not stressed. Erişim: www.glaciermedicaled.com E. Tarihi: 06.01.2002.
90
Her insan, yaşamında çeşitli paradigmalara sahiptir. Bu paradigmaların niteliği ve niceliği, aynı zamanda yaşam kalitemizi belirler. Bu paradigmaların ne kadar farkına varabilirse!^ yaşam kalitemiz de o oranda artar. Odadan dışarı çıkmaya çalışan ancak, sürekli olarak aynı cama çarpan sinekte olduğu gibi; aynı şeyleri yaparsak, hep aynı sonuçları elde ederiz. Gelişim için yeniliklere ve değişime açık olmalıyız. Unutmamak gerekir ki; sınırlı insanlar, sınırlı sonuçlar üretir.
Sözümün Özü
Ülkemizde kalite deyince çoğunlukla akla; bina, araç, gereç vb. şeyler yani donanım (hardware) akla gelir. Oysa kalite, programla (software) ilgilidir. Kalite bilinci olmayan bir kurumda, donanımın bir anlamı yoktur. Kalite; çemberlerde, duvarlara asılan süslü püslü tabelalarda değil, alnımızın hemen gerisindeki 1.5 kg.lık et parçasının kıvrımlarmdadır. Mutlu, başarılı ve kaliteli bir yaşam için, bu mükemmel makineyi, yani beynimizi etkili kullanmalıyız. Beyni etkili kullanmanın yolu, paradigmalarımızı ve paradigmalarımızı oluşturan arşiv kayıtlarımızı sorgulamaktan geçer. Arşiv kayıtlarımı- ; zm niteliğini ve niceliğini değiştirebildiğimiz ölçüde, kaliteli yaşarız. 1
2. Kısmı burada bitirdikten sonra, kaliteli yaşam yolculuğunda şimdi de sıra, günlük yaşamdaki stresi tanımaya ve onunla etkili bir şekilde başa çıkmaya geldi. Çünkü aşırı stres durumunda, akılcı zihin bloke olur ve zihnin etkili kullanılması mümkün olmaz. Bu sorunla başa çıkabilmek için ele almamız gereken konu, "Stres Yönetimi" konusudur.
03
STRES YÖNETİMİ
"İnsanların stressiz yaşamaları imkansızdır."
Hans Selye
Şimdi, iki milyon yıl önceye gidelim ve bir mağara adamını hayal edelim. Binbir zahmetle yakalayıp henüz pişirdiği avından tam birkaç lokma aldığı sırada, aniden keskin dişli bir kaplanın mağara adamına yaklaşmakta olduğunu düşünelim. Mağara adamının iki seçeneği vardır; ya kaplanla "savaşmak", ya da "kaçmak" zorundadır. Yaşamını sürdürebilmesi için mağara adamı, her iki seçenekte de ilave bir enerjiye ihtiyaç duyacaktır.
İşte, milyonlarca yıldan beri tehlikeli durumlarda insanı koruyan ve varoluşunu sürdürmesine yardımcı olan sistem, "Savaş ya da Kaç (fight or flight)" sistemidir. Kaplanı görür görmez, mağara adamının beyni adrenal bezlere saniyeler içinde bir mesaj göndererek, "Savaş ya da Kaç" sistemini harekete geçirir. İnsanoğlu, bu mükemmel sistem sayesindedir ki, tehlikeler karşısında savaşarak ya da kaçarak bugüne kadar varoluşunu sürdürmeyi başarabilmiştir.
92
"Savaş ya da Kaç" Sistemi
"Savaş ya da Kaç" tepkisini ilk tanımlayan kişi olan Har-vard Tıp Fakültesi'nden Walter B. Cannon; yaptığı deneylerde, bir tehlike ile karşılaşan tüm hayvanların bedenlerinde bir takım fizyolojik değişmelerin olduğunu tespit etmiştir. Beynf herhangi bir dış uyarıyı tehlike olarak algılar algılamaz, Can-non'un "Savaş ya da Kaç" olarak adlandırdığı stres mekanizması çalışmaya başlar. Hipotalamus'un, sempatik sinir sistemini uyarmaya başlaması sonucu, böbreküstü bezleri tarafından Adrenalin ve Noradrenalin hormonları salgılanır. Bu hormonların salgılanması ile birlikte, vücudun savaşmaya ya da kaçmaya hazırlanması için bir dizi ani değişiklikler meydana gelir. Bu değişikliklerden bazıları şunlardır:
1. Kalp, normal hızından birkaç kat daha hızlı çalışarak, kol ve bacaklarda bulunan ana kaslara daha fazla yakıt ve oksijen gitmesini sağlar. Bu nedenle, kalp atışları hızlanır, kan basıncı artar.
2. Depo edilmiş glikozun, enerjiye dönüşebilmesi için gerekli olan oksijenin sağlanmasına yönelik olarak, solunum hızlanır. Daha rahat ve daha hızlı nefes alıp verebilmek için, bronşlar gevşetilir.
3. Dalak, bir yaralanma halinde kanın daha çabuk pıhtılaşmasını sağlamak için, bazı kimyasal maddeler salgılar.
4. Kan, herhangi bir yaralanma durumunda kan kaybını azaltacak şekilde deri yüzeyinden, beyin ve gövde kaslarına doğru yönelir.
5. Gözlere daha fazla ışık girmesi için, göz bebekleri büyür. Bu durum, insana bir tehlike anında daha geniş ve daha keskin bir görüş sağlar.
93 »
6. Enerji tasarrufu için, vücudun en çok enerji tüketen sistemlerden bir tanesi olan sindirim sisteminin faaliyetleri yavaşlar. Bu maksatla, tükürük salgılaması durdurulur.
7. Vücudun aşın ısınması önlemek için, terleme artar.
8. Kaslar, savaşmaya ya da kaçmaya hazır bir hale gelir ve gerginleşir.
9. Karaciğer ve kaslarda depolanmış glikozun salınması ile birlikte, vücut bir anda enerji ile dolar. Bu sayede, daha hızlı koşabilir, daha iyi dövüşebilir, daha iyi görebilir ve daha iyi işitebiliriz.
Vücutta yaşanan bu ani değişiklikler, bizim mücadele esnasında diğer tarafa üstünlük sağlamamıza ya da daha hızlı kaçarak kurtulmanıza yardım eder. Bütün bu faaliyetlerin sonunda, vücudumuzda hissettiklerimiz ise şunlardır:1
1. Nabızda artış
2. Terlemede artış
3. Midede kasılma
4. Kaslarda gerginlik
5. Kalbin hızlı çarpışı
6. Nefeste daralma
7. Dişlerin gıcırdatılması, çenenin kasılması
8. Konsantrasyon güçlüğü
9. Aşırı tedirginlik lO.Duygulannyoğunlaşmasıdır.
"Eski beyin her zaman tehlike sinyallerine duyarlıdır: Yüksek gürültüler, ani hareketler, acı veren uyarıcılar, hızlı beden-
1) Roskies, Ethel. "Savaş ya da Kaç" Tepkisi. Stresle Başa Çıkma, s. 24.
94
sel değişmeler, ısıdaki iniş ve çıkışlar, barometrik basınç değişmeleri, ışık yoğunluğundaki ani farklılaşmalar, keskin sesler, rahatsızlık veren sözel olmayan davranışlar, tanıdık olmayan kokular gibi. Çağdaş dünyanın karmaşık ve kalabalık yaşantısı içinde, bu eski, hayvansı beynin günde kaç kez tehlike sinyali verdiğini hiç düşündünüz mü? Belki de yüzlerce kez. Acaba her tehlike sinyalinde ne oluyor? Eski beyin bir refleks hareketiyle, bedeni 'savaşmaya ya da kaçmaya' hazırlıyor."2
Modern insanın Durumu
Dövüşen ya da kaçan mağara adamının aksine, günümüz insanı çoğu kez ne savaşabilmekte ne de kaçabilmektedir. Çünkü, günümüzdeki sorunların niteliği değişmiş olup, çoğu "Savaş ya da Kaç" sistemiyle çözülebilecek türden değildir. Dolayısıyla bu sistem, günümüz sorunlarının çözümüne bir katkı sağlamadığı gibi; vücudumuzda kas gerginliğini artırarak ve ani enerji patlaması yaratarak yeni sorunlara yol açmaktadır.
"Savaş ya da Kaç" tepkisi nedeniyle ortaya çıkan enerjinin, olumlu bir şekilde boşaltüamadığı durumlarda, bu enerji bize zarar vermeye başlar. "Savaş ya da Kaç" eylemi esnasında çok işe yarayan adrenalin ve noradrenalin salgıları, eylemsizlik esnasında bir zehre dönüşür. Bu yanlış alarmların sık sık tekrarlanması durumunda; kalp hastalığı, yüksek tansiyon, astım gibi bağışıklık sistemi hastalıkları, migren, uyku ve cinsel sorunlar gibi strese dayalı bir takım hastalıklar meydana gelir. •
i
95
V) \Vhitlington, H.G. Bir Psikiyatristin Gerçekçi ve Bütüncül Yaklaşımı. Stresle Başa Çıkma, s. 51.
Sorun, ilkel beynin çağdaş yaşantıya uyum sağlayacak şekilde gelişememiş olmasırşlan kaynaklanmaktadır. Yani alt beyin, milyonlarca yıl önceki çalışma sistemini günümüzde de aynen sürdürmektedir. Mağara devrinden bugüne kadar, teknolojik alanda meydana gelen olağanüstü gelişmelere paralel olarak, beynimizin bilinçli bölümünde çok büyük değişiklikler olmasına rağmen; "Savaş ya da Kaç" sistemini yöneten ilkel beynimizde herhangi bir değişiklik olmamıştır. Bu durum, değişimin olabildiğince hızlı arttığı günümüzde, beynimizin sık sık yanlış alarmlar vermesine yol açmaktadır.
Trafik sıkışıklığı nedeniyle önemli bir randevumuza yetişemediğimizde ya da işten atılma korkusu yaşadığımızda da aynı sistem çalışmaya başlar. Sorunun kavga ya da kaçışla aşılamadığı durumlarda, "stres" olarak adlandırılan gergin bir bekleyiş dönemi başlar.
Stres Nedir?
Borsaya yatırım yapan işadamı; hipodrumda at yarışları izleyen seyirci; trafiğin çok yoğun olduğu bir kavşakta görev yapan trafik polisi; üniversite sınavına girecek öğrenci; çocukları önemli bir hastalığa yakalanan anababa; düğün töreni hazırlıklarını sürdüren gelin ve damat adayı içinde bulundukları durumu hep "stres" kavramı ile açıklamaktadırlar. Stres kavramı; tıp, biyoloji, antropoloji, sosyoloji, psikoloji vb. alanlarda da sık sık kullanılmakla birlikte, standart bir stres tanımı bulunmamaktadır.
Stres terimi, Latince'de "Estrica", eski Fransızca da "Estre-ce" sözcüklerinden gelmektedir. Türkçe sözlüklerde; gerilim,
96
baskı, tazyik, zorlama vb. anlamlarda kullanılmaktadır. Stres terimi, ilk kez 17. yüzyılda fizikçi Robert Hooke tarafından kullanılmış olup, elastiki nesne ve ona uygulanan dış güç^ara-smdaki ilişkiyi açıklamak üzere kullanılmıştır.
Hooke'dan yüz yıl kadar sonra, Thomas Young isimli bu* ; başka fizikçi bunu bir formül üzerinde göstermiştir; "Young'a göre stres, maddenin kendi içinde olan bir güç ya da direnç- >¦ tir. Madde, kendi üzerine uygulanan dış güce karşı kendi di- ; renci oranında bir tepki gösterir. Elastiki kütle, bu stres tepkisi sayesinde eğrilip bükülerek bu dış gücü dengelemeye ona uyum yapmaya çalışır. Ancak, eğer dış güç elastik kütlenin kendi içindeki dirençten daha büyükse, böyle bir dengeleme mümkün olmaz ve madde niceliksel bir değişime uğrar (kırılabilir) . Dıştan gelen gücün (basıncın) aşırı büyüklüğü durumunda ise niteliksel değişmeler olabilir."3
Fizik alanındaki bu ölçülebilir duruma karşılık, canlı sistem yaklaşımında böyle bir ölçülebilirlik yoktur; "Canlı sistemler yaklaşımında stres, en yalm anlamıyla, sisteme giren ve sistemden çıkan madde, enerji ya da bilginin yetersizliği, aşırılığı ya da uyuşmazlığı durumunda, dengenin bozulduğuna ve yeniden uyum yapılması gerektiğine yönelik bir
işarettir."4
Genel bir stres tanımı yapacak olursak, şöyle diyebiliriz: Canlı organizmanın çevresiyle etkileşimi sonucu; organizmadaki fiziksel, zihinsel, duygusal ve tinsel uyum halinin bozulması durumunda ortaya çıkan belirtilerdir. Kısaca, vücudun çeşitli içsel ve dışsal uyaranlara verdiği otomatik bir tepkidir.
3) Şahin, Nesrin H. Stres Nedir? Ne Değildir? Stresle Başa Çıkma, s. 2.
4) Şahin, Nesrin H. Stres Nedir? Ne Değildir? Stresle Başa Çıkma, s. 5.
97
StresTurleri
Pozitif (eustress) ve negatif (distress) stres olmak üzere, iki tür stres vardır. Pozitif stres, hoşumuza giden aktivitelerin yaratmış olduğu strestir. Çok anlamlı bir işle uğraştığımızda, bir ödül ya da başarı elde ettiğimizde, evlilik töreni ya da bir parti öncesi yaşadığımız stres, bu tür strese örnektir. Pozitif stres çok önemli bir işin yapılması sırasında ihtiyaç duyulacak ilave motivasyonu sağlar. Ani adrenalin salgısı ile bizi yaptığımız işe motive eder. Ancak, aşırı ve kontrolden çıkan pozitif stres de zararlı hale dönüşebilmektedir.
Negatif stres ise, kendimizi sürekli olarak baskı altında hissetmemize yol açan bir stres türü olup, uygun bir şekilde başa çıkılamadığı durumlarda sorunlar yaratır. İnsanın; sabırsız, endişeli, aksi ve sinirli olmasına yol açar. Çocuklarımız hastalandığında, trafik sıkıştığında, işten atılma korkusu yaşadığımızda, bir başkası tarafmdan haksızlığa ya da hakarete uğradığımızda yaşadığımız stres, bu tür olumsuz stres örnekleridir. Modern insanın çok sık karşılaştığı; bitkinlik, yorgunluk, aşın hassasiyet, yaşam sevincinin kaybolması, amaçsız yaşam vb. sorunların kaynağı olarak, günümüzde negatif stres gösterilmektedir. Negatif stresin şiddetli ve sürekli olduğu durumlarda, sık sık bireyin çevresi ile bağını koparmasına, yaşama isteğinin azalmasına ya da kişisel bakımını ihmal etmesine yol açabilmektedir.
Stresin Önemi
California Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden Prof. Ken Pelle-tier, günümüz Amerikası'ndaki hastalıkların % 80'inin stresle ilişkili olduğunu belirtmekte ve şöyle demektedir; "Aşağı yu-
96
baskı, tazyik, zorlama vb. anlamlarda kullanılmaktadır. Stres terimi, ilk kez 17. yüzyılda fizikçi Robert Hooke tarafından kullanılmış olup, elastiki nesne ve ona uygulanan dış güç arasındaki ilişkiyi açıklamak üzere kullanılmıştır. ¦*
Hooke'dan yüz yıl kadar sonra, Thomas Young isimli bir başka fizikçi bunu bir formül üzerinde göstermiştir; "Young'a göre stres, maddenin kendi içinde olan bir güç ya da dirençtir. Madde, kendi üzerine uygulanan dış güce karşı kendi direnci oranında bir tepki gösterir. Elastiki kütle, bu stres tepkisi sayesinde eğrilip bükülerek bu dış gücü dengelemeye ona uyum yapmaya çalışır. Ancak, eğer dış güç elastik kütlenin kendi içindeki dirençten daha büyükse, böyle bir dengeleme mümkün olmaz ve madde niceliksel bir değişime uğrar (kırılabilir). Dıştan gelen gücün (basıncın) aşırı büyüklüğü durumunda ise niteliksel değişmeler olabilir."3
Fizik alanındaki bu ölçülebilir duruma karşılık, canlı sistem yaklaşımında böyle bir ölçülebilirlik yoktur; "Canlı sistemler yaklaşımında stres, en yalın anlamıyla, sisteme giren ve sistemden çıkan madde, enerji ya da bilginin yetersizliği, aşırılığı ya da uyuşmazlığı durumunda, dengenin bozulduğuna ve yeniden uyum yapılması gerektiğine yönelik bir işarettir."4
Genel bir stres tanımı yapacak olursak, şöyle diyebiliriz: Canlı organizmanın çevresiyle etkileşimi sonucu; organizmadaki fiziksel, zihinsel, duygusal ve tinsel uyum halinin bozulması durumunda ortaya çıkan belirtilerdir. Kısaca, vücudun çeşitli içsel ve dışsal uyaranlara verdiği otomatik bir tepkidir.
3) Şahin, Nesrin H. Stres Nedir? Ne Değildir? Stresle Başa Çıkma, s. 2.
4) Şahin, Nesrin H. Stres Nedir? Ne Değildir? Stresle Başa Çıkma, s. 5.
97
Stres Türleri
Pozitiygustress) ve negatif (distress) stres olmak üzere, iki tür stres vardır. Pozitif stres, hoşumuza giden aktivitelerin yaratmış olduğu strestir. Çok anlamlı bir işle uğraştığımızda, bir ödül ya da başarı elde ettiğimizde, evlilik töreni ya da bir parti öncesi yaşadığımız stres, bu tür strese örnektir. Pozitif stres çok önemli bir işin yapılması sırasında ihtiyaç duyulacak ilave motivasyonu sağlar. Ani adrenalin salgısı ile bizi yaptığımız işe motive eder. Ancak, aşırı ve kontrolden çıkan pozitif stres de zararlı hale dönüşebilmektedir.
Negatif stres ise, kendimizi sürekli olarak baskı altında hissetmemize yol açan bir stres türü olup, uygun bir şekilde başa çıkılamadığı durumlarda sorunlar yaratır. İnsanın; sabırsız, endişeli, aksi ve sinirli olmasına yol açar. Çocuklarımız hastalandığında, trafik sıkıştığında, işten atılma korkusu yaşadığımızda,
i bir başkası tarafından haksızlığa ya da hakarete uğradığımızda yaşadığımız stres, bu tür olumsuz stres örnekleridir. Modern
j insanın çok sık karşılaştığı; bitkinlik, yorgunluk, aşırı hassasiyet, yaşam sevincinin kaybolması, amaçsız yaşam vb. sorunların kaynağı olarak, günümüzde negatif stres gösterilmektedir. Negatif stresin şiddetli ve sürekli olduğu durumlarda, sık sık bi-
I reyin çevresi ile bağını koparmasına, yaşama isteğinin azalma-
j sına ya da kişisel bakımını ihmal etmesine yol açabilmektedir.
Stresin Önemi
California Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden Prof. Ken Pelle-tier, günümüz Amerikası'ndaki hastalıkların % 80'inin stresle ilişkili olduğunu belirtmekte ve şöyle demektedir; "Aşağı yu-
98
karı tüm hastalık ve sağlık durumlarının, psikosomatik olduğuna karar verebilirsiniz. Amerika Birleşik Devletleri'nde bugün görülen 4 temel hastalık grubu (kalp ve damar hastalıkları, kanser, romatizma ve solunum bozuklukları), artık psikosomatik olarak değerlendirilmektedirler. Bana göre, belli bir virüse bağlı enfeksiyonların neredeyse tümü, stresle ilişkilidir. Tüm ateşli hastalıklar da stresle ilişkilidir. Stresle ilişkili olmayan tek bozukluk travmatik yaralanmalar yani kazalardır."5
Stresin bu olumsuz şöhretine rağmen, dengeli ve yeterli bir stres düzeyinin organizmanın varoluşu açısından gerekli ve yararlı olduğu uzmanlarca ifade edilmektedir. Ünlü stres araştırmacısı Hans Selye, "İnsanların stressiz yaşamaları imkansızdır" demekte ve stresin belirli bir oranının insan sağlığı için yaşamsal bir öneme sahip olduğunu ısrarla vurgulamaktadır. Bu oran, kişiden kişiye değişmekte olup, ayrıca motivasyon ve başarı için de gereklidir.
Negatif stres -100
Dengeli stres
Pozitif stres O
+100
Stresle ilgili yapılan araştırmalarda, ister negatif isterse pozitif olsun, çok düşük ve aşırı stres düzeylerinin başarıyı
5) Black, David. Tıp, İlaçlar ve Zihin. Stresle Başa Çıkma, s. 73-74.
99
olumsuz etkilediği; dengeli bir stres düzeyinin ise, bireyin yapüğfeişe odaklanmasını sağlayarak olumlu katkı sağladığı tespit edilmiştir. Yukarıdaki skalasında da görüldüğü gibi, en iyisi, dengeli ve bireyin uyum yeteneğini bozmayacak bir stres düzeyine sahip olmaktır. Bunun için öncelikle, stres vericileri (stressors) iyi tanımamız gerekir.
" Stres Vericiler
Stres vericiler olarak adlandırılan aşağıdaki faktörler, içimizdeki stresli durumu başlatan nedenlerdir. Stres vericilerin, daha iyi tanınması ve zamanında farkına varılabilmesi, stresle başa çıkmada büyük bir öneme sahiptir. Stres verici faktörlerden bazıları şunlardır:
1. Fiziksel faktörler: Kaza ya da hastalık, fiziksel engellilik hali, uykuda düzensizlik, beslenmenin ihmal edilmesi, cinsel sorunlar, aşırı yeme ve aşırı alkol alma, sigara ve uyuşturucu kullanma, düzenli spor yapmama, alışıldık davranışlarda değişiklik vb.
2. Zihinsel faktörler: Yeterince sevilmeme, yeterince saygı görmeme, aşırı gelecek kaygısı, kıskançlık, mizahtan yoksunluk, kolay parlama, konsantrasyon bozukluğu, hataları tekrarlama, yetersizlik hissetme, başarısız olma endişesi vb.
3. Yaşam tarzından kaynaklananlar: Zayıf ilişkiler, zaman yetersizliği, maddi sorunlar, aile sorunları ve sorumlulukları, hava ve ses kirliliği, kalabalık ve trafik sıkışıklığı, kuyruklar-
100
da bekleme, konut sorunları, uzun süredir tatil yapamama,
doğadan uzak kalma vb.
4. iş yaşamından kaynaklananlar: Sevmediği bir işte çalış-^ ma, işkoliklik, kişisel yaşamı etkileyen aşırı iş yükü, zayıf iş yükü ve düşük ücret, ayrımcılık, çalışma şartlarının uygun olmaması, çalışma arkadaşları ile geçinememe, takdir görmeme, hızlı karar alamama vb.
Stres verici bir olay, her canlı tarafından değişik algılanır. Bir insanın çok stresli bulduğu herhangi bir olay, bir başkası tarafından rahatsız edici bulunmayabilir. Çünkü her insan; farklı arşiv kayıtlarına, farklı paradigmalara, farklı genetik yapıya, farklı inançlara, farklı amaçlara ve farklı ihtiyaçlara sahiptir. Bu bağlamda, strese uyum yeteneği de kişiden kişiye değişiklik gösterir.
Kaliteli bir yaşama ulaşabilmek için, stres vericilere ilave olarak stres belirtilerinin de iyi tanınması gerekir. Ancak bu sayede, stres kaynaklarının ve stres belirtilerinin zamanında farkına varıp, strese yol açan sorunlarla etkili bir şekilde başa çıkabiliriz.
Stres Belirtileri
Günümüzde stres, insanın varoluşunu tehdit eden en önemli olgulardan bir tanesidir. Söz konusu bu tehdidin; fiziksel, zihinsel, duygusal ve tinsel boyutları vardır. Stresle başa çıkılamadığı durumlarda, görülen belirtilerden bazıları şunlardır:
' 101
%.
1. Fiziksel belirtiler: Şiddetli baş ağrısı, kalp çarpıntısı,
sindirim sistemi rahatsızlıkları, ses ve gürültüye karşı aşırı hassasiyet, uyku ve beslenme düzeninde bozulma, sürekli yorgunluk, bitkinlik, boyun ve ensede ağrı, aşırı gerginlik, uykuda diş gıcırdatmalar, soğuk ya da sıcak basması, ellerde titreme vb.
2. Zihinsel belirtiler: Unutkanlık, konsantrasyon zayıflığı, zihin karışıklığı; karamsarlık, matematiksel hatalarda artış, karar verme güçlüğü, zihinsel durgunluk vb.
3. Duygusal belirtiler: Aşırı gerginlik ve sinirlilik hali, aşırı kaygı, gülme ve ağlamada aşırılık, duygularda dengesizlik, huzursuzluk, saldırganlık veya kayıtsızlık, neşesizlik ve durgunluk, aşırı alınganlık, hoşgörüsüzlük vb.
4. Tinsel belirtiler: Yaşamda anlamsızlık, kendini yetersiz görme, kendini değersiz'görme, tinsel yaşamda boşluk, geleceğe ilişkin ümitsizlik vb.
Her an, her şeyin büyük bir hızla değiştiği bir evrende yaşamaktayız. Makro seviyede denge için, mikro seviyede büyük bir değişimin yaşanması gerekir. Tıpkı, kanda olduğu gibi: Bir damla kanda yaklaşık 100 milyon kan hücresi bulunmakta ve her bir dakikada yaklaşık iki milyonu aşkm kan hücresi yok olarak yerine yenisi üretilmektedir. Aynı şekilde, makro seviyede çok dengeli gözüken ve her gün kusursuz bir şekilde doğup batan Güneş'te de, mikro seviyede hızlı değişimler yaşanmaktadır. Hidrojen atomlarının helyuma dönüştüğü reaksiyonlar esnasında, Güneş'in merkezindeki ısı 40 milyon dere-
102
ceye ulaşmaktadır. Stres olgusunun iyi bir şekilde anlaşılabilmesi için, irdelenmesi gereken diğer bir konu da, "değişim" konusudur.
Değişim-Stres İlişkisi
İnsan yaşamı aslında bir ırmağa benzer. Söz konusu bu ırmak, dağların zirvelerinden doğup, denize dökülünceye kadar çok farklı bölümlerden oluşur. Bazen sakin akarlar, bazen çağlayan olup kayalıklardan süzülürler, bazen şelale olup yükseklerden dökülürler, bazen de girdaplar oluştururlar. Zaman zaman kayalarla ya da ağaçlarla karşılaşırlar. Bazı bölümleri ise, çamurlu, akmtısız ve çöp yığmlarıyla doludur.
İşte, tıpkı bir ırmakta olduğu gibi yaşam yolculuğumuzda da; çeşitli başarılar, engeller, meydan okumalar ve açmazlar vardır. Güvende ve mutlu olduğumuz dönemler sakinliği; her gün aynı şeylerin tekrarlandığı, yeni bir olayın olmadığı zamanlar girdapları; olumlu ya da olumsuz heyecanlar çağlayanları; zor kararlar ve sınırlarımızı zorlayan aşırı stres verici olaylar şelaleleri; amaçlarımıza giden rotada kalabilmemiz için önlem almamız gereken engeller kayaları; beklenmeyen sürprizler ağaçları; hiç arzu etmediğimiz halde, hedefe ulaşabilmek için mutlaka yapmamız gereken görevler ise, çamurlu ve çöp yığmlarıyla dolu alanları oluşturur. Ancak insanoğlu, çevresindeki bu değişimlere kendisini değiştirmek suretiyle uyum sağlar.
Şu an, atalarımızın yaşadığı dünyadan çok farklı bir dünyada yaşıyoruz. 20. yüzyılın başlarında yaşam çok karışık değildi. Basit ve tahmin edilebilirdi. Ancak günümüzde değişimin
103
hızı, katlanarak artmakta ve insanoğlunun uyum yeteneğinin sınırlarım zorlamaktadır. İnsanın uyum yeteneğinde dengesizlikler yaratan bu hızlı değişim, strese neden olmaktadır. Gelecek bilimci Alvin Toffler, "Şok" adlı eserinde; "Değişimin psikolojik bir bedeli vardır. Değişim ne kadar köklüyse, bedeli de o denli ağırdır" der. Dr. Ransom J. Arthur ise, üç bin denizci asker üzerinde yaptıkları yaşam-değişim araştırması hakkında şunları söylemektedir; "Kısa süre içinde yaşamımızda büyük değişimler olursa, bunun vücudumuza önemli etkiler yaptığını saptadık... Kısa süre içinde çok sayıda değişim, vücudun uyum sağlama mekanizmasını çalışamaz duruma getirmektedir."6
Sonuç olarak yaşanan değişim; ne kadar ani, ne kadar şiddetli ve ne kadar uzun süreli olursa, oluşacak stres de o denli artar.
Uyum İçin, Değişim Şarttır
Alvin Toffler değişimle ilgili şöyle demektedir; "Değişim, yaşam için yalnızca gerekli bir olgu değildir; yaşamın kendisidir." Evrende var olan her şey, yaşadığımız her an değişim halindedir. İnsanoğlu, bu değişimi durdurma gücüne sahip değildir. Ancak kendisi de değişerek, yeni duruma uyum sağlayabilir. Çoğu kez, bu değişime ayak uyduramayan canlıların, Darwin'in "Doğal Ayıklama Kuramı" gereği varlıklarını sürdürmeleri mümkün olmaz.
İnsanın toplumsal uyumunu koruyabilmesi için; çevrede ve organizmada değişen koşullara uyum sağlaması gerekir.
6) Toffler, Alvin. Şok, s. 258.
104
Organizma bu uyumu gösteremezse; fiziksel, zihinsel, duygusal ve tinsel yaşamında sorunlar ortaya çıkar. Uyumsuzluk oranında bireyin sağlıklı yaşaması tehlikeye girer. Dengeyi korumanın en önemli yolu, değişimlere ayak uydurmaktır. Yani, denge değişimle sağlanabilir. Ancak bu uyum, kişinin ilke ve değerlerine de uygun olmalıdır. Aksi halde, bu kez de bireyin iç dünyasında dengesizlikler meydana gelir.
"Bir organizmanın tüm yaşam süreci, sürekli olarak dengelenmeyi gerektirir... Bir insan, etkinliklerinde sağlıklı bir dengeye ulaşabilmesi ve bunu sürdürebilmesi için, -tıpkı dengesini bulmuş usta bir bisikletçi gibi- kendi durumundaki farklılıkları ayırt edebilip ona göre hareket edebilmelidir."7
Örneğin, göz bebeğimizi ele alırsak, ışık şiddetini artırdığımızda, göz bebeğimiz küçülür; ışık şiddeti azaldığında ise, göz bebeğimiz büyür. Bu şekilde denge sağlanmış olur. Yani uyumlaşma demek, gerçekte değişim demektir. Ancak, son yüzyıldaki değişim önceki yüzyıllara göre o denli hızlı bir şekilde artmıştır ki, sonuçta insanoğlu değişime uyum sağlamakta zorlanmaya başlamıştır. Özellikle genetik bilimi başta olmak üzere, bilgi teknolojisi, elektronik vb. alanlardaki değişim ve gelişim baş döndürücü bir hıza ulaşmıştır.
Değişimin Hızı
Toffler, değişimin hızı konusunda da şu bilgileri vermektedir; "Eğer insanlık tarihinin son 50.000 yılı yaklaşık 62 yıllık yaşam sürelerine bölünse, 800 yaşam süresi geçirildiği ortaya çıkar. 800 yaşam süresinin 650'si mağaralarda geçmiştir. An-
7) Perls, Hofferline, Goodman. Geştalt Terapisi, s. 99.
105
cak, son 70 yaşam süresi boyunca insanoğlu deneylerini gelecek kuşaklara iletme olanağını bulmuştur; örneğin yazı gibi araçlarla. Büyük insan kitlelerinin basılı sözcükleri görebilmeleri ancak son 6 yaşam süresi içinde gerçekleşmiştir. Zamanı kesinlikle ölçme olanağı son 4 yaşam süresinde sağlanmıştır. Elektrik motorunun her yerde kullanılabilmesiyse son iki yaşam süresinde söz konusu olmuştur. Günlük yaşamımızda kullandığımız eşyaların çoğu şimdilerde, 800'üncü yaşam süresi içinde geliştirilmiştir."8
İşte, değişik kaynaklardan derlediğim, Toffler'i haklı çıkaran ve en son zaman diliminde (800'üncü) yaşanan değişim ve gelişimlerden bazıları:
• 1946 ilk bilgisayarın yapılışı.
• 1947 İlk mobil telefon yapıldı.
• 1957 îlk uydu yörüngeye oturtuldu.
• 1960 îlk lazer üretildi.
• 1961 İnsanlı ilk uzay yolculuğu yapıldı
• 1967 îlk kalp nakli gerçekleştirildi
• 1969 İlk kez Ay'a ayak basıldı
• 1969 İnternet icat edildi.
• 1969 Otomatik para çekme makinesi yapıldı.
• 1977 İlk uzay mekiğinin uzaya gönderildi.
• 1978 îlk tüp bebek dünyaya geldi
• 1981 İlk kişisel bilgisayar piyasaya sürüldü
• 1985 îlk "com"lu resmi İnternet sitesi kuruldu.
• 1988 İlk İnternet virüsünün ortaya çıkışı.
• 1991 World wide web (www) kuruldu.
Toffler, Alvin. Şok, s. 23.
106
• 1992 îlk cep telefonu mesajının gönderilmesi.
• 1994 Genlerde değişiklik yapılarak ilk domates üretimi.
• 1997 îlk kopya koyun, "Dolly" dünyaya geldi.
• 1998 Uluslar arası uzay istasyonunun ilk bölümü uzaya ^ gönderildi.
• 2001 Biyonik göz bulundu.
Toffler, değişimin hızım anlatabilmek için bir başka çarpıcı örneği ise, ulaşım sektöründen vermektedir; "Sözgelişi M.Ö. 6000 yıllarında yolculuklar, insanın elindeki en hızlı ulaşım olanağı olan deve kervanlarıyla sağlanırdı. Hızları saatte ortalama 13 kilometreydi. M.Ö. 1600 yıllarında arabanın yapılmasıyla en büyük hız, yaklaşık olarak saatte 32 kilometreye ulaştı.
Arabayla ilgili buluş öylesine yeterli olmalı ki, 3500 yıl sonra 1784'te İngiltere'de çalışmaya başlayan posta arabası bu hız sınırını aşamadı. Söz konusu posta arabasının hızı, saatte ortalama 16 kilometreydi. 1825'te kamuoyuna sunulan buharlı lokomotif, saatte ancak 21 kilometre yapıyordu. Zamanın bütün gemilerinin hızıysa bunun yarısı kadardı. İnsanoğlu geliştirilmiş buharlı lokomotifleri kullanarak 1880'lerde saatte 160 kilometrelik hıza ulaştı. İnsan ırkının bu rekora varabilmesi için milyonlarca yılın geçmesi gerekmişti."9
Toffler, sözlerini şöyle sürdürmektedir; "Oysa bu hız sınırını dört katma çıkarmak yalnızca 58 yıl aldı. 1938'de havacılar saatte 640 kilometrelik sınırı aşıyorlardı. Yine 20 yıl gibi bir süre içinde hız smırı iki katma çıkıyordu. 1960'larda roketler saatte 7.700 kilometrelik bir hıza eriştiler. Uzay kapsül-
I
107
leri içindeki insanlar, dünyanın çevresinde, saatte 29.000 kilometre hızla dönüyorlardı."10 Bu hızlı değişimi, aşağıda olduğu gibi bir grafiğin üzerinde gösterirsek, son yıllara gelindiğinde çizginin pik yaptığı ve dikine yükseldiği görülecektir.
GRAFİK 1: ULAŞTİRMA ARAÇLARININ HIZI
soooo
25000 20000 15000 10000 5000
Sonuç olarak, stressiz bir yaşam, ölüm demektir. Yaşam için değişim gerekir. Değişim ise, stres yaratır. Bir anlamda, yaşamanın bir bedeli vardır, bu bedel de strestir.
Ülkemizdeki Stres Verileri
Her geçen gün artan teknoloji ve yeni buluşlar hayatımızı kolaylaştırmaktadır. Ancak, araştırma sonuçlarının da göster-
9) Toffler, Alvin. Şok, s. 32-33.
10) Toffler, Alvin. Şok, s. 33.
108
diği gibi, bunun bedelini insanoğlu stresle ödemektedir; "ABD kamuoyu araştırma kuruluşu Roper Starch Worldwi-de'm 30 ülke arasında gerçekleştirdiği bir araştırmada, Türkiye en stresli ülkeler arasında birinci sırada yer aldı. 30 ülkeden, yaşları 13 ile 65 arasında değişen 1.000'er kişi arasında gerçekleştirilen araştırmada, telefon ve korna sesi başta olmak üzere her türlü gürültü, bilgisayar, e-mail, faks gibi modern teknoloji araçlarının insanları sürekli stres altında tuttuğu belirlendi. Araştırmada, İngiltere, Türkiye'nin ardından ikinci sırada yer alırken, Malezya ve Endonezya en sakin ülkeler oldu."11
Araştırma, stresten en çok yakınanların çalışan kadınlar olduğunu da ortaya çıkardı. Çocuğunu tek başına yetiştiren, aynı zamanda çalışmakta olan her dört kadından biri ise, sadece yakınmakla kalmadı, "süper stres" içinde olduğunu açıkladı. Ülkemizde A&G Araştırma Şirketi'nce yapılan bir başka stres araştırmasının sonuçlarına göre ise, kadınların yarıya yakım, kendini genellikle gergin, stresli ve sinirli hissediyor. Uzmanlar, ekonomik krizle birlikte yaşam koşullarının giderek güçleşmesinin, kalabalık kent yapısının, trafikte yaşanan sorunların insanları daha sinirli ve gergin hale getirdiğine dikkat çekiyor.
A&G Araştırma Şirketi'nin, Türkiye nüfusunu temsil eden (kır-kent-büyükşehir) 21 ilde, 102 mahalle ve köyde 18 yaş üstü 1836 kişi ile yaptığı çalışmada şu sonuçlar elde edilmiştir; "Araştırmaya katılanlara, 'Kendinizi genellikle ne kadar sıklıkta gergin, stresli veya sinirli hissediyorsunuz' sorusu yöneltildi, îlki 2000 yılında yapılan araştırmanın ikincisi, 2002
11) Hürriyet Gazetesi, 21 Mayıs 2001.
109
yılında gerçekleştirildi. 2000 yılında toplumun % 32.5'i her zamafı sinirli, stresli ve gergin olduklarını dile getirirken; 2002 yılında bu oran, % 38.7'ye yükseldi. Kadınların % 40.8'i 'Kendimi sürekli sinirli, stresli ve gergin hissediyorum' derken, bu oran erkeklerde % 36.7 oldu."12
Değişim ve stres denince, ele alınması gereken diğer bir konuda hayat olaylarıdır. Hayat olayları (life events); insanın günlük yaşamında meydana gelen çeşitli değişimlerin, organizmanın yapısındaki var olan uyumu bozarak hastalıklara yol açabileceği bilimsel araştırmalarla tespit edilmiştir. Değişimin; ani, şiddetli ve uzun süreli olması halinde organizmada ciddi sorunlar ortaya çıkmaktadır.
Hayat Olayları Listesi
Psikiyatr Thomes Holmes ve Psikolog Richard Rahe, 1962 yılında, yaşamda uyum sağlamayı gerektiren değişikliklerin hassas olarak tespit edilmesine yönelik bir ölçek geliştirmişlerdir. "Hayat Olayları Ölçeği (Life Events Scale)"13 olarak adlandırılan bu çalışma, ilk kez 1967 yılında, Journal of Psycho-somatic Research'de yayınlanmıştır.
"Hayat Olayları Listesinin ön çalışması sırasında, 88 hekimden son 10 yılı içine alacak biçimde, her yıl için bir tane liste doldurmaları istenmiş ve her yılın puanları ayrı ayrı hesaplanmıştır. Bunun yanı sıra her hekimin ayrıntılı bir sağlık hikâyesi alınmıştır. Yapılan inceleme sonunda alerjik enfeksiyona bağlı, psikosomatik ve iskelet kasları ile ilgili hastaların
12) Cumhuriyet Gazetesi, 31 Ağustos 2002.
13) Life Events. Erişim:http://www.geociües.com E. Tarihi: 12.02.2002.
110
% 93'ünün, 150 veya daha yakın 'hayat değişikliği' alman iki yıl içinde ortaya çıktığı görülmüştür."14
Holmes ve Rahe'nin Hayat Olayları Ölçeği'ni kendinize uygulamak suretiyle, son bir yıllık dönemdeki stres düzeyinizi tespit edebilirsiniz. Yapılması gereken, listedeki uyum gerektiren olaylardan son 12 aylık dönemde yaşadıklarınızı belirleyin. Listeyi tamamladığınız zaman, elde ettiğiniz puanları toplayın. Ölçeğe göre, son 12 aylık dönem baz alındığında; 0-125 arası puan düşük stresi, 125-250 arası normal stresi, 250 puan ve yukarısı ise yüksek stresi ifade etmektedir. Eğer yüksek stres düzeyine sahipseniz, stresle başa çıkma tekniklerini uygulamanız yararlı olacaktır. İşte hayat olayları ve ağırlık puanları:
111
HAYAT OLAYİ AĞIRLIK PUANI
1. Eşin ölümü 100*
2. Boşanma 73*
3. Eşle ayrı yaşama 65*
4. Hapsedilmek 63
5. Yakın aile üyelerinden birinin ölümü 63*
6. Önemli bir kişisel yaralanma ya da hastalık 53
7. Evlenme 50*
8. İşten atılma 47
9. Eşle barışma 45*
10.Emekli olma 45
11.Bir aile üyesinin sağlığında önemli değişme 44*
12.Hamilelik 40*
13.Cinsel sorunlar 39* ¦
14) Baltaş, Acar. /Bakaş, Zuhal. Stres, s. 72.
14.Aileyeyeni katılım (Doğum, büyüklerin
eve yerleşmesi vb.) 39* 15.îş ortamındaki yeniden düzenlemeler (Şirket evliliği,
yönetici değişikliği, yeniden yapılanma vb.) 39 16Mali durumdaki önemli değişiklikler
(Daha iyi ya da daha kötü 38
17.Yakın bir arkadaşın ölümü 37
18.İş ortamında yer değişikliği 36
19.Eşle olan tartışmaların sayısındaki artış 35 2O.Büyük miktarda borçlanma
(Ev alma, iş kurma vb.) 31
21.ipotek yoluyla mal ya da paraya el konması 30
22.îş ortamındaki sorumluluklarda değişme 29 23.Erkek ya da kız çocuğun uzun süreli
evden ayrılması 29
24.Önemli hukuki sorunlar 29
25.Önemli bir kişisel başarı 28
26.Eşin işe başlaması ya da işi bırakması 26
27.Okula başlama ya da mezun olma 26 28.Yaşam şartlarında önemli değişiklik (Yeni ev
kurmak, daha kötü bir semte taşınmak vb.) 25
29.Kişisel alışkanlıklarda değişiklik 24
30.İşverenle yaşanan sorun 23 31.Çalışma şartlarında ya da saatlerinde
önemli değişiklik 20
32.Yeni bir yere taşınma 20
113
112
33.0kul değişikliği
34.Eğlence hayatında değişiklik
35.Dini faaliyetlerde önemli değişiklik
36.Sosyal aktivitelerde önemli değişiklik
37.Büyük miktarda olmayan borçlanma
(Beyaz eşya vb.)
38.Uyku alışkanlığında önemli değişiklik 39Aile bireylerinin bir araya geliş sayısında
değişiklik (Daha sık ya da daha seyrek) 4O.Be$lenme alışkanlığında önemli değişiklik (Düzenli-düzensiz beslenme, daha az ya da daha çok yeme) 41. Tatil
42.Yılbaşı ve önemli kutlamalar 43.Küçük çaplı hukuki soiaınlar (Trajik cezası vb.)
20 19 19 18
17 16
15
15 13 12 11
Yapılan araştırmaların sonuçlarına göre, gelecek iki yıl içerisinde stres kaynaklı bir hastalığa yakalanma ihtimalinin; 150-199 arası hayat olayları puanı elde edenlerde % 30, 200-300 arası puan elde edenlerde % 50, 300'den fazla puan elde edenlerde ise % 80 olduğu belirlenmiştir.
Hayat olayları listesinde de görüleceği gibi (yıldızlı olanlar); en önemli 14 hayat olayından 10 tanesinin aile yaşamı ile ilgili olması, aile yaşamının ne denli önemli olduğunu ortaya koymaktadır. Diğer bir önemli nokta ise, sadece olumsuz değişimlerin değil; eşle barışma, önemli bir kişisel başarı ve önemli kutlamalarda olduğu gibi, olumlu değişimlerin de strese yol açtığıdır.
Kişisel Deneyimim
Hayat olayları ile ilgili olarak, emekli olduktan sonra yaşadığım kişisel bir deneyimimi sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu deneyimimi sizlerle paylaşmaktaki amacım, hayat olaylarının önemine sizlerin dikkatinizi çekmektir.
Emekli olduktan sonraki bir yıl içinde, "alerjik" sorunlar yaşamaya başladım. Yapılan testler sonucu, bazı polenlere | karşı alerjimin olduğu tespit edildi. Alerjik sorunlar, sebebi tam olarak bilinmemekle birlikte; çevresel faktörlerin etkisiyle, vücudun biyolojik dengesindeki bozulmalardan kaynaklanan, immünolojik kökenli bir rahatsızlıktır. İşte, emeklilikten sonraki bir yıl içinde yaşadığım hayat olayları:
HAYAT OLAYİ
1. Annemin vefatı 63
2. Çene rahatsızlığım 53
3. Emeklilik 45
4. Aileye yeni bireyin katılması 39
5. Yeni işe uyum 39
6. Mali durumda iyileşme 38
7. Kişisel alışkanlıklarda değişme 24
8. Ev taşıma 20
9. Çok büyük olmayan borçlanma 17
10.Uyku alışkanlığımda değişme 16
|11 .Beslenme alışkanlığımda değişme 15
Toplam Puan 369
AĞIRLIK PUANI
hekimhan
116
zin günlük stres düzeyiniz hakkında bir fikir verecek ve tükenip tükenmediğinizi ortaya koyacak olan aşağıdaki durumlara, l'den 5'e kadar puanlar verin. Nadiren doğru olan durumlara 1, her zaman doğru olan durumlara ise 5 puan verin. İşte tükenme belirtileri:
1. Yeterli uyuduğum zamanlar bile, kendimi yorgun hissederim.
2. İşimden hoşnut değilim.
3. Hiçbir sebep yokken bile, kendimi kötü hissederim.
4. Şu günlerde çok unutkanım.
5. Aşın alıngan ve kınayım.
6. iş ve ev yaşamımda, insanlarla temastan kaçınıyorum.
7. Çeşitli endişeler nedeniyle, uyuma güçlüğü çekiyorum.
8. Erken kalktığımda, kendimi hasta hissediyorum.
9. Gülme ve mizah yetimi kaybettim.
10. iş performansım düşüyor.
11. Ara sıra, alkol ve yatıştırıcı maddeler kullanıyorum.
12. Eskiye oranla, daha eleştirici bir kişiliğe sahibim.
13. Konsantrasyon güçlüğü çekiyorum.
14. Kendimi çoğunlukla sabırsız hissediyorum.
15. Çok çalıştığım halde, başarılı olamadığımı düşünüyorum,
16. Kendimi sinirli hissediyorum.
17. Sorumluluk almaktan korkuyorum.
18. Sosyal aktivitelerden kaçınıyorum.
19. Aşk ve seks yaşamımdan zevk almıyorum.
20. Yalnız olmayı ve düşüncelere dalmayı tercih ediyorum.
21. Hayatta beklentilerim yok.
22. iş saatleri dışında canım sıkılıyor.
117
23. Tüm ilişkilerim olumsuz seyrediyor.
24. Gelecekten umutsuzum.
Değerlendirme:
24-50 puan : İyi durumdasınız.
51-75 puan : Tedbir almanız gerekir.
76-100 puan : Tükenme aşamasına yaklaşıyorsunuz.
101-120 puan : Tükenme aşamasındasmız.
Eğer bir balonu sürekli olarak üfleyecek olursak, onu bir süre sonra patlatırız. Onu patlatmamak için, hem üfleme miktarını ayarlamak, hem de balondan bir miktar havanın kaçmasını sağlamak gerekir. Tıpkı, düdüklü tencerede olduğu gibi. İşte, modern insanı da sürekli üflenen bir balona benzetebiliriz. İnsanın sağlıklı olarak yaşamını sürdürebilmesi; günlük yaşamda daha az stres yükü edinmesine ve kontrol dışı edinilen stresi sağlıklı bir şekilde boşaltacak etkili mekanizmalara sahip olmasına bağlıdır. Stresle etkili bir şekilde başa çıkmada, stres artırıcı faktörlerin iyi bilinmesi gerekir. Bu sayede, günlük yaşamdaki stres yükümüzü azaltabiliriz.
Stres Artırıcı Etmenler
KYF, dengeli bir stres düzeyine sahip olmayı amaç edinir. Bu maksatla, dört temel yaşam alanında aşırılıklardan kaçınmaya ve daha stres oluşmadan önce proaktif davranışlarda bulunmaya özen gösterilir. Buna rağmen, oluşacak kontrol dışı stresle de etkili bir şekilde başa çıkmayı öngörür. Bu amaca ulaşabilmek için, kaliteli yaşam yolculuğuna çıkan bireylerin,
118
stres artırıcı etmenleri iyi tanımaları gerekir. Bu taktirde, etkili bir stres yönetimi mümkün olur. Stres artırıcı etmenlerden bazıları şunlardır:
1. Olumsuz beslenme alışkanlıkları: Bazı besinler; ya sempatik sinir sistemini uyararak "Savaş ya da Kaç" tepkisinin başlamasına ya da yorgunluğu ve sinirsel duyarlılığı artırarak stres oluşumuna katkıda bulunurlar. Her iki durumda da, stresle başa çıkma yetimiz zayıflar. Daniel A. Girdano ve Ge-orge S. Everly'in "Stresi Artıran Beslenme Alışkanlıkları" adlı makalelerinde dile getirdikleri, olumsuz beslenme alışkanlıklarından bazıları şunlardır:16
a. Sempatomimetik maddeler: Sempatomimetik maddeler, sempatik stres tepkisini taklit eden ve xantine grubu kimyasal maddeler içeren güçlü uyarıcılardır. Xantine içeren bu maddeler, almma oranına bağlı olarak stres oluşumuna katkıda bulunurlar. Xantine grubu uyarıcılar içeren besin maddelerine; çay, kahve, çikolata gibi gıdalar örnek verilebi-. lir. Ayrıca çay, kafeinin yanı sıra; teobromin ve teofilin gibi di-* ğer xantinleri de içerir.
b. Vitamin yoksunluğu: Özellikle stresli zamanlarda, sinir sistemimiz ve iç salgı bezlerimiz bazı vitaminlere daha çok ihtiyaç duyarlar. Bu vitaminler, C vitamini ve B kompleks vitaminleridir. Özellikle, B kompleks vitaminlerinden; B-l (thi-amine), B-2 (riboflavin), niacin, B-5 (pantotenic acid), B-6 (pridoksin hidroclorid) ve cholin çok önemlidir. Örneğin, filo) Girdano, Daniel AV Everly, George S. Stresi Artıran Beslenme Alışkanlıkları. Stresle Başa Çıkma, s. 136-142.
119
1, B-5 ve B-6 eksikliği; kaygı reaksiyonları, depresyon, uykusuzluk ve kardiyovasküler zayıflıklara yol açar. Vitamin eksikliği, stres yaratan faktörlere karşı göstereceğimiz toleransı azaltarak, bu faktörlerle başa çıkma yetimizi zayıflatır. Bu yüzden, ihtiyaç duyulan vitaminlerin yeterince alınmasına özen gösterilmelidir.
"Vitaminler, stres tepkisinin gerçek mekanizmasında da önemli bir rol oynarlar. Karbonhidrat özümlemesi ve gluko-genesis (daha fazla enerji için vücudun glukoz üretme yöntemi) işlemi sırasındaki rolleri nedeniyle, B-l, B-2 ve niacin, stres tepkisi sırasında daha fazla miktarlarda tüketilir. Ayrıca, stres tepkisi sırasında salgılanan adrenal hormonlarının üretimi için de B-5 ve C vitaminleri gereklidir. Bu yüzden, uzun süre devam eden aşırı stres durumlarında vücuttaki bu vitaminler tüketilirler. Bu tüketim sonucu B-kompleks eksikliğinin yaratığı yan etkilere ve stres oluşturucu faktörlerden etkilenmeye daha açık olursunuz."17
c. Şeker: Vücuttaki B kompleks vitamini eksikliğine neden olan maddelerden birisi de, rafine şekerdir. Rafine şekerin enerji amacıyla kullanılabilmesi için, B kompleks vitaminine ihtiyaç duyulur. Sonuçta, aşırı şeker tüketen kişilerde B vitamini eksikliği ortaya çıkar. Bu durum insanda; kaygı, huzursuzluk ve sinirlilik olarak kendini gösterir. Stres hormonlarında da yüksek miktarda B vitamini kullanılması, bu vitamine olan ihtiyacı daha da artırır. Bu yüzden, rafine şeker kullanımını azaltmak gerekir.
17) Girdano, Daniel A./ Everly, George S. Stresi Artıran Beslenme Alışkanlıkları. Stresle Başa Çıkma, s. 137-138.
120
d. Tuz: "Tuz (sodyum klorid), vücudun su dengesi düzeninden en çok sorumlu olan mineraldir. Tuzdaki sodyum iyonları bedende su tutulmasına neden olur. Yüksek düzeydeki sofra tuzu ya da doğal olarak yüksek miktarda sodyum içeren besinlerin alınması, bedende fazla sıvı tutulmasına yol açar. Fazla sıvı tutulması ise ödem yaparak (anormal sıvı birikimi), sinir dokularında ve beyin dokularında sinir gerginliğini artırır. Bedende fazla sıvı tutulması ayrıca yüksek kan basıncına da (yüksek tansiyon), yol açar. Yüksek tansiyon bir çok insanda stres tepkisinin en iyi bilinen göstergesidir."18
Sonuç olarak; olumsuz beslenme alışkanlıklarımızı değiştirerek, enerji düzeyinizi, strese gösterilen tepkileri ve genel sağlımız üzerindeki kontrolümüzü artırabiliriz.
2. Olumsuz tutumlar: Stresli bir durumda, insan temelde iki tür iç iletişime sahiptir; birincisi olumsuz yani kişinin kendine zarar veren türden bir iletişim, diğeri ise olumlu yani sorunu çözmeye yönelik iletişimdir. İç iletişim, bir anlamda insanın kendi kendine yaptığı içsel konuşmalarıdır. Bu konuşmaların niteliği ve niceliği yaşam kalitemizi doğrudan etkiler.
Zihinsel tutumlar ve içsel diyoloğun etkileri üzerine; Al-bert Ellis, Aaron Beck ve Donald Meichenbaum uzun süreli araştırmalar yapmışlardır. Araştırmaları sonunda şu sonuca varmışlardır; "Olaylar karşısında gösterilen olumsuz tutumlar ya da daha açıkçası, kişinin kendi kendine söylediği olumsuz sözler, o olay sırasında hissedilen gerginliği artırmaktadır."19
18) Girdano, Daniel A./ Everly, George S. Stresi Artıran Beslenme Alışkanlıkları. Stresle Başa Çıkma, s. 141.
19) Roskies, Ethel./ Albrecht, Kari. Stresle Başa Çıkmak İçin Kendinizle Olumlu Diyalog. Stresle Başa Çıkma, s. 93.
121
Kişinin stres düzeyini azaltabilmesi için, olumsuz düşünce tarzlarının farkına varması ve onları etkili bir şekilde yönetmesi gerekir. Ethel Roskies ve Kari Albrecht'in, "Stresle Başa Çıkmak İçin Kendinizle Olumlu Diyalog" adlı makalelerinde yer alan ve stres düzeyini artıran 10 olumsuz tutum şunlardır:20
a. "Ya hep ya hiç" türü düşünme: Bu tür düşünceye sahip bir insan, olayları ya "siyah" ya da "beyaz" olarak görür. Oysa, yaşamda hiçbir şey, mutlak anlamda siyah ya da beyaz değildir. Arada, sayısız gri tonlar vardır. "Ya hep ya hiç" türü paradigmaya sahip bir insan, kusursuz ve mükemmel olmayan her işi başarısızlık olarak algılar.
"Ya birinci olurum, ya da bu işi bırakırım."
b. Aşırı genelleme: Bu tutum sağlıklı bir durum olmayıp, yetersiz verilerle kişi ya da olaylar hakkında yargılarda bulunmayı kapsar. Farklı açılarda, yeni arşiv kayıtlarının yüklenmesi halinde yargıların değişmesi her zaman mümkündür.
"Bu işi elime yüzüme bulaştırdım. Zaten beceriksiz bir in-
sanım.
c. Zihinsel süzgeç: Kişilerin ve olayların yalnız olumsuz yönleri görülerek ve bu olumsuzluklar üzerine yoğunlaşmak suretiyle, sonuçta olumsuz yargılara ulaşılır.
20) Roskies, Ethel./ Albrecht, Kari. Stresle Başa Çıkmak için Kendinizle Olumlu Diyalog. Stresle Başa Çıkma, s. 93-98.
122
"Eşimle sorunlar yaşıyorum, iş arkadaşlarımla uyuşamıyorum. Patronumz da bugün beni azarladı. Kimse beni sevmryor. Ben kötü bir insanım."
d. Olumluyu geçersiz kılmak: Zihnimizdeki kalıp yargılarla çelişen olumlu durumları görmezlikten gelerek, onları yok saymayı esas alan bir paradigmadır.
"Eğer arkadaşım yardım etmeseydi, ben bu notu alamazdım." e. Hemen bir sonuca varmak: Bu tür bir zihinsel çarpıtmada; ya elimizde yeterli veri olmadığı halde bir takım yargılara varırız, ya da geleceğe ilişkin olumsuz tahminlerimizi gerçekmiş gibi algılarız.
"Kızım bu hafta telefon açmadı, mutlaka bir sorunu olmalı." f. Aşırı büyütme ya da aşırı küçültme: Bu paradigmaya < sahip bir insan; olumlu ve olumsuz olayların önemini ya aşırı abartır, ya da aşırı derecede önemsiz görür. Bakış açısı, denge- | den yoksundur. y
"Böyle bir hatayı nasıl yaparım. Artık, yaşamam imkansız." g. Duygusal mantık yürütme: Olayları ve insanları, içinde bulunulan duygusal veriler ışığında yorumlamak ve anlamlandırmaktır .
"Ona karşı olumsuz hisler içerisindeyim. O kötü bir insan." h. "~meli", "-malı" cümleler: Olayları ve insanları, em-patiden yoksun bir şekilde ve "at gözlüğü" ile değerlendirdi-
123
ğimiz, olaylara ve insanlara yalnız ve yalnız kendi paradigmalarımızdan baktığımız sağlıksız bir durumdur.
"Arkadaşım bana, böyle davranmalı."
i. Etiketleme: Etiketleme, aşırı genellemenin en uç noktası olup, sorunların kaynağına inerek sebeplerini irdelemek yerine, olumsuz yargılarda bulunmayı esas alan kestirme bir yoldur.
"Yine bir şey kırdım. Benim gibi sakar bir insandan başka ne beklenir ki..."
j. Kişiselleştirme: Bir insanın hiçbir sorumluluk üstlenmediği olaylarda bile, olumsuzların nedeni olarak kendisini görmesidir.
"Eğer ben olmasaydım, annem ve babam ayrılmazlardı."
Stresli durumlarda, bu tür yargılarda ve zihinsel çarpıtmalarda bulunmadan önce, "Her inişin bir çıkışı vardır" tarzında, cesaretlendirici; "Sorun büyümeden yapabileceklerim neler" tarzında, mantık yürütücü; "Bu olayın özgüvenimi azaltmasına izin vermeyeceğim" tarzında, başa çıkmayı kolaylaştırıcı; "İşte başardım, kendimle gurur duyuyorum" tarzında, ödüllendirici ve olumlu ifadeler kullanmaya özen göstermeliyiz.
3. A tipi davranış: Stres artırıcı diğer bir etmen ise, A tipi davranıştır. A tipi davranış, kardiyolog Meyer Friedman ve Ray Rosenman'm çalışmaları sonucu tanımlanmış olup, strese yatkın kişilik özelliklerinin tamamım ifade etmektedir. Bir
i1
124
benzetme yapacak olursak, A tipi davranışlar sergileyen bir insanı 100 metre koşucusuna; B tipi davranışlar sergileyen bir insanı ise, maratoncuya benzetebiliriz:
"A tipi sendromu veya davranışı, sosyal ve fiziki çevreyle bir mücadele halindedir. A tipi, işleri hızlı bir şekilde yapma çabasındadır, az bir zamanda çok iş yapma eğilimindedir, yemeği çabuk yer, çevik ve koşar gibi yürür, aşırı rekabetçidir, zamana karşı yarış halindedir, ihtiraslı ve saldırgandır. Bu davranış biçiminin karşısında ise B tipi davranış özellikleri yer alır. Buna göre, B tipi sakin ve yumuşaktır, rekabetçi değil, uzlaşmacıdır, sabırlıdır, temkinli ve babacan tavırlıdır, kendini yormadan çalışmayı tercih eder ve hadiseler karşısında soğukkanlıdır."21 /
Friedman ve Rosenman; yaşam biçimi ile kalp hastalığı arasındaki ilişkiyi tespit etmek amacıyla, on yıl süren ve 31 ile 59 yaşları arasındaki 3500'den fazla erkek deneği kapsayan araştırmalar yapmışlardır; "Araştırmanın denekleri, o zamana kadar hiçbiri kalp hastalığı belirtisi göstermeyen kişilerden seçilmiştir. Ancak, çalışmanın sonunda 257 denekte bu belirtilere rastlanmıştır. Bu 257 denekten % 70'inin ise 'A tipi' kişilik özelliklerini sergiledikleri görülmüştür.
Fredman ve Rosenman'a göre, 'A tipi' davranış ile kalp hastalığı arasında bir ilişki vardır ('A tipi'nin 'B tipi'ne göre kalp hastalığına yakalanma olasılığı 3 kez daha yüksektir). Ancak bu bulgu, 'A tipi' davranışın, kalp hastalığına 'yol açtığı' şeklinde anlaşılmamalıdır. Bu tür davranışların değiştirilmesinin kalp hastalığını 'önleyebileceğine' ilişkin bir kanıt da yoktur."22
125
Daha Az Stres Edinmek İçin
Stresle başa çıkmanın en iyi yolu, daha az stres oluşturan bir yaşam tarzı benimsemektir. Bu da ancak, dengeli bir yaşamla mümkündür. Chicago Üniversitesi'nden Suzanne C. Kobasa ve Salvatore R. Maddi'nin çalışmaları, strese karşı dirençli kişilerin bazı özelliklere sahip olduklarını ortaya koymuştur. Kobasa ve Maddi, bu özelliklere "psikolojik sağlamlık (psychological hardiness)" adım vermişlerdir.
Kobasa ve Maddi, 259 kişilik idareci grubu üzerinde iki yıl süreyle yaptıkları araştırma sonunda; değişime açık, stresli olayları tehdit yerine bir fırsat olarak görenlerin, kendilerini işlerine veren ve olayların kontrolünün kendi ellerindey-miş gibi algılayanların daha sağlıklı kaldıklarını tespit etmişlerdir:
"Diğer bir deyişle, stresli olayları tehdit olarak görmek yerine, bir mücadele fırsatı olarak görebilen kişilerin, başlarına gelen olayları kendi avantajlarına dönüştürebildikleri ve böylelikle stres düzeylerine azaltabildikleri söylenmektedir. Bunun tersine, psikolojik sağlamlık konusunda daha yetersiz olanlar, 'kaçma' taktiklerini daha fazla kullanmaktadırlar. Örneğin, daha fazla TV seyretmekte; daha fazla içki, sigara içmekte, ilaç almakta ya da daha fazla uyumaktadırlar. Bunlar, kişinin kendine zarar veren alışkanlıklardır. Çünkü gerçek stres kaynağına dönük, onu daha az stresli hale getirecek hiçbir şey yapılmamıştır. Rahatsız edici şey her ne ise, kişinin zihninde değişmemiş bir şekilde kalır."23 Daha az stres yükü edinmek için, diğer önerilerden bazıları ise şunlardır:
21) Eroğlu, Feyzullah. Davranış Bilimleri, s. 326.
22) Stresle Başa Çıkma, s. 61.
23) Pines, Maya. Psikolojik Sağlamlık. Stresle Başa Çıkma, s. 45.
126
1. Yapamayacağınız bir şey için söz yermeyin.
2. Ulaşılabilir hedefler belirleyin.
3. Erteleme alışkanlığını terk edin.
4. Olaylara mizahi açıdan bakın ve mizahi yönünüzü geliştirin.
5. Duygularınızı bastırmayın, yapıcı bir şekilde ifade edin.
6. Sabahları erken kalkın.
Daha az stres yükü edinmek için, bilinçli bir çaba harcadıktan sonra, yapılması gereken diğer bir konu da kontrol dışı oluşan stresle etkili bir şekilde başa çıkabilmektir. Bunun için de, stresle başa çıkma yollarının iyi bilinmesi ve günlük yaşamda tatbik edilmesi gerekir.
I Stresle Başaçıkma Yolları
Stres kişiye özgü bir durum olup, başa çıkma yöntemleri de kişiden kişiye değişiklik gösterir. Bazı insanlar, stresin yavaş yavaş biriktirilmesi sonucu aniden bir volkan gibi patlarken, bazıları ise son derece üzgün ve tükenmiş durumda olabilirler.
Stres, başarılı bir şekilde yönetilebilir, azaltılabilir ya da bertaraf edilebilir. Stresin zamanında farkına varılması durumunda, ortaya çıkan enerjinin olumlu bir şekilde kullanılması mümkün olur. Gerilmiş kasların gevşetilmesi ile, istenmeyen bir takım patlamaların da önüne geçilmiş olur. Stresle başa çıkmanın ihmal edilmesi, var olan stres yükünü daha da artırır. Bu nedenle, kaliteli yaşama ulaşmak isteyen her insan, stres yükünü azaltacak kendine özgü tekniklere sahip olmalı ve günlük yaşamda etkili bir şekilde kullanabilmelidir. İşte, stresle başa çıkmanızda kullanabilecek bazı teknikler:
127
1. Yeterince dinlenin: Uyku sorunları, aşırı stres yükünün en önemli belirtisidir. Huzursuzluğa sebep olur ve sabahleyin dinlenmiş olarak kalkamayız. Belirli zamanlarda uyandığımızda tekrar uyumak isteriz. Eğer çalışma saatleriniz zaman zaman değişiklik gösteriyor veya gece vardiyalarına kalıyorsanız, vücudunuz bu duruma uyum sağlamakta zorlanabilir. Stres seviyenizin azaldığı durumlarda, kendinizi daha çok dinlenmiş ve zinde hissedersiniz. Uyuma güçlüğü çekiyorsanız; kitap okuyun, yürüyüş yapın, gevşeme egzersizleri yapın. Gerekirse, kısa ya da uzun bir tatile çıkın. Bu molalar, stresinizin zirvede olduğu zamanlarda vücudumuzun dinlenmesine yardımcı olacaktır. Yalnız, beraberinizde işinizi de götürme-meniz kaydıyla.
2. Önceliklerinizi iyi belirleyin: Yaşamınızda öncelikleri gözden geçirin. Gerekiyorsa, sizin için çok önemli olan şeyleri yeniden belirleyin. En büyük zamanı neye harcıyorsunuz? Zamanınızın çoğunu, en önemli ve öncelikli sorunlarınıza mı harcıyorsunuz? Zamanınızın büyük bir bölümünü, önemli işlerinize harcamaya başladığınızda stres yükünüzün hafiflediğini göreceksiniz.
3. İş yükünüzü dengeleyin: Haftalık çalışma saatiniz ne kadar? Eğer haftada 40 saatten fazla çalışıyorsanız, stres yükünüz de o oranda artıyor demektir. Uzmanlar, günlük 24 saatlik zamanın; 8 saatin iş, 8 saatin uyku, kalan 8 saatin ise yaşamımızdaki diğer faaliyetlere harcanması gerektiğini söylüyorlar. Bu denge hangi oranda bozulursa, vücut dengemizde o ölçüde bozulacaktır.
128
4. Beslenmenize dikkat edin: Vücudumuzun besin ihtiya- ; cı sabahları en yüksek düzeyde olup, gün boyu azalır. Geceleri ise, en düşük düzeye iner. Çoğumuz, sabahları hafif bir kahvaltı, öğlenleri de fast-food türü hazır yiyeceklerle geçiş- ^ tiririz. Akşamlan ise, ağır ve yiyeceklerle midelerimizi tıka basa doldururuz. Dolayısıyla, en ağır yemeği vücudumuzun besine en az ihtiyacı olduğu zaman alırız. Alman enerji har-canamaz ve kilo yapar.
Ayrıca; aşırı et, un, tuz ve rafine şeker tüketimi stresi artırıcı bir etki yapmaktadır. Beslenme uzmanları, bu tür besinlerin yerine; özellikle toprağın üstünde yetişen, bol güneş alan meyve ve sebzeleri önermektedirler. Beynimizin salgıladığı se-rotonin adlı madde, uykuyu düzenler, kaygıyı azaltır, duygusal ve tinsel sağlığımıza olumlu katkılar yapar. Stres yükümüz azaldığı zaman, beynimizin salgıladığı serotonin miktarı da artar. Sebzelerin çoğu, serotonin ihtiva eder.
5. Bağımlılıklarınızı terk edin: Günümüz toplumunda, insanların çoğu stresle başa çıkmak için; sigara ve içki kullanmakta, aşırı yemek yemekte, çay ve kahve gibi kafeinli içecekler ya da yatıştırıcı ilaçlar almaktadır. Bunlar, geçici bir iyilik sağlamakla birlikte gerçekte, strese yol açan faktörleri ortadan kaldırmaz. Kafein, stres şartları olmaksızın "Savaş ya da Kaç" tepkisini başlatarak, bizim olaylar karşısında dengesiz davranışlarda bulunmamıza sebep olur. Sigara ise, nefes borusu, bronş ve akciğerler hücrelerini tahrip eden güçlü bir uyarıcı ve toksindir. Dengeli ve kaliteli bir yaşam için, bu tür bağımlılıkları terk etmek gerekir.
129
6. Egzersiz ve spor yapın: Sağlıklı bir yaşam tarzı, stresin etkilerini azaltır. Uzun dönemde sevdiğiniz ve ilgi duyduğunuz fiziksel egzersizler yapın. Bu egzersizler, en az haftada üç gün ve 30 dakika süreli olmalıdır. Egzersizler esnasında, günlük stres ve sıkıntılardan uzaklaşırsınız. Bu sayede; fiziksel sağlığınız gelişir, hastalıklara direnciniz artar. Gerilen kaslarınız ve zihniniz gevşer, duygusal olarak rahatlarsınız. Kaygılarınız azalır, etkinliğiniz artar. Daha rahat uyursunuz. Ancak yaşınız 35 ve üzerinde ise, fiziksel egzersizlere başlamadan önce bir doktor kontrolünden geçmeniz faydalıdır. Fiziksel egzersizlerin yanı sıra, solunum egzersizlerini de yaşamınızın bir parçası halirıe getirmeniz durumunda, kendinizi daha çok rahatlamış hissedeceksiniz.
Bu konuda daha fazla bilgi için, Baltaş'larm "Stresle Başa Çıkma" adlı kitabına başvurabilirsiniz.
7. Meditasyon ve yoga yapın: Zihninizi sakinleştirmek için, meditasyon yapın. Ben bu maksatla, daha önce zihnime kaydetmiş olduğum ve izlemekten her seferinde zevk aldığım resimleri kullanırım. Genellikle bu resimler; uçak yolculuğu esnasında bembeyaz bulutlar üzerinde, güneşin pırıl pırıl par-ladığı ve yakınımızdan uçakların geçtiği bir ensta'ntene ya da, denizde görmüş olduğum ve zihnime daha önce kaydetmiş olduğum bir görüntüdür. Bu resimlerden herhangi birini hayalimde canlandırır ve onu bir süre izlerim. Sonunda zihnimin çok rahatladığını hissederim.
8. Hobiler edinin: Enerjinizi yönlendirebileceğiniz faaliyetler, stresin etkilerini oldukça azaltacaktır. Dikkatimizi yaşamın
130
sorunlarından herhangi bir nesneye çekecek aktiviteler, zihnimizi dinlendirir ve vücudumuzu yeniler. Burada, rahmetli kayınpederimden işittiğim bir sözü tekrarlamak istiyorum:
Ayağını sıcak tut, başını serin, **
Kendine bir iş bul, düşünme derin.
Günümüz dünyasında, gerçekten hoşlandığımız şeylere vakit bulmak gittikçe zorlaşmaktadır. Okuma, dans, müzik, güzel sanatlar, her türlü hobiler, sinema ve tiyatro, sportif faaliyetler vb. diğer aktiviteler stres yükünü azaltmak için yapılabilecek önemli etkinliklerdir. Zaman yönetim planmızı\ yaparken, mutlaka bu tür faaliyetleri de planlamanız gerekir.
9. Sosyal zorunluluklarınızı dengeleyin: Yaşamımızda yerine getirmemiz gereken sorumluluklar nedeniyle, kendimize yeterince vakit ayırmaz ve bazen bunaldığımızı hissederiz. Sosyal zorunlulukların azaltılması, stresle başa çıkmada kullanılabilecek tekniklerden bir tanesidir. Yeterli vakit ve enerjinizin bulmadığınız durumlarda, önem ve önceliği düşük bazı sosyal etkinliklere ve davetlere "hayır" deyin. Her insan, ara sıra yalnız kalacağı ve zihnini dinlendireceği biraz zamana ihtiyaç duyar. Rahatsız edilmeden; sevdiğiniz bir kitabı okuma, uyuma, banyo alma ya da meditasyon gibi faaliyetlerden birini yaptığınızda kendinizi rahatlamış hissedeceksiniz. Yalnız bu durumlarda, cep telefonunu kapatmayı, ev telefonunun da fişini çekmeyi unutmayın!
10. Düzenli sağlık kontrolü yaptırın: Stresle başa çıkma yeteneğinizi engelleyen bir çok sağlık sorunları vardır. Bu şartlar,
131
bazen yanlış olarak algılanıp stres olarak değerlendirilir. Tiro-id bezi, kalsiyum dengesizliği, anemi, şeker hastalığı, depresyon, karaciğer rahatsızlıkları, böbrek yetmezliği, vitamin ve hormon yetersizlikleri sağlık kontrolünü gerektiren durumlardır. Örneğin, yüksek kan basıncı gibi sağlığınızı ciddi tehdit edebilecek sorunlar, doktor kontrolünde belirlenebilir.
11. Vücudunuzu iyi tanıyın: Yaşamımızı başarılı bir şekilde sürdürebilmek için, vücudumuzdaki belirtilerin zamanında farkına varmamız gerekir. Strese yola açan bu belirtilerin bazıları şunlardır; uyku düzenindeki değişmeler, yorgunluk ve bitkinlik, yaşam zevkinin azalması, kaygı nöbetleri, çeşitli ağrılar, depresyon, aşırı hassasiyet, yüksek kan basıncı, anormal kalp ritmi.
İlave Öneriler
Stres ve gerilim, herhangi bir tehlike durumunda vücudu korumaya yönelik doğal tepkilerdir. Bu tip tehlikeler, kazalardan, mali sıkıntılardan, iş ve aile yaşamındaki sorunlardan kaynaklanabilir. Fiziksel, zihinsel, duygusal ve tinsel sağlığımıza zarar verebilecek bu zorlanmalarla başa çıkmanın çeşitli yolları vardır. Stresle etkili bir şekilde baş edebilmek için bu yolları iyi bilmek ve yaşamın bir parçası haline getirmek gerekir.
Ancak çoğu insan, zorlanmalarda kestirme yolları tercih ederek; alkol, sigara, kafein gibi bağımlılıklara yönelir. Ya da her seferinde, antrenman etkisi yapacak şekilde öfkesini dışa vurur. Bu tür kestirme yollar, stresi azaltacağına her seferinde daha da artırır. Bunun için, uzun erimli başa çıkma yöntemle-
132
rini uygulamak gerekir. Stresle başa çıkmada kullanılabilecek
ilave öneriler şunlardır:
1. Yaşamınızdaki değişikliklerin farkında olun. 2.Zamanınızı etkili yönetin.
3. Gönüllü faaliyetlere katılın.
4. Yeteri kadar arkadaş edinin. ;
5. Çalışırken, kısa molalar verin.
6. Aynı anda birden fazla, iş yapmaya çalışmayın.
7. Mükemmel olmaya çalışmayın, elinizden gelenin en iyisini yapın. I )
8. Aşın rekabetçi olmayın. ;! 9.Yapıcı olmaya özen gösterin.
10.Hayatın mizahi yanım görün ve bol bol gülün. 11.Bilgisayar başında aşın zaman harcamayın. ll.Sizi mutlu eden olayları tekrarlamaya çalışın. 13.Sizi mutsuz eden olayları önlemeye çalışın. M.Sabahlan iyi bir kahvaltı yapın.
Avusturya doğumlu bir bilim adamı olan ve stresin fizyolojisi üzerindeki çalışmalarıyla tanınan Hans Selye'nin dediği gibi; değişimin olabildiğince hızlandığı günümüzde, stressiz bir yaşam imkansızdır. Sorun, stresin varlığı olmayıp, aşırı yani dengesiz olmasındadır. Belirli bir stres düzeyi, organizmanın varoluşu açısından gereklidir. Kaliteli yaşam için, öncelikle stres artırıcı dengesiz bir yaşamdan kaçınmak, buna rağmen ortaya çıkacak stresi yönetmek ve onunla etkili bir şekilde başa çıkmak gerekir.
133
Sözümün Özü
Bir söz; "Bir insanın gerçek kişiliğini tanımak istiyorsan, onun stres altında gösterdiği davranışlara bak" der. Bu söz gerçekten doğrudur. Aşırı stres altında olduğumuz dönemlerde, normal zamanlarda başkalarından gizlemeyi başardığımız, kişiliğimizin olumsuz yönleri açığa çıkar. Stresle etkili bir şekilde başa çıkılamadığı durumlarda, zihnimizde ilkel beyin iktidara gelir. Bu durum, beklenmeyen yer ve zamanda, patlamalar yaşamamıza, çevremizdeki insanları kırıp dökmemize yol açar. Başta aile ilişkilerimiz olmak üzere, tüm ilişkiler zarar görür. Sonuçta, yaşam kalitemiz azalır. Kaliteli bir yaşam için, ilkel beynin ve onun yönetiminde olan duyguların da etkili bir şekilde yönetilmesi gerekir.
3. Kısmı da burada bitirdikten sonra, şimdi de sıra, duygularımızı tanımaya, dengesiz ve olumsuz duygularla etkili bir şekilde başa çıkmaya geldi. Bunun için ele almamız gereken konu, "Duygu Yönetimi" konusudur.
1
04
DUYGU YÖNETİMİ
"Kendini yönet, dünyayı yönetecek gücü bulursun."
Plato (Eflatun)
19 Şubat 2001 günü yapılan Milli Güvenlik Kurulu Top-lantısı'nda, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile, Başbakan Bülent Ecevit arasında, Cumhuriyet tarihinde ilk kez "Anayasa'nm Fırlatılması Olayı" yaşandı. 20 Şubat 2001 tarihli Hürriyet Gazetesi'nin haberine göre, olay şöyle meydana geldi:
Milli Güvenlik Kurulu toplantısı öncesi, Başbakan Ecevit Cumhurbaşkanı Sezer'e; "Yönetsel yetkilerimi kullanmayı engelliyorsunuz. Bankacılık Denetleme Kurulu'ndan elinizi çekin" diyerek muhtemel bir krizin ilk sinyallerini verdi. Sezer ise, toplantının baştnda; "Gündeme geçmeden önce söylemek istediklerim var" diyerek konuşmaya başladı. "Siz yolsuzlukların üzerine gidilmesinden, pisliğin temizlenmesinden neden rahatsız oluyorsunuz?" diye konuşmasını sürdürdü. Karşılıklı konuşmalar sonunda, ortam iyice gerginleşti. Sezer'in Anayasa kitapçığını Ecevit'e fırlatmasıyla ipler koptu ve toplantı salonu terk edildi.
135
Başbakan Ecevit, toplantı sonrası ağlamaklı bir ifade ile, piyasaları altüst eden ve ekonomik krizi başlatan o şok açıklamasını yaptı. Anayasa kitapçığının fırlatmasıyla patlak veren ekonomik krizin faturası, Türk halkına pahalıya maloldu. 06 Şubat 2002 tarihli Sabah Gazetesi'nde yer alan veriler, Türk halkının ödemiş olduğu bedelin, ne kadar ağır olduğunu açıkça göstermektedir:
Türkiye'nin 2000 yılında 201.3 milyar dolar olan milli geliri, kriz nedeniyle 150.3 milyar dolara indi. Kriz öncesi, 2962 dolar olan kişi başına yıllık gelir de 2182 dolara düştü. Yani herkesin cebinden 780 dolar çıktı. 14 Milyar dolarlık sermaye, yurt dışına kaçtı. Resmi kayıtlara göre 1,5 milyon kişi işinden . oldu. Yeni ekonomik hedefler tutturulursa; milli gelir 2000'de 165.6 milyar dolara, 2003'de 183 milyar dolara, 2004'te ise 201.3 milyar dolara ulaşacak. Yani, 4 yıl sonra, 2000 yılındaki milli gelir düzeyine ancak ulaşabileceğiz- Kısacası, bu krizle Türkiye, son dört yılını kaybetti.
Devletin en yüksek mevki ve makamlarında bulunan insanlar, bu makamların gerektirdiği sorumluluğa sahip olmaları ve duygularını başarılı bir şekilde yönetmeleri gerekir. Olumsuz duygularla başa çıkamamanm faturası, bu olayda olduğu gibi bazen çok ağır olabilmektedir.
Duygularınızı Tanıyın
Duygu, hareket halinde bir enerji olup, yaşam kalitemizi önemli oranda etkiler. Duygular, olumlu (pozitif) ve olumsuz (negatif) olmak üzere iki ana gruba ayrılırlar. Olumlu duygu-
136
lar, zevk ve mutluluk verirken; olumsuz duygular, bir şeylerin yanlış gittiği konusunda bizleri uyarırlar. Korku, öfke, üzüntü, keder gibi olumsuz duygular; mutsuzluk ve özgüven eksikliği yaratan, bireyin kendisini ve çevresini olumsuz olarak algılamasını sağlayan hislerdir. Bu tür duygular aslında, mükemmel birer geri bildirimler olup, onlardan en iyi şekilde yararlanılmalıdır.
Çoğu insan, olumsuz duygularını kontrol edemeyeceğine inanır. Bu tür insanlar, olumsuz duyguların kendilerinden çok; genetik yapıdan ve çevresel faktörlerden kaynaklandığına inanırlar. Böylece, olumsuz duygularla başa çıkmada kestirme yolları tercih ederler. Elbette, çevresel ve biyolojik faktörlerin belirli duyguların oluşmasındaki önemi inkar edilemez. Ancak, olumsuz duygularla başa çıkmada bilinçli tepkiler çok etkili olup, içsel mekanizmaların geliştirilmesi her zaman mümkündür.
Duygular, insanoğlunun varoluşundan beri hayatta kalmasını sağlayan doğal savunma mekanizmalarını oluştururlar. Ancak duyguların şiddeti arttığında ve denge bozulduğunda; bu durum kişinin sağlıklı düşünebilme ve doğru açıdan bakabilme yeteneğini bozar. İnsanlar böyle durumlarda, yalnız görmek istediklerini görür, işitmek istediklerini duyarlar. Sık sık tekrarlanan ve uzun süren olumsuz duygular, yerini sağlamlaştırarak alışkanlık haline dönüşürler. Eğer tedbir alınmazsa, depresyon gibi ilaç tedavisi gerektiren rahatsızlıklara neden olabilirler. Bu nedenle, olumsuz duygularla başa çıkma yetisi kazanmadan, kaliteli bir yaşama ulaşmak mümkün değildir.
137
Duygusal Zihnin İktidara Gelmesi
"Duygusal Zeka" adlı kitabın yazarı Daniel Goleman, birisi ile düşünüp diğeri ile hissettiğimiz iki zihne sahip olduğumuzu belirterek şöyle der; "Birbirinden tamamen farklı bu iki kavrama tarzı, zihinsel yaşantımızı oluşturmak için etkileşim halindedir. Akılcı zihin, çoğunlukla farkında olduğumuz bir kavrama tarzıdır; bilincimize daha yakındır, düşüncelidir ve tartıp yansıtabilir. Bunun yanı sıra fevri ve güçlü, bazen de mantıksız olan bir kavrama sistemi daha vardır; bu da duygusal zihindir."1
Duygusal zihin -100
Denge hali
Akılcı zihin O
+ 100
Zihnin akücı-duygusal dengesinin belirli bir orantısı vardır; hisler yoğunlaştıkça duygusal zihin devreye girer ve akılcı zihin etkisini yitirir. Hislerimiz arttıkça yani denge bozuldukça, zihnimize duygusal bölüm hakim olmaya başlar, akılcı bölüm pasif konumda kalır. Daniel Goleman, bu konuda da şöyle der; "Genelde duygusal ve akılcı zihinler bir denge ha-
I
1) Goleman, Daniel. Duygusal Zeka, s. 23.
138
ündedir. Duygu akılcı zihnin işleyişine katkıda bulunur, akılcı zihin ise duygusal verileri şekillendirir ve bazen reddeder. Ancak yine de duygusal ve akılcı zihinler yarı bağımsız melekelerdir. Her ikisi de, beyindeki farklı ama birbiriyle bağlantılı devrelerin işleyişini yansıtır.
Çoğu zaman bu iki zihin olağanüstü bir işbirliği içerisindedir; duygu düşünceler için, düşünceler ise duygular için vazgeçilmezdir. Ancak tutkular bu dengeyi sarstığında, duygusal zihin üstünlük sağlar ve akılcı zihni etkisiz bırakır."2
I Duyguların Gücü
Normal olarak, duygularımız düşüncelerimizi takip eder. Ancak, beynin herhangi bir olayı tehdit ya da tehlike olarak algılaması durumunda yani, "Savaş ya da Kaç" tepkisinin ortaya çıktığı durumlarda, duygular düşüncelerden önce oluşur. Bu dönemlerde, aşırı duyguların etkisi ile, duygusal zihin akılcı zihni devre dışı bırakır. İşte bu dönemler, "geçici delilik" olarak da adlandırılan, çoğunlukla pişman olacağımız kararlar verip sonra da, "Ben bunu neden yaptım?" diye kara kara düşündüğümüz dönemlerdir. Tıpkı, bir bardak su getirmediği için, 50 yıllık eşinin kafasına baltayla vurarak öldüren, Halil Güder'in haberinde olduğu gibi:3
Halil Güder (73), eşi Na/iye Güder'den (69) kendisine su getirip kül tablasını boşaltmasını istedi. Yaşlı kadının; "Hep ben mi sana hizmet edeceğim? Bıktım artık senden" demesi ürerine ara-
2) Goleman, Daniel. Duygusal Zeka, s. 24.
3) Yeni Şafak Gazetesi, 1 Ağustos 2002.
139
lannda tartışma çıktı. Eşinin bu sözlerine içerleyen yaşlı adam, eline geçirdiği balta ile kanepe üzerinde uyuyan Nafiye Güder'in kafasına 4 kez vurarak öldürdü.
California Üniversitesi İnsan Etkileşimi Laboratuarından Paul Ekman ve Massachussetts Üniversitesi'nden klinik psikolog Seymour Epstein, birbirlerinden bağımsız olarak yaptıkları çalışmalarda, duygusal zihnin çalışma sistemi hakkında şu bilimsel, modeli ortaya koymuşlardır; "Duygusal zihin akılcı zihinden çok daha hızlıdır ve bir an bile durup ne yaptığını gözden geçirmeden eyleme atılır. Bu hız, düşünen zihnin bir işareti olan ölçülü ve analitik düşünmeye imkan tanımaz... Duygusal zihin bizim tehlikeye karşı radarımızdır; eğer biz (ya da evrim sürecinde atalarımız) bu tür yargılarda bulunmak için akılcı zihni beklemiş olsaydık, sadece hata yapmış olmaz, ölmüş de olurduk. Bu tür izlenimlere ve sezgisel yargılara göz açıp kapayana kadar vardığımızdan, yanılgılı ya da yanlış yönde olabilmeleri de dezavantajdır."4
New York Sinir Bilimleri Merkezi'nde çalışan nörolog Jo-seph LeDox, saniyelerin binde biri kadar küçük bir zaman diliminde gerçekleşen bu ani tepki sistemi üzerinde çeşitli araştırmalar yapmıştır. Araştırmaları sonunda, beynimizde akılcı zihinden önce tepki veren kestirme bir yol olduğunu bulmuştur. Bu kestirme yol, duyguların gücünü ve akla olan üstünlüğünü çok iyi açıklamaktadır:5
4) Goleman, Daniel. Duygusal Zeka, s. 362-363.
İ 5) LeDoux, Joseph E. Emotion, Memory and the Brain. Scientific American, Special Edition, p. 62-71.
140
Resim 1: Duygusal Beynin Çalışma Sistemi
Görsel taiamus
"-¦£.
t *
Görsel korteks.
Amigdala
A
4--4.....'i
Kalp alış hızı
Kan basıncı
Kaynak: Scientiflc American
Kaynak: Scientific American
Yukarıdaki resimde de görüldüğü gibi; LeDoux, kortekse giden büyük nöron topluluğunun yanı sıra, talamustan amig-dalaya uzanan küçük bir nöron demetinin -sinirsel kestirme yol- varlığını keşfetti. İşte bu kestirme yol sayesinde amigda-la; duyulardan gelen sinyalleri direkt olarak alabiliyor ve daha henüz neokorteks tarafından değerlendirilmeye fırsat kalmadan ani tepki vermesini sağlıyor.
141
Duygularda Denge
Normal şartlarda zihin, akılcı ve duygusal kısımların bir denge içerisinde çalıştığı mükemmel bir sistemdir. Aynı şekilde, tüm duygularımızın kaynağım oluşturan duygusal zihin de, kendi içinde hassas bir denge üzerine kurulmuştur. Bir uçta, aşırı olumlu duyguların sergilendiği pozitif kutup; diğer uçta ise, aşırı olumsuz duyguların sergilendiği negatif kutup yer alır. Aşağıdaki şekilde de görüldüğü gibi, aşırı uçlar tek başına kaliteli bir yaşam için yeterli değildir. Çünkü, dengeden yoksundur. İster olumlu ister olumsuz olsun, sürekli hale gelen aşırı duygular her zaman sağlıksızdır. Bu duruma, sürekli mutluluk hali olan "mani" ve sürekli mutsuzluk hali olan "depresyon"u örnek verebiliriz:
Depresyon -100
Denge hali
+.100
Prof. Dr. Özcan Köknel, "Dolu Dolu Yaşamak" adlı kitabında bu konuda şöyle der; "İnsanın sürekli haz ya da elem duyguları içinde olması düşünülemez. Yaşamdan sürekli haz duyan, mutlu olan, aşırı neşe, sevinç duyguları içinde bütün insanlarla ilgilenen, çok konuşan, düşünceleri uçuşan, kendi-
142
ni akıllı, zeki, güçlü, güzel, büyük ve üstün gören insanlara
bir duygulanım bozukluğu olan 'mani' tanısı konur...
Bu tablonun aksine, yaşamdan haz duymayan, mutsuz, ilgisiz, isteksiz, sevgisiz yaşayan; yaşama sevincini yitirmiş, karamsar, kötümser insanlara 'depresyon' tanısı konur. Elem doğrultusunda artmış olan kaygı, endişe, korkuyla birlikte kendim suçlama ve yetersizlik düşüncelerinin egemen olduğu duygu durumuna manevi elem, keder adı verilir. Görülüyor ki, sürekli haz ya da elem doğrultusunda artmış olan duygu durumları ruhsal bozukluk, hastalık belirtisidir."6
Yaşamda güneşli günler olduğu gibi; karlı, fırtınalı, yağmurlu günlerde olacaktır. Bütün mevsimleri olgunlukla karşılamak gerekir. Çünkü bunlar, hayatın renkleri olup, her rengin kendine has bir güzelliği vardır. Hayatta her zaman güzellikler olmayacaktır; acılar, üzüntüler ve sıkıntılar da olacaktır. Kaliteli bir yaşamda, denge ölçeğindeki tüm duyguların, dengeli bir şekilde yaşanması gerekir. Oysa, günümüz insanı sürekli olarak acıdan kaçmakta ve uç noktalardan biri olan zevk ve mutluluk ekseninde yaşamak istemektedir. Bu durum, dengenin olmadığı bir bağımlılık halidir. Denge yoksa, kalite de
yoktur.
Ayrıca, duygusal zihindeki dengesizliği simgeleyen her iki uç, aynı zamanda akılcı zihnin yönetimde olmadığı zamanları da ifade eder. Bu dönemde alman hayati kararlar, çoğunlukla hatalı olur ve pişmanlığa yol açar. İşte, Anayasa'nm fırlatılması olayı (aşırı olumsuz duyguların sergilendiği); duygusal zihnin, akılcı zihni kovarak iktidara geldiği bir anda meydana gelmiştir. Olumsuz aşırı duyguların iktidarda olduğu dönem-
6) Köknel, Özcan. Dolu Dolu Yaşamak, s. 130-131.
143
lerde, öfke nöbeti geçiren bir insan, kavga ettiği insanı bile öldürebilir. Çünkü, ilkel beynimizi temsil eden duygusal zihin, ömrümüzün hapishanelerde geçeceğini düşünemez.
Diğer kutupta ise, birbirlerine aşık olan genç çiftler (aşırı olumlu duyguların sergilendiği), bütün olumsuzlukları göz ardı ederek, ömür boyu "soğan-ekmek" yiyebileceklerini söyleyerek hayal aleminde yaşayabilirler. Duygusal zihin, soğan ekmekle bir ömür geçirilip geçirilemeyeceğini hesap edemez. Bu dönem, olumlu aşırı duyguların iktidarda olduğu yani, duyguların mantığı esir almış olduğu bir dönemdir. Uzmanlara göre; birbirlerini yeterince tanımadan aşık olup evlenen çiftler, en geç 3 yıl içinde ayakları yere basmaya başlar ve hayatın gerçekleri ile yüz yüze gelirler.
Duyguların etkili bir şekilde yönetilememesi halinde, bazı duygusal dengesizlikler yaşanır. Bu duygusal dengesizlikler; yaşam kalitemizin azalmasına, mutsuzluğa ve çeşitli psikolojik sorunlara yol açarlar.
Davranışlarda Denge
İnsan davranışlarını inceleyen bilim adamları, çeşitli kişilik teorileri ortaya atmışlardır. Bunlardan en çok bilineni, Fre-ud'un; İd, Ego ve Süper ego'dan oluşan kişilik tanımlamasıdır. Freud'un kişilik tahlilinden 2. Kısım'da söz etmiştik. Diğer teoriler ise; Alfred Adler'in kişilik yaklaşımı, Eric Berne'nin kişilik teorisi, Cari Gustav Jung'un kişilik yaklaşımı ve Karen Horney'in kişilik teorisidir. Konumuzla olan ilgisi nedeniyle, şimdi Eric Berne'nin. teorisini daha yakından inceleyelim.
Eric Berne'in kişilik teorisine göre, insan aşağıdaki üç kişilik özelliğinin bir sentezinden ibaret olup, bu özellikler deği-
144
şik dönemlerde yaşamımızda baskın rol oynamaktadır. Her özellik, insanın doğumundan ölümüne kadar her aşamada vardır. Feyzullah Eroğlu'nun "Davranış Bilimleri" adlı kitabında da yer alan bu özellikler şunlardır:7
1. Kişiliğin anababahk yönü: Fert, ana ve babasının benlik durumlarını, kendi algıladığı biçimde zihninde yeniden inşa ederek bir anlamda, kendi benliğinde bir ebeveynlik (anababahk) biçimlendirir. Fertlerin, başkalarına yol gösterme, nasihat etme, yasaklar koyma, davranışları düzenleme ve sınırlama şeklindeki tavırları, onların içinde taşıdıkları ebeveynlik yönlerinin birer dışa yansımasıdır. Freud'un Süper ego kavramına denk düşmektedir. x
2. Kişiliğin çocukluk yönü: Çocukluk kavramının çağrıştırdığı temel izlenimler ise bağımlı ve edilgen davranışlar, bencil ve sorumsuz tavırlar, sadece içinde bulunulan zamanı düşünmek, sınırlı davranış alternatifleriyle hareket etmek, çoğunlukla eğlenme ve oyuna düşkün olmak, sınırsız ve içgüdüsel isteklerle dolu olmak gibi hususlardır. Freud'un İd kavramına benzemektedir.
3. Kişiliğin olgunluk yönü: Nisbeten bağımsız ve aktif davranışlar, yüksek bir sorumluluk ve duyarlılık düzeyi, içinde bulunulan zaman ile birlikte geçmişi ve geleceği de düşünmek, çok alternatifli bir davranış zenginliği, çalışma ve başarılı olmaya önem verme, istek ve arzuların sosyo-ekonomik çevre şartlarına göre sınırlandırılması gibi hususlar, yetişkinliğin ve olgunluğun çağrıştırdığı temel davranış standartlarını
7) Eroğlu, Feyzullah. Davranış Bilimleri, s. 158-159.
.*'¦•¦ 145
meydana getirmektedir. Freud'un Ego kavramına denk düşmektedir.
Kişiliğin anababahk yönünün sergilediği davranışlara "anababa tavrı", çocukluk yönünün sergilediği tavırları "çocuk tavrı" ve olgunluk yönünün sergilediği davranışları ise "olgun tavrı" olarak adlandıralım. Bu üç tavrı denge ölçeğimizde gösterecek olursak, ölçeğimiz aşağıdaki gibi oluşur:
Çocuk tavrı -100
Olgun tavır
Anababa tavrı 0
Denge Ölçeği
Kaliteli bir yaşam için, bu üç tavrın her biri tek başına yeterli olmaz. Bu tavırlar arasındaki denge çok önemlidir. En ideali, daha çok "olgun tavır" sergilemek kaydıyla; gerektiğinde "anababa", gerektiğinde ise "çocuk tavrı" gösterebilmektir. Böylece, her üç tavrı da sergilemek suretiyle, dengeli hareket etmiş ve dengeli yaşamış oluruz.
Duygu Yönetimi Nedir?
Duygu yönetiminin temeli; duyguları tanımaya ve farkına varmaya, farkına varılan olumsuz duygularla başa çıkmaya da-
146
yanır. Duyguların zamanında farkına varılması çok önemli olup, ancak farkına varabildiğimiz duyguları yönetebilme şansına sahip oluruz. Aksi taktirde, olumsuz duygular bizi esir alarak, zaman ve enerjimizin israf edilmesine, arzu edilmeyen yer ve zamanda yıkıcı davranışlar sergilenmesine neden olurlar.
Bu bağlamda duygu yönetimi, yüksek bir duygusal yeteneğe -duygusal zeka (EQ)- sahip olmak için, bilinçli ve amaçlı faaliyetlerde bulunmaktır. Duygusal zekanın genetik özellikler ile yaşam tecrübelerinin bileşiminden oluştuğunu söyleyen Daniel Goleman, "Duygusal Zeka" adlı kitabında konunun önemini şöyle açıklamaktadır:
"Bir çok bulgu gösteriyor ki, duygusal yetenek sahibi Aen-di duygularını tanıyan ve idare edebilen, başkalarının duygularını okuyup onlarla etkili bir şekilde başa çıkabilen- kişiler, hayatın her alanında -gerek romantik yakın ilişkilerde, gerekse kuruluş içi politik ilişkilerde başarıyı belirleyen sözsüz kuralları kavrama becerisinde- avantajlıdırlar. İyi gelişmiş duygusal becerilere sahip kişiler yaşamlarını daha doyumlu ve etkili bir şekilde sürdürerek, kendi verimliliklerini besleyecek zihinsel alışkanlıkları edinebilir; duygusal hayatını bir şekilde kontrol altına alamayan kişiler ise, kendi içlerinde, işe odaklanıp açıkça düşünmelerini sağlayacak yetenekleri baltalayan
savaşlar verir."8
Bana göre, duygu yönetimi demek; duygusal zihnin iktidara gelmemesi için gerekli tedbirleri alarak beyni akılcı zihnin yönetiminde tutmak, duyguları iyi tanıyarak onlarla etkili bir şekilde başa çıkma yolunda bilinçli bir çaba göstermek, daha önceden bilinçaltına bastırılmış olan duyguları zararsız
8) Goleman, Daniel. Duygusal Zeka, s. 53.
. ¦ 147
hale getirmek, son olarak da anı yaşama yetisi kazanmak demektir.
Kaliteli bir yaşam için, kişisel potansiyelimizin israf edilmesine neden olan dengesiz duygularımızla dost olmamız gerekir. Bunun için, duygularımızı çok iyi tanıyıp, onlarla etkili bir şekilde başa çıkmayı öğrenmeliyiz. Bu tanıma, duyguların farkmdalık düzeyine yükseltilmesini gerektirir. Farkmdalık düzeyi yüksek ve duygularım iyi tanıyan bireyler; iç dünyalarında meydana gelen duygusal dengesizliklerin zamanında farkına vararak, gerekli tedbirleri alma şansına sahiptirler.
Şimdi, günlük yaşamda en çok sorun yaratan duygulardan bazılarını görelim.
Engellenme ve Çatışma
İnsanoğlunun yaşamını sürdürebilmesi için, çeşitli ihtiyaçları, arzu ve istekleri vardır. Bu gereksinimlerin tatmin edilememesi, organizmada çeşitli olumsuz duygulara yol açar. Tüm bireyler, başarılı olmak, sevilmek ve sayılmak, takdir edilmek ihtiyacı duyarlar. Ancak, çoğu zaman elimizden geleni yapmamıza rağmen amaçlarımıza ulaşamayız. Çünkü, aşamadığımız bir takım engeller vardır. İşte, bir isteğin, bir gereksinimin ya da bir davranışın belli bir sonuca ulaşmasının önlenmesi durumunda ortaya çıkan duyguya "engellenme"
denir.
Engellenme, çevresel ve toplumsal faktörlerden kaynaklanabileceği gibi, organizmanın fiziksel ve zihinsel yapısından da kaynaklanabilir. Engellenme durumuna, her birey farklı tepkilerde bulunur. Engellenmeyle birlikte; endişe, kaygı, kız-
148 .
gmlık, öfke, saldırganlık ya da duygusal çöküntü hallerinden bir ya da bir kaçı görülebilir. Arzu edilmeyen bu gibi durumlar, düş kırıklığı yaratır. Düş kırıklığı yaşayan birey, ya isteğinden vazgeçer ya da olumsuz duygular yaratan engelleri ortadan kaldırmaya yönelir.
Bazen de, engellenmenin kaynağı "çatışma" olabilir. Çatışma; farklı iki veya daha fazla güdünün organizmayı etkilemesi durumunda, bunlardan birinin seçilememesi halidir. Bazen kişi istemediği halde, iki şeyden birini seçmek ya da yapmak zorunda kalabilir. Bu durumda; kararsızlık, psikolojik çatışma, pişmanlık duyguları yaşanabilir. Kişi saldırganlaşır ya da içine kapanabilir. Psikologlarca tanımlanmış üç tür çatışma vardır:
1. Yaklaşma-yaklaşma: Arzu edilen iki veya daha fazla şeyden birisinin seçilememesi halidir. Bu çatışma türünde, her iki amaç da olumlu olup, ikisinin aynı anda gerçekleştirilmesi mümkün olmaz. Sadece bir tanesine yetebilecek paraya sahip genç bir insanın, hem pantolon hem de kazak almak istemesi bu tür çatışmaya örnek verilebilir.
2. Kaçmma-kaçmma: Bu çatışma türü, yaklaşma-yaklaşma çatışmasının tam tersidir. Yani, iki olumsuz şeyden bir tanesini hiç de arzu etmediğimiz halde seçmek zorunda kaldığımızda bu çatışmayı yaşarız. Hem şiddetli diş ağrısı çeken, hem de dişçiden korkan bir çocuğun durumu bu tür bir çatışmaya örnektir.
3. Yaklaşma-kaçmma: Bazen yapacağımız seçim, bünyesinde olumlu ve olumsuz özellikleri birlikte barmdırabilir. Şe-
149
ker hastası olan bir insanın, baklava yemek istemesi bu çatışma türüne örnektir.
Stressiz bir hayat olmadığı gibi, engellenme ve çatışmaların olmadığı bir yaşam da mümkün değildir. Önemli olan, engellenme ve çatışmalara yapıcı bir şekilde yaklaşmak ve olumlu çözümler bulabilmektir. Aksi taktirde bireyin, mutsuz ve huzursuz olması kaçınılmazdır.
Anksiyete (Kaygı/Endişe)
Prof. Dr. Engin Geçtan'a göre anksiyete; "Hafif bir kaygıdan yoğun paniğe kadar değişebilen ve farklı yoğunluklarda yaşanan bir duygudur." İçten ve dıştan yönelen tehditlerle organizmanın başa çıkamadığı durumlarda, kişiye anksiyete duygusu hakim olur. Kaygı ve endişe hali olarak bilinen anksiyete, organizma dengesinin bozulduğunu ya da bozulmakta olduğunu haber veren yararlı bir geri bildirimdir. Anksiyete ortaya çıktığında, insanı bir şeyler yapmaya güdüler. Bunun sonucu insan, tehdit edici durumdan kaçabilir, tehlikeli dürtülerini bastırabilir ya da vicdanının sesine uyar.
Yetersiz kaygı düzeyi, gerekli motivasyonu sağlayamaması nedeniyle başarı için bir engel teşkil eder. Aşırı kaygı ise; bize ilk adımı atma cesaretini vermez, olumlu duygularımızı zayıflatır, olumsuz duygular altında ezilmemize neden olur. Kronik kaygılar, hem tehlikeli hem de sağlıksızdır. Bulunduğumuz anı yaşamamıza izin vermezler. Bunlar hiçbir olumlu etkisi olmayan, sürekli tekrarlanan ve enerjimizi tüketen tasalardır. Fobi ve saplantılara dönüşebilirler. Uyku düzenimizin bozulmasına yol açarlar. Bu nedenle, kaygısızlık ve aşırı kaygı hali sağlıklı değildir.
150
En iyisi, dengeli bir kaygı düzeyine sahip olmaktır. Dengeli bir kaygı düzeyi, organizmanın varoluşu açısından da gereklidir. Eğer atalarımız kaygısız ve korkusuz olsalardı, vahşi hayvanlara yem olurlardı ve insanlık medeniyeti bugüne dek ulaşamazdı. Aşağıdaki skalada da görüldüğü gibi, normal bir kaygı düzeyi; bizim daha uyanık olmamızı, muhtemel tehlike ve aksaklıklara karşı önceden çözüm üretmemizi sağlar.
Aşın kaygı -100
Normal kaygı
Kaygısızlık
+100
Yapılan araştırmalar, yüksek ve düşük kaygı düzeylerinin başarısızlığa yol açtığını ortaya koymaktadır; "Kaygı her türlü akademik başarıyı da engeller. 36.000 kişi üzerinde yapılan 126 farklı çalışmada, bir insan tasalanmaya ne kadar yatkınsa, akademik başarısının da, neyle ölçülürse ölçülsün -sınav notları, not ortalaması veya başarı testleri- o kadar düşük olduğu
ortaya çıkmıştır."9
Şimdi de, anksiyete ile başa çıkamadığımız durumlarda, bilinçsizce başvurulan savunma mekanizmalarını görelim.
İl
151
Savunma Mekanizmaları
Kaygı ve endişe yaratan ağır zorlanmalarla karşılaşan bir insan, bu durumdan kurtulmak için; çabaya yönelik davranışların yanı sıra, bir takım savunma mekanizmalarına da başvurur. Bundan amaç, insanın psikolojik olarak zedelenmesini ya da değerinin azalmasını önlemektir. Bilinçdışı gerçekleşen bu mekanizmalar, organizmanın psikolojik bütünlüğünü ve dengesini korumayı amaçlar.
Engin Geçtan'm "Normaldışı Davranışlar" adlı kitabında yer alan ve anksiyete durumlarından korunmamızı sağlayan, bilinçaltı savunma mekanizmalarından bazıları şunlardır:10
1. Baskı (Repression): İçgüdüsel dürtülerin insanın isteği dışında "bilinçdışmda" tutulması ve bilince çıkmalarının önlenmesine baskı (repression), uygun görülmeyen istek ve anıları bilinçten uzaklaştırma mekanizmasına ise bastırma (sup-ression) denir. Örnek; ölüm korkusunun bastırılması nedeniyle, günlük yaşamda ölüm korkusunun akla gelmemesi.
2. Yadsıma (Denial): Eğer kişi tehlikeyle baş edemez ya da ondan kaçmamazsa, kullanılabilecek tek yol bu tehlikeyi yok saymak olur. Örnek; hırsızlık yapan bir çocuğun, hırsızlık yaptığını inkar etmesi.
3. Mantığa uydurma (Rationalization): Geçmişte ve şu anda yaşadığımız ya da gelecek için tasarladığımız davranışlara, mantıklı ve toplumun onayladığı açıklamalar getirme biçiminde işler. Mantığa uydurma, bir insanın varoluşunun so-
, Daniel. Duygusal Zeka, s. 111.
10) Geçtan, Engin. Normaldışı Davranışlar, s. 66-98.
152
rumluluğunu üstlenmekten kaçınmak için en sık kullandığı mekanizmalardan bir tanesidir. Örnek; cinayet işleyen birinin, "Benim yerimde kim olsa, aynı şeyi yapardı" diye bir düşünce geliştirmesi.
4. Yansıtma (Projection): Birey, sorumluluktan kaçarak meydana gelen olayların suçunu diğer kişi yada kurumlara yükler. Örnek; trafik kazası yapan bir kişinin, suçun Karayol-ları'nda olduğunu söylemesi.
5. Ödünleme (Compensation): Herhangi bir alanda engellenen bireyin, bir başka alanda doyum sağlayarak, kaygılarını^ azaltmasıdır. Örnek; çelimsiz bir delikanlının, bedensel yetersizliğini, akademik ya da sanatsal başarı ile gidermesi.
6. Yüceltme (Sublimation): Toplum tarafından onaylanmayan cinsellik ve saldırganlık gibi ilkel eğilimlerimizin, biçim değiştirerek toplumun kabul edeceği etkinliklere dönüştürülmesidir. Örnek; kadınlık eğilimleri baskın olan bir erkeğin, kadm rollerine gireceği bir televizyon programı yapması. Ya da, şiddet eğilimi olan bir insanın, uzak doğu sporları hocası olması.
7. Özdeşleşme (Identification): Bireyin, kendisini bir başka insanın yerine koyması ve onun gibi davranmasıdır. Bu kişi, anne ya da baba olabileceği gibi, bir sinema ya da müzik sanatçısı da olabilir. Örnek; bazı gençlerin, Michael Jackson gi-i. bi giyinip, onun gibi davranışlar sergilemesi.
8. Yer değiştirme (Displacement): Belirli bir uyaranın neden olduğu tepkinin, çeşitli nedenlerle açığa vurulamaması
153
halinde, başka bir kimseye tepki gösterilmesi durumudur. Örnek, patronu tarafından azarlanan bir babanın evde eşine kızması, eşinin de kızgınlığını çocuklarından ya da apartmanın kapıcısından çıkarması.
9. Karşıt tepki oluşturma (Reaction Formation): Gerçek duyguların ifade edilmesinin hoş karşılanmayacağı durumlarda, tam karşıt davranışların sergilenmesi halidir. Örnek; gerçekte babasından nefret eden bir gencin, ana babaya kızılma-ması gerektiği düşüncesi ya da toplumun baskısından çekinmesi nedeniyle ona aşırı sevgi göstermesi.
Bilinçsiz olarak yapılan bu tür savunma mekanizmaları, günlük yaşamda herkes tarafından kullanılan sağlıklı davranışlardır. Ancak, bu mekanizmaların süreklilik kazanması, bireyin çevresiyle uyum yeteneğini bozarak, ilişkilerinde dengesizliğe yol açar. Bu durumda, uzman yardımı almak gerekir.
Korku
Korku; gerçek bir tehlike, tehlike olasılığı ya da düşüncenin, insanda yarattığı kaygı duygusudur. Bir tehlike ya da tehlike olasılığı karşısında uyanan; coşku, yüz sararması, ağız kuruması, yürek vuruşu ve solunum hızlanması gibi belirtileri olan ya da daha karmaşık fizyolojik değişmelerle beliren bir duygudur.
Alfred Adler, "İnsanı Tanıma Sanatı" adlı kitabında korkuyu şöyle tanımlar; "Daha çocukluk yıllarından başlayarak yaşlılığa kadar insana musallat olan [insanın yakasına yapışan], hayatı hissedilir derecede zehirleyen, her türlü insani ilişkileri düzenlemekte başarısızlığa götüren, sakin bir hayat sürmek-
154
ten ve verimli işler yapmaktan alıkoyan bir duygudur."11 Na-poleon Hill ise, "Düşün ve Zengin Ol" adlı kitabında; "... Mantık yetisini felce uğratır, hayal gücünü ve kendine güveni yok eder, coşkuyu öldürür, inisiyatifi kişinin elinden alır, amaç belirsizliğine yol açar, ertelemeyi teşvik eder, kendini kontrolü imkansız hale getirir"12 demektedir.
Korku, insanın iç dünyasından kaynaklanabileceği gibi, dış dünyadan da kaynaklanabilir; başarısızlık korkusu, eleştirilme korkusu, yoksulluk korkusu, hastalık korkusu, ölüm korkusu en yaygın korkular arasındadır. Korkular, tıpkı bir aracın freni gibidir. Çoğunlukla insanların ilk adımı atmalarına engel olurlar. Korkan insanın hareketleri yavaşlar, karar vermekte zorlanır ve mazeretler üretir. Zihnimiz bir kez mazeret bulmaya başladı mı, potansiyelimizi harekete geçiremeyiz. Mazeretler, tıpkı bir orduda ki bozguncular gibidir ve çok tehlikelidir. Enerjimizin, verimsiz bir şekilde zihni boğuşmalarla harcanmasına yol açar. Günlük yaşamda çoğu insan güven içinde yaşayamaz ve sürekli korku duyar. Bu tür insanlar, bulundukları anı yaşayamazlar ve sürekli olarak; iflas etmekten, mal varlıklarını kaybetmekten, hastalanmaktan, eş ve çocuklarını kaybetmekten korkarlar.
Korkulan şey, korkunun kaynağından çok, korkunun zihnimizde yaratmış olduğu düşüncelerdir. Bu korku ve kaygılar, zihinsel bir tutum olup, olumsuz arşiv kayıtlarının oluşturduğu paradigmalardan kaynaklanır. Üstelik, zihnimizdeki kaygı ve korku duyduğumuz olayların büyük bir çoğunluğu gerçek hayatta meydana gelmez. Tıpkı, rahmetli kayınpederimden dinlediğim nalbantm hikâyesinde olduğu gibi:
11) Adler, Alfred. İnsanı Tanıma Sanatı, s. 191.
12) Hill, Napoleon. Düşün ve Zengin Ol, s. 215.
155
. >
Bir zamanlar, çok güzel karısı olan bir nalbant varmış. Padişah nalbantm karısına göz koymuş. Saraya çağırtıp;
-"Sana üç gün müsaade; seksen sarat, doksan dorat, yüz bin kıratın nalım mıhını yapıp getiremeden, idam olacaksın" demiş. Adam çaresiz, "Emredersin padişahım" diyerek üzgün bir vaziyette evine dönmüş. Hanımı ve kızı, niçin üzgün olduğunu sorduklarında durumu anlatmış ve; "Bunların yapılması imkansız" demiş. Nalbantm hanımı;
-"Üzülme bey, akşamın ve sabahın sahibi vardır" demiş. Adam gece boyu gözünü kırpmadan, nal ve mıhların nasıl yapacağını kara kara düşünüyormuş. Üçüncü gün sabahı nalbandın kapısı dövülmüş. Nalbant; "Hanım hakkım helal et" dedikten sonra, pencereyi açıp kimin geldiğine bakmak istemiş. Padişahın
adamları;
-"Padişah öldü de tabut yapılacak, seni çağırıyorlar" demişler.
Aslında korku, bizi tehlikeler karşısında uyaran bir sistemdir, insanlığın varoluşundan bugüne kadar, bir tehlike anında "Savaş ya da Kaç" tepkisini harekete geçirerek atalarımızın hayatta kalmasını sağlamıştır. Eğer korkusuz olsaydık, geçmişte vahşi hayvanlara yem olurduk. Günümüzde ise, gücümüzü aşan işlere girer, iflas ederdik. Ancak, tüm aşırı olumsuz duygularda olduğu gibi, korkunun da aşırısı sağlıksızdır. Aşırı korku, insanın potansiyelini kullanmasına izin vermez. Korkunun hakim olduğu yerde, güven filizleri yeşermez. Bu güvenin olmaması- nedeniyle herkesin her an diken üzerinde ve gergin olduğu doyumsuz ilişkiler ortaya çıkar. Kısaca korku; "Azı karar, çoğu zarar" olan bir duygudur.
156
Kızgınlık
Psikolog Charles Spielberger'e göre kızgınlık; "Çok hafif bir rahatsızlıktan, yoğun bir öfke ve hiddete kadar değişik yoğunluklarda yaşanan bir duygudur." Kızgınlık, sadece insana özgü bir duygu olmayıp, pek çok hayvan türünün de sahip olduğu doğal bir savunma mekanizmasıdır. Kızgınlık, canlı organizmanın varlığını tehdit eden olaylara karşı göstermiş olduğu bir tepkidir. Bu nedenle, belli bir düzeyde kızgınlık duygusu varoluşumuz için gerekli olup, fizyolojik ve biyolojik değişmelerle birlikte yaşanır.
Amerikan Psikoloji Derneği (American Psyhological Asso-sication/APA) kızgınlık konusunda şöyle demektedir; "Kızgınlık tümüyle normal ve genellikle de sağlıklı bir insani duygudur. Ama kontrolden çıkıp da yıkıcı hale dönüştüğünde, okul ya da iş hayatınızda, kişisel ilişkilerinizde ve genel yaşam kalitenizde sorunlara yol açar. Kendinizi, kontrol edemediğiniz, ne zaman ortaya çıkacağını bilemediğiniz güçlü bir duygunun kölesi olmuş gibi hissedersiniz."13 f
Kızgınlık, "Savaş ya da Kaç" tepkisini harekete geçiren duygulardan bir tanesidir. Bu tepkinin harekete geçmesiyle birlikte, 3. Kısım'da anlatıldığı gibi vücutta bir dizi ani değişiklikler yaşanır. Salgılanan adrenalin ve noradrenalin hormonlarının etkisiyle; kaslar gerilir, kalp damarları genişler, solunum hızlanır, stoklanmış glikoz rezervlerinin serbest bırakılması sonucu enerji patlaması yaşanır. Sindirim sistemi yavaşlar, düşünce ve bağışıklık sistemi geçici olarak bloke
13) Controlling Anger Before it Controls You. Erişim: http://helping.apa.org E. Tarihi:18.03.2002.
157
olur. Vücut saldırmaya ya da kaçmaya hazır hale gelir. Bu durum, bizim öfkelenme eşiğimizi aşağıya çeker ve kontrol altına alınamadığı taktirde, saldırganlığa dönüşebilir.
Genellikle, her kızgınlığın altında bir kural ihlali yatar. Bunlar, sahip olduğumuz "-meli, -malı" kurallarıdır. Çoğu kez bizi kızdıran kişinin davranışı değil, kurallarımızın ihlal edilmesidir. Bireyin, olayları kendisine yönelik tehdit ve tehlike olarak algılaması kızgınlığın oluşmasında çok önemli bir faktördür. Bu nedenle; özellikle erken yaşantılarımızın etkin olduğu zihinsel arşiv kayıtlarımızın niteliği ve niceliği çok önemlidir. Arşiv kayıtlarımız tarafından şekillenen paradigma ve inanç kalıplarımız, olayları algılama şeklimizi dolayısıyla kızgınlık derecemizi belirler.
Öfke
Öfke; engellenme, incinme, aşağılanma, reddedilme, saldırı, tehdit vb. durumlarda gösterilen şiddetli kızgınlık halidir. Öfke, ani olmasının yanı sıra aynı zamanda yıpratıcıdır. Üretkenliğimizi ve yaşama sevincimizi azaltır. Öfkeli bir insanın zihinsel huzuru ve soğukkanlılığı kaybolur. Beynin yargılama ile ilgili bölümü bozulur, sağlıklı çalışamaz. Öfkenin olduğu yerde akıl olmaz. Öfke ile akıl, bir arada bulunmaz.
Öfke öfkeyi besler, akıl devreden çıkmış olduğu için, hiddet patlayarak öfke ve şiddete dönüşür. Bu durumda olan insanlar; bağışlamayan, misilleme düşünen, mantığın devreden çıkmış olduğu bir kişiliğe bürünürler ve akılcı zihin devrede olmadığı için sonuçların nereye varabileceğini de hesap edemezler. Hz. Muhammed boşuna; "Düşmanlarınızın en güçlü-
158
sü içinizdedir" dememiştir. Ünlü filozof Spinoza ise; "Yalnız akıl tarafından yönetilebilen kimse özgürdür" diyerek duygu- , larm kontrolünün önemine işaret etmiştir.
İnsanın temel ihtiyaçlarının tatmin edilememesi, olumsuz duyguları harekete geçirir. Söz konusu olumsuz duyguların başında ise, öfke gelir. Öfke, bireyin kendi paradigmalarından ya da çevresinden kaynaklanabilir. Aslında öfke, iyi yararlanılması gereken bir geri bildirimdir (feed back): İnsana haksızlık yapıldığının, ihtiyaçlarının karşılanamamış olduğunun, ilke ve prensiplerini çiğnemek zorunda kaldığının yani kendi özü ile çeliştiğinin ya da potansiyelini tam olarak ortaya koyamadığının bir belirtisi olabilir. Bu belirtilerin anlaşılması, sorunun çözümüne yönelik olumlu bir katkı sağlar. Aksi taktirde, Amerikalı filozof Ralph Voldo Emerson'un dediği gibi; "Öfkeyle geçen her dakika, mutluluktan çalınan 60 saniyedir."
Dr. Thomas Gordon, öfke olgusunu bir buzdağına benzetir; "Buzdağının suyun üzerinde kalan kısmı öfkedir, oysa suyun altında kalan kısmı çok daha geniştir, yani öfkenin ortaya çıkmasına yol açan pek çok duygu burada gizlidir. Suyun altında kalan bu duygulara temel duygular adı verilir. Temel duygular birikip, sertleşip, katılaşınca, buzdağının tepesindeki öfkeyi oluşturur. Sözü geçen temel duygular ise kıskançlık, üzüntü, merak, yalnızlık, itilmişlik, kaygı, hayal kırıklığı, haksızlık, anlaşılamamak ve sıkıntı gibi duygulardır, insanların çoğu, öfkeyi buzdağının tepesinde yaşar ve bir türlü çözümlenmemiş bu duygulara sıkı sıkı tutunur. Oysa, öfkenin kaynaklarını ortadan kaldırmayı başarmak için buzdağının altındaki temel duyguların anlaşılabilmesi gerekir."14
14) Bilim ve Teknik, Mayıs 1997, Sayı 354, s. 81.
¦¦¦•¦*
159
^ Olumsuz Duygularla Başa Çıkma
Kaliteli yaşam için, zihnin etkili bir şekilde kullanılması gerekir. Zihni etkili kullanmanın yolu, belirlemiş olduğunuz amaç ve hedefler doğrultusunda onu meşgul etmektir. Eğer siz zihninizi bilinçli bir şekilde meşgul etmezseniz, o mutlaka meşgul olacak bir şeyler bulur. İnsanın sürekli olarak olumsuz duygularla meşgul olması sağlıklı bir durum değildir. Sürekli olarak, duygusal zihnin iktidarda olması bizlerin sağlıklı kararlar vermemizi engeller. Sonuçta, kişisel potansiyelimizin verimsiz bir şekilde kullanılmasına neden olur. Sorun olumsuz duyguların meydana gelmesi değil, onlarla uygun bir şekilde başa çıkılamamasıdır.
Aşın duyguların yaşandığı her durumda, "Savaş ya da Kaç" sisteminin harekete geçirilmiş olmasından dolayı, ortaya ani bir enerji çıkar. Ortaya çıkan bu enerjinin bilinçli ve yapıcı bir şekilde; üretici alanlara ya da spor vb. faaliyetlere yönlendirilmesi gerekir. Enerjinin etkili bir şekilde yönetilmesi, bireyin gevşeyip rahatlamasını sağlar. Aksi taktirde, özellikle ilişkilerde bazı yıkıcı sonuçlara yol açabilir.
Ayrıca, olumsuz duygu ve düşüncelerin zamanında farkına varılması, onlarla başa çıkmada önemli bir katkı sağlar. Örneğin, kızgınlık ve öfkeye yol açan duygu ve düşüncelerimizi zamanında fark edebilmemiz; başlangıçta sağlıklı bir şekilde ifade ederek, onların saldırganlığa dönüşmeden kontrol altına alabilmemizi imkan sağlar;
"Psikolog Dolf Zillmann, öfkeyle başa çıkmada iki ana müdahale yolu önermektedir. Öfkeyi dağıtmanın bir yolu, öfke dalgasını başlatan düşünceleri yakalayıp bunlara meydan okumaktır. Çünkü, ilk öfke patlamasını onaylayıp teşvik
160
eden, bir etkileşimin başlangıçtaki değerlendirilmesidir; alev- i leri körükleyen ise bunu izleyen değerlendirmelerdir. Za- i maniama önemlidir; öfke döngüsüne ne kadar erken aşama- ; da müdahale edilirse, o kadar etkili olur. Aslında yatıştırıcı bilgiler öfke devreye girmeden önce gelirse, öfkenin önü tamamen kesilebilir.
İkinci yol ise, çatışma yaşanan kişiden bir süre uzak durmaktır. Yatışma süreci boyunca, öfkelenmiş kişi düşmanca düşüncelerin tırmanışını frenlemek için dikkatini başka yöne çekecek, oyalanacak bir şeyler arayabilir, ilgisini başka bir noktaya yöneltmek, Zillmann'a göre oldukça basit bir nedenle, ruh halini değiştirmek açısından son derece güçlü bir yöntemdir. Hoşça vakit geçirirken öfkeli kalmak zordur."15
Kızgınlık ve öfke başta olmak üzere, tüm olumsuz duygularla başa çıkmada kullanılacak diğer tekniklerden bazıları ise şunlardır:
1. Duygularınızı biriktirmeyin, sağlıklı bir şekilde ifade edin.
2. Duygularınızı olduğu gibi yazıya dökün.
3. Bitmemiş işlerinizi bitirin.
4. Derinliğine içsel yolculuklar yapın.
5. Bağışlama yetisi kazanın.
6. Anı yaşamayı öğrenin.
Olumsuz duygularla başa çıkma tekniklerinin günlük yaşamın bir parçası haline getirilebilmesi için, öncelikle iyi anlaşılması gerekir, işte bu nedenle, yukarıdaki teknikleri tek tek ele alalım.
i Zeka, s. 85. ;
161
Duygularınızı Bastırmayın, İfade Edin!
Bastırma, daha önce savunma mekanizmaları arasında saydığımız bilinç dışı çalışan bir sistemdir; "insanların, çeşitli sosyal normlar, ahlaki ve dini kurallara göre yasaklanmış, ayıp ve günah sayılmış duygu ve fikirlerin, hiç kimse -bazen kendisinin bile- tarafından bilinmemesi ve farkında olunmaması için bilinç altına itilmesi ve orada depolanmasına bastırma mekanizması denmektedir."16
Kaliteli bir yaşam için, tüm duyguların sağlıklı bir şekilde ifade edilmesi gerekir, ifade edilmeyen, diğer bir deyişle bastırılan duygular bilinçaltında depolanır. Daha sonra; öfke, kızgınlık, saldırganlık vb. şekillerde ortaya çıkabilir. İfade edilmeyen bu duygular, zamanla; bireyin zaman ve enerjisini tüketen kin, nefret, intikam vb. duygulara dönüşebilir. Ayrıca, olumsuz duyguların sağlıklı bir şekilde ifade edilememesi halinde, bastırılan bu duygular kişinin kendisine zarar vermeye başlar. Çeşitli psikosomatik (zihin-beden ilişkisinden kaynaklanan) rahatsızlıkların yanı sıra, depresyon gibi duygusal sağlığımızı bozan rahatsızlıklar da ortaya çıkabilir.
Vera Peiffer, "Olumlu Düşünme" adlı kitabında bu konuda şöyle demektedir; "Duyguların bastırılmak zorunda olduğu durumlarda, psikolojik denge bozulur; bu da fiziksel belirtilere yol açar. Bu belirtiler, altında yatan problemi simgeler nitelikte olabilir: Düşünüşte katılık, kol ve bacaklarda sertleşmeye; duygularımızı bastırmaya çalışmanız kabızlığa; öfkeyi dışa vuramayrp içe atmak depresyona; kişinin kadınlığını kabul-
16) Eroğlu, Feyzullah. Davranış Bilimleri, s. 55.
162
lenmekte isteksiz olması adet görmeyle ve cinsellikle ilgili sorunlara yol açabilir."17
Geleneksel kültürde, sürekli olarak duyguların bastırılması beklenir. Bazı insanlar ise, duygularını kontrolsüz bir şekilde sürekli dışa vururlar. Aşağıdaki skalada olduğu gibi, her iki durum da sağlıklı olmayıp, dengeden yoksundur. Oysa, psikolojik yönden sağlıklı bir yaşam, duyguları sağlıklı bir şekilde dışa vurmayı gerektirir. Yazar Jerry Greenwald, sağlıklı olmayan bu iki uç davranışı, "duygusal kabızlık" ve "duygusal ishal" olarak adlandırmaktadır. İnsanların duygularına sürekli olarak ket vurmalarını "duygusal kabızlık"; hiçbir denetleme gereksinimi duymadan duyguların olduğu gibi salıverilmesini ise, "duygusal ishal" olarak tanımlamaktadır.18
Duygusal ishal -100
Sağlıklı ifade etme
OLUMSUZ ALAN
+100
Duygusal ishal olan bir insan, her türlü stres ve gerginlik durumlarını sürekli olarak çevresine boşaltır. Böylece, her seferinde tekrarlanan olumsuz duygular daha da güçlenmiş olur.
17) Peiffer, Vera. Olumlu Düşünme, s. 160.
18) Greenwald, Jerry. Bağımlılık mı? Bağımsızlık mı? s. 77. '¦¦*'
163
Tıpkı, vücut geliştirme sporunda olduğu gibi: Vücut geliştirme sporu ile uğraşanlar, ilk başta büyük bir ağırlığın altına girmezler. Önce küçük ağırlıklarla başlayıp, her geçen gün ağırlığı artırırlar. Zamanla, başlangıçta kaldırmaları mümkün olmayan ağırlıkları kolayca kaldırabilirler. Olumsuz duyguların her defasında tekrar edilmesi, tıpkı vücut geliştirme sporcularının yapmış oldukları antrenman etkisini yapar. Olumsuz duygular her seferinde daha da güçlenerek, zamanla bizi esir alırlar.
Tüm olumsuz duygularda olduğu gibi, kızgınlık ve öfkenin de kontrolsüz bir şekilde sürekli dışa vurulması, bu duyguların daha da güçlenmesine yol açmaktadır. Yapılan araştırmalar; kızgınlık ve öfkeyi inkar etmenin ya da bastırmanın, bu duygularla başa çıkmada sağlıklı bir yol olmadığını göstermektedir. En iyisi, kızgınlık ve öfkeye neden olan duygu ve düşünceler başlangıçta sağlıklı bir şekilde ifade edilmelidir.
"Genellikle çatışmanın erken aşamalarında kızgınlık bastırılır ve daha sonraki evrelerinde dışa vurulur. Yapılması gereken ise, bunun tam tersidir. Çatışmanın erken evrelerinde dışa vurulan kızgınlık, duygusal olarak rahatlamayı ve problemin yapıcı bir biçimde çözülmesini sağlayabilir. Yönetilen kızgınlık, çatışmanın yapıcı bir nitelik kazanmasını sağlar. Yönetilmediği zaman da çatışmayı yoğunlaştırır ve daha çok kızgınlığa neden olur."19
Duygularınızı Yazıya Dökün
Nasıl ki, bir barajda aşırı su birikmesi ve fazlalık suyun
£hliye edilememesi durumunda aşırı basınç meydana gelir ve 0 Karip, Emin. Çatışma Yönetimi, s. 29.
'i!?:
164
tehlike doğurursa; depo edilen yoğun duygular da, aynı şekilde tehlike yaratır. Baraj kapaklarının birkaç tanesi açılarak, fazlalık suyun tahliye edilmesi ve basıncın azaltılması gerekir. Aynı şekilde, içimizde biriktirdiğimiz yoğun duyguların bir kısmının da tahliye edilmesi gerekir. Aksi taktirde, istenmeyen yer ve zamanda tehlike yaratırlar.
Duyguların tahliye edilmesinde kullanılabilecek tekniklerden bir tanesi, duygu ve düşüncelerin olduğu gibi yazıya dö-külmesidir. Düzenli olarak tutulan bir günlük, içimizdeki dengesiz duyguların bir kısmının boşaltılmasını sağlar. En iyisi bu duyguları sevdiğimiz insanlarla paylaşmaktır ancak; sevdiğimiz, güvendiğimiz ve her türlü sorunumuzu rahatlıkla konuşabileceğimiz bir insanın olmaması durumunda, duygularla başa çıkmada kullanılabilecek etkili bir yöntemdir. Bunun için duygularınızı olduğu gibi yazıya dökün. Daha sonra bu notları ister yırtıp atm, isterseniz saklayın. Önemli olan bizi rahatsız eden duygu ve düşünceleri zihinden atmaktır.
Bitmemiş İşlerinizi Bitirin
Bitmemiş işler (unfinished works); zaman ve enerji tüketen, başarı ve mutluluğu engelleyen, anı yaşamamıza izin vermeyen kısacası kaliteli yaşama ulaşma yolunda önümüzdeki en büyük engellerdendir. Bitmemiş işler, sırtımızda sürekli olarak taşıdığımız gereksiz ağırlıklara benzer. Mutlu ve başarılı olmak isteyen her insan, bu ağırlıklardan en kısa sürede kurtulmalıdır.
Geştalt psikoterapisinin kurucularından Frederick Perls "bitmemiş işler"i, kişinin iç dünyasında oluşan bir dengesizlik hali olarak tanımlamaktadır. Perls'e göre; nasıl ki kişinin be---
165
deninin yemek içmek gibi biyolojik ihtiyaçları varsa, kişinin psikolojik varoluşunun da ihtiyaçları vardır. Bu ihtiyaçlar karşılanmayınca, kişi fenomenolojik yönden dengesizlikler içine girer ve bitmemiş işler ertaya çıkar. Doğan Cüceloğlu ise; bitmemiş işleri, sürekli olarak bizi kendi gitmek istedikleri yöne doğru sürükleyen Kangal köpeklerine benzetmekte ve bilinçaltında depolanan bu işlerin içinde bulunduğumuz anı doyasıya yaşamamızı engellediklerini söylemektedir'.
Bitmemiş işler; geçmişte yaşanmış ve bilinçaltına bastırılmış, şimdiye kadar da çözümlenememiş duygusal sorunlardır. Bizler genelde çözümleyemediğimiz duygusal sorunları, savunma mekanizmaları tarafından otomatikman bilinçaltına bastırırız. Tıpkı, Ümraniye Çöplüğü'nde olduğu gibi! Geçmişte Ümraniye Çöplüğü'ne atılarak üzeri kapatılan çöpler, gerçekte hiçbir zaman kaybolmadı. Sadece geçici bir süre onları göremedik. Zaman içinde, birikerek metan gazı üretmeye devam ettiler. Ve bir gün, aniden patlayarak canımıza ve malımıza zarar verdiler.
İşte bilinçaltının derinliklerine depolanan bitmemiş işlerde, kaybolmayıp negatif enerji üretmeye devam ederler. Bizler onları göremeyiz. Bastırılan bu olumsuz duygular, sağlıklı bir şekilde boşaltıkmadığı taktirde, beklenmedik yer ve zamanda patlayarak ilişkilerimize zarar verirler. Gün gelir, ortada hiçbir sebep yokken, bir bardak suda fırtına koparılmasına neden olurlar. Eğer bir insan, çok kolay kızıp öfkeleniyorsa ve bunu alışkanlık haline getirmişse, bu kişinin bilinçaltında çözümlenmemiş sorunları var demektir. Kaliteli bir yaşam için, bitmemiş işlerin bitirilmesi ve geçmişte oluşan bu duygularla mutlaka başa çıkılması gerekir.
166
Derinliğine İçsel Yolculuklar Yapın
Duygularla başa çıkmada kullanılacak diğer bir etkili yol da; bilinçaltının en alt katmanlarına ulaşmamızı sağlayacak, derinlemesine sohbetlerdir. Bitmemiş işlerin bitirilmesi maksadıyla taraflar, birbirlerinin içsel dünyalarının derinliklerine bilinçli yolculuklara çıkmaları gerekir. Bitmemiş işler, duyguların yoğunluk derecesine göre, bilinçaltının farklı katmanlarında depolanmıştır. Bastırılan duygular açısından, bilinçaltimiz tıpkı bir soğana benzer. En çok rahatsızlık yaratan sorunlar, soğanın "cücüğünde" olduğu gibi, en içte yer alanlardır. Bu sohbetlerde, bilinçaltının derinliklerinde yer alan tüm katmanlarına ulaşılmalıdır. Yolculuk esnasında tespit edilen bitmemiş işler, zaman sınırlaması olmaksızın tek tek ele alınarak, enine boyuna konuşulmalıdır.
Bu yolculuklarda, bilinçaltı belleğinizin derinliklerinde katmanlar oluşturmuş olan bitmemiş işlerin çokluğu karşısında hayret edip şaşıracaksınız. Bu yolculuklar, tarafların birbirlerini daha yakından tanımaları, doyumlu duygusal beraberlikler açısından yaşamdaki en kaliteli etkinliklerindendir. Özellikle eşler tarafından, birbirüerinin iç dünyalarına yapacakları bu yolculuklar, geçmişe ait bitmemiş işleri bitirmenin yanı sıra, halen dolu olan bardaklarının da sağlıklı bir şekilde boşaltılmasını sağlayacaktır. Aksi taktirde dolu bardak, beklenmeyen yer ve zamanda taşarak öfke nöbetlerine dönüşecek ve evliliğe onarılması zor zararlar verecektir:
ikinci kızım Bengisu'nun doğumundan beri, eşim ile birbirimizi ihmal ettiğimizin ve birbirimizle nitelikli beraberlikler yaşamadığımızın farkına vardık. Çünkü, en önemsin bir konuda
167
dahi birbirimizin sözlerinden incinir olmuştuk. Bunun üzerine düzenli olarak, birbirimizin iç dünyasında yolculuklar yapabileceğimiz zamanlar yaratmaya karar verdik. Çocuklarımız ve telefon da dahil olmak üzere, hiçbir şeyin bizi rahatsız etmeyeceği birliktelikler yarattık. Bu dönemde, bir çok bitmemiş işimizi bitirdik.
Bu birliktelikler esnasında; birbirimizi önyargısız ve empa-tik olarak dinlemeye, duygu ve düşüncelerimizi bütün derinliğimle anlamaya gayret ettik. Birbirimizi iyi anlayabilmek için, tereddüt ettiğimiz konularda sorular sorduk. Hiçbir suçlamada bulunmaksızın ve birbirimizin sözünü kesmeksizin konuştuk. Duygularımızı, karşılıkh'olarak "Ben Dili" ile ifade ettik. Tek bir olayı alarak, bütün boyutlarıyla ve derinlemesine konuştuk. Bu konuşmalar esnasında, özellikle eşimin bir çok bitmemiş işini bitirdik, işte bunlardan bir tanesi:
"Eşimde yıllardır bir yolluk saplantısı vardı. Yolluk çok iyi durumda olmadığı ve yaz sıcağında ihtiyaç duyulmadığı zaman bile, evin boş kalan her yerine yolluk seriyordu. Bazen sıkıntımı dile getirdiğimde, istediğim sonucu elde edemiyor ve canım sıkılıyordu. Bu birliktelikler esnasında öğrendim ki; biz yeni evlendiğimizde evimizde halımız olmadığı için, misafirler gelince çok derin rahatsızlıklar duymuş. O tarihte borcumuz nedeniyle ancak bir tane halı alabilmiş, o da çok geniş olan salonun ancak küçük bir bölümünü kaplamıştı. Eşimin, duygularını dinleyince kendisine hak verdim ve şu anda bu konu beni eskisi kadar rahatsız etmiyor. Eşimde eskisi gibi davranmıyor artık. Elde ettiğimiz bu sonucu, eşimle birlikte iç dünyalarımıza yaptığımız yolculuklara borçluyuz."
Bu yolculuklar sonunda, her ikimiz de bitmemiş işlerin çokluğu karşısında hayret ettik. Oysa, bu yolculuklara başla-
e-a
H Ö w
3 e, »
o gog< n a
1 o -3
er g
sa 3
rtHrınt
ga^aroo^p^
j? ı p EI s- e- &
lillUflll
şl^s-33.
3 S 2 »—' "O
* s g « < S- J^f-
n
f § 3
' & N ı—
^ _ ro
S* 3
- a S ~
~ a a* '—'
sllslatifi I
-s
S
sa
3' S l
(/> fi
(T)
a
c3.
s 11- S-1
1151:
er
03 OTO'
¦vı
1
3. &• 3
P sa p. !^ fb
S >S
2 3 oı pL ^ 3
ON
oo
sa.
3 «
111
P- N ^1.
Cs ' »en
3 ö ^.
^ r-r a'
^< S 3
31
CfQ<
n
g ».
V
G3 r-t-R (T)
5» a
C/l
N
C/l
N
)
3 | g ^ s:
P/ t/> w p- K g. ¦ w o ^ a
N
3
< ö i»
S 3 o
^ er ö
d p-
%f
?.^
pr ı
R 3
ş4
& o
fS ı-l
V ^
1 &.£ P §• 3 g. § 3 §
ı—' "C/l <
a a
a a-a
t! İl
CX3
re a
3
ü 9 a
1 § e
i- I S
w S. ^
^ 9 |
•VI
I a ° l s ı
D a a, S. s a
!2 O Oi OJ m "
İl-a?-
§ p
^ -S'
o n " P. » ?T 3 < ^
o
P' N pL ^
m
t± R
5- ^^
3 3
° 3 7?
^ 5>" >S
3 g7 3 er o3< S İ H' S o; g.
- - e- 3 S a k 3 ö.
52 3
03 3 I
3 s »
rs
a" a-
CKSt O
a — a- II
§ 3
S' a ? ^ ? 3. a-
i» P h?t
O N P^
a p- c er w _.
3' <§ <£ «' 5;gS
3^3 P^
3
d 3 »o
- - ° a 'S ,-2L P- er =; 2- 3
3 P-
, *> a S p- S " SL^ S d
p^ ö.
3 ^ a sa
-1 §
¦s % fi
2 3 ST
3 R" 3 f «» §
^ fi
< w
sa N
^ 3 n> S'
^ 3
3' o.
I
S 1 .ü.
o- 3 §-S 3 I*
3 re =
3 aL ¦—• a-
a
O w P- 3 ..
gg 1 3^^ ^
0Q -T1 ^
-3
a
a
cg< p> g 3 3 ¦£
3^3
3 33
HÛ'—
H
0Q
< sa <;
&^ « & 3 P-S
3. 3
N S.
w ' £ S*
S cxa
a -t a
o" 3
3
o
H 0ı
& 5
;¦ ora'
3 w
5 sa
a i£L
1— sa
o a
2 ero
E-
S. o-
a »i
170
yazdım. En son, eş ve çocuklarımla ilgili maddeleri de yazarak, listeyi tamamladım. Ve listeyi yırtarak, trenin çöp sepetine attım. Bağışlama üstesini bitirdiğimde, listenin uzunluğu karşısında çok şaşırdım. O günden bugüne, listede yazmış olduğum kişilere -kendim de dahil olmak üzere- sevgi ile bakabiliyorum. Ne zaman olay ve kişiler aklıma gelse, zihnime; "Ben sizleri isviçre Alpleri'nde bıraktım" cevabını veriyor ve zihnimden kovuyorum. Ka/am o kadar huzurlu ve boş ki. Buradan tasarruf ettiğim zaman ve enerjiyi, bugün istediğim üretici alanlara kullanabiliyorum. Bitmemiş işleri bitirmekle, yaşam kalitem önemli oranda
arttı.
Bu olaydan bir süre sonra, kızım Cansu'ya dersleri ve davranışları yüzünden birkaç kez kızdığımı tespit ettim. Anladım ki; İsviçre yolunda yazmış olduğum bağışlama listesinin Cansu ile ilgili bölümünde eksiklikler vardı. Hemen oturdum ve zihnimde-kileri yazıya döktüm. Yazdıklarım, yarım sayfadan fazlaydı. Cansu'ya, o günden beri daha hoşgörülü davranıyor ve kendisini çok seviyorum.
Lütfen, şimdi sizde bir kağıt ve kalem alın. Enerjinizi tüketen, yaşam kalitenize olumsuz katkılarda bulunan, sizin daima geçmişteki kin, nefret, öfke, intikam vb. duygularla yaşamanızı sağlayan kişi ve olayları tek tek yazın. Daha sonra listeyi, ister yırtıp çöp sepetine atın, isterseniz saklayın. Ancak, bu deneyimi yaşamadan lütfen kitabın diğer bölümlerine geçmeyin. Bunu yapmakla, içinizdeki canavarı dışarı atmış ve size ayak bağı olan olumsuz duygularınızdan kurtulmuş olacak-
171
smız.
Anı Yaşamanın Önemi
!
Bizler genellikle, ya geçmişin pişmanlık, kin, nefret ve intikam duyguları ile, ya da; geleceğin kaygı, korku ve endişeleriyle yaşarız. Bu duygularla yaşamak, mutluluk ve başarı yolunda bize hiçbir şey kazandırmadığı gibi, üretkenliğimizi ve yaşama sevincimizi de alır götürür. Bu sorun, kaliteli yaşama ulaşma yolu,nda ciddi bir engel olup, kesinlikle ortadan kaldırılmalıdır.
Anı yaşamak; belirli bir zaman diliminde, içinde yaşadığımız çevrenin zihinsel ve duygusal boyutta farkında olmak ve o andaki yaşamımızı anlamlı bulmaktır. Yaşamın her anının tadını çıkarmak gerekir. Zihnimiz bulunduğumuz anda değilse, yaşamın tadına varamayız. Bazı insanlar tatile çıkarlar. Fakat, zihinleri değil bedenleri tatildedir. Zihinleri hala iş yerinde olduğu için, dünyanın en güzel yerine de gitseler, yaptıkları tatilden zevk alamazlar. Sokrat, "Dertliyim, yolculuğa çıktım iyi geçmedi" diyen dostuna; "Kendini de birlikte götür-müşsündür de ondan" diye cevap vermiş. Eski Fransız Başbakanı Clemanceau ise, başarısının sebebini soranlara; "Başımı tararken, saçlarımdan başka bir şey düşünmem" dermiş.
Sürekli olarak, zaman ve enerjimizi geçmişteki olumsuzluklara ya da gelecek kaygılarına harcamanız bizlere hiçbir şey kazandırmaz. Bu, geçmişten ders almayalım ya da geleceği düşünmeyelim olarak algılanmamalıdır. Geçmişteki olaylardan ders almasına alalım ancak, geriye değil ileriye doğru gidelim. Anı tam olarak yaşayabilen insan; şimdiki zamandan ayrümaksızm, gerekli durumlarda bir süreliğine geçmiş ya da geleceğe bakma özgürlüğüne de sahip olan insandır.
172
Anı Yaşama Yetisinin Kazanılması
Önceki yaşantımda, % 99 oranında ya geçmişin pişmanhk-larıyla ya da geleceğin kaygılarıyla yaşayan bir kişiydim. Anı yaşama oranım, neredeyse sıfırdı. Sürekli geçmişte yaşar, geçmişte meydana gelen olayları düşünür keyfimi kaçırırdım. Aşağı yukarı tüm enerjimi bu yolda harcardım. Günün sonunda, tıpkı bitiş çizgisindeki maratoncular gibi bitap düşer; kendime, eş ve çocuklarıma harcayacak enerjimin kalmadığını hissederdim. Geçmişte yaşamadığım zamanlarda ise, sürekli geleceği düşünürdüm. Endişe ve kaygılarla yaşar, bulunduğum anın tadını alamazdım. Bu yüzden sürekli stresli ve gergin olur, kendimi her an taşmaya hazır dolu bir bardak ya da patlamaya hazır bir bomba gibi hissederdim. Bu dönemlerde hoşgörüm azalırdı. Bu nedenle, eş ve çocuklarımı çoğunlukla gereksiz
yere incitirdim.
Anı yaşama alışkanlığı kazanabilmek için, içimde çok ciddi bir savaş yaşadım. Farkmdalık düzeyimi yükselttim ve yaşam yolculuğumda arabamın direksiyonuna geçtim. Yaşamımdaki her şeyin sorumluluğunu üstlendim. Zihnimi tıpkı küçük köpek yavruları gibi yeniden eğittim. Zihnim, geçmiş ya da geleceğe her uzaklaştığında hemen yanıma, yani o ana dönmesini söyledim. Başlangıçta büyük başarısızlıklar yaşadım. Bir süre sonra, bulunduğum anı doyasıya yaşayan bir insan oldum. Yaşadığım mutluluğu kelimelerle anlatamam. Anı yaşama yetisini edindiğim zaman, sırtımdaki gereksiz yüklerden de kurtulduğumu hissettim.
Anı yaşama alışkanlığı kazanabilmek için, zihnimizi eğitmemiz gerekir. Nasıl ki, iki-üç yaşlarındaki çocuğumuz yanı-
173
mızdan her uzaklaştığında, onu tekrar yanımıza getiriyorsak; zihnimizde her geçmiş ya da geleceğe gittiğinde, tekrar yaşadığımız ana geri getirmeliyiz. Aynı zamanda, her geçmiş ya da geleceğe gidişi ve ne kadar süre kalındığını da günlük olarak küçük bir,bloknota kaydetmeliyiz. Bu uygulamayı belirli bir süre sistemli olarak yaptığımızda, anı yaşama alışkanlığını edinmeye başlarız. Zaman geçtikçe, geçmiş ve gelecekte kalma süresinin kısaldığını, geçmiş ya da geleceğe her gidişinizde olayın farkına vardığınızı göreceksiniz. Bu sayede, anı yaşama yetisi kazanacaksınız.
Yaşamı Ertelemeyin
Günlük sorunlarımız nedeniyle, genelde bulunduğumuz anı yaşayamayız. Eğer öğrenci isek; "Hele üniversiteye bir girelim, ...", "Okul bitince, ...", "Askerliği yapınca, ...", "Şu düğünü bir yapayım, ..." diye yaşamayı sürekli erteleriz. Eğer anababa isek; "Kooperatifin borcunu bir bitireyim, ...", "Emekli olursam, ...", "Çocuklar okulu bitirince, ...", "Arabanın borcu bitince, ..." gibi bahanelerle mutluluğumuzu sürekli erteleriz. Böylece yaşamayı da ertelemiş oluruz.
Aslında, yarınki yaşamımız için, Allah'ın kredi açıp açmayacağını bilmiyoruz. Bu yüzden yaşadığımız anı çok iyi değerlendirmemiz gerekir. Her günümüzü, ömrümüzün son günüymüş gibi yaşamalı, karşılaştığınız insanlara da ömürlerinin son günündeymiş gibi davranmalıyız. Bu, çalışmadan yiyelim içelim keyfimize bakalım olarak algılanmamalıdır. Los Angeles Times yazarlarından Ann Welss, aşağıdaki yazı-
174
smda kardeşinin getiriyor:20
ölümünden sonraki duygularını şöyle dile
Eniştem; kız kardeşimin tuvaletinin en alt gözünü açtı ve ince kağıda sarılmış bir paket çıkardı. "Bu" dedi, "sıradan bir çamaşır değil." Kağıdı açtı ve çamaşırı bana uzattı. Zarif ve ipekliydi. Kenarları elişi dantelle süslenmişti. Astronomik bir fiyat taşıyan etiketi hala üstündeydi.
"Jan bunu Nevv York'a ilk gittiğimizde almıştı. Nereden baksan sekiz, dokuz yıl olmuştur. Hiç giymedi. Özel bir gün için saklıyordu." Çamaşırı benden aldı ve cenaze evine götürmek üzere ayırdığımız diğer giysilerle birlikte yatağın üzerine koydu. Bırakırken eli bir an yumuşak kumaşı okşar gibi oyalandı. Tuvaletin gözünü hızla kapattı ve bana döndü ve dedi ki: "Hiçbir şeyini özel bir gün için saklama. Yaşadığın her gün
özeldir."
Cenazeyi izleyen günlerde, enişteme ve yeğenime beklenmeyen bir ölümün arkasından yapılması gereken tüm üzücü işlerde yardımcı olurken, sık sık bu sözleri hatırladım. Kardeşimin ailesinin yaşadığı şehirden Cali/ornia'ya dönerken uçakta yine bu sözleri düşündüm. Kardeşimin göremediği, duyamadığı veya yapamadığı bütün şeyleri düşündüm. Hala eniştemin sözlerini düşünüyorum ve hayatım değişti.
Artık daha çok okuyor, daha az toz alıyorum. Balkonda oturup bahçemi seyrediyorum, uzayan çimlere aldırmadan. Ailem ve dostlarımla daha çok vakit geçiriyorum, iş toplantılarında daha az. Mümkün olduğu kadar sık, "hayatın katlanılması
20) Yaşadığın her gün özeldir. Erişim:http://www.balca.net E. Tarihi: 01.06.2001.
175
_ gereken bir dertler zinciri yerine zevk alınacak olaylar silsilesi olarak görülmesi" gerektiğini hatırlatıyorum kendime. Her anın güzelliğini duyumsayarak yaşamak istiyorum. Hiçbir şeyimi özel günler için saklamıyorum.
Kıymetli tabak çanağımı her "özel" olayda kullanıyorum. Birkaç kilo vermek, tıkanan lavaboyu açmak, bahçemde ilk açan çiçek gibi özel olaylarda...En pahalı ceketimi canım isterse süpermarkete giderken giyiyorum. Pahalı parfümü özel partiler için saklamıyorum..."Bir gün" kelimesi dağarcımdaki yerini kaybetti. Bir şey, eğer görmeye, duymaya veya yapmaya değer-se, onu şimdi görmek, duymak ve yapmak istiyorum.
Hepimizin "Yaşayacağımıza garanti gözüyle baktığımız yannı görmeyeceğini" bilseydi eğer kız kardeşim, neler yapardı kim bilir? Sanırım aile fertlerini veya yakın arkadaşlarını arardı. Belki eski birkaç arkadaşını arayıp aralarında geçen sürtüşmeler için özür dilerdi. Belki bir lokantaya en sevdiği Çin yemeğini ısmarlardı. Bunların hepsi birer tahmin. Kardeşimin neler yapamadan öldüğünü hiçbir zaman bilemeyeceğim. Ya ben...?
Eğer sayılı saatimin kaldığım bilseydim, yapamadığım şeyler olduğu için kızardım. Yazmayı ertelediğim mektupları yazmadığım için kızardım. "Bir gün ararım" dediğim dostları görmediğim için kızardım. Eşime ve kızıma onları ne kadar çok sevdiğimi yeterince sık söylemediğim için kızardım. Artık hayatlarımıza kahkaha ve renk katacak hiçbir şeyi yanna ertelememeye, duygularımı dizginlememeye çalışıyorum.
Ve her sabah gözlerimi açtığımda kendime o günün "özel bir gün" olduğunu söylüyorum. Her gün, her dakika, her nefes gerçekten Allah'tan bize bir armağan."
176
Sözümün Özü
Olumsuz ve aşırı duygular; anı yaşamamıza engel olan, kişisel potansiyelimizi israf eden ve sonuçta yaşam kalitemizi azaltan en önemli faktörlerdendir. Bu nedenle, kaliteli bir yaşam için; her türlü duygu ve düşüncenin zamanında farkına varılarak, dengesiz duygularla etkili bir şekilde başa çıkılmalıdır. Bitmemiş işlerin bitirilmesi, koşulsuz ve şartsız bir bağışlama yetisinin kazanılması ve anı yaşama alışkanlığının
da edinilmesi gerekir.
4. Kısmı bitirdikten sonra, şimdi de sıra; yaşam yolculuğumuzda rotamızdan sapmadan "kutup yıldızı" istikametinde ilerlememizi ve güvenilir bir insan olmamızı sağlayacak temel ilkeleri görmeye geldi. Bunun için ele almamız gereken konu, "içsel Değerler" konusudur.
05
İÇSEL DEĞERLER
"Sözde ve harekette doğruluk, karakterin bel kemiğidir."
Samuel Smiles
Türkiye'nin, sporda şanlı zaferleri vardır. İşte, ata sporu güreşte elde edilen zaferlerden bazıları: 1948 Londra Olimpiyatları'nda; 6 altın, 4 gümüş ve 2 bronz. 1960 Roma Olimpiyatları'nda; 7 alım ve 2 gümüş. Diğer yanda, tüm branşlarda 59 sporcu ile katıldığımız 2000 Sydney Olimpiyatları'nda ise; 3 altın ve bir bronzla yetinmek zorunda kaldık. Bu sonuçla; Etiyopya, Bulgaristan, Yunanistan gibi ülkelerin bile gerisinde kaldık. İşte, Sydney Olimpiyatları'nm yapıldığı günlerde ülkemizdeki gazetelerde yer alan haberlerden bazıları:
Boksta; 48 kiloda Ramazan Ballıoğlu, 51 Kiloda Halil İbrahim Tuna ilk turda elendi. Serbest güreşte; 130 kiloda Aydın Po-latçı, 85 kiloda Ali Özen, 69 kiloda Yüksel Şanlı, 58 kiloda Harun Doğan, 97 kiloda Ahmet Doğu birinci turda elendi. Grekoremen güreşte; 76 kiloda Nazmi Avluca, 54 kiloda Ercan Yıldız, 130 kiloda Fatih Bakır, 97 kiloda Hakkı Başar, 73 kiloda Şeref Eroğlu birinci turda elendi. Halterde; 94 kiloda Sunay Bulut sıfır çekti. Uzayıp giden liste ile, sizleri daha fazla sıkmak istemiyorum.
178
Halterci Sunay Bulut, fazla kilosu yüzünden tartıya girmedi ve müsabakasına çıkmadı. Federasyon Başkanı Ağaoğlu, Bulut'u "Vatan haini" ilan etti. Harun Doğan, Türk milletinin utanç kaynağı oldu. Milli mayosunun üzerindeki ayyılchzı, "göğsüme batıyor" diye çıkaran bu güreşçi, Rus rakibinden korktuğu için
mindere de çıkmadı.
Oysa aynı günlerde, Avustralya gazeteleri Tanzanyalı Akh-vveri'nin 1968 Mexico Olimpiyatlarında yaşanan hikâyesine geniş yer veriyorlardı; "Tanzanyalı bu maratoncu, yarışma sona erdikten, stadyum boşaltıldıktan, ışıklar söndürüldükten sonra mendille bağlanmış yaralı bacağından sızan kanlarla adeta sürünerek stadyumun kapısına yaklaşırken, 'Yapma, kendine işkence yapma: bırak, zaten sonuncusun' diyenlere şu cevabı vermiş: 'Ülkem beni, yanşa başlamam için değil, bitirmem için gönderdi.'"
Fazla söze gerek var mı bilmiyorum. Yüksek içsel değerlere sahip bir insanın, hiçbir maddi varlıkla mukayese edilemeyecek kadar değerli olduğunu, Akhweri'nin hikâyesi bize çok güzel anlatmaktadır.
İçsel Değerler Nedir?
İçsel değerler, bir insanın kişilik ve karakterini yani özünü oluştur. İçsel değerler, mizaç değildir. Permanente Medikal Grubundan Dr. Barbara Betz ve John Hopkins'ten Dr. Caroli-ne Thomas'a göre mizaç, doğumla birlikte gelen kalıtımsal bir özelliktir; "Betz'in deyişiyle 'mizaç'm, bilişsel (cognitive) beceriler ya da zeka ile bir ilişkisi yoktur. Mizaç, hareketlilik dü-1) Muallimoglu, Nejat. Düşünen İnsana Hazine, s. 1257-1259.
179
zeyi, sakinlik ya da heyecan düzeyi gibi özelliklerle ilişkilidir."2
Kişilik ve karakter ise, doğuştan varolmayıp sonradan edinilen bir özelliktir. Püsküllüoğlu'nun sözlüğünde kişilik; bireyin toplumsal yaşam içinde edindiği alışkanlıkların ve davranış biçimlerinin tümü olarak tanımlanmaktadır. Karakter ise; kişinin kendi kendisine egemen olmasını, kendisiyle uyum içinde' bulunmasını, düşünüş ve eylemlerinde, davranışlarında tutarlı, sağlam kalabilmesini sağlayan özelliklerin bileşkesidir. Bir nesnenin, bir bireyin ya da topluluğun kendine özgü olan, onu diğerlerinden ayıran, onun davranışlarını belirleyen ana özelliklerdir. Kısaca karakter; yaşamda bize neyin doğru, neyin yanlış, neyin önemli olduğunu gösteren ilkelerin bütünüdür.
Avusturyalı psikiyatr Alfred Adler, karakter konusunda şöyle der; "Karakter doğuştan kazanılan bir şey değildir. Tersine, insanın hayat kalıbına uygun olarak benimsediği, içinde bulunduğu durumda kendi ferdi bütünlüğünü ortaya koymasına yarayan yön çizgisidir."3 Alman filozofu Eric Fromm ise, karakter hakkında şu bilgileri verir; "Daha çok bir insanın yaşantıları ile, özellikle ilk çocukluk günlerindeki yaşantıları ile oluşmuştur; gerçeği kavramak ve yeni yaşantılar edinmekle bir dereceye kadar değişebilir."4
Kaliteli yaşam yolculuğuna çıkan bir insan, yaşam yolculuğu esnasında çevrenin onayına bağımlı olmayıp, kendi ilke ve değerlerinin rehberliğinde ilerler. Kaliteli yaşam yolculuğun-
2) Black, David. TıpT ilaçlar ve Zihin. Stresle Başa Çıkma, s. 78.
3) Adler, Alfred. İnsanı Tanıma Sanatı, s. 128.
4) Fromm, Eric.Erdem ve Mutluluk, s. 72.
180
da, ona rebberlik eden kutup yıldızları vardır. Bu kutup yıldızlarından birincisi "içsel kutup yıldızı"dır. İçsel kutup yıldızı, aşağıdaki şekilde de görüldüğü gibi kaliteli yaşam ilkeleri ve içsel değerlerden oluşur.
Şekil 8: içsel Kutup Yıldızı
KALİTELİ YAŞAM İLKELERİ
VE İÇSEL DEĞERLER
Kutup yıldızı, bilmediğimiz bir arazide ilerlerken, gideceğimiz yön ve takip etmemiz gereken rota hakkında bize rehberlik eder. Kafamızı her ne zaman kaldırsak, onu kolayca görebiliriz. Kutup yıldızlarından ikincisi ise, "dışsal kutup yıldızı" dır. Dışsal kutup yıldızını, 7. Kısım'da ele alacağımız misyon bildirimi oluşturmaktadır. Kutup yıldızları, kişisel potansiyelimizi oluşturan zaman, enerji ve yeteneklerimizi harcayacağımız istikameti belirlerler. Yolculuk sırasında, sürekli bize rehberlik ederek yönümüzü kaybetmemizi, kişisel potansiyelimizi israf etmemizi, sonradan pişman olacağımız işler yapmamızı engellerler. Eğer kutup yıldızlarına sahip olmazsak, herhangi bir zamanda kendimizi hiç de arzu etmediğimiz bir limanda bulabiliriz.
181
İçsel Değerlerin Önemi
Samuel Smiles, "Self-Help (Kendine Yardım)" adlı kitabında karakterin önemini şu cümlelerle vurgular; "Karakter, tecrübeden geçmiş bir itibarın, doğruluğun ve prensibe bağlılığın neticesidir. Bunlar öyle meziyetlerdir ki, ihtimal diğer bütün meziyetlerden ziyade, insanlığın güvenine ve saygısına hükmeder... Milletlerin kuvveti, endüstrisi ve medeniyeti... Bütün bunlar ferdin karakterine bağlıdır ve medeni emniyetin temeli bunun üzerine inşa edilmiştir."5
KYF, yüksek bir benlik değerine sahip olmayı gerektirir. Yüksek bir benlik değerine ise, güçlü bir karakter yani yüksek içsel değerler ile ulaşabiliriz. İçsel değerler; özsaygı, özgüven, özbilinç, özdenetim, vicdan, dürüstlük vb. ilkelerden oluşur. Yüksek içsel değerlere sahip bir insan, yenilmez armada demektir. Havanın yağmurlu, karlı, güneşli, bulutlu ya da fırtınalı olması onu etkilemez. Yani, dışarıdan gelecek eleştiri ve övgüler kişinin yaşamında belirleyici değildir. Hata yapması durumunda, kendi kişiliğine ve özüne olan inancı ve güveni hiçbir zaman azalmaz. Başına ne gelirse gelsin, asla yenilmiş-lik duygusuna kapılmaz ve pes etmez. Her seferinde gerekli dersi alarak, coşkuyla yeniden dener.
Kaliteli yaşam yolunda ilerlerken; gerek kaliteli yaşam ilkelerine, gerekse içsel değerlerimizi oluşturan ilkelere uygun hareket etmeliyiz. Tıpkı, bir orkestrada olduğu gibi, tutum ve davranışlarımız kutup yıldızlarıyla uyumlu olmalıdır. Çatlak ses çıkmamalıdır. Aksi taktirde, içsel dengesizlikler ve çatışmalar yaşanır. Hiçbir zaman, hiçbir menfaat uğruna, kişisel il-
5) Smiles, Samuel. Kendine Yardım, s. 302.
182
keler ve değerler çiğnenmemelidir. Kişisel yapı, içsel kutup yıldızımızı oluşturan bu ilkeler ve değerler üzerine bina edilirse, kolay kolay yıkılmaz. Bunu başarabilen insan, en fırtınalı dönemlerde, en güç şartlarda bile sarsılır ama yıkılmaz. Bu gücü, kendi ilke ve değerlerinden alır.
Yaratıcı hayal gücü yetimi kullanarak, seçeneklerimi belirlerim. Vicdanımla, seçeneklerimin ilkelerime uyup uymadığının sağlamasını yaparım. Özgür irademle, seçeneklerimden birini ya da birkaçını seçerim. Özbilinç ile, seçeneklerimin kalitesini ve verimliliğini değerlendiririm. Yine özgür irademle, tercih etmiş olduğum seçeneği eyleme geçiririm. Özgüven ile, yılmadan karşıma çıkan engelleri bir bir geçerim. Özdenetim ile, rotamda ilerlerken beni amacımdan alıkoyacak bazı dürtüleri reddedebilirim. Hoşgörü sayesinde, gerekli esnekliği gösterebilirim. Tüm bu yetileri yaşamıma geçirdiğimde, elde edeceğim sinerji ile, kaliteli yaşam yolunda emin adımlarla ilerleyebilirim.
Uzun dönemde mutlu ve başarılı olabilmemizin tek yolu, kendi ilkelerimize göre, yani "Ben" gibi yaşamaktır. Aksi taktirde, meydana gelen içsel dengesizliklerin faturasını ödemek zorunda kalırız. Yaşamımızı ilkelerimize göre değil de, çevremizin onay ve beklentilerine göre sürdürürsek, mutluluğu bu ; yolla elde etmeye çalışırsak, sonuçta hüsrana uğrar acı çekeriz.
Türk Toplumunda İçsel Değerler
Nasıl ki bir insanın, karakterini oluşturan içsel değerleri, varsa; toplumların da değerleri vardır. Bu değerler, tıpkı bir atomun çekirdeği gibidir. Bir ülkeyi yıkmanın en akılcı yolu;' savaşmak değil, o ülkeyi ayakta tutan değerleri yok etmektir.'
183
İnancım odur ki, Türk milletini ayakta tutan değerler, son yıllarda bilinçli olarak erozyona uğratılmaktadır. "Televole kültürü" toplumda bir virüs gibi yayılmakta, toplumsal yozlaşma hızla artmaktadır. Toplumsal yozlaşmadaki bu hız, kalitesizliği de beraberinde getirmektedir. Değişim şarttır. Ancak değişirken, toplumların çekirdeğini oluşturan ve o toplumu ayakta tutan olumlu değerler mutlaka korunmalıdır.
Son yıllarda, Türk toplumunun arşiv kayıtları yanlış oluşturulmakta ve gençlerimizin zihinleri yanlış programlanmaktadır. "Köşeyi dön de, nasıl dönersen dön" felsefesi, "Kestirme yollardan başarı elde etme" paradigması bir yanılgı olup, eğer böyle devam edersek bunun bedelini er ya da geç toplum olarak ödeyeceğimizi düşünüyorum. Dilerim, bizi biz yapan değerlerin bilinçli bir şekilde yok edilerek; yerine güç, para, şöhret gibi değerlerin konmasının bedelini, yakın bir gelecekte özgürlüğümüzle ödemeyiz. Tarihin, beni yanıltmış olmasını arzu ederim.
Yeri gelmişken, Zafer tlbars hocamdan dinlediğim bir araştırmanın sonuçlarını aktarmak istiyorum; "1980'li yılların başında, Ankara'nın bir gecekondu semtinde yapılan çalışmada; bayanların ekseriyeti banka memuru, erkeklerin ise, polis ve astsubay olmak istedikleri saptanmış. Aynı bölgede, Prof. Tülin İçli yönetiminde 2000 yılında yapılan bir çalışmada ise; bayanların çoğunluğu manken ve şarkıcı, erkeklerin ise futbolcu ve mafya üyesi olmak istedikleri belirlenmiştir." Bu durum değişikliğinde, kültürel yozlaşmanın yanı sıra, işsizlik ve gelir dağılımı adaletsizliğinin büyük rolü olduğunu düşünüyorum.
Oysa, ingiliz yazar Samuel Smiles, yaklaşık 150 yıl önce bi-^i bu konuda uyarmakta ve şöyle demektedir; "Bir milletin ilerlemesi, fertlerin çalışkanlığı, enerjisi ve ahlak düzgünlüğü
II
184
gibi faziletlerin muhassalasıdır [bileşkesidir]. Öte yandan bir milletin çökmesi, fertlerin tembelliğinden, menfaate ve ahlaksızlığa olan düşkünlüklerinden ileri gelmektedir."6
Bir arkadaşım; "Yeni yetişen gençlerin demir ve çimentosu eksik" diyor. Ben aynı kanıda değilim ancak, arkadaşımın söylediklerini de göz ardı edemem. Nasıl ki, demir ve çimentosu eksik bir bina, en küçük bir depremde yerle bir olursa; içsel değerleri eksik olan bir bireyinde en küçük bir sarsıntıda ayakta kalması mümkün değildir. Aynı şekilde, değerleri yok edilen bir toplumun da ilerlemesi mümkün olmaz. Günümüz Türkiye'sinde ilim, bilim, adalet, ahlak, çalışma vb. değerlerin yerini; güç (mafya), para ve şöhret (kestirme yollardan elde edilen) vb. değerler almıştır. Günümüzde bir çok insan, ilke ve değerlerden yoksun bir şekilde; üretmeden tüketmekte, gününü gün etmekte ve Türk toplumunda bir asalak gibi yaşamaktadır. Bu durum; ilke ve değerlerden yoksun diğer insanlar için de kötü bir örnek teşkil etmekte ve söz konusu bu insanların mutsuz, verimsiz, dengesiz ve kalitesiz bir yaşam sürmesine yol açmaktadır. Demir ve çimentosu eksik bu tip insanlar, aşağıdaki hikâyede olduğu gibi, benlik değeri düşük insanlardır:7
Timur bir gün Hoca ile hamama gider. Soyunur dökünür, içeriye girerler. Yıkanırlarken birdenbire Timur sorar:
-"Hoca, der ben kul olsam kaç akça ederim?" Hoca'nın da pervası mı var? Şöyle bir yalancıktan zihin yorar:
-"Bana sorarsan ben yüz akça derim." Timur kızar:
I
6) Smiles, Samuel. Kendine Yardım, s. 2.
7) Bayrak, Mehmet. Halk Gülmecesi, s. 99-100.
185
-"Amma da yaptın, Hoca!... Yalnız şu peştamal eder yüz akça" der. Hoca, bu söze bayılır gülmekten. Eğilir, Timur'a der ki yavaşça:
-"Ben de zaten ona fiyat biçmiştim."
Yazar Mina Urgan, "Bir Dinozorun Anıları" adlı kitabında, son yarım yüzyılda toplumumuzda meydana gelen yozlaşma ve bozulma konusunda; "Tüketim toplumunun kültürden yoksun bir ortamda egemenlik kurmasının doğal bir sonucu olan bayağılık, faşizm kadar çirkin, faşizm kadar tehlikeli benim gözümde. Belki bu da bir dinozorluk belirtisi sayılacak ama davranışta, konuşma üslubunda, kılık kıyafette, müzikte, her konuda bayağılığa şiddetli bir tepki içindeyim. Son yarım yüzyılda ülkem de, dünya da daha da bayağılaştığı için, tepkimde giderek şiddetleniyor" sözleriyle duygu ve düşüncelerini dile getirmektedir.
içinde bulunduğumuz dönemde insanlar, çocuk yetiştirmekten korkar hale geldiler. Çünkü kültürel yozlaşma ve bozulma en üst seviyededir. Doğal olarak anne ve babalar, sağlıksız ortamdan endişe etmektedirler. Halbuki çocuklar, zamanlarının çoğunu aile dışındaki ortamlarda geçirmektedirler. İstesek de, çocuklarımızı kontrol edip, tam anlamıyla denetlememiz mümkün değildir. Ayrıca bu durum, sağlıklı da olmaz. Bunun tek yolu; özgüveni, özdenetimi, özgür iradesi, özbilinci yüksek kısacası, yüksek içsel değerlere sahip çocuklar yetiştirmekten geçer. Yüksek içsel değerlere sahip çocuklar, içten denetimli bireyler haline gelirler. İçten denetimli çocuklar, her türlü ortamda sağlıklı ve doğru kararlar alma ve uygulama yetisine sahip olurlar.
186
Eğer yaşam yolculuğumuzda; mutlu, ve başarılı olmak, dengeli ve kaliteli bir yaşam sürmek istiyorsak, yüksek içsel değerlere sahip olmalıyız. Ancak bu sayede, dengemizi koruyarak kaliteli bir yaşama ulaşabiliriz. Bu bilgilerden sonra, şimdi de içsel değerleri oluşturan ilkeleri tek tek ele alalım.
Özsaygı (Özdeğer)
Özsaygı, sözlükte; "Kendi kişiliğini alçaltmaktan insanı alıkoyan ve başkalarınca da alçaltılmayı hoş karşılamayan duygu, ( kişinin kendi özüne, kişiliğine beslediği saygı" olarak tanım- • lanmaktadır. İnsanın duygu, düşünce ve davranışlarını etkile-yen önemli bir yetidir. Her insan, yüksek bir özsaygı ile dun- ^ yaya gelir. Ancak bu yüksek özsaygı, zamanla aile ve çevre tarafından erozyona uğratılır. Özellikle; koşullu sevgi, çocuğun özüne saygı gösterilmemesi, ilgi ve hoşgörü yetersizliği, sürekli eleştirel tavırlar sergilenmesi özsaygı yetisini zayıflatır.
"Benlik Kavramı" adlı kitabın yazarı Seymour Epstein, öz-; saygının önemi konusunda şöyle demektedir; "Yüksek özsaygısı olan kişiler gerçekten de, başarılarından gurur duyan ve başarısızlıklarını hoş karşılayan sevgi dolu ebeveynlere sahiptirler. Bu gibi kimselerin hayat hakkında optimistik bakış açıları vardır ve aşırı kaygılı bir hale gelmeden, streslerle başa çıkma yeteneğine sahiptirler. Belirli deneyimler sonucunda hayal kırıklığına uğrayıp fazlaca üzülseler de, yüksek özsaygıya sahip kişiler çabucak iyileşirler; tıpkı annesinin sevgisi ile güvende olan çocuklar gibi..."8
8)Goleman, Daniel. Hayati Yalanlar Basit Gerçekler, s. 143.
187
Bunlara zıt olarak, azalmış özsaygıya sahip kişiler sert ve hoşnutsuz ebeveynlerin psikolojik yükünü taşımaktadırlar; "Bu insanlar başarısızlığa karşı aşırı duyarlı olma eğilimindedirler; reddedilmiş hissetmeye hep hazırdırlar ve hayal kırıklıklarını atlatmak için çok uzun zamana ihtiyaçları vardır. Hayata bakış açıları pesimistiktir; tıpkı ebeveynlerinin sevgisinde güvende hissetmeyen bir çocuk gibi..."9
Hayatta büyük riskler alma cesaretini gösterebilmiş insanlar, yüksek özsaygıya sahip insanlardır. Tıpkı, Roza Parks'ta olduğu gibi. Rosa Parks'm yaşanmış hikâyesi, insanın kendi özüne duyacağı yüksek bir saygıyı gösteren eşsiz bir örnektir. Hikâye şöyle:10
Amerika'nın Montgomery şehrindeki ırkçılık yasalarına göre, şehir içi ulaşımı sağlayan otobüslerin ön koltukları beyazlar için ayrılmıştı. Otobüste hiçbir beyaz yolcu olmasa bile, siyahlar bu koltuklara oturamazdı. Beyaz yolculara oturacak yer kalmadığında, aynı ücreti ödemiş olmalarına rağmen siyahlar beyazlara yer vermek zorundaydı. Tüm otobüs şoförleri bu kuralların uygulanmasından, kurallara uymayanların cezalandırılmak üzere polise teslim edilmesinden sorumluydular. Hatta bazı otobüs şoförleri, siyah yolcuları ön kapıdan almamakta, arka kapıdan indirip bindirmekteydi.
1955 yılının, 1 Kasım gecesi, Rosa Parks oldukça yorgundu. Biletini alarak, otobüste siyahlara ayrılmış olan bölümün ili? sırasına oturdu. Bir süre sonra, beyaz yolcuların fazla olması nedeniyle, şoför kendisinden yerini beyazlara terk etmesini istedi. Arka kapıdan binmediği için, 12 yıl önce kendisini otobüsten dışarı atan bu şoförü görür görmez tanımıştı. Bütün ısrarlara rağ-
9) Goleman, Daniel. Hayati Yalanlar Basit Gerçekler, s. 143. 10) Rosa Parks. Erişim: http://www.biography.com E. Tarihi:02.11.2001.
188
men, yerini beyazlara vermedi. Sonunda polis çağrıldı ve Rosa Parks polis karakoluna götürüldü. Önceden planlanmamış olan bu hareket, Amerika'da ırk ayrımcılığına karşı yapılan mücadelenin ilk kıvılcımı oldu. Bu olaydan sonra, tüm siyahlar otobüsleri boykot ettiler. 380 günlük başarılı bir boykotun sonunda, Anayasa Mahkemesi ırk ayrımcılığına son veren kararını açıkladı.
Özsaygıları düşük insanlar, genelde başkalarının beklentilerine göre yaşarlar. Bu davranışın altında; reddedilme, eleştirilme ve dışlanma korkusu yatar. Kendi benliklerini değersiz gören bu tip insanlar, başkaları tarafından beğenilmeye daha çok gereksinim duyarlar. Bu nedenle, sosyal maskeler takar ve rol yaparlar. İnsanın iç dünyasına aykırı olan bu durum, içsel bir dengesizlik meydana getirir. Bu dengesizlik, sonuçta bireyin mutsuz ve başarısız olmasına yol açar.
Yeterli özsaygıya sahip insanlar; kendisi ve çevresi ile barışık olan, kendisi sorun olmayan insanlardır. Neşeli, verici ve diğer insanlara karşı daima hoşgörülüdürler. Bu kişilerin benlikleri, kendilerine yönelik olumsuz tutumlardan zarar görmez.
Özgüven
Özsaygı, bir insanın kendi potansiyeline olan inancını ifade eder. Bu inanç, kişinin kendi özüne güven duymasını sağlar. Bu anlamda özgüven, yüksek bir özsaygı sonucu oluşan ve kişinin kendine duyduğu güveni ifade eden bir yetidir; "İnsanın güven duygusu kazanması, çocukluk ve gençlik çağında anne baba ve toplumsal ortamdan gördüğü ilgi ve sevgiye bağlıdır. Çocukluk ve gençlik çağında, yeterince ilgi ve sevgi görmeyen insanlarda aşağılık ya da üstünlük duygusuna bağlı gü-
189
vensizlik duygusu gelişir. Güvensizlik duygusu, insanın kendisini ve başkalarını gerçekdışı ve olumsuz olarak değerlendirmesine neden olur."11
Özsaygı ve özgüven düşüklüğü, kişide korku ve endişe yaratır. Çevrenin kendisi hakkında olumsuz düşünmelerinden kaygılanır. Bu yüzden, içsel eksikliğini; para, mal, mülk, şan ve şöhret gibi dışsal değerlere yönelerek kapatmaya çalışır. Ancak bu eksiklik, dışsal değerlerle azalacağına, daha da artar. Ayrıca özgüveni düşük insanlar, gerektiğinde risk almaktan da kaçınırlar. Kendisine güveni olmayan bir insanın, inancı da olmaz. Yüksek bir özgüven, yüksek bir inandırıcılığı da beraberinde getirir.
Aşırı özgüven ise, gereksiz risklere atılmaya neden olur. İnsanın kendisine çizdiği imaja, çevresi de aynı değeri vermediği zaman hayal kırıklığına uğrayabilir. Bu hayal kırıklığı neticesi, insanlara nefret ve öfke duyabilir. Bu nedenle, yetersiz ve aşırı özgüvenin her ikisi de sağlıksızdır. En iyisi, aşağıdaki skalada da olduğu gibi, dengeli ve yeterli bir özgüvene sahip olmaktır.
Düşük özgüven -100
Yeterli özgüven
Aşın özgüven 0
+ 100
11) Köknel, Özcan. Zorlanan insan, s. 194.
I
190
Yeterli özgüvene sahip insanlar, kendileri hakkında herhangi bir tereddüde düşmezler. Çünkü kendilerini iyi tanırlar. Böylece her türlü olumsuz durumda, kaygılanmadan yollarına devam ederler. Kendi benliğini değerli gören bu insanların, başkaları tarafından beğenilmeye olan gereksinimleri daha azdır. Kendi kendisine gülebilen, kendisi ile dalga geçebilen insanlar, genellikle yüksek özgüvene sahip insanlardır.
Her insanın özgüvenini yansıtan ve Stephen R. Covey'in "Duygusal Banka Hesabı" olarak adlandırdığı, bir banka hesabı vardır. Hedefler belirleyip, kendimize küçük sözler verip yerine getirdiğimizde, banka hesabımıza bir miktar yatırım yapmış oluruz. Bunu tersi olarak, yerine getirmediğimiz bir söz içinde, hesabımızdan her seferinde bir miktar çekeriz. Hesabın yüksekliği; kendimize duyduğumuz özgüvenin yüksekliğini gösterir. Hesabın düşüklüğü halinde ise, özgüvenimiz zayıflar. Yalnız, verilen sözler çevrenin yönlendirmesi ile değil, bizim içsel değerlerimizden kaynaklanmalıdır. İçsel değerlerimizden kaynaklanmaz ise, o işi sevemeyiz. Sevmediğimiz bir konuda ise, başarı ve kaliteye ulaşamayız.
"Duygusal Banka Hesabı, bir ilişki içindeki güven oranını belirleyen bir benzetmedir. Bu, başka bir insanın yanında kendinizi emniyette hissetmenizdir. İncelik, sevecenlik, dürüstlük ve size verdiğim sözlere bağlı kalmak yoluyla 'Duygusal Banka Hesabı'na yatırım yaparsam, bir birikim yaratmış olurum. Sizin bana olan güveniniz artar, ben de gerektiği zaman bu güvenden yararlanırım. Hatalarım da olabilir. Ama o güven , düzeyi, o duygusal birikim bunu telafi eder. İletişimim açık seçik değildir belki, ama siz yine de ne demek istediğimi anlarsınız. Bir sözcük yüzünden beni suçlamazsınız. Güven he-
191
sabi kabarık olduğu zaman, iletişim rahat, çabuk ve etkili olur."12
Kişisel Bütünlük (Tutarlılık)
Kişisel bütünlük demek; bir insanın özü, sözü ve eylemlerinin birbiriyle uyumlu olması demektir. Aynı zamanda, sözleriyle beden dili arasında da bir uyum olmalıdır. Kişisel bütünlüğü olan insanlar, rol yapmazlar ve maske takmazlar. İç ve dış dünyaları arasında büyük bir ahenk vardır; "Kişisel bütünlük kişinin düşünce, duygu ve davranış dünyasının birbiriyle tutarlı olmasından kaynaklanır. Kendine saygısı olan kişi düşüncelerim, inandığı değerleri davranışlarında yansıtmaya özen gösterir; değişik durum ve koşullarda zorlansa dahi, kendine saygısı olduğundan, ilkeleriyle tutarlı olarak hareket
etmeye çalışır."13
Kişisel bütünlüğe yatırım için; söz verip, verilen sözü yerine getirmek gerekir. Söz vermenin küçüğü, büyüğü; önemlisi önemsizi yoktur. Konfüçyus bu konuda şöyle demektedir; "Olgun insan güzel söz söylemesini bilen insan değil, söylediğini yapan ve yapabildiğini söyleyebilen insandır." Milattan sonra 121-180 yılları arasında yaşamış, Latin bilge kişisi Mar-cus Antuninus ise; "Dünyadaki hiçbir çıkar, verdiğiniz sözü tutmamaya veya kendinize olan saygınızı kaybetmeye değmez" demiştir.
Birisine bir söz vermeden önce, çok iyi düşünmek gerekir. Söz verildikten sonra da her ne pahasına olursa olsun, o söz
12) Covey, Stephen R. Etkili insanların 7 Alışkanlığı, s. 196-197.
13) Cüceloğlu, Doğan. İyi Düşün Doğru Karar Ver, s. 244.
192
yerine getirilmelidir. Yerine getirilmeyen her söz, duygusal banka hesabında bir miktar azalmaya yol açar. Bireyin güvenilirliğini ve kendine olan özsaygısını azaltır. Kişisel bütünlüğü olmayan bir insan, duygusal banka hesabından sürekli çeken insandır. Bu durum o bireyi, güvenilmez ve değersiz bir , insan yapar. >l
Kişisel bütünlüğe sahip insanlar; davranışları önceden kestirilebilir ve güven verici insanlardır. Bu tip insanlar, söylediklerini yapan, yaptıklarını söyleyen insanlardır. Kendi prensiplerine önce kendileri uyarlar. Sağı solu belli olmayan insanlar, tutarsız ve kişisel bütünlükten yoksun insanlar olup, çevreleri tarafından güvenilmez kişiler olarak algılanırlar. Tıpkı, Nasrettin Hocanın hikâyesinde olduğu gibi:14
Hoca, Akşehir'de kadılık ettiği sırada adamın biri gelip: -"Efendim, kırda sizin olduğunu duyduğum bir alaca inek, bizim ineği boynuzuyla vurup öldürmüş... Buna şer'an ne lâzım gelir?" diye sormuş. Hoca:
-Bu işte sahibinin ne günahı var? Hayvandır... demiş. Adam
bu sefer:
-"E/endi, affet. Yanılmışım. Öldürülen inek benimki değil, seninki..." deyince, Hoca kaşlarını çatarak:
-Ha.. Bak! Şimdi mesele çatallaştı. Bana şu raftaki kara kaplı kitabı indiriver de bakalım! demiş.
Kişisel bütünlük ilkesine ilişkin bir örneği de, 57. hükümetin uygulamalarından vermek istiyorum: s
14) Kasım, Naci. Büyük Nasreddin Hoca, s. 186. ";?
193
Üçlü koalisyon hükümeti (DSP, MHP ve ANAP), IMF'nin de desteğiyle 1999 yılında enflasyonla mücadele programına başladı. Halka, doların yıllık bazda artış oranlarını açıkladılar. Doğal olarak, başta sanavici ve işadamları olmak üzere herkes, hükümete güvenerek dövizle borçlandılar. Fakat, 22 Şubat 2001 tarihinde döviz kurları dalgalanmaya bırakıldı. Döviz; kurlarında bir anda, yüzde yüzlere varan artışlar yaşandı. Bu arada, hükümetin sözüne güvenerek dövizle borçlanan bir çok insanın canı fena halde yandı. Bu tür örnekler, geçmiş hükümetler döneminde de (1994 ekonomik krizinde olduğu gibi) sık sık yaşandı. Başbakan dahil olmak üzere, hükümet yetkililerinin sözlerine güvenenler hep zararlı çıktılar. Bu insanlar bir daha hükümete güvenebilir mi? Vatandaşın, hükümete güveni olabilir mi?
Burada hükümetin bir tüzel kişilik olarak, kişisel bütünlüğünden ve tutarlılığından söz edemeyiz. Kişisel bütünlük ve tutarlılığın olmadığı yerde de güvenilirlik olmaz. Siyaset kurumuna olan güven eksikliğinin ve ekonomik krizlerin temelinde, siyasetçilerin kişisel bütünlükten yoksun oluşları yatmaktadır. Kişisel bütünlüğe sahip olmak için; tutulamayacak bir sözün verilmemesi, verilen sözün ise her ne pahasına olursa olsun tutulması gerekir. Güven ve güvenilirlik olayının temeli, kişisel bütünlükte yatmaktadır.
Özbilinç (Farkındalık)
Özbüinç; bireyin kendini tanıması ve iç dünyasında olup biten her şeyin farkında olmasıdır. Özbilinç, duygu yönetimi için de gerekli temel yetilerden bir tanesidir. Özbilinçli insanlar; kendi sınırlarından emin, psikolojik olarak sağlıklı, haya-
194
ta olumlu bakabilen insanlardır. Kötü bir ruh haline girdiklerinde bu durumdan kolayca sıyrılabilirler. Farkmdalık düzeyini yükselten yani, bilinç alanım genişleten bir kişi; daha kaliteli bir yaşama ulaşma yolunda, dış dünya ile etkili iletişimlerde bulunabilir.
"Geştalt terapisinin kurucusu Frederick S. Perls, üç tür farkında olma alanı tanımlar. İlk katman kişinin kendinin farkında olmasıdır. Bu farkında oluş temel bir bilinçtir. Üçüncü katman, dış dünyanın farkında oluştur. İkinci katman ise; kişinin kendinin farkında oluşu ile dış dünyanın farkında oluşu arasında yer alır. Bu kavramsal algılamanın, dil ve kültürün yer aldığı dünyadır... Bu orta katman deneyimli öğretmenlerin sözlerini, sizin annenizin ve babanızın inançlarım, toplumun eğitimle ilgili değerlerini içerir. Bu orta katman sizin kendi özünüzün ne olduğu ile ilgili algılamanıza olanak vermez. Kendi özünüzü algılayabilmeniz için bu orta katmanın etkisinden kurtulmanız gerekir."15
Özdenetim (İçsel Disiplin)
Özdenetim; daha önemli bir amaca erişebilmek için kişinin tepkilerini, davranışlarını ya da başka amaca yönelme eğilimi-• ni denetleyip sınırlaması, kendi kendini denetleme işidir. Bir amaç uğruna, arzuları ve dürtüleri reddetme yeteneğidir. Sa-muel Smiles; "Kendi kendini disipline alıştırmak ve nefsini kontrol etmek, pratik olgunluğun başlangıcıdır" sözleriyle özdenetimin önemini ortaya koymaktadır.
195
Özdenetimi zayıflatıcı istekler, özellikle gençlerin arkadaş çevresinden gelir. Alkol, sigara, uyuşturucu vb. alışkanlıkların edinilmesinde; "Bir sefer denemekle bir şey olmaz" türündeki masum sözler kişinin özdenetimini zayıflatır. Sonuçta, duygularımız aklımıza galip gelir. Bu olay, bir fermuarın açılmasına benzer. Bir kez açıldığında, hangi dişlide duracağım bilemezsiniz. Özellikle, sevgiden yoksun büyüyen ve "ait olma" gereksinimi nedeniyle bir gruptan dışlanmaktan korkan gençler, çoğunlukla özdenetimsizliklerinin kurbanı olurlar.
Özdenetim, olumsuz duygu ve davranışların frenlenmesi için gerekli bir yetidir. Özdenetimi güçlendirmek suretiyle, beynin bedene hakim olmasını sağlarız. Bu yeti, kaliteli yaşam yolculuğumuzda, bizi amaçlarımızdan alıkoyacak anlık zevklere sapmamıza engel olur. Duygusal özdenetim ise; doyumu erteleyebilme ve fevri davranışları frenleyebilme yeteneğidir. Başarılı olmak isteyen her insan, duygularına hakim olmalıdır. Eğer duygular kişiye hakim olursa, insan özdenetimini kaybeder.
Psikolog "VValter Mischel tarafından, çoğunluğunu öğretim üyesi çocuklarının oluşturduğu Stanford Üniversitesi karnpu-sundaki yuvada bir çalışma yapılmış ve bu çocuklar liseden mezun oluncaya kadar izlenmişlerdir. Çalışmada, çocuklara şu teklif yapılmıştır; "Yapmakta olduğum görevi bitirmemi beklersen, iki lokum alabilirsin. Eğer o zamana kadar bekleye-mezsen, hemen şimdi, ama sadece bir tane alabilirsin."16
Çocuklardan bazıları; lokumlardan gözlerini kaçırarak, uyumaya çalışarak, şarkı söyleyerek, kendi kendilerine konuşarak, gözlerini kapayarak baştan çıkarıcı lokumları alma dür-
16)
Zeka, s. 107-108.
196
tülerini engelleyerek, iki lokumu almaya hak kazanmışlardır. Özdenetimleri zayıf olan çocuklar ise, daha ilk saniyelerde tek lokumu midelerine indirmişler.
12 ile 14 yıl arasında izlenmeye devam edilen bu iki çocuk grubu arasında, çok .ciddi duygusal ve sosyal farklılıklar tespit edilmiştir. Özdenetimleri güçlü olanlar; kişisel olarak etkili, sosyal açıdan yeterli, mücadeleden kaçmayan, zorluklar karşısında direnen, kendine güvenen, inisiyatif alan, kendilerini ortaya koyan, hayatta karşılaştıkları zorluklarla daha iyi başa çıkan gençler olmuşlardı. Özdenetimleri zayıf olanlar ise; sosyal temastan kaçman, zorluklar karşısında kolay pes eden, tartışmacı ve kavgacı, kolay sinirlenen, sinirlendiklerinde aşırı ve sert tepki gösteren, mücadeleden kaçan gençler olmuşlardı.
Özdenetim; insanın kendi iradesi ile sağladığı içsel bir disiplin olup, dışarıdan başkalarınca dayatılamaz. Özdenetim yetisi o kadar önemli bir özelliktir ki; özdenetim yetersizliği bazen, uğrunda yıllarca emek verilen değerlerin bir anda yok olmasına ya da insana ömür boyu acı ve pişmanlık duyguları yaşatacak işler yapmasına yol açabilir.
Kişisel Sorumluluk >
Kişisel sorumluluk; bir insanın üstüne aldığı, yapmak zorunda bulunduğu ya da yaptığı bir iş için gerektiğinde hesap verme durumudur. Sorumluluk hesap vermeyi gerektirir. En büyük hesap verme, vicdana karşı verilendir. Sorumluluk sahibi insan; yakınmaz, mazeret üretmez ve başkalarını suçlamaz. Yakınmak ve mazeret üretmek; sorumluktan kaçmak, kestirme yollan tercih etmek demektir.
197
İnsanlar doğası gereği, yaşadıkları kaygıdan bir an önce kurtulmak ve vicdanlarını rahatlatmak isterler. Bu nedenle; kişisel sorumluluktan kaçarak, sorumluluğu çevresindeki kişi ya da nesnelere yüklemek suretiyle kestirme yolları tercih ederler. Ancak bu kestirme yol, olumsuz tutum ve davranışlarımızla yüzleşmemize, hatalarımızı fark etmemize ve gelişmemizi engel olur. Sorumluluk sahibi bir insan, vermiş olduğu her türlü kararın sorumluluğunu üstlenir. Kararların sorumluluğunu üstlenmek demek; o kararlar uğruna ölüm dahil olmak üzere, her türlü riski göze alabilmektir:
Kurtuluş savaşında, İsmet Paşa'nın komuta ettiği Garp Cephesi Kuvvetleri'nin Kütahya ve Eskişehir bozgunları üzerine; Ankara'nın boşaltılarak, hükümet merkezinin Kayseri'ye taşınmasına karar verilir. Bu kararı mecliste milletvekillerine Genel Kurmay Başkanı Fevzi Çakmak açıklar. Milletvekilleri, bozguna sebep olanların cezalandırılmasını isterler. Bunun üzerine Fevzi Çakmak, bozgunun sorumluluğunu üstüne alarak kürsüde şöyle der; "... Stratejik komuta hatalarına gelince, Genel Kurmay Başkanı olarak onlardan ben sorumluyum. Vereceğiniz cezayı şimdiden kabul ediyorum ve ben ölümden korkmam, milletin uğruna seve seve şehit olmasını bilirim."17 Ülkemizin içinde bulunduğu bugünkü durumdan da, tüm Türk halkının sorumlu olduğunu düşünüyorum. Birincisi; yaptığımız yanlışlardan dolayı sorumluyuz. İkincisi; yapılan yanlışlıklara göz yumduğumuz, sorunlara duyarsız kaldığımız ve "neme lazımcı" zihniyette olduğumuz için sorumluyuz. Üçüncüsü; yapılan yanlışlıklardan az ya da çok çıkar sağladığımız için sorumluyuz. Bu durumu; "Bir devlette her birey,
198
devletin yükseliş ve düşüşünden sorumludur" diyen Çin özdeyişi çok güzel açıklamaktadır.
Bugünkü yaşantımız, geçmişte yaptığımız bilinçli ya da bilinçsiz seçimlerimizin sonucudur. Bu seçimlerimizin sorumluluğu bize aittir. Başkalarını suçlamak ve sorumlu tutmak; onların bizim üzerimizdeki denetimlerini sürdürmelerine izin vermektir. Yaşamımız üzerindeki denetimleri kaldırmanın yolu, yaşantımızdaki bütün olayların sorumluluğunu üstlenmekten geçer.
Özgür İrade
Özgür irade; istek duyulan, içten gelen, istenilen herhangi bir şeyi gerçekleştirmeye bilinçli olarak karar verme ve bu kararı yerine getirme gücüdür. Özgür irade öylesine muazzam bir güçtür ki; kendi varlığını bile amacına feda edebilen bir insanın iradesi karşısında, hiçbir şey direnemez. Özgür irade; kişisel misyonumuza ulaşmak için yapacağımız yolculukta, rotamızdan sapmaksızm uygun kararlar alabilmemizi sağlayan bir yetidir. Özgür irade sayesinde, içsel yaşamımızın derinliklerinden gelen sese kulak verebiliriz; "Irade'yi psikolojiye kazandıran kişi Otto Rank'tır. Rank'a göre insan, bilinçli, amaçlı, seçimler yapabilen ve bu seçimler doğrultusunda davranışlarına yön verebilen bir varlıktır.
İradenin iki temel bileşeni var. Bunlardan birincisi seçme/karar verme; ikincisi ise eylem. Kişi, özgür seçimlerini eyleme dönüştürebildiği ölçüde iradesini kullanmış olur. Özgür seçimler yapamadığımız, seçim yapsak bile bu seçimler doğrultusunda eylemde bulunamadığımız zaman bir irade eksik-
199
ligi yaşarız. İrade eksikliği gösterdiğimiz zaman kalitesi düşük bir varoluş sergilemiş oluruz."18
Seçim yapabilmek için, insanın özgür olması gerekir. Özgürlük; kişinin anlamlı ve mutlu bir yaşam sürebilmesi için, olmazsa olmaz koşuldur. Özgürlük; bireyin kendini gerçekleştirme yolunda kişisel potansiyelini kullanabilmesi, seçimler yapabilmesi, kararlar alabilmesi ve aldığı kararların sorumluluğunu taşımasını ifade eder. Özgür insan, içsel yetilerini istediği gibi kullanabilen insandır.
Doğum ve ölüm elimizde olmayan ve değiştiremeyeceğimiz iki gerçektir. Ancak doğum ve ölüm arasında geçirdiğimiz süreci, özgür irademizle yapacağımız seçimlerle bir noktaya kadar değiştirmek elimizdedir. Bu değişim noktası, kişiden kişiye değişiklik gösterir. Seçimlerimiz; özgür irademize dayanan, bilinçli, amaçlı ve planlı eylemler olmalıdır. Kendi yapacağımız seçimlerle, özgür irademizi sergilemiş ve kendi benliğimizi yansıtmış oluruz; "Varoluşçu felsefeye göre, nesneler ve hayvanlar kendi varoluşlarına katkıda bulunamazlar; ancak insan, kendi varoluşuna katkıda bulunabilir; insan, ne ise öyle kalmak zorunda değildir, özgür seçimlerle kendisini değiştirebilir.
Sartre'a göre insan özgürlüğe mahkumdur; insan, kendisini yoktan var etmez; ancak bir dizi seçimler ve kararlar aracı-j lığıyla kendi özünü oluşturur."19
Hayatta iyi yaşamak, potansiyelini değerlendirmek, kendini gerçekleştirmek istiyorsan; "chalange" yapmalısın. Yani hayata meydan okumalısın. Bunun için; yaşamında köklü deği-
18) Dökmen, Üstün. Varolmak Gelişmek Uzlaşmak, s. 217.
19) Dökmen, Üstün. Varolmak Gelişmek Uzlaşmak, s. 218.
200
siklikler yapmaya, riskler almaya ve fırtınalarla dolu bir yolcuğa çıkmaya hazır olmalısın. Ancak, çıkacağın bu deniz yolculuğunda, fırtınalara ve tehlikelere karşı da hazırlıklı olmalısın. Bu yüzden, teçhizat ve donanımın tam olsun. Eğer yüzme bilmiyorsan, bu yolculuğa çıkma, maceraya gerek yok.
İlk adımı atma cesaretini gösteren kişi, atmayanlara göre bir adım öndedir. Atalarımız bu konuda; "Erken çıkan yol alır" demişlerdir. Dünyanın en güzel planlarına sahip olalım, eğer eyleme geçir emiyor sak, bu planların değeri sıfırdır. Atatürk bu konuda; "Tatbik eden, karar verenden daima üstündür" diyerek, eylemin önemini vurgulamıştır. M.S. birinci asırda yaşayan îsa peygamber ise, Zeyündağı vaazında şöyle demiştir; "Dileyin ki verilsin. Arayın ki, bulaşınız. Kapıyı çalın ki açılsın. Çünkü, dileyene her zaman verilir; arayan her zaman bulur ve kapıyı çalana da kapı açılır."20
Bir Çin atasözünde; "Binlerce kilometrelik bir yolculuk, ilk adımla başlar" der. İlk adımı attığımızda, diğer adımlar onu takip eder. Ancak, roketin fırlatılışında olduğu gibi, en fazla dirençle de ilk adımda karşılaşırız. Gerekli hazırlıkları yaptıktan sonra yapılacak en önemli şey, ilk adımı atmaktır. Bir çok üstün yetenekli insan, ilk adımı atma cesaretini gösteremedikleri için, hoşnut olmadıkları bir yaşamı sürdürmeye devam etmektedirler. İlk adımı atmamızı engel olan şeyler; tamamen olumsuz nitelikli arşiv kayıtlarımızdan ve paradigmalarımızdan kaynaklanan korku, kaygı ve endişelerimizdir. Kendimizi haklı çıkarmak için, mantığa bürünmek suretiyle çeşitli mazeretler üretir, vicdanımızı rahatlatırız. Böylece içsel dengesizliğimizi, dengeye kavuşturmuş oluruz. 20) Muallimoğlu, Nejat. Hitabet, s. 626. ;
201
Eğer ben geçmişte emeklilik dilekçemi vermemiş olsaydım, bugünkü yaşantıma sahip olamazdım. Çünkü ikinci yaşam yolculuğumun ilk adımını, emeklilik dilekçemi vererek attım. Her gün emekli olan, her gün iş kuran bir çok insan tanıyorum. İlk adımı atma cesaretini gösteremedikleri için, bugün hâlâ yerlerinde sayıyorlar. Eğer hayallerinizle ilgili, fizibilitesi yapılmış hedeflere sahipseniz, işe balıklama daim! Kafanızdaki şartların gerçekleşmesini beklerseniz, kaybedersiniz. İlk adımı attığınız zaman, diğer adımların da kendiliğinden geldiğini göreceksiniz.
Yaratıcı Hayal Gücü
Yaratıcı hayal gücü; bir nesneyi, bir durumu zihinde tasarlama, biçimlendirme yetişidir; "Hayal gücü kelimenin tam anlamıyla insan tarafından yaratılan bütün planların hazırlandığı atölyedir. Zihindeki hayal kurma yetisinin yardımıyla dürtü ve arzulara şekil, biçim ve hareket kazandırılır."21
Yaratıcı hayal gücü yetimiz; korku, endişe vb. olumsuz duygulara sahip olduğumuzda ortadan kaybolur. Zorlamayla çalışan bir yeti değildir. Tam tersine, yaratıcı hayal gücüne ihtiyaç duyulan konu, bilinç altına verildikten sonra, zihnimizi serbest bırakmalıyız. Sevdiğimiz ve yapmaktan zevk aldığımız hobilerle uğraşmalıyız. Bilinçaltımız bizim için durmadan çalışarak, istediğimiz çözümleri beklemediğimiz bir anda bize verecektir. Dikkat edilirse, bir çok buluş ve icadın böyle durumlarda ortaya çıktığını görürüz.
21) Hill, Napoleon. Düşün ve Zengin Ol, s. 86.
202
Yaratıcı hayal gücü yetimizi kullanarak, amaçlar belirlediğimizde, görünmezi görünür hale dönüştürmüş oluruz. Bu adım, başarının temelini oluşturur. İcatlar, buluşlar ve sanatta ortaya konan her ürün, bu yaratıcı hayal gücü yetisinin bir sonucudur. Albert Einstein bu konuda; "Hayal gücü, bilgiden daha önemlidir" der. Asa Candler, Coca Cola'ya o benzersiz tadı veren harcı, yaratıcı hayal gücü sayesinde bulmuştur. Ar-şimed'in yer çekim yasasını bulması yine o eşsiz yeti sayesindedir. Microsoft'un yaratıcısı Bili Gates de, aynı yetiyi kullanmıştır. Bugün sesten hızlı uçuyorsak, uzaya keşifler yapıyorsak, tüm bunların temelinde yaratıcı hayal gücü yetisi vardır. Bir iş yeri mi açmak istiyorsunuz? Onu önce hayalinizde açın, ofisinizi döşeyin, odanızın kapısından içeri girin. Müşterilerinizi, dostlarınızı, arkadaşlarınızı ağırlayın. Bir kez kaynaklarınızı bu yöne kanalize ettiğinizde, sizin de hayal edemeyeceğiniz değişimler olmaya başlar.
Sebat ve Kararlılık
Sebat; kararında ya da sözünde direngen olma durumu, bir kararı sonuna değin uygulama, bir işi sonuna kadar sürdürme yetişidir. Bazı insanlar tam mucizeyi gerçekleştirmek üzere iken vazgeçerler, gerekli sebatı gösteremezler. "Yüze yüze kuyruğuna geldik, ha gayret" derler fakat, daha öteye gidemezler. Hayatın en büyük ödülleri, başarıya ulaşıncaya kadar sonu gelmez bir adanmışlık gösterenlere ayrılmaktadır.
Eski bir sözde; "Taşı delen damlaların gücü değil, o damlaların sürekliliğidir" denmektedir. Bunun ne anlama geldiğini l iyi bilenlerdenim. Çünkü geçmişte, deyim yerindeyse biraz
en
203
maymun iştahlıydım. Çok büyük hevesle bir işe başlar, yarısına gelmeden sıkılır ve o işi bırakırdım. Sabırsızlığa kapılır, alacağım ödülü beklemeden o işi terk ederdim. Geçmiş yaşantımda bir çok hatalar yaptım ve bu hatalarımdan gerekli dersleri aldım:
En büyük derslerden birini, 70'li yılların ortasında Söke Lise-si'nde okuduğum zaman aldım. Ortaokul yıllarımda, anket defteri yazdırmak modaydı. Çeşitli sorulardan oluşan bir anket defterine sahiptim. Sınıfımızda, Ayşe Çırak isminde bedensel özürlü fakat çok zeki ve yüksek özbilince sahip bir arkadaşım vardı. Anket defterime yazmış olduğu paragraflardan bir tanesinde; "Başladığın işi sonlandırma azim ve sebatına sahip değilsin" diye yazmıştı. Bugün; hiçbir işi yanm bırakmayan, netice alıncaya kadar sebatla o işi kovalayan bir kişiliğe, bu arkadaşım sayesinde sahip oldum. Kendisine ne kadar teşekkür etsem azdır.
Tarih sayfaları, sebat ve kararlılıkları ile dünya milletlerine örnek olmuş nice insanlarla doludur: Tamamen sağır ve kör olan Helen Keller, ünlü bir yazar ve konuşmacı oldu. Frank-lin D. Roosevelt; çocuk felcine yakalanması sonucu özürlü olmasına ve yürüyememesine rağmen, Amerikan Başkanlığına kadar yükseldi. Üstelik tarn dört kez başkanlık yaptı. Newton, "Ghronology" adlı eserini tam on beş defa yazdı. Bethoven sağır olmasına rağmen, dünyanın en iyi senfonilerini besteledi. Leonardo Da Vinci, "Son Akşam Yemeği" adlı eserini on yılda
tamamladı.
Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük hatiplerinden kabul edilen Demosten, bir kekemeydi. İyi bir hatip olmak için bıkmadan usanmadan çalıştı. Ege Denizi sahillerinden topladığı
204
çakıl taşlarım ağzına doldurarak, her gün saatlerce çalıştı. Nefesini geliştirmek için de, koşarak dağlara tepelere tırmandı. Çok eleştirilen yüz ifadelerini yumuşatmak için, ayna önünde pratik yaptı. Demosten bugün, tarih boyunca gelmiş geçmiş bütün büyük hatipler arasında, en önde gideni kabul edilmektedir. Demosten'den başka, Edison da sebat ve kararlılığı ile tüm insanlara örnek olmuş bir şahsiyettir:
Edison, binlerce kez denedikten sonra, ampulü keşfedeme-yince asistanı; "iki bininci başarısızlığı da göze alacak mısınız?" diye sorar. O da cevap verir; "Başarısız; olmadım, yalnızca ampulün keşfine gitmeyen 2.000 yol olduğunu öğrendim" der. Ve yılmadan büyük bir sebatla çalışarak, yeni deneyler yaparak, ampulü icat etmeyi başarır.
Bir işte derinlemesine bilgi sahibi olmak ve işin püf noktalarım öğrenebilmek, yeterli bir süre o işe sebat etmekle mümkündür. Bu noktadan sonra, küçük farklılıklar bizi mükemmelliğe götürür ve başarı yolunda diğerlerinin önüne geçirir. Bu noktada alan değiştirdiğimizde, her seferinde koşuya yeniden başlamış oluruz. Bu durum, verimsizlik yaratır ve uzun süre o işte çalışanların içinden sıyrılarak ödüle ulaşmamızı zorlaştırır. Hayatta edindiğim en yararlı ilkelerden birisi de, bir işin meyvesini alıncaya kadar sebat etmektir.
Vicdan
Vicdan; kişiyi kendi davranışlarıyla ilgili olarak bir yargıda bulunmaya yönelten, kişinin kendi ahlak değerleri üzerinde
205
dolaysız ve kendiliğinden yargılama yapmasını sağlayan, kişiye doğruyu ve iyiyi yapma yükümünü de yükleyen içsel güçtür. Kişiliğimizin bir parçası ve Freud'un, Süper ego olarak adlandırdığı şeydir; "Vicdan, insan davranışlarım düzenleme konusunda dış otoritelerden duyulan korkudan çok daha etkilidir; çünkü insan dış otoritelerden kaçabilirse de, kendinden, dolayısıyla kendisinin bir parçası haline gelmiş olan içe-mal-edilmiş otoriteden kaçamaz."22
İçsel değerler ve vicdanın göz ardı edilmesi sonucu meydana gelen içsel dengesizliğin oluşturduğu rahatsızlığı, Inter-net'te itiraf eden bir vatandaşın duygularını aynen aktarmak istiyorum:23
Bundan 14 yıl önce, devlet memuruyken aldığım bir rüşvet, ne zaman aklıma gelse beni rahatsız ediyor. Kendime bakışımı negatifleştiriyor. Rüşvet aldığım dönemde, yeminle söylüyorum, maddi durumum iyiydi. Aldığım rüşvet de 10 milyon TL'ye tekabül ediyor bugünün parası ile. "Öyleyse neden aldım?" diye kendime soruyorum. Manın hiçbir ihtiyacım olmadığı dönemde, "Yahu herkes alıyor, senin neyin eksik?" diye düşünerek aldığımı kendime itiraf etmem, beni daha çok yerin dibine batırıyor.
Bu paranın 50-100 mislini, değişik hayır işlerine vermem de beni hiç mi hiç rahatlatmıyor. Son çare rüşveti aldığım kişi eğer yaşıyorsa, kendisini bulup, parayı vereceğim ve aynı kişiye üste para verip kendime tokat atmasını isteyeceğim.
Artıkdayanamayan, Erkek, 33, İstanbul.
22) Fromm, Eric. Erdem ve Mutluluk, s. 173.
23) Artık Dayanamayan Erkek. Erişim: http//www.itiraf.com E. Tarihi: 01.05.2001.
206
Karşılaştığımız sorunların bir çoğu; vicdanın göz ardı edilmesi, yadsınması, çiğnenmesi sonucu ortaya çıkar. Vicdanın sesi, iyi bir yol gösterici olup, yanlış yaptığımızda suçluluk duygusu hissederiz. Vicdan, tıpkı bir ağacı içten içe kemiren kurt gibidir. İnsanı zaman içerisinde cezalandırır. Bir insanın kaçıp kurtulamayacağı en büyük güç, kendi vicdanıdır. Vicdan konusuna bir başka örneği de, kayınpederim Hüseyin Te-zel'in İkinci Dünya Savaşı yıllarında bizzat yaşadığı olayı anlatarak vermek istiyorum:
Kayın pederim'in boğazında, tehlikeli bir şişlik meydana gelir ve ilçedeki tek doktor olan belediye doktoruna giderler. Doktor bakar ve; "Bu çok tehlikeli, derhal Çorum'a yetiştirin" der. Yeterli paraları olmadığından Çorum'a gidemezler. Eve dönerken kayın pederimin babası Bekir Efendi; "Bir de Saatçi Mustafa Efendi'ye gösterelim, o bu işlerden anlar" der. Mustafa Efendi bakar ve yüz lirası olan insanın parmakla gösterildiği bir devirde, 25 lira para ister. "Çorum'a götürürseniz, 50 lira harcarsınız" diye de ekler.
O çaresizlik içinde, Samuel adındaki Ermeni Berber'e giderler. O devirde Samuel; berberliğin yanı sıra, aynı zamanda diş çekmekte ve bu tür yaralan da tedavi etmektedir. Samuel; "Tedavi ederim ancak, 3 liranızı alırım" der. Bekir Efendi'nin cebinde ise, iki lirası vardır. Bekir efendi de, "îki lira param var, onu vereyim" der. O sırada, tıraş olmak istemen birkaç kişinin içeri girmesiyle birlikte konu unutulur. Bunun üzerine, kayın pederimle babası eve dönerler.
Ertesi sabah Bekir efendi, ayakkabı imalatı yaptığı dükkanını, her sabah olduğu gibi erkenden açar. Samuel sabah erkenden dükkana gelerek; "Ben bu çocuğu dün niye kurtarmadım, gece
207
boyunca uyuyamadım. Çocuğu gönder de tedavi edeyim, para da istemiyorum" der.
Samuel, hastanın boğazını neşter ile delerek, iltihabı boşaltır. Deliğin üzerine balmumu sürülmüş kendir fitil koyarak, yarayı kapatır. Bekir efendi de iki Zira ücret ödeyerek, dükkandan ayrılırlar. Bir süre sonra yara iyileşir ve kayınpederim sağlığına kavuşur.
Bir Müslüman ki; ölümcül bir hastalıkta ve insanlar çaresizlik içinde iken, yarayı tedavi için 25 lira para istiyor. Bir Hıristiyan ki; Müslüman'ın sekizde biri olan üç lira istiyor, bu parayı da veremeyen insanı tedavi etmediği için gece boyu uyuyamıyor, vicdanı rahatsız oluyor. Sabah erkenden, hasta olan insanın dükkanına giderek ücretsiz tedavi etmek istediğini söylüyor.
insanları; ırk, din ve inançlarına göre etiketleyip, damgalamak doğru bir davranış değildir. Çünkü, Allah korkusu ve vicdanın kimde olduğunu bilemeyiz. Her milletin iyisi de vardır, kötüsü de.
Dürüstlük
Dürüstlük; bir insanın işinde, sözünde ve davranışlarında doğruluktan ayrılmaması halidir. Günümüz Türkiye'sinde dürüstlük bir meziyet haline gelmiş. Oysa dürüstlük, her insanın sahip olması gereken temel bir özelliktir. Verilen sözlerin, her ne pahasına olursa olsun tutulmasını gerektirir. Mutlak dürüstlük ise; sadece söz ve eylemlerimizde değil, aynı zamanda zihinsel faaliyetlerimizde de dürüst olmamızı gerektirir. Ka-
& s
v b
6, 3 ~ 3 ^ 3. &
£- 3
°3' c
f > 3 2 a- s.
S1 -5*
a. s
"3
S" 3
S S" 3
& S ?
3 §
*¦' "¦ ı/ı Su
a a <2 v
2 v
3 ^- ~ s:
3 3 S" C
* §r 9 3
"i a
II
3 3
a g- s
* si 3 -& § §* 3.
S. 3 S
t §: s. s
& £¦
& .3
a a
're s: s 3
3 3
âl a g.
2. a
a > ~
3 S. 3"
-S
2TCrq
ş ~J. 4 a.
1 -s-Ş
§ 2" 3' 2-a- s' a s:
3 3
o 3
S- 2l
•-1- a -<~> £,
^ £ =£ İT
2a ST a
~ re
2 S
.Uİ
& S S 3 a
s 03 H- ıy
?r ş> 3
= 3 su a a a ;
t-*. *-*• re "-* 2 ÜT^
!•!¦
I S
S 3
Vı Ö ™
İli
-«
_ 3-1 a^ &4 ~ o re
n O- S"
rt •"'
3 j ^
O
J
210
Bir söz; "Tanrı çıkarma ve bölme bilmez. Zamanı gelince öyle bir toplar ki, hızına çarpma bile yetişemez" der. Çevrenize bakın, süte su katıp zengin olmuş, kazandıklarım ağız tadı ile yemek nasip olmuş kaç insan göreceksiniz. Önemli olan, faturayı ve faturanın nereden geldiğini anlayabilmektir. Bunu görebilmek içinse, yüksek içsel değerlere sahip olmak gerekir.
Hoşgörü
Hoşgörü; kendisininkilerle çelişse bile, başkalarının duygu ve düşüncelerini özgürce dile getirmelerinden rahatsız olmama, onların geçerliliklerine tepki göstermeme halidir. Hoşgörülü olmak; diğer insanların fikirlerini ön yargısız anlamaya yönelik büyük bir çaba sarf etmeyi gerektirir. Bu yetimizi, kendi görüşlerimizin dışındaki değişik yayınları okuyarak, farklı görüşlere sahip insanlarla sohbet ederek geliştirebiliriz. Meyve ağacının dalları meyveler olgunlaştıkça sarkar, başak taneleri doldukça eğilir. İnsanların da, tıpkı meyve ağaçları ve başaklar gibi bilgi ile doldukça eğilmeleri gerekir. Bazı yöneticiler tanıyorum; korkudan kimse yanlarına yanaşamıyor, sürekli insanların hatalarını görüyorlar, bulundukları kurumda terör estiriyorlar. Bu tip insanların davranışlarının kökeninde; olumsuz arşiv kayıtlarına sahip olmalarından dolayı kendileriyle barışık olmamaları, aynada kendileriyle yüzleşerek olumsuz tutum ve davranışlarının sorumluluğunu üstlenecek içsel değerlerden yoksun olmaları ve yaşam alanlarm-daki dengesizlik yatmaktadır.
Amerikalı yazar Lowell Thomas; "İnsanlarla uğraşırken hep hatırlayacağımız nokta, mantıklı yaratıklarla değil, duy-
211
gulu kimselerle uğraştığımızı unutmamamızdır. Her insanın kendine göre inançları, gururları ve onurları olduğunu unutmayalım. Başkalarını eleştireceğimiz yerde onları anlamaya çalışalım" der. İnsanlar, akıllı oldukları kadar da duygulu yaratıklardır. Kimi zaman, duygularımızdaki yoğunluk nedeniyle, akılcı düşünemez ve gerekli hoşgörüyü gösteremeyiz. Bu konuda, yaşadığım bir anımı sizlerle paylaşmak istiyorum:
1999 Şubat'ının karlı ve buzlu bir akşamında, eşim markete gitmişti. Dönerken iki eîi dolu olduğu halde ayağı kayınca, sırtüstü düşüp, kafasının arkasını buzlu yola çarpmış. Yoldan geçen bir vatandaş kendisini evimize getirdiğinde, şuuru yerinde değildi ve hiçbir şeyi hatırlamıyordu. Üstelik anlamsın ve sürekli tekrar eden sorular soruyordu. Derhal hastaneye götürdüm, yolda da kendinde değildi. Eşimi çok seviyor ve ciddi olarak endişeleniyordum. Hastaneye vardığımda, derhal Nöroloji Kliniğine sevk ettiler. Klinikte belli bir süre hiç kimse ilgilenmemişti.
Odalarda doktor ararken bulduğum hemşire, bulmaca dol-duruyordu. Sanki normal muayeneye gelmiş bir hasta gibi dav-ranılması nedeniyle müthiş kızmıştım. Doktorların derhal eşimin yanına gelerek, muayene etmeleri ve diğer personelin de ilgilenmelerini bekliyordum.
Daha sonra bir an için, orada çalışan personeli düşünmeye başladım: "Bu tür olayları onlar her gün yaşıyorlardı. Ve içlerinden bir çoğu ölümle neticeleniyordu. Ayrıca klinikte yatan hastalar içinde de, çok ağır hastalar olmalıydı. Belki de eşimin sağlığında hayati bir durum yoktu, olsa şimdiye kadar müdahale edilirdi" diye düşündüm.
"Ben burada çalışmayı ister miydim?" diye düşünmeyi sürdürdüm. "Onların da yaşamaları gereken bir hayatları, eş ve ço-
212
cuklan vardı. Neticede onlarda etten kemikten yapılmış, duyguları, ümitleri olan insanlardı. Onların da herkes gibi yaşamaya hakları vardı. Üstelik çalışma koşulları da çok ağırdı." Altı saat sonra eşimin şuuru yerine geldi. Gerekli muayene ve tedaviler yapıldıktan sonra, hastaneden taburcu edildi. Bu olayda olduğu gibi, hepimiz zaman zaman hislerimize kapılır, duygusal tavırlar sergileriz. Her zaman mantıklı düşünemeyiz ve önyargılı davranışlarda bulunuruz. Ayrıca, anne ve baba olarak bizler, kırdıkları döktükleri şeyler için çocuklarımıza sık sık aşırı tepkiler gösteririz. Aslında, her şeyin bir ömrü vardır. Zamanı gelince, her şey ömrünü dolduracak, bir gün kırılacak ya da kullanılmaz hale gelecektir. Bu mantıkla hareket ederek, çocuklarımıza ve çevremize karşı biraz daha hoşgörülü olabiliriz.
Ahlak
Kitaplar yazılabilecek, böylesine geniş bir konuda fazla bir şey söylemeyeceğim. Yalnızca, kişinin ahlaklı olup olmadığının tespitinde kullanılan ve Peter F. Drucker'm "21.Yüzyıl İçin Yönetim Tartışmaları" adlı kitabında yer alan "ayna testi" hikâyesini aktarmakla yetineceğim:24
Hikâyeye göre, bu yüzyılın -yirminci- ilk yıllarında büyük güçlerin diplomadan arasında en çok sayılanı, Londra'nın Almanya büyükelçisiydi. Almanya Federal Şansölyesi olmasa bile, ülkenin en az dışişleri bakanı olacak kadar yüksek gayelere yö-
24) Drucker, Peter F. 21. Yüzyıl İçin Yönetim Tartışmaları, s. 190.
213
nelmişti. Ancak 1906'da birdenbire istifa etti. VII. King [kral] Edward beş yıldır ingiltere tahtındaydı ve kordiplomatik kendisine büyük bir yemek verecekti. Alman büyükelçisi kordiplomatiğin en kıdemli üyesi olarak -on beş yıla yakın Londra'da bulunuyordu- bu yemekte başkanlık edecekti.
. Kadınlara düşkünlüğü ile nam salan VII. King Edward ne tür bir yemek istediğini açıkça söyledi. Yemeğin sonunda tatlı servisinden sonra, kocaman bir pasta gelecek ve içinden loş ışıklar altında bir düzine kadar çıplak fahişe fırlayacaktı. Alman büyükelçisi bu yemeğe başkanlık etmektense istifa etti. "Sabah tıraş olurken aynada bir pezevenk görmek istemiyorum" diyordu.
Ayna testi budur. Ahlak, kişinin kendisine: "Sabah tıraş olurken veya rujumu sürerken nasıl bir kişi görmek istiyorum?" diye sormasını gerektirir. Diğer bir deyişle ahlak, açık bir değer sistemidir. Çok fazla değişmez; bir kurum veya durumda ahlaki davranış, diğer bir kurum ya da durumda da ahlaki davranıştır.
Cesaret
Cesaret; bir insanın rahatını, özgürlüğünü ya da hayatını tehdit eden tehlikelerden yılmaksızm belli bir amaç doğrultusunda davranışlar göstermesidir. Düşüncelerini açıkça söylemekten çekinmemesi, hiçbir şeyden korkmaması, karşısına çıkan engellerden ve tehlikelerden korkmadan ileriye atılması, gözü pek ve yürekli davranışlar sergilemesidir.
Cesaret; yaşam alanlarındaki dengeden, hizmet anlayışına dayanan evrensel bir misyondan, anlamlı hedefler belirleme ve bunlara ulaşma gayretinden, verdiğimiz sözleri yerine ge-
214
tirmekten, kişisel bütünlüğümüzü oluşturan değerlerden, aci-liyete değil öneme dayalı bir paradigmadan, karşılıklı bağımlılık ve sinerji anlayışını esas alan bir zihniyetten kaynaklanır. Huzura giden yolun en ölümcül engellerinden birisi de, cesaretin kaybedilmesidir. Cesaretsizlik; borçlu ve kırgın olduğumuzda, sağlıklı ilişkiler geliştiremediğimizde, gideceğimiz yön belli olmadığında, yaşamın bir anlam ve önemi kalmadığında, dengesiz bir yaşam sürdüğümüzde, verdiğimiz sözleri tutamadığımızda, değerlerimizi koruyamadığımızda ortaya çıkar. Günün acil, sınırlı perspektifi içinde kaybolduğumuzda, karar anında kişisel bütünlüğümüzü koruyamadığımızda ortaya çıkar. Falih Rıfkı Atay, "Çankaya" adlı kitabında, Kurtuluş Savaşı'mn hangi şartlarda yapıldığını gösteren bir cesaret örneğini şöyle anlatmaktadır:25
Erzurum'dan Sivas'a gitmek için paralan yoktu. Bir emekli binbaşı tüm parasını ödünç verdi ki 900 lira idi, 100 lira da aralarında toplıyarak 29 Ağustos 1919 da Erzurum'dan ayrıldıkları vakit Heyet'i Temsiliyye'den beş feişi idiler. Dördü gelmemişlerdi.
Erzincan boğazına geldiklerinde bazı jandarma subay ve erleri otomobilleri durdurup boğazın haydutlar tarafında tutulmuş olduğunu bildirdiler. Merkezden kuvvet istedikleri için, bu kuvvet gelip boğazı açıncaya kadar beklemelerini söylediler. Erzincan'a dönecekler, kim bilir ne kadar orada kalacaklardı. Fakat daha büyük tehlike tam gününde Sivas'a varmamaktı. Mustafa Kemal, çift mitralyozlu [makineli tüfekli] bir otomobili öne katarak hemen yürümek kararını verdi. Ufak tefek ateşlere önem verilmiyecek, vurulanla ölenle uğraşılmıyacak, haydutlarla ya-
215
kın karşılaşma olursa hepsi arabalarına atlayıp çarpışacaklar, sağ kalanlar yola devam edeceklerdi.
Nerede olursak olalım, cesaret geliştirmenin en iyi yolu bir hedef belirleyip ulaşmak, bir söz verip tutmaktır. Hedef ya da sözün küçük olması hiç önemli değildir; bu tek davranış, karar anında kişisel bütünlüğü koruma yeteneğimize duyduğumuz güveni artırmaya başlar.
Son Bir Hikâye
Yüksek içsel değerlere sahip bir insan, aynı zamanda centilmen bir insandır. Centilmenlik; cesur olmanın yanı sıra, nazik ve özverili olmayı da gerektirir. Tıpkı, aşağıdaki hikâyede olduğu gibi:26
Evveî zaman içinde, Adige İrmağı birdenbire taşmış, ortadaki kemer hariç, Verona köprüsünü sular alıp götürmüş. Bu kemerin üstünde de bir ev bulunuyormuş. İçindekiler pencerelerden feryat ederek yardım istemişler. Bu esnada temellerin hemen hemen yıkılmak üzere bulunduğunu da görmüşler. Sahilden bu manzarayı seyreden zamanın zenginlerinden Kont Spolverini orada toplanmış olan kalabalığa:
-"Şu zavallıları kim kurtarmak cesaretini gösterirse ona yüz Fransız altını veririm" demiş. Kalabalığın içinden genç bir köylü fırlayarak bir sandal yakalamış ve ırmağa itmiş. Kuvvetli cereyanlara rağmen güçbela kemerin kenarından yakalayarak bütün aileyi sandala doldurmuş ve sağ salim karaya çıkarmış. Kont delikanlıya:
25) Atay, Falih R., Çankaya, s. 190.
26) Smiles, Samuel. Kendine Yardım, s. 316-317.
216
-"İşte ödülün burada" demiş. "Al bunları bakalım yiğit delikanlı!"
-Delikanlı cevap vermiş: "İstemem efendim, ben hayatımı satılığa çıkarmadım; bu parayı şu zavallı aileye veriniz, çünkü onların buna ihtiyacı vardır."
Gerçek bir centilmen, dışsal değerler elde etmek ya da diğer insanlar tarafından beğenilmek gibi bir sorunu yoktur. Yaptığı ve yapması gereken her şeyi, kendi öz değerleri için yapar. En önemlisi de, kendisine saygı duyduğu için yapar.
Sözümün Özü
Bir insanın mutlu, huzurlu ve başarılı olmasında içsel değerlerin rolü çok büyüktür. Kaliteli yaşama ulaşmak isteyen her insan, yaşamdaki olayları içsel değerlerini geliştirmede bir fırsat olarak görmelidir. Bu değerler sayesinde; kişisel kaynaklarını etkili bir şekilde kullanabilir, yaşam yolculuğunda rotasından sapmadan ilerleyebilir, özgür seçimler yapabilir, bağımlılıklarını dizginleyebilir, kısacası olması gerektiği gibi bir yaşam sürebilir. Sonuçta; mutlu, huzurlu ve kaliteli bir yaşama ulaşabilir.
5. Kısmı burada bitirdikten sonra, şimdi de sıra, kişiliği-mizdeki "pis kokular"dan ve "ayrıkotları"ndan kurtulmaya geldi. İşte, bunu sağlayabilmek için ele almamız gereken konu, "Kişisel Değişim" konusudur.
06
KİŞİSEL DEĞİŞİM
"Dünyada değişiklik yapmakta başarılı olanlar,
değişikliğe kendilerinden başlayanlardır."
George Bemard Shaw
Aşağıdaki güvercinin hikâyesi bana, çok yüksek bir bilişsel zekaya (IQ) sahip olmasına rağmen, duygusal zekası (EQ) yeterli olmayan eski bir arkadaşımı hatırlatır. Hikâye şöyle;1
Titiz mi titiz bir güvercindi ve yaşadığı yerin temizliğine son derece önem verirdi. Ama bir türlü anlayamadığı bir nedenden ötürü, yuvasını bir kokudur kaplıyor ve orayı yaşanılmaz hale getiriyordu. Bu yüzden defalarca yuva değiştirmişti, ama her yeni yuvada aynı sorun kendisini arayıp buluyordu.
Temiz bir yuvada mutluluk içinde yaşama özlemini bir türlü gerçekleştiremeyen bu güvercin, bir gün, dalın üzerinde düşünceli düşünceli tünüyordu. Yanına, yaşlı bir güvercin geldi. Halini hatırını sorduktan sonra, mutsuzluğunun nedenini öğrenmek istedi. Genç güvercin başından geçenleri tek tek anlattı. Te-' miz yuva sorununu bir türlü çözemediğinden şikayet etti. Yaşlı
1) Çiftkaya, Murat. Gülümseyen Öyküler, s. 104-105.
218
güvercin anlayışla kafasını bir iki defa öne arkaya sallayıp şu
cevabı verdi ona:
"Değerli dostum, sen her yuva değiştirişinde sorunu çözmüyorsun ki! Aslında hiçbir şey değişmiyor. Çünkü seni rahatsız eden koku, yuvadan değil senden gelivor. Yapman gereken, farkında olmadan sürdürdüğün alışkanlıklardan vazgeçmek ve kendim değiştirmek..."
Benden on yaş kadar büyük olan arkadaşım, mesleki yaşamında çok başarılı olmasına rağmen, herkesle çatışma halindeydi. Sürekli olarak çevresini suçlar, kendi tutum ve davranışlarını hiç sorgulamazdı. Bu çatışmaların doğal bir sonucu olarak, herkese sitem ederek meslekten ayrıldı. Yeni yaşamında, üç işyeri -benim bildiğim kadarıyla- değiştirdi. Hiçbir yerde mutlu olamadı. Her çalıştığı yerden aynı şekilde çatışmalar yaşayarak ayrıldı. Kendisiyle ne zaman konuşsam; hep çevresini ve çalıştığı insanları suçlar, duyduğu kin ve nefret duygularından söz ederdi. Hiç aynada kendisine bakmaz, kendisinde hiçbir sorun görmezdi.
Fakat benim gözlemlerime göre; sürekli olarak kusurlara odaklı, karamsar yapıda, daima bir bardağın boş bölümünü gören, kendisi ile barışık olmayan bir kişiliği vardı. Sorunların temelinde, bu olumsuz kişilik yatıyordu. Kendisi son derece zeki bir insan olmasına rağmen, duygusal yaşamını yönetmekte yetersiz kalıyordu. Her nereye giderse gitsin, sorunlarını da beraberinde götürüyor, bu nedenle de mutsuz oluyordu. Çünkü, zaman ve enerjisinin çok büyük bir bölümü, "ayrıkotları" tarafından çalmıyordu.
219
Yaşammızdaki Ayrıkotlarım Temizleyin
Ayrıkotu, sözlükte; "Buğdaygillerden, çabuk çoğalıp gelişen ve yayılan, tarıma zarar veren, kökünden idrar söktürücü olarak yararlanılan, birkaç türü bulunan, çok yıllık yabanıl bir bitki" olarak tanımlanmaktadır. Ayrıkotu, ekmiş olduğumuz sebzelerin nefes almalarına izin vermeyen, besinlerini çalmak suretiyle onları cılız bırakan, çok sayıda kolu olan yabani bir bitki türüdür. Ekilen sebzeleri tıpkı bir ahtapot gibi kollarıyla sararak, onların gelişimlerini engeller. Sonuçta ayrıkotları, sebzelerin yaşam yolculuklarında verimsiz ve başarısız olmalarına yani cılız kalmalarına neden olurlar.
Ayrıkotu öylesine zararlı bir bitkidir ki; onu kökünden komple söküp çıkarmadığınız taktirde, çok kısa bir sürede ve daha gür bir şekilde yeniden çıkar. Örneğin, 20 tane kolu olan bir ayrıkotunu kestiğimiz zaman, bir tanesinin ucu kopmuş olsa bile, o bir tane uçtan, aynı ayrıkotu tekrar ürer. Hem de daha gür bir şekilde. Ayrıca, ayrıkotlarmm derinlikleri de aynı olmayıp, her ayrıkotu farklı derinliğe sahiptir. Bazılarının kökleri çok derinlerdeyken, bazıları daha yüzeyde yer alır.
Bir insanın sahip olduğu olumsuz tutum ve davranışlar ile, bu davranışların temelinde yer alan olumsuz paradigmalar da tıpkı ayrıkotlarma benzer. Yaşamımızdaki bu ayrıkotları; kişisel kaynakların verimsiz kullanılmasına, iletişim kazalarına, bireyin yaşam yolculuğunda mutsuz ve başarısız olmasına yol açan alışkanlıkları oluştururlar. Ayrıkotları olduğu sürece, misyon ve hedeflere, başarı ve mutluluğa ulaşmak mümkün değildir. Ulaşılmış olsa bile, eskilerin deyimiyle "Astarı yüzünden pahalı" olur. Yani, çok ağır bir bedel öderiz. Bizi bir
220
ahtapot gibi saran bu olumsuz alışkanlıklardan kurtulmadıkça, kaliteli bir yaşama ulaşmak mümkün değildir.
Kişisel Değişim ve Önemi
Kişisel değişim; bireyin kendi tutum ve davranışlarının farkına vararak, kişisel kaynaklarının verimsiz kullanılmasına yol açan ve kişisel gelişimine engel olan olumsuz tutum ve davranışları ile savaşması demektir. Bunun için, ilk önce düşüncelerimizi değiştirmemiz gerekir. Roma imparatoru Mar-cus Aurelius; "Düşünceleriniz ne ise hayatınız da odur. Hayatınızın gidişini değiştirmek istiyorsanız, düşüncelerinizi değiştiriniz" der. Ünlü Fransız generali Napoleon Bonaparte ise; "En güzel savaş, insanın kendi öz varlığı ve tutkularına karşı giriştiği savaştır" diyerek kişisel değişimin önemini vurgulamıştır.
Başarı ve mutluluk yolunda en büyük engel, yine insanın kendisidir. Yaşamımızın bir bölümünde, insan ilişkilerinde ciddi sorunlar yaşamış olabiliriz. Bu sorunların temelinde, çoğunlukla olumsuz paradigmalarımız ve inanç kalıplarımız yatmaktadır. Arşiv kayıtları paradigmaları; paradigmalar duygu ve düşünceleri; duygu ve düşünceler davranışları; davranışlar alışkanlıkları; alışkanlıklar ise kaderimizi belirler. Kaderimizi değiştirmek istiyorsak, bu olumsuz tutum ve davranışlardan kurtulup, yeni alışkanlıklar kazanmalıyız. Böylece, hayatımızın kalan bölümünü, mutlu ve huzurlu bir şekilde sürdürebiliriz. Bunun için; duygu, düşünce ve davranışlarımıza yön veren paradigmalar ile, bu paradigmaları oluşturan arşiv kayıtları üzerinde çalışmamız gerekir. Bu çalışma, bakış açımızda ve
221
düşünce tarzımızda ciddi değişiklikler yapmamız demektir. Bu da, kararlı bir mücadeleyi gerektirir. Tıpkı, bal arısında olduğu gibi:
Bir balansı, bir damla balı ortalama 18 saatte üretmektedir. Yarım kilogramlık bir balın üretilebilmesi için; yaklaşık 17.000 balansının görev alması ve 10 milyon çiçeğin ziyaret edilmesi gerekir. Toplam 50.000 km.lik yol kat edilir ki, bu mesafe dünyanın çevresinden daha uzundur.
Görüldüğü gibi kaliteli işler; emek ister, sabır ister. Kestirme yollar ve şark kurnazlıkları ile, kaliteli ürünler üretilemez. Üretilse bile, kalıcı olamaz. Eğer çevremize bakacak olursak, en uzun süre saklanan şeylerin, büyük emek ve çaba sonucu üretilen şeyler olduğunu görürüz. Bir insanın, kişisel arşiv kayıtlarının ve paradigmalarının niteliğini değiştirerek kişisel değişimini gerçekleştirmesi de, çetin bir mücadele sürecini gerektirir. Kaliteli yaşam yolunda yapılması gereken bu değişim, tıpkı bal üretiminde olduğu gibi kaliteli bir faaliyettir. Bu değişim uzun yıllar sürse bile, elde edilecek sonuç harcanan emeğe değecektir.
Bilge insanlar, en büyük savaşların insanın kendisine karşı verdiği içsel savaşlar olduğunu söylemişlerdir. Kaliteli bir yaşama ulaşmak için; davranışlarımızı değiştirmeliyiz. Davranışlarımızı değiştirebilmemiz için öncelikle düşüncelerimizin; düşüncelerimizi değiştirebilmemiz için paradigmalarımızın; paradigmalarımızı değiştirebilmemiz içinde arşiv kayıtlarımızın farkına varmalıyız. Bu farkındalık düzeyine, ancak kendimizi çok iyi tanımakla ulaşabiliriz. Yani dikkatimizi dış dünyadan, kendi üzerimize çevirmeli ve kendimizi sorgulamalıyız.
222
Kaliteli yaşam yolculuğuna çıkmadan önce, başarı ve mutluluğumuzun temeli olan içsel başarıyı yakalamamız gerekir, tçsel başarı demek; olumsuz duyguları, olumsuz düşünceleri, olumsuz davranışları değiştirmek, kendisiyle barışık bir insan olmak demektir. Konfüçyus bu konuda şöyle der; "Dünyaya güzel karakterlerini göstermeyi isteyen eskiler, önce devletlerini bir düzene koymaya çabaladılar. Devletlerini düzenlemek isteyenler, önce evlerine çeki düzen verme gereğini gördüler. Evlerini düzene koymak isteyenler, önce kişiliklerini terbiyeden geçirmeleri gerektiğini anladılar."2
Kaliteli yaşam yolculuğuna çıkmadan önce, kişiliğimizdeki ayrıkotlarmı temizlemek gerekir. Bunun yolu ise, kişisel değişimden geçmektedir. Kişisel değişim; istenmeyen olumsuz alışkanlıkların kırılarak, yerine arzu edilen olumlu davranışların alışkanlık haline getirilmesini içerir.
Alışkanlıkların Oluşumu
İbn-i Haldun'a göre insan, alışkanlıkların çocuğudur. Ba-con; "Mademki alışkanlıklar hayatımızı yönetiyor, öyleyse iyi alışkanlıklar edinmeliyiz" der. Peki öyleyse nedir alışanlık? Alışkanlık; iç ve dış etkilerle, eylem ve davranışların hep aynı şekilde yapılması sonucu kazanılan koşullu davranıştır. Alışkanlıklar; zihnimizin bir fonksiyonu olup, aynı davranışların sürekli tekrarlanması ve bilinçaltında kalıcı izler bırakması sonucu oluşurlar. Davranışlar alışkanlık haline geldiğinde yani şartlandığımızda, bilinçli zihin bu görevi bilinçaltına devreder.
2) Cüceloğlu, Doğan. İçimizdeki Biz, s. xiü.
223
Kar yağdıktan hemen sonra, bir açık araziye bakarsak herhangi bir yol ve iz göremeyiz. Daha sonra insanların gelip gitmesi sonucu bir takım yol ve izler oluşur. Bazı yerler vardır ki, oradan insanlar daha sık gelip giderler. İşte bu sık gelip gidilen yerler, bir süre sonra yol haline dönüşür. Ve bu yerler, herkesin farkında olmadan kullandığı yolları oluşturur.
Kar üzerindeki her yürüyüş; bir duygu, düşünce ya da davranışı temsil eder. İşte zamanla zihnimizde de, tıpkı kar üzerinde oluşan yollar gibi yollar meydana gelir. Bu yollar, sürekli kullanımdan dolayı iyice belirginleşir ve bizi güden zihinsel kalıpları oluşturur. Görünmeyen bu zihinsel kalıplar, gelişimimizi engelleyen alışkanlıklardır:
Örneğin, hırsızlan ele alalım: Hırsızların çeşitli teknikleri vardır ve bu tekniklere göre adlandırılırlar; muslukçular, cepçi-ler, vay anam vaycılar, pislikçiler, maymuncukla çalışanlar, merdivenle girenler vb. Hırsızlar, ustalarından ne öğrenmişler-se, yaşamları boyunca hep aynı yöntemi kullanırlar. Hiçbir zaman, koşullanmış oldukları teknikleri değiştirmeyi düşünmezler. Örneğin, maymuncukla evlere kapıdan giren bir hırsız, evin penceresi açık unutulmuş olsa bile, hiçbir zaman pencereye bakmayı akıl edemez- Çünkü, öyle alışmıştır.
Alışkanlıklar, günlük yaşamımızdaki rutin faaliyetlerin yapılmasında büyük kolaylık ve zaman tasarrufu sağlar. Bu sayede hiç düşünmeden, bilgisayarın klavyesine dokunur, hatasız bir şekilde yazarız. Aynı şekilde, yolda aracımızla seyahat ederken, hiç düşünmeden vites değiştiririz. Ancak, tüm bu kolaylıklarına karşın; alışıldık sınırların dışına çıkmaya kalktığımızda da, karşımızda yine bu alışkanlıkları buluruz.
224
Alışkanlıklar Değişime Karşıdır
Her an değişen bir dünyada, kaliteli yaşama ulaşmak için gelişmek ve değişmek gerekir. Gelişim ve değişim ise, alışkanlıklarımızın oluşturduğu sınırların yani zihinsel kalıpların kırılması demektir. Alışıldık sınırların dışına çıkmaya kalktığımızda, dirençle karşılaşırız. Çünkü, alışkanlıkların çekim gücü vardır. Tıpkı, uzaya gönderilen bir rokette olduğu gibi. Uzaya gönderilen bir rokette, yakıtın büyük bir bölümü ilk fırlatılışta harcanır. Çünkü roket, yer çekiminden dolayı en büyük dirençle ilk fırlatılışta karşılaşır.
Tarihte yapılan buluşlar, yenilikler ve değişimler; her zaman büyük tepki görmüş, çok büyük dirençle karşılaşılmıştır. Bu direnç, alışıldık sınırların dışına çıkılmasından yani paradigma değişiminden kaynaklanmaktadır. Çiçek aşısını bulan, genç doktor Jenner'de bu dirençten nasibini alanlardandır. İşte Jenner'in hikâyesi;3
Dr. Jenner, genç bir kızın; "Ben çiçek hastalığına tutulmam. Çünkü önceden ineklerden çiçek hastalığı kapmıştım" sözünü işittikten sonra, bu konuda çalışmaya başladı. Düşüncesini meslektaşlarına açtığında, onunla alay ettiler ve bu saçma fikirlerle uğraşmaya devam ederse, arkadaşlıklarına son vereceklerini söylediler. Düşüncesini anotomist John Hunter'e de açtı. Hunter; "Düşünme, yalnız dene; sabırlı ol, titiz davran!" dedi.
Yirmi yıllık bir çalışma sonunda çiçek aşısını bulmayı başardı. Sonuçtan o kadar emindi ki, aşıyı kendi çocuğu üzerinde üç defa denedi ve olumlu sonuç aldı. Buluşunu 1798 yılında yayınladıktan sonra çok büyük düşmanlıklarla karşılaştı. Bir tek dok-
3) Smiles, Samuel. Kendine Yardım, s. 117.
225
toru bile aşı yapmaya ikna edemedi. Herkes onunla alay ediyordu. Gazetelerde, inek memesinden alınan hastalıklı maddelerle insanları "hayv anlaştırmaya" çalıştığı, aşılanan çocukların sonradan "öküz suratlı" olacakları, aşı yapılan yerden boynuz çıkacağı yazılıyordu. Aşıyı "şeytani bir buluş" olarak niteleyen kilise de, Jenner'i aforoz etmişti.
Aşıyı denemeye kalkanlar, halk tarafından linç edilmişti. Sonunda, iki asil kadın çocuklarını aşılatma cesaretini gösterdiler. Jenner öldüğü zaman, tüm dünyada onun adı bir kurtarıcı olarak anıldı.
İşte rokette ve Dr. Jenner'in hikâyesinde olduğu gibi, insanlar alışmış oldukları sınırların dışına çıkmaya kalktıklarında büyük bir dirençle karşılaşırlar. Bildiğimiz ve alışık olduğumuz alanın terk edilmesi, kişide korku ve stres yaratır. Bu nedenle, ilk adımda çok büyük dirençle karşılaşırız. İçsel değerlerimiz ve motivasyonumuz yeterli değilse, sınırlarımızı terk edemeyiz. Eğer, ilk adımı atabilirsek diğer adımlar kendiliğinden gelecektir. İşte ilk adımın atılması, bu açıdan çok önemlidir.
Değişim Mümkündür
Bilim adamlarının yaptığı araştırmalara göre; beynimizin yapısı, zihnimizin sistemli bir şekilde eğitilerek, olumlu duygular üzerinde yoğunlaşarak, olumsuz zihinsel tutumların değiştirilmesini mümkün kılmaktadır. Beynimiz işlenerek, yeni düşünce ve deneyimlere uygun olarak bağlantılar yeniden düzenlenebilir. Amerikanın en büyük bilgelerinden William James bu konuda; "Benim kuşağımın yaptığa en büyük keşifler-
226
den biri, insanın düşüncelerini değiştirerek yaşamını da değiştirebileceği gerçeğini bulmasıdır" demiştir.
"Olumsuz davranışlarımız ve düşüncelerimizi yeni şartlanmalar yoluyla değiştirebileceğimiz düşüncesi Batılı psikologlar tarafından paylaşılmakla kalmamakta, aynı zamanda çağdaş davranışsal tedavinin dayanak taşlarından biri olarak kabul edilmektedir. Bu tür bir terapi, insanların büyük ölçüde, nasıl biri olacaklarım öğrendikleri temeline dayanmaktadır ve yeni şartlanmalar yaratmak için stratejiler önerilmesiyle, davranışsal terapinin pek çok sorun karşısında çok etkili olduğu
kanıtlanmıştır."4
Bilim adamları, beynin doğasında var olan değişme kapasitesini "yoğrulabilirlik" olarak adlandırmaktadırlar. Beynin bu bağlantıları değiştirme, yeni nöral bağlantılar kurma becerisi, Doktor Avi Karni ve Doktor Leslie Underleider'in Ulusal Zihinsel Sağlık Enstitüsü'nde (National İnstitutes of Mental Health) yaptıkları deneylere benzer deneylerle kanıtlanmıştır. Bu
deneyde araştırmacılar:
"Deneklerden basit bir motor hareket olan, parmakla vurma egzersizini yapmalarını istemişler ve MR1 beyin görüntüsünü alarak beynin bu hareketin yapılmasına katılan bölümlerini tanımlamışlardır. Bu parmak egzersizini dört hafta boyunca her gün tekrarlayan denekler, gittikçe daha güçlü ve hızlı yapmaya başlamışlardır. Dört haftalık dönemin sonunda, beyin görüntüsü tekrar alınmış ve bu hareketin yapılması sırasında beynin işe karışan o bölgesinin genişlediği görülmüştür. Bu da bu hareketin düzenli ve sürekli olarak yapılmasının yeni sinir hücrelerini devreye soktuğuna ve hareketin yapıl-4) Lama, Dalai / Cutler, Hovvard C. Mutluluk Sanatı, s. 247-248.
227
masına katkıda bulunan nöral bağlantıları değiştirdiğine işaret
etmektedir."5
Beynin bu önemli özelliği sayesinde; nasıl biri olacağımıza karar verdikten sonra, buna yönelik yeni düşüncelerin sık sık tekrarlanması suretiyle, beynin nöral bağlantılarını geliştirebiliriz. Sonuçta, beynimizin çalışma sistemini de değiştirmiş oluruz.
Kişisel Değişimin Özü
Biz insanlar, deneyimlerle öğreniriz. Bu deneyimlerin her seferinde tekrarlanması sonucu, alışkanlıklarımız oluşur. Yani bir anlamda, bilinçaltımız şartlandırılmış olur. Alışkanlık haline gelmiş olan duygu, düşünce ve davranışlar, doğuştan bir mizaç özelliği olmayıp; özellikle erken yaşantılar sonucu, sonradan kazanılan bir özelliktir.
"Bilimin, kısa bir süre önce kişinin genetik eğiliminin onun olaylara verdiği karakteristik tepkilerde açıkça rol oynadığını açıklamış olmasına rağmen, pek çok sosyal bilimci ve psikolog, davranma, düşünme ve hissetme tarzımızın büyük ölçüde yetişmemiz ve çevremizi saran sosyal ve kültürel güçlerin sonucu olan öğrenme ve şartlanma ile belirlendiğini düşünmektedirler."6
Duygu, düşünce ve davranışlarımızın temelinde, paradigmalar yatar. Paradigmalar ise, arşiv kayıtlarını oluşturur. Dolayısıyla, davranışlarımızda değişiklik yapmak istiyorsak, paradigmalar ve paradigmaları oluşturan arşiv kayıtları üzerinde
5) Lama, Dalai / Cutler, Howard C. Mutluluk Sanatı, s. 55.
6) Lama, Dalai / Cutler, Howard C. Mutluluk Sanatı, s. 247-248.
228
çalışmamız gerekir. Bir benzetme kullanacak olursak, ağacın yaprakları davranışlarımızı; gövdesi duygu ve düşüncelerimizi; kökleri ise paradigmalarımızı ve paradigmalarımızı oluşturan arşiv kayıtlarını temsil eder. Koparılan yapraklar her seferinde yeniden çıktığı halde, köklere yapılan müdahale kesin netice verir. Bu yüzden kişisel değişim; yapraklara değil, köklere yönelik olmalıdır.
Amerikalı düşünür Thoreau'nun dediği gibi; "Kötülüğün yapraklarını kesen her bin kişiye karşılık, ancak bir kişi köküne saldırır.' Biz de yaşantımızda çok önemli değişiklikler yapmak istiyorsak, o zaman tutum ve davranışımızın yapraklarını kesmekten vazgeçerek kökler üzerinde, yani, tutum ve davranışlarımızın kaynağı olan paradigmalar üzerinde çalışmalı-
yız."7
Zihin yönetimi konusunda, film makinesi örneğini vermiştik. Bu örneğe tekrar dönecek olursak, arşiv kayıtları ve paradigmalar makinenin filmini; duygu, düşünce ve davranışlar ise ekrana yansıyan görüntüyü temsil ederler. Nasıl ki, filmi değiştirmeden ekrandaki görüntüyü değiştirmemiz mümkün değilse, aynı şekilde, arşiv kayıtları ve paradigmaları değiştirmeden de davranışlarımızı değiştiremeyiz. Kişisel değişimde başarılı olmak için; dikkatimizi kesinlikle arşiv kayıtları ve paradigmalara vermeliyiz.
"Dünyayı görüş, algılama, anlama ve yorumlama sistemi anlamında kullandığımız paradigmalar bizim tutum ve davranışlarımızın kaynağıdır. Başka bir deyişle paradigmalar, ara sıra etkisini gösteren, diğer zamanlar pasif şekilde duran depolanmış sistemler değildir; etkilerini duygu, düşünce ve davra-
7) Covey, Stephen R. Etkili insanların 7 alışkanlığı, s. 27.
229
nışlarımızda doğrudan ya da dolaylı olarak her an gösterirler. Kişinin belirli konudaki davranış ya da tutumu bozuksa, önce o bozuk davranış ve tutumun altında yatan algılama düzenini, paradigmayı, düşünsel haritayı anlamamız gerekir. Bozuk davranış ve tutumu, altında yatan paradigmaya hiç dokunmadan değiştirmeye kalkarsak başarılı olamayız."8
Kişisel değişim; olumsuz nitelikli eski alışkanlıkların kırılarak, yerine olumlu nitelikteki yeni alışkanlıkların konmasıdır. Alışkanlıklar; iç ve dış etkilerle, eylem ve davranışların hep özdeş biçimde yapılması sonucu kazanılan koşullu davranışlardır. Alışkanlıklar; zihnimizin bir fonksiyonu olup, aynı davranışların sürekli tekrarlanması ve bilinçaltında kalıcı izler bırakması sonucu oluşurlar. Davranışlar alışkanlık haline geldiğinde yani şartlandığımızda, bilinçli zihin bu görevi bilinçaltına devreder.
Bu değişim iki türlü olabilir: Ya içsel motivasyon araçları ile ya da, ödül (zevk) ve ceza (acı) gibi dışsal motivasyon araçları ile gerçekleşebilir. Bendeki değişim, bilinç düzeyimin artması sonucu lvan llyiç kimliğimi fark etmem ve bu kimlikten rahatsız olmam sayesinde yani, içsel motivasyon sonucu gerçekleşmiştir. Diğer insanlarda ise, farklı yollarla gerçekleşebilir. Örneğin, bir insanın kansere yakalanması sonucu doktorunun yasaklaması ile sigara alışkanlığını bırakması dışsal motivasyon sonucu gerçekleşen bir değişimdir. Kaliteli yaşam için arzu edileni, içsel motivasyon sonucu yaşanan bir değişimdir.
Dünyaca ünlü Rus yazarı Leo Tolstoy; "Herkes dünyayı değiştirmek istiyor, kimse kendisini değiştirmek istemiyor" de-
8) Cüceloğlu, Doğan, iyi Düşün Doğru Karar Ver, s. 62.
230
mistir. Çevremizi değiştiremeyiz, ancak istersek kendimizi değiştirebiliriz. Bu değişikliğin sonucu olarak, algılama şeklimiz de değişmiş olur.
Çevrenizi Değil, Kendinizi Değiştirin!
Çoğu insan sorunu çevresinde görerek; zaman ve enerjisini, kendi tutum ve davranışlarını değiştirmeye harcamak yerine, çevresini değiştirmek için harcar. Oysa kendini değiştirmek, çevreyi değiştirmekten çok daha kolaydır. Çevreyi değiştirmek hemen hemen imkansız olup, bu yolda harcanan kişisel kaynaklar verimsiz bir şekilde kullanılmış olur. Bunun içindir ki, düşünür George Bernard Shaw; "Mantıklı bir insan, kendini dünyaya uyarlar. Mantıksız olan ise, dünyayı kendine uydurmaya çalışır" demiştir.
Ben de önceki yaşantımda çevremi değiştirmeye aşırı gayret eden, bu uğurda ciddi zaman ve enerji harcayan bir insandım. Özellikle de babamı değiştirmeye uğraştım. Fakat itiraf etmeliyim ki, bu işte hiç başarılı olamadım. Ne zaman ki, kendimi değiştirmem gerektiğini anladım, o zaman kaliteli yaşam yolunda ciddi bir paradigma değişikliği yaşadım. Benim hayatımı değiştiren, önemli kilometre taşlarından bir tanesi budur. Tıpkı, yaşlı ve güngörmüş adamın hikâyesinde verilen mesajda olduğu gibi. Bilge kişi hikâyesinde şöyle der:9
Ben gençliğimde, ülkemi baştanbaşa düzeltmek, değiştirmek istedim, fakat biraz büyüyünce, bunun mümkün olamayacağını gördüm ve kendi kendime dedim ki: "Ben, şimdi yaşadığım ka-
9) Muallimoğlu, Nejat. Hitabet, s. 862-863.
231
sabayı değiştirmeye çalışacağım." Yine başarılı olamadım ve bu arada biraz daha yaşlandım. Ama çevremdeki kötülükleri düzeltmek için bir şeyler yapmak gerektiğine inandığımdan, bu defa kendi ailemi düzeltmeye çalıştım. Gelgeldim onu da başaramadım. Artık iyice yaşlanmıştım. İşte o zaman anladım ki, ben başlangıçta işe, kendimi düzeltmeye çalışmakla başlamış olsaydım, belki oldukça başarılı da olabilirdim.
Başka insanları değiştirme şansına sahip değiliz. Ancak insan isterse, kendi kendisini değiştirebilir. Bu süreçte biz ancak, değişmek isteyen insana; istediği taktirde ve duygusal banka hesabımızda kredimiz varsa yardımcı olabiliriz. Bu konuda diğer bir husus da, suçlama konusudur. Eğer bir insan, sık sık çevresini ve diğer insanları suçluyorsa, asıl sorun kişinin kendi düşünce ve tutumlarmdadır. Bu tip insanlar, çoğunlukla olaylardaki sorumluluklarını üstlenmezler, kendi hatalarını kabul etmezler. Bakınız, Yunus Emre bu konuyu ne güzel ifade etmiş:
Hararet nardadır, saçta değildir, Keramet baştadır, taçta değildir. Her ne ararsan, kendinde ara, Mekke'de, Kudüs'te, Hacda değildir.
Başkalarını suçlama, yakınma ve sızlanma gibi davranışlar enerji tüketen gereksiz tutumlardır. Eğer başarılı ve mutlu olmak istiyorsak; asla başkalarını suçlama, yakınma ve sızlanma türü davranışlarda bulunmamalıyız. Daima problemin kaynağını kendimizde arayarak, kendimizin hangi alanlarda yetersiz olduğumuzu tespit etmeliyiz. Eğer kişi; kendi davranışlarını
£'¦
232
sorgulamaya ve tutumları üzerinde düşünmeye başlamışsa,
kişisel değişim başlamış demektir.
Kişisel değişim sürecinde geçmiş yaşantılarımızı değiştire-meyiz ancak, yeni deneyimlerle arşiv kayıtlarının nitelik ve niceliğini değiştirebiliriz. Bu sonuç, bizim için yeterli olup, kaliteli yaşama yolunda amaçlarımıza hizmet eder.
Arşiv Kayıtlarında Değişiklik
Bizler her şeyimizle, zihnimizin bir ürünüyüz. Varlık, yokluk, mutluluk, mutsuzluk her şey zihnimizdedir. Tıpkı, film makinesinden sinema perdesine yansıyan görüntüde olduğu gibi. Yaşamda mutlu ve başarılı olmak, dengeli ve kaliteli yaşamak istiyorsak, olumlu arşiv kayıtlarına sahip olmamız gerekir. Arşiv kayıtlarının olumsuz olması durumunda, davranışlarımızda değişiklik yapmak ancak arşiv kayıtlarının nitelik ve niceliğini değiştirmekle mümkündür.
Arşiv kayıtlarının nitelik ve niceliğini değiştirme yollarından bir tanesi, bol miktardaki doğrulanmış olumlu bilgiyi kısa sürede zihin arşivimize "boca etmek"ten geçer. Bu da, sürekli öğrenmekle ve düzenli okuma alışkanlığı kazanmakla mümkündür. Bu sayede, zihin arşivimizde 20-30 yıllık sürede oluşan bilgiye yakın bir bilgiyi, birkaç senede oluşturabiliriz. Böylece, negatif özellikli bir arşivi, pozitif düşüncenin iktidara geldiği bir arşive dönüştürebiliriz.
Eski olumsuz bilgileri de, zaman içerisinde zihin ve duygu yönetimi ilkeleri ile yönetebiliriz. Yok etmemiz zorunlu değildir. Önemli olan, zihnimizin olumlu bir yapıya kavuşması ve bizim lehimize çalışacak dtıruma gelmesidir. Bu iş-
233
lem, bir boyanın renginin açılması gibidir. Bir kg.lık boyaya birkaç litre su ilave edersek, rengini oldukça açmış oluruz. Boyanın rengini tamamen değiştirenleyiz, ama istediğimiz tonu elde etmiş oluruz.
Kişisel değişim, zor ancak başarılması mümkün bir olaydır. Bunun için ciddi bir bilinç düzeyi, kararlılık ve mücadele ruhu gereklidir. Kişisel değişimin ilk adımı, kendini tanımaktır. Kendimizi tanıma ise, kendimizi gözlemle başlar. Bunun için, dikkatimizi çevremizden kendi üzerimize yöneltmeliyiz. Günlük yaşamdaki davranışlarımızın farkına varmalıyız.
Kişisel Değişim, Kendini Gözlemle Başlar!
Bu maksatla, öncelikle günlük yaşamda nasıl davrandığımızı tespit etmeliyiz. Nasıl davranıyorsak, biz o kişiliğe sahibiz. Günlük iletişim kazalarına ait tutacağımız kayıtlar, davranışlarımızın genel resmi hakkında bir fikir edinmemizi sağlar. Bu sayede, dikkatimizi çevremizden kendi üzerimize çevirmiş oluruz. Aynadaki kişinin, hangi oranda kendimiz olup olmadığını öğreniriz. Bu husus, olumsuz tutumlarımızı tanıma ve değiştirme yolunda ilk adımlardan birisidir.
"Yüreğinin Götürdüğü Yere Git" adlı romanın yazarı, Su-sanna Tamaro; "Yapmaya değecek tek yolculuk, içimize yapacağımız yolculuktur" der. Gerçektende kendimizi tanımak için, içsel yolculuklar yapmamız gerekir. Bunun için; içsel gözlemlerde bulunmak, tüm davranışlarımızın kaydını tutmak, eş ve yakın arkadaşlarımızın fikirlerini almak, kendimizi tanımakta kullanacağımız yöntemlerden bazılarıdır. Kendimizi tanıma sürecinde, davranışlarımızı günlük olarak kaydetmemiz, çok önemli yararlar sağlar. Sonuç olarak; "Sorgulan-
234
mamış hayat yaşamaya değmez" diyen Socrates'in sözünde olduğu gibi, tüm çabalar yaşamımızı sorgulamaya yöneliktir.
Kendini Bil, Kendini Tanı!
Kendini bilmek demek; kişinin kuvvetli ve zayıf taraflarını, iletişimde sorun yaratan tutumlarını, gitmek istediği yeri ve bu dünyada niçin var olduğunu bilmesi demektir. Kendini tanımak demek; bireyin tüm düşünce ve duyguları ile ilişki kurması, iç ve dış dünyasında meydana gelen duygusal ve düşünsel süreçlerin farkında olması demektir. Kendini tanıyan insan;
İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir. Sen kendini bilmezsen, Ya nice okumaktır.
diyen Yunus'un dizelerinde olduğu gibi, eksik ve noksanları ile potansiyelinin gerçek anlamda bilincinde olan insandır. Kendini tanıyan insan; kendisi ve çevresiyle uzlaşabilen insandır. Bu sayede; çatışma ve sürtünmeleri azaltarak, gereksiz enerji kaybını en aza indirir. Kendisi ve çevresiyle uzlaşan insanın, kaliteli yaşama ulaşması kolaylaşır.
Kişinin kendini tanıması yaşam boyu devam eden bir süreç olup, her geçen gün kendisiyle ilgili yeni keşifler yapar. Bilinç ve farkmdalık düzeyimiz ne kadar yüksek, ayrıkotlarmı yok etme konusunda ne kadar kararlı olursak, o kadar fazla mesafe alırız. Eğer, suçlama ve eleştirmeyi bırakıp, kendi davranışlarımız üzerinde çalışırsak, kısa zamanda olacak olumlu değişiklikler bizi şaşırtacaktır.
235
Bulunduğunuz çevrede herkes size övgüler yağdırabilir, bu önemli değildir. Asıl önemli şey, sizin aynadaki görüntünüzle yüzleşmenizdir. Aynadaki kişi gerçekten siz misiniz? Herkese yalan söyleyip aldatabilirsiniz, fakat aynadakini asla. Bir başarr yolculuğuna çıkmadan önce, aynadaki görüntünüzle yüzleş-meli ve size ait olmayan özelliklerinizi belirlemelisiniz. Ayrıca, bunlarla savaşmaksınız. Başarı ve mutluluk yolculuğuna çıkarken, aynadaki adamla mutlaka dost ve barışık olmalısınız.
Kendini Tanımada Dört Alan
Kaliteli yaşam, büyük oranda; kişilik ve karakter özelliklerimizin, tutum ve davranışlarımızın hangi oranda farkında olduğumuza bağlıdır. Temel yaşam alanlarımızda ve rollerimizde başarılı olmamız, mutlu ve kaliteli bir yaşam sürdürebilmemiz, büyük oranda bu bilince bağlıdır. Bu bilinç düzeyine, öncelikle kendimizi ve davranışlarımızı, sonra da beraber yaşadığımız insanları ve davranışlarını tanımakla ulaşabiliriz.
Amerikalı yazar, gazeteci ve hatip Mark Twain; "Herkes Ay'a benzer. Karanlık bir tarafı vardır ve onu kimseye göstermez" der. Fyodor Dostoyevski ise, "Yeraltından Notlar" adlı kitabında şöyle der; "Herkesin, herkese değil fakat sadece arkadaşlarına anlattığı anıları vardır. Zihninde, arkadaşlarına bile açıklamadığı, sadece kendisinin bildiği sorunlar da vardır; bunlar gizlidir. Fakat bir kimsenin kendisine bile söylemekten korktuğu başka şeyler de vardır. Ve her iyi insan zihninde depolanmış bulunan bunun gibi bir çok şeye sahiptir."10 Dosto-
10) Goleman, Daniel. Hayati Yalanlar Basit Gerçekler, s. 160.
236
yevski'nin sözlerini eğer bir tablo haline dönüştürürsek, far-
kmdalık açısından dört alan elde ederiz:
Tablo 1: Kişisel Farkmdalık Tablosu
BİZİM BİLDİKLERİMİZ
II
o
W
I
pa Z Z
U"
III
IV
S
z
I
tu
BİZİM BİLMEDİKLERİMİZ
Birinci alanı, bizim bildiğimiz ancak çevremizin bilmediği anılar ve kişisel özellikler oluşturur. İkinci alanı, hem bizim bildiğimiz, hem de çevremizin bildiği anılar ve özellikler oluşturur. Birinci ve ikinci alanlar, bizim tarafımızdan bilindiği için sorun yok demektir. Üçüncü alanı, bizim bilmediğimiz ancak çevrenin bildikleri bilgiler oluşturur. Kişisel değişim sürecinde, öncelikle üçüncü karede çalışmak gerekir. Bunun için, başta eşimiz olmak üzere yakın arkadaşlarımızın fikir ve
237
düşüncelerini almamız gerekir. Bu sayede, farkında olmadığımız özelliklerimizi kısa sürede öğrenmiş oluruz.
Dördüncü alan ise, hem bizim hem de çevremiz tarafından bilinmeyen anılar ve özellikler oluşturur. Kişisel değişim sürecinde, özellikle yoğunlaşmamız gereken ve büyük ölçüde yaşam kalitemizi belirleyen alan bu alandır. Çünkü, bizi en fazla rahatsız eden anılar, bilinçaltımızm derinliklerinde depolanmış olan anılardır. Şekilde de görüldüğü gibi, en büyük alanı bu alan oluşturur. Farkmdalık düzeyimiz arttıkça, bu alan küçülecektir.
Bilinçaltımızı bir soğana benzetirsek, en içte yer alan soğanın cücüğü en fazla dirence sahiptir. Bu nedenle en büyük çabayı, soğanın cücüğüne inebilmek için harcamalıyız. Farkmdalık düzeyimiz ne kadar artarsa, en alt seviyedeki katmanlara da o kadar inebiliriz. Eşimizle ya da psikotepiştlerle yapılacak derinlemesine sohbetler, bilinçaltımızm derinliklerine inmemizi sağlar.
Kişisel değişimde başarılı olabilmek için, üç şeyin bilinmesi gerekir; şu anki kişisel özellikler, edinilmek istenen özellikler ve bu özelliklerin edinilmesi sürecinde kullanılacak kişisel değişim teknikleri. Şimdi bir örnek olması açısından, benim kişisel değişim sürecime ait genel panoramayı sunmak istiyorum.
Kişisel Değişim Sürecim
Benim değişimimin temelinde, önceki hayatımı anlamlı bulmamam yatmaktadır. 1995 yılının ilk günlerinde, bir gece uyuyamadım. Yaşamın anlamı ve ölüm üzerine uzun bir süre kafa yordum. Yolun yarısına geldiğimi ve anlamlı şeyler yapa-
239
238
madiğimi; anlamlı dostluklarımın az olduğunu düşündüm. İnsanların sistem içerisinde değersiz görüldüğünü, oysa kendimin ve potansiyelimin çok değerli olduğunu, mevcut potansiyelimin çok azını kullanabildiğimin farkına vardım. O güne kadar hep çevreyi değiştirmek için uğraştığımı anladım. Oysa, değişmesi gereken kişinin kendim olduğumun farkına vardım. Önce genel yaşantımı mercek altına aldım. İki yıl süren ve hayatımın her anını kapsayan gözlemlerde bulunarak onları düzenli olarak kaydettim. Kendimi tanımam ve davranışlarımın asıl kaynağına erişmem çok uzun sürdü. Bunun için, günlük olarak sergilediğim olumlu ve olumsuz her davranışı kaydettim. Ne zaman sorunun kendimde olduğunu anladığımda, gerçek zenginlik ve mutluluk yolunda ilerlemeye başladım. Ve anladım ki, zihinsel arşivimin olumsuz şeylerle ve kötü örneklerle dolu olduğunu gördüm. Çünkü ben, istemediğim davranışları sergiliyordum.
Sonuçta ben, mutluluk yerine mutsuzluk; olumlu yönleri görme yerine olumsuzlukları görme; ödül yerine cezalandırma; vericilik yerine bencillik formatmda yaşamakta olduğumu anladım. İşte o zaman, dünyayı ve en yüksek makamları bana verseler, bir anlamın olmadığını ve mutlu olamayacağımı fark ettim. Kendimle savaşmam gerektiğini anladım. Bunun için stratejileri belirledim ve eylem planlarımı yaptım. Bugüne kadar yaşadığım değişimin önemli kilometre taşları ve genel görünümü aşağıdaki gibidir:
Tablo 2: Kişisel Değişim Sürecim
YILLAR YAŞ
DÖNEM ADI
1966-1987 0-21 ARŞİV KAYITLARININ OLUŞUMU
1988-1994 22-28 DENGESİZ YAŞAM
1995-1996 29-30 KENDİNİ TANIMA
1997 31 MİSYON VE ARA HEDEFLERİN TESPİTİ
1997-? 31-..? KİŞİSEL DEĞİŞİM VE GELİŞİM
2001-? 35-..? KENDİNİ GERÇEKLEŞTİRME VE KENDİNİ AŞMA
AÇIKLAMALAR
AÇIKLAMALAR
KALİTELİ YAŞAM
FELSEFESİNİN OLUŞTURULMASİ
Başlangıçta kendimle savaşım, tıpkı bir ağacın yaprakları ile mücadeleye benziyordu. Bunun farkına vardığımda; dallar, hatta ağacın gövdesi ile mücadelenin bile yetersizliğini anladım. Sorunların köküne inmek gerektiğini, tek tek, planlı ve ailemin de desteğini almış olarak savaşmam gerektiğini kavradım. Her olumsuz davranışla mücadele sürem değişik oldu. Nasıl ki, aynkotlarmın derinlikleri aynı değilse, benim alış-kanlıklarımmda derinlikleri aynı değildi. Her alışkanlığın farklı derinliğe sahip olması nedeniyle, onlarla başa çıkmada farklı süreçlere ihtiyaç duydum.
Eflatun (Plato); "Kendi kendini yenmek, zaferlerin en büyüğüdür" der. Benim de bugüne kadar elde etmiş olduğum başarılarım içinde en önemlisi, içsel başarımdır. Bundan daha güzel bir başarı, henüz tanımadım. Ancak bu süreç, bitmiş olmayıp halen devam etmekte ve yaşam boyu devam edecek olan bir süreçtir.
240
Kendimi Tanıma Sürecim
Kendimi tanıma sürecim; gözlem ve analiz olmak üzere iki aşamadan oluşmaktadır. Birinci aşamayı oluşturan ve 1995-1996 yıllarını kapsayan iki yıllık sürede, öncelikle; yaşamımın her alanındaki olumlu ve olumsuz davranışlarımı gözlemledim. Ve bu gözlemlerimin hepsinin günlük olarak kaydım tuttum. Bu gözlemler, kendi davranışlarımı anlayıncaya ve kendimi tanıymcaya kadar -ki bu süre iki yıl sürdü- devam etti.
İkinci aşamada ise; kayıtlı davranışlarımın analizini yaparak, hangi kişilik özelliklerine sahip olduğumu ve nasıl yaşadığımı belirledim. Bu davranışlarımın altında yatan paradigmalarımı ve bu paradigmaları oluşturan arşiv kayıtlarının niteliğinin ve niceliğinin farkına vardım. İçsel gözlemlerim sonucu elde ettiğim, olumlu ve olumsuz kişisel özelliklerimi, tek tek listeleyerek 9. Kısım'da anlatılacak olan "Kişisel Gelişim" dosyama taktım:
Tablo 3: Benim Tespitlerim
OLUMSUZ ÖZELLİKLERİM
Anı Yaşayamama • Kendini önemseme ¦ Işkoliklik
OLUMLU ÖZELLİKLERİM
İş disiplini
Organizasyon yeteneği Yaratıcı hayal gücü
ı ?
.] I 1 !
241
Aynı dönemde, eşimden de davranışlarımı gözlemlemesini, olumlu ve olumsuz tutum ve davranışlarımı belirlememde bana yardımcı olmasını rica ettim. Kendisi memnuniyetle kabul etti. Aynı süreç sonunda, eşimin benim hakkımdaki düşünce ve gözlemlerini aldım. Eşimin gözlemlerinde, benim tespit edemediğim bazı maddeler de vardı. İşte eşimin gözlemleri:
Tablo 4: Eşimin Tespitleri
OLUMSUZ ÖZELLİKLERİM
Tutumsuzluk Aileye karşı ilgisizlik Biraz bencillik
OLUMLU ÖZELLİKLERİM
' Zekilik 1 Çalışkanlık Azim ve Sebat
Kendimi tanıdıktan sonra, çevremdeki insanları da tanımayı öğrendim. Dikkatimi kendi üzerime verme sürecim, otomatik olarak beni çevresini de çok dikkatli gözlemleyen bir insan yaptı. Hayatımın akışı bu gözlem sürecinde değişti diyebilirim. Ancak, Söke Lisesi'nde okuduğum yıllarda, Kâmile Çerezci ve Ayşe Çırak gibi sınıf arkadaşlarımın geri bildirimlerinin yanı sıra; Jandarma Okullar Komutanlığı'nda öğretim üyesi olarak görev yaptığım dönemde, yıl sonunda öğrencilerime benimle ilgili yaptırdığım taklitlerin, kişisel değişim ve gelişimime çok önemli katkılar yaptığım da itiraf etmeliyim.
242
Yeni Kimliğimi Oluşturma Sürecim
Kaliteli yaşam yolunda bundan sonra; olumsuz özelliklerimi törpülemem, olumlu özelliklerimi ise geliştirmem gerekiyordu. Bunun için, öncelikle yeni bir kimlik oluşturarak işe başladım. Kazanmak istediğim olumlu tutum ve davranışları, tek tek yazdım. Olumsuz tutum ve davranışlarımın, yani olumsuz özelliklerimin tersini alarak, yeni kimliğime ait özellikleri aşağıdaki gibi belirledim:
Tablo 5: Yeni Kimliğim
01.01.1997'DEN SONRA;
1. Bulunduğu am «totoya yaşayabilen,
2. Mütevazi,
5. Ailesine karşı ilgili.
6. Daha çok verici,
BİR İNSAN OLACAĞIM.
Yaşadığım hızlı değişim ve gelişimde; yeni kimliğimi belirlememin yanı sıra, bu kimliğime uygun davranışlar sergilememin önemli katkıları oldu. Yeni kimliğime, kişisel değişim teknikleri sayesinde ulaştım. Her bir olumsuz özelliğimle, tek tek savaştım. Bu savaşlar, bazen aylarca sürdü. Çünkü, tüm "ayrık otları"nm kökü aynı derinlikte değildi. Sonunda,
243
önemli içsel başarılar elde ettim. Kişiliğimin olumsuz özelliklerini, yeteri kadar törpüledim. Yani, onları yönetimden indirerek, iktidara olumlu özellikleri getirdim. Bu zihinsel devrim, yaşam kalitemde inanılmaz ve önceden hiç tahmin edemeyeceğim sonuçlar doğurdu.
Aslında, iki yıllık kendimi tanıma sürecimde, olumsuz özelliklerimle de savaştım. Ancak bu süreçte, başarılı olamadım. Çünkü, olumsuz tutum ve davranışlarımın hepsi ile birlikte mücadele etmiştim. 1997 yılından itibaren ise, paradigmalarımla tek tek savaşmaya başladım. Diğer yandan ise, hızla arşiv kayıtlarımın niteliğini ve niceliğini değiştiriyordum. Bu değişikliğin sonucu, yaşam kalitem hızla artıyordu. Kısa bir sürede inanılmaz sonuçlar aldım ve hayatım tahmin edemediğim şekilde değişmeye başladı. Ben artık yaşadığım coşkular nedeniyle, kabuğuna sığmayan bir kişi olmuştum. Değişimin tadını almış, yaşam kalitemdeki değişiklikleri görmüştüm. Bu yüzden, emeklilik kararımı vermekte hiçbir sorun yaşamadım.
Kişisel değişim ve gelişim, vakit alan bir süreç işidir. Paradigmalarla başa çıkabilmek, arşiv kayıtlarının nitelik ve niceliğini değiştirebilmek; yüksek bir farkmdalık düzeyinin yanı sıra, güçlü bir motivasyon ve kararlılık, azim ve sebat gerektirir. Ancak, meyvesinin tadı da tarifi mümkün olmayan derecede tatlıdır. Ben bu lezzeti tattım. Herkesinde tatmasını gönülden arzuluyorum.
İşte kişisel değişim sürecinde kullanılacak, olumsuz özelliklerimizle başa çıkabilmemizi sağlayacak, kişisel değişim teknikleri iki tanedir: Birinci teknik, alışkanlıkların değiştirilmesinde kullanılan tekniktir. İkinci teknik ise, kökleri çok daha derinde olan bağımlılıklardan kurtulmada kullanılan tek-
244
niktir. Birinci teknikle sonuç alamadığınız durumlarda, ikinci
tekniği uygulayın. Şimdi bu teknikleri görelim.
Alışkanlıkları Değiştirme Tekniği
Kaliteli yaşama ulaşmak isteyen bir insan, en kısa sürede olumsuz alışkanlıklarından kurtulması gerekir. Günlük yaşamda, sürekli tekrarlanmak suretiyle alışkanlık haline gelmiş, olumsuz tutum ve davranışlarımızdan kurtulmak mümkündür. Bu alışkanlıklar yerine istediğimiz bir davranışı koyabiliriz.
Mark Twain; "Bir alışkanlıktan kurtulmak istiyorsanız, onu pencereden atıp kurtulamazsınız. Onu merdivenden basamak basamak indirmek gerekir" der. Bu yüzden, alışkanlıkları değiştirmede altı aşamalı kişisel değişim tekniğini uygulamak gerekir. İşte, alışkanlıklarımızı değiştirmede kullanacağımız kişisel değişim tekniğinin aşamaları:
1. Kendinizi tanıyın: Başarılı bir değişim için, zengin bir içgörü yetisi kazanmalıyız. Kişinin kendi dünyasını keşfetmesi, ciddi ve bilinçli bir çaba gerektirir. Kişisel değişim süreci, kendini tanıma ile başlar. Kendini tanıyan bir insan, değiştirmek istediği olumsuz tutum ve davranışlarının farkına varır; "Kendi kendimize olan tutumumuzu, başkalarıyla olan ilişkilerimizi ve onların bize verdikleri tepkileri daha bilinçli bir şekilde gözlemlediğimizde, kendi olumlu ve olumsuz davranış biçimlerimizi keşfedebiliriz." u
Bu maksatla; eş ve çocuklarınız ile, sizi yakından tanıyan dostlarınızın görüşlerini alabilirsiniz. Ayrıca, yeterli bir süre,
11)
Greenwald, Jerry. Bağımlılık mı? Bağımsızlık mı? s.
17.
245
günlük yaşammızdaki her türlü tutum ve davranışlarınızı gözlemleyin. Bunları günlük olarak kaydedin. Yazmak, olumsuz tutum ve davranışlarımızın altında yatan paradigmaları daha kolay anlamamıza yardımcı olur. Bu kayıtları, kişisel gelişim dosyanızın ilgili bölümüne de takın.
2. Gözlem sonuçlarını sorgulayın: Bu sorgulamanın, iki amacı vardır. Birincisi, değiştirmek istenen tutum ve davranışlar ile, bunların altında yatan paradigmaların tespit edilmesidir. İkincisi ise; olumsuz tutum ve davranışlara karşılık ödenen faturanın farkına varılmasıdır. Bir anlamda, mevcut kimliğimizi oluşturan kişilik özelliklerimizin muhasebesini yaparız. Yeni kimliğimizi belirlediğimizde, her iki durumu kıyaslarız. Eski kimliğimizin bize kaybettirdikleri ve yeni kimliğimizin bize kazandıracakları üzerinde düşünürüz. Bu sayede, değişim için ihtiyaç duyulan motivasyon ve enerji ortaya çıkar.
Değişim için motivasyon şarttır. Bu motivasyon içsel kaynaklı olabileceği gibi, dışsal kaynaklı da olabilir. Yapılacak sorgulama sonucu, bir tutumu değiştirme zorunluluğu hissetmemiz, bize çok büyük bir arzu ve istek verir. Olumsuz davranışların yaratmış olduğu tahribatı kavramak, ihtiyaç duyulan enerjinin açığa çıkmasını ve gerekli motivasyonu sağlar. Bu sorgulama sonunda, içsel motivasyonu sağlayacak inanılmaz bir güç doğar. İşte bu güç, bizim değişimde kullanacağımız yakıtımız olacaktır.
3. Olumlayıcı ifadeler hazırlayın: Bu aşamada, ulaşılmak istenen yeni tutuma ilişkin davranış özelliklerinin, olumlu bir şekilde ortaya konması gerekir. Bunun için de, olumsuz davranışlarımızın tersini almak suretiyle, olumlayıcı cümleler
246
yazmamız gerekir. Örnek olması açısından, işte "nezaket" yetisi kazanmakta kullanılacak olumlayıcı ifadelerden bazıları:
a. Her geçen gün, daha nazik bir insan oluyorum.
b. Herkesin, en az benim kadar önemli olduğunu kabul ediyorum.
c. İnsanların özel alanlarına girmem gerektiğinde, izin alıyorum.
d. "Lütfen", "özür dilerim", "affedersiniz", "rica etsem", "sakıncası yoksa" vb. ifadeleri yaşamımın her alanında sık sık kullanıyorum.
e. Her zaman, empatik etkin dinleme yapıyorum.
f. "Sen" yerine "siz" ifadesini kullanıyorum.
g. Kişilere daima isimleri ile hitap ediyorum.
h. "Anladın mı?" demek yerine; "Anlatabildim mi?", "Anlatamadım galiba?" ifadelerini kullanıyorum.
4. Eyleme geçin: Değişimin en temel ilkesi, eyleme geçmektir. Eyleme geçilmediği sürece, dünyanın en iyi planlarına sahip olunmasının bir anlamı yoktur. Önemli olan, ilk adımı atabilmektir. Değişim, o küçük bebek adımları ile başlar. Bu ifadeleri günde iki kez, sabah uyanınca ve akşam yatağa yatmadan önce ayna karşısında sesli olarak tekrarlamak gerekir. Bu zamanlar, bilinçaltına yeni bir düşüncenin yüklenmesi için en ideal zamanlardır. Aynı zamanda, okunan her bir maddenin olumlu ve olumsuz sonuçlan üzerinde de, bir süre düşünmeliyiz.
5. Davranışlarınızı kaydedin: Bu aşamada, ifade edilen maddelerden herhangi birini ihlal ettiğinizde ya da ona uy-
247
gun davranış sergilediğinizde bunları her seferinde kaydedin. Bu çalışmayı birer aylık periyotlarla, sonuç alıncaya kadar sürdürün.
6. Değerlendirin: Bu aşama, elde edilen sonuçların değerlendirilmesi aşamasıdır. Bu kayıtları zaman zaman çıkarıp, göz atın ve üzerinde bir süre düşünün. Bu süreçte, değiştirmek istediğiniz tutum ve davranışları mikroskop akma almış ve farkmdalık düzeyinizi artırmış olacaksınız. Böylece, beyninizin söz konusu davranışlara yönlendirmiş olması sonucu, zihnsel arşiv kayıtlarınıza ulaşacaksınız. Ve, onların nitelik ve niceliğini keşfedeceksiniz. Bu aşamada ulaşılamayan sonuçların nedenleri üzerine kafa yorarak, sonuç alıncaya kadar her seferinde yeniden deneyin.
Kökleri derinde olmayan olumsuz tutum ve alışkanlıklarımızı bu teknikle değiştirebiliriz. Bu teknikle değiştirmekte başarılı olamadığımız alışkanlıklar ve kökleri daha derinde olan olumsuz tutumlar içinse, bağımlılıklardan kurtulma tekniğini kullanın.
Bağımlılıklardan Kurtulma Tekniği
Jeremy Bentham; "Doğa insanoğlunu iki efendinin yönetimine vermiştir, acı ve zevk. Bunlar bizim her yaptığımızı, her söylediğimizi, her düşündüğümüzü yönetirler; onları devirmek için göstereceğimiz her çaba, ancak durumumuzu daha kesin biçimde onaylamaya yarar" demiştir.
Anthony Robbins ise; "İçindeki Devi Uyandır" adlı kitabında acı ve zevkin olumsuz davranışların değiştirilmesi ve olum-
§§
Ö O
3t=3
P- il
er g-
>-¦ m 5T
CfQ< P-. rj.
p, ro
P P- er 77
3 3
CTQ
5 ^
cw<
3
3 CTQ< S
3 3. ?.
Ö Q!2t-
N N
a»
3 3
s1
O 3
ro rs
3i 3 cT o m tv, Sû
-v 0Q< O
O
^ 3
00
en
S"
P 02.
3? ^-< s3 P- O P-
4 Z
C N S7
3 Sû
3 o
o
P-
w p-
* Sû
3- O
,-• $x
P- > 3
&
s.Ç
3 n
Sû Sû
3 %
3 p;
& 3
p- p-
ı tn pj 7T 3. 3 <& 3
° p
0Q<
P" S "O,
Sû P-
p. rt
CTQ
§ 3
Sû
ro
CfQ
P- Sû
cra
' n ora
p- o-
H 2 S.
3 3^
g 3. 3 cd 55
P- °!2.
a 2 g:
s H^
a. w 3 ^
re s- 2. w
w 3 a 3
3:3
3 §:
i »
n 3-
o &
^ n
3 £" ^ İp S-
CTQ<
5 a Q"a< ~
S" a
re 3
S 3
g 5 ¦
m
a --t a
11
l
- O:
3 ^
g. ö el S
>T3 o
a 3
i. §
fi
a a
t/i
l: § ~ S gr re §
5^ 3 o ^ § v §
re §
CfQ<
3
N
ro
7T
ro 11 ro 3
3 3
o-
od p-
3 ro
Sû
n
°!2'.
r-r 1
3
ro
P-
n
I El ^3
3- sû
3 ^
sû 3
r
3
n
î?
o
$
«I.
P- 3' 2- -
er ctq'
3
Çû Sû
250
Bu sözleri kişisel değişim açısından irdeleyecek olursak; daire başkanım, aşağıdaki skalada da görüldüğü gibi, değişimi yani emekliliği korku ve acıya bağlamıştı. Bu durumda, değişimin geçekleşmesi mümkün değildir. Daire başkanımda olduğu gibi, acı ve korku paradigmasına sahip insanlar, değişimi gerçekleştirecek gücü bulamazlar. Çünkü, değişmemeye bağladıkları güç, değişime bağlanan güçten çok daha fazladır. Bu durum, direncin en fazla olduğu bir noktada ilk adımın
atılmasına izin vermez.
Günde on defa emekli olan insanlar tanıyorum. Aynı şekilde, zararlı alışkanlıklarından kurtulma kararı alan bir çok insan tanıyorum. Bunların emekli olamamalarının ve alışkanlıklarından kurtulamamalarının nedeni, kaldıraçlarının yeterince güçlü olmaması ve değişimi acıyla özdeşleştirmiş olmalarıdır. Yani değişimi, acıya bağlamışlardır. Aşağıdaki skalada da görüldüğü gibi, bir insanın bu durumda değişmesi mümkün değildir:
Değişim -100
Değişmeme 0
+100
251
Eğer ben emekliliği acı ve korkuya bağlamış olsaydım, kesinlikle emekli olamazdım. Ancak, emekliliği kişisel değişim ve gelişim yolunda bir fırsat olarak gördüm. Olgun İnsan olma, kaliteli bir yaşam sürme, temel yaşam alanlarımda dengeyi ve kaliteyi sağlamak için bir şans olarak gördüm. Bir an önce değişebilmek için, içimde sınırsız bir coşku ve heyecan duydum. Bu nedenledir ki, kolay bir şekilde bu değişimi gerçekleştirdim. Daire başkanımın aksine, benim sahip olduğum paradigma aşağıdaki skalada olduğu gibidir:
Değişmeme -100
Değişim 0
+100
Sorun şudur; acı ve zevk mi bizi kullanacak? Yoksa, biz mi acı ve zevki kullanacağız? Eğer biz kullanırsak, yaşamımızı kontrol altına alabiliriz; "Gerçek şudur ki, biz zihinlerimizi, vücutlarımızı ve duygularımızı şartlandırabilir, acıyı ve zevki neye istiyorsak ona bağlayabiliriz. Acıyı ve zevki neye bağladığımızı değiştirerek, davranışlarımızı da bir anda değiştirebiliriz."15
Sonuç olarak değişim, bir motivasyon sorunudur: Olmak istediğimiz kişilik ile, şu anki davranışlarımız arasındaki fark
15) Anthony Robbins. İçindeki Devi Uyandır, s. 73.
252
bize bu içsel motivasyonu sağlar. Bunun için, yaşamı sorgulamak gerekir. Şimdiki davranışınızdan çok şikayetçi değilseniz, gerekli değişiklikleri yapmak üzere motive olamazsınız. Değişebilmek için; değişmemenin çok acılı olduğuna, değişme fikrinin ise cazip ve zevkli olduğuna yürekten inanmalıyız. Ancak değişime, hem acıyı hem de zevki birlikte bağlamamak gerekir. Eğer değişime, hem acı hem de zevki birlikte bağlarsak; bu durumda beynimiz ne yapacağına karar veremez ve tüm potansiyelini etkili bir şekilde kullanamaz.
3. Sınırlayıcı Paterni Kesin: Değişim için, alışıldık kalıpların kırılması ve parçalanması gerekir. Bunun için alışıldık paradigmalara ters, yeni şeyler yapmak gerekir. Çok ciddi olayları, çok komik ve gülünç olarak algılamak, sonuçta alışıldık paradigma kalıplarını eğip bükmek gerekir. Örneğin, geçenlerde öfkelendiğim bir anda eşim Zehra, bir dondurma rekla-mmdaki şarkının sözlerini kendine özgü bir şekilde (Cornet-tom, aşkımla erir misin? Cornettom, bir öpücük verir misin? diye) mırıldandı. O anda sinirimi unutup, bende gülmeye başladım, işin daha da önemlisi, artık istesem de kızamazdım. Çünkü duygusal paternim kırılmıştı.
4. Yeni ve Güçlendirici Bir Alternatif Yaratın: Daha önce söylediğimiz gibi, insanın özünde acıdan kaçış, zevke yöneliş vardır. Eski alışkanlığın yerine, aynı derecede zevkli yeni davranışlar koyamazsak, tekrar eski kalıplara döneriz. Bu nedenle, alışıldık eski davranışların yerine zevkli ve olumsuz yönleri olmayan yeni davranışlar koymak gerekir. Örneğin, sigarayı bırakan bir kişi; eski davranışının sağladığı yararları telafi edecek, eski davranışını bırakmanın yarattığı boşluğu doldu-
253
racak ve olumsuz etkileri olmayan yeni yollar bulması gerekir. Örneğin, sakız çiğnemek gibi.
5. Yeni Paterni Yerleştirinceye Kadar Şartlandırın: Değişimden sonraki yeni davranışın kalıcı olabilmesi için, onu sık sık tekrar etmek ve gerektiğinde takviye etmek gerekir. Napo-leon Hill'inde belirttiği gibi, bu kalıplar bir düşüncenin duygularla yoğurulması sonucu oluşur. Bu nedenle, yeni davranışın alışkanlık halini alabilmesi için, duygusal yoğunluklu provalar yapmak gerekir. Onun içindir ki, bazı siyasi ya da inanç grupları (radikal), sempatizanlarının eylemlerini sloganlarla desteklerler.
Duygu ve düşüncelerimizin sürekli bir hale gelmesi, şartlanmaya bağlıdır. Şartlanma içinse, takviye gerekir. Takviye edilen her duygu ya da her davranış, kısa zamanda şartlanılmış bir tepki halini alır. Takviye edilmeyen davranışlar ise, zamanla söner, yok olur. Takviye, bir ödül olabileceği gibi; bir söz, bir jest ya da bir eylem de olabilir. Ancak bu takviyelerin, olumlu ve değişken olması daha faydalıdır.
6. Sınayın: Deneyin bakalım, sonuç veriyor mu! Sizi eskiden kaygılandıran bir durum düşünün, artık ondan kaygı duymadığınızı görün.
Sözümün Özü
Kaliteli yaşam için; zihnimizdeki ayrıkotlarından yani olumsuz tutum ve davranışlarımızdan kurtulmamız gerekir. Bunun için, öncelikle olumsuz paradigmalarımızı ve bu para-
254
digmalarm kaynağım oluşturan arşiv kayıtlarımızda değişiklik yaparak, içsel başarıyı gerçekleştirmemiz gerekir. Kendimizi gözlemleyerek, bu yolculuğa ilk adımı atmalıyız.
6 Kısmı da burada bitirdikten sonra, şimdi de sıra; bize yönümüzü gösterecek olan "dışsal kutup yüdızı"m oluşturmaya ve yaşam yolculuğumuz esnasında ilerleyeceğimiz rotayı belirlemeye geldi. İşte, bunun için ele almamız gereken konu "Misyon ve Hedefler" konusudur.
07
MİSYON VE HEDEFLER
"Amacı olmayan gemiye, hiçbir rüzgar yardım etmez."
Montaigne
Vizyon ve misyon oluşturmada en önemli nokta; içinizde fırtına ve coşku seli yaratacak amaçlar bulabilmektir. O zaman baraj kapağının açıldığını ve sınırsız enerjinin harekete geçtiğini göreceksiniz. Misyon ve hedefleri doğru olarak belirledikten sonra, sihirli bir gücün size dokunduğunu hissedeceksiniz. Bu güç, sürekli olarak yaşam kalitenizi artırmanız için sizi teşvik edecektir. Tıpkı, Stanislavsky Lech'in kaçış öyküsünde olduğu gibi:1
Yahudi Stanislavsky Lech, hiçbir neden yokken Naziler tarafından tutuklanarak, Krakow'daki ölüm kampına yollandı. Eşini ve oğlunu gözlerinin önünde kurşuna dizdiler. Bu ölüm kampından hemen kaçmaya karar verdi. Diğer tutuklular hep, kaçmanın "aptallık" olacağını söylediler. Kendini kaçmaya, sağ ve sağlıklı olarak kurtulmaya adadı.
Bir gün çalıştırıldığı yerin birkaç adım ötesinden bir insan eti kokusu aldı. Bir kamyonun arkasına kürekle atılmış bir yı-
1) Robbins, Anthony. İçindeki Devi Uyandır, s. 224-225.
256
ğm ceset gördü. Gaz odasından çıkarılmış bir yığın kadın, erkek ve çocuğun cesedi. Sahip oldukları her şey onlardan alınmış, diş-lerindeki altın dolgular da çıkarılmıştı. Mücevherleri, hatta giysileri bile. "Kaçmak için bundan nasıl yararlanırım" diye kendisine sordu. Cevabı bir anda bulmuştu.
Akşam çalıştıkları yerden dönerken, Lech kamyonun arkasına çömeldi. Kimsenin görmediği bir anda, üstünde ne varsa çıkarıp cesetlerin arasına daldı. Ölü gibi numara yaptı. Daha sonra üzerine yeni cesetler atıldığında, ağırlıktan ezilecek gibi olduğu zaman bile hiç kıpırdamadı. Çürüyen et kokusu, cesetlerin kalıntıları her yanını sarmıştı. Sabırla bekledi o. Onca ölünün arasındaki bir tek canlı vücudu hiç kimsenin fark etmeyeceğini
umdu.
Sonunda motorun çalıştığını duydu. Kamyon titredi. Ölülerin arasında yatmış durumda, bir anda içinde umudu hissetti. Sonunda kamyon durdu, korkunç yükünü boşalttı. Düzinelerce ceset, bir de ölü taklidi yapan adam, kampın dışında kazılıp hazırlanmış dev bir mezarın içindeydi. Lech, ortalık karardıktan sonra da saatlerce yerinden kıpırdamadı. Sonunda çevrede hiç kimse kalmadığından emin olunca, kadavraların arasından kalktı, çıplak olarak yirmi beş mil koşup özgürlüğüne kavuştu.
Amacınıza ulaşma yolunda, isteğinizin "aşk"a dönüşmesi ve hedeflerinizi günün her anında yüreğinizde hissetmeniz gerekir. Adeta, kalbiniz her saniye onun için çarpmalıdır. Bunu başarabildiğiniz an, başarı yolunda en önemli adımı atmışsız-sınız demektir.
257
Ölüm Gerçeği
İnsanoğlu da tüm canlılar gibi ölümlüdür. Ölüm kaçınılmaz bir gerçektir. Nitekim Kur'an'da, Ali İmran Suresi'nin 185. ayetinde; "Her canlının ölümü tadacağı" bildirilmektedir. Aynı zamanda, insanların öldükten sonra hesaba çekilecekleri hususu da, Kuran'ın çeşitli ayetlerinde yer almaktadır. İşte bu ve benzeri sebeplerden dolayı insanlar, ölümden korkuyorlar. Çünkü, öldükten sonra hesaba çekilmekten, hesap verememekten ve cehennem ateşinde yanmaktan korkuyorlar. James Diggory ve Doreen Rothman, ölüm korkusu üzerine yaptıkları bir çalışmada, 563 kişiden ölümün birkaç sonucunu korkunun şiddetine göre sıralamalarını istemişlerdir. Ölümle ilgili yaygın korkuların, azalan bir oranla sıralanışı aşağıdaki gibidir:2
1. Ölümüm akrabalarıma acı verir.
2. Bütün plan ve projelerim sona erer.
3. Ölüm süreci acı verebilir.
4. Artık hiçbir deneyimim olamaz.
5. Artık bana bağımlı olanlara bakamam.
6. Ölümden sonra hayat varsa başıma geleceklerden korkuyorum.
7. Ölümümden sonra bedenime ne olacağından korkuyorum.
Geçmişte yaşayan insanlar öldüler, bugün de ölüyorlar, yarında ölecekler. Ölümden değil, iyi yaşayamamaktan korkmak gerekir. Ölüm korkusunu yok edemeyiz, ancak onu hafifletebiliriz. Bunun yolu; amaçlı yaşamak, insanları sevmek,
2) Yalom, Irvin. Varoluşçu Psikoterapi, s. 72-43.
258
diğer insanların yaşamlarına katkıda bulunacak faaliyetlerde bulunmak ve biz öldükten sonra da yaşayacak eserler bırakmaktır.
Ölüm Bilinci
Korkuların en büyüklerinden birisi, şüphesiz ölüm korkusudur. Yazar Ernest Becker, "Escape from Evil (Günahtan Kaçış)" adlı eserinde, ölümün mücadele etmemiz gereken en büyük düşman olduğunu belirtir. İnsanoğlu'nun ölümü, arkalarında kendilerinden bir şeyler bırakarak, "hesaba katılarak" ya da önem verilerek aşmaya çalıştığını savunur ve şöyle der; "insanın yalnızca iştahını beslemeye devam ederek değil, özellikle hayatında bir anlam, kendisinin de içine uyduğu daha geniş bir şema bularak ölümü aşar... Bu yaşama isteğinin bir ifadesidir, yaratığın hesaba katılmak, gezegende bir fark yaratmak için duyduğu yakıcı arzudur, çünkü orada doğmuş, çalışmış, acı çekmiş ve ölmüştür."3
Ölümün kendi kapısını hiç çalmayacağı varsayımıyla yaşamakla; her zaman ve her yerde kapımızı çalabileceği gerçeğini kabul ederek sürdürülen bir yaşam arasında, yaşam kalitesi bakımından büyük farklar vardır; "İnsanın kişisel ölümüyle ('benim ölümüm') yüzleşmesi benzersiz sınır durumudur ve insanın dünyada yaşama şeklinde büyük bir değişim yapma gücüne sahiptir... Ölümün farkında oluş insanı önemsiz meşguliyetlerden uzaklaştırıp hayata derinlik, lezzet ve tamamen farklı bir bakış açısı kazandırır."4
3) Yalom, Irvin. Varoluşçu Terapi, s. 731
4) Yalom, Irvin. Varoluşçu Terapi, s. 260-261.
259
Düşünürlerin bir çoğu; "ölüm farkındahğı"nın, bireyin yaşamını zenginleştirdiği sonucuna varmışlardır. Bireyin ölüm gerçeğini kabul etmek suretiyle zamanının sınırlı oluşunun farkına varması, yaşam felsefelerinde köklü değişikliklere neden olmaktadır. Bu farkmdalık sayesinde, insan zaman ve enerji gibi kişisel kaynaklarım etkili bir şekilde kullanma imkanı bulur; "Stoik felsefeye inananlar, ölümün hayattaki en önemli olay olduğunu söylerler. İyi yaşamayı öğrenmek iyi ölmeyi öğrenmektir; ve bunun tersine iyi ölmeyi öğrenmek iyi yaşamayı öğrenmektir."5
Kaliteli yaşama ulaşmak isteyen insan, ölümün bilincindedir. Ölümün bilincinde olan insan, bu hayatı anlamlı ve amaçlı yaşar. Zamanının sınırlı olduğunun farkındadır. Bu yüzden, kişisel kaynaklarını anlamlı ve amaçlı faaliyetlere harcar. Bu nedenle de yaşama bağlıdır. Diğer insanların yaşamlarına katkı yapacak faaliyetlerde bulunur. Böylece, kendi yaşam kalitesini de artırmış olur.
Yaşamın Anlamı
Yaşamın anlamı üzerine çeşitli araştırmalar ve anketler yapılmıştır. Bunlardan bir tanesi de Amerikan Eğitim Konseyi tarafından yapılan ankettir; "Ankete katılan 171. 509 öğrenci arasında, belirlenen en yüksek hedefin (yüzde 68.1'i tarafından), 'anlamlı bir yaşam felsefesi geliştirmek' olduğu ortaya çıkmıştır. Kırk sekiz kolejden 7984 öğrenci üzerinde yapılan ve Ulusal Ruh Sağlığı Enstitüsü adına John Hopkins Üniversi-
5) Yalom, Irvin. Varoluşçu Terapi, s. 52.
260
tesi tarafından yürütülen bir başka anket çalışmasında, ankete katılanlardan sadece yüzde 16'sı ilk hedeflerinin 'çok para kazanmak' olduğunu söylerken, yüzde 78'i 'yaşamımda bir amaç ve anlam bulmak' seçeneğini işaretlemiştir."6
İnsanın anlamlı yaşaması, kişiden kişiye değişiklik gösterir: Akademik kariyer yapmak; diğer insanların yaşamlarına anlamlı katkılarda bulunacak özgün eserler vermek; bir buluş veya icat uğruna hayatını adamak, gelişmiş ülkelerden ülkemize yeni bir buluş ya da teknoloji getirmek; yüzlerce insana iş ve aş verecek bir iş yeri kurmak; iyi insan olma yolunda kendisi ile savaşmak; kendini yaşlı veya özürlüler için çalışmaya adamak; bir dernek, vakıf yada hayır kurumunda çalışmak gibi hedefler kişiler için anlamlı olabilir.
Alfred Adler, yaşamın anlamı konusunda şöyle demektedir; "Yaşam demek, insan soydaşlarına ilgi göstermek, bütünün bir parçası olmak, elden geldiğince insanlığın esenliğine katkıda bulunmaktır."7 Stres araştırmacısı Hans Selye ise, bu konuda; "Uzun, sağlıklı ve mutlu bir yaşam; katkıda bulunmanın, insanı heyecanlandıran ve başkalarının yaşamlarına katkıda bulunarak bu hayatları kutsayan anlamlı hedeflere sahip olmanın bir sonucudur"8 der.
Yaşamda çeşitli anlam türleri vardır. Dini bir yaklaşımı içeren kozmik anlam ve din dışı yaklaşımları içeren diğer anlamlardan oluşur. Irvin Yalom'un "Varoluşçu Terapi" adlı kitabında söz ettiği anlam türlerinden bazıları şunlardır:9
6) Frankl, Viktor E. Duyulmayan Anlam Çığlığı, s. 27-28.
7) Adler, Alfred. Yaşamın Anlam ve Amacı, s. 11.
8) Covey, Stephen R. Etkili insanların Yedi alışkanlığı, s. 320.
9) Yalom, Irvin. Varoluşçu Psikoterapi, s. 662-690.
261
1. Kozmik anlam: Kozmik anlam; yaşama dini ve ruhani açıdan yaklaşan, bireyin dışında ve ondan üstün olan bir düzenin varlığını kabul eden bir anlayıştır. Yalnızca basit bir inanç varlığından, aşırı tutuculuğa kadar değişen bir yelpazeye sahiptir. Bu anlam; dünya hayatının ilahi emirler doğrultusunda yaşanmasını, Tanrı'nın emirlerine uygun bir şekilde yaşandığı taktirde öldükten sonra insanın ödüllendirileceğini öngörür. Kozmik anlama sahip insanlar, dünyevi yaşamlarım sahip oldukları bu anlam doğrultusunda sürdürürler.
2. Özgecilik: Dünyayı içinde yaşanacak iyi bir yer olarak bırakmayı, başkalarına hizmet etmeyi, yardım derneklerine katkıda bulunmayı esas alan bir anlayıştır. Önemli bir anlam kaynağı olup; vericiliğin, yardımcı olmanın, dünyayı diğerleri için iyi hale getirmenin iyi olduğu inancı bir çok din ve felsefede de yer alan bir anlayıştır.
3. Bir nedene adanmak: İnsanın bir "neden" için çalışması ve kendisini adaması gerektiğini ifade eden din dışı bir anlayıştır, insanın kendisinden daha büyük bir şeyin parçası olmasını ve katkıda bulunmasını ifade eder.
4. Yaratıcılık: Tüm alanlarda yenilik ve yeni bir şey yaratmanın, anlamsızlık hissine karşı en güçlü panzehir olduğunu savunan bir anlayıştır. İnsanın yalnız kendisi için değil, diğerlerinin hoşnutluğu için de yaratıcı faaliyetlerde bulunması, özgecilikle örtüşmektedir.
5. Hedonistik çözüm: insan benliğine yönelik bu görüş; hayatın amacının yalnızca dolu dolu yaşamak, hayatın doğal
262
ritmine kendini bırakmak, dünyada mümkün olduğunca zevk
ve haz aramak gerektiğini savunan bir anlayıştır.
6. Kendini gerçekleştirme: İnsan benliğine yönelik diğer bir anlam kaynağı olan kendini gerçekleştirme; insanoğlunun kendini gerçekleştirmeye çalışması yani ne olmak, ne yapmak istiyorsa bu yolda gayret göstermesi gerektiğini savunan bir anlayıştır. İnsanın sahip olduğu kişisel potansiyelini kullanarak, içindeki en iyiye ulaşma fikrini benimser. Abraham Mas-low; "Ne için yaşıyoruz?" sorusuna, "potansiyelimizi gerçekleştirmek için" diye cevap verir.
7. Kendini aşma: Maslow kendini aşmayı; kendini gerçekleştiren bireylerin, kendi benliklerini aşan amaçlara adanmaları olarak ifade eder. Dünyanın ya da yaşadığımız çevrenin ekonomik, kültürel ve sosyal sorunlarını çözmeye, içinde yaşadıkları toplumun bireylerinin kişisel gelişimlerine katkıda
bulunmaya yönelirler.
Yaşam, tıpkı yanan bir mum gibidir, iki defa yakmak mümkün değildir. Bu yüzden, yaşamda anlamlı işlerle uğraşmak, diğer insanların yaşamlarına anlamlı katkılarda bulunmak ve kişisel potansiyeli etkili kullanmak gerekir.
Dr. Frankl'a Göre Yaşamın Anlamı
Freud ve Adler'den sonra, 3. Viyana Okulu olarak ünlenen
• ve psikiyatrinin insancıllaştırılması olarak tanımlanan bir
ekolün kurucusu olan Viktor E. Frankl; babası, annesi, erkek
kardeşi ve karısı toplama kamplarında ölmüş ya da gaz fırm-
263
larma gönderilmiş, kız kardeşi hariç, ailesinin tamamı bu kamplarda yok olmuş bir psikiyatr'dır. Toplama kamplarında, her şeyini kaybeden, bütün değerleri yok edilen, açlığın, soğuğun ve acımasızlığın altında ezilen, her an her saat imha edilmeyi bekleyen bir tutuklu olarak yaşamıştır. Toplama kamplarında kendi "çıplak varoluşundan" başka her şeyini yitiren ama anlam duygusunu koruyan, yenilgiyi bir insan onuru zaferine dönüştürmeyi başarabilmiş bir insandır.
Auschvvitz Toplama Kampı'na alındığında, yayma hazır olan kitabının metnine el konur. Bu metni tekrar yazmaya yönelik derin arzusu, yaşadığı kampın ağır şartlarında hayatta kalmasına yardım eder. Frankl, "İnsanın Anlam Arayışı" adlı kitabında bu konuda şöyle der;
"Kendi adıma, Auschwitz Toplama Kampı'na alındığımda, yayına hazır olan kitabımın metnine el konmuştu. Kuşkusuz, bu metni tekrar yazmaya yönelik derin arzum, yaşadığım kampın ağır şartlarında hayatta kalmama yardım etti. Örneğin, Bavaria'daki bir kampta tifüs ateşiyle hasta düşünce, özgürlük gününe kadar yaşayabildiğim takdirde kitabı tekrar yazabilmek amacıyla, küçük kağıt parçalarına sürekli not alıyordum. Bavaria Toplama Kampları'nm karanlık barakalarının arkasında kaybettiğim kitabı yeniden yazma işinin kardi-yovasküler çöküş tehlikesinin üstesinden gelmeme yardım ettiğinden eminim."10
Dr. Frankl, Logoterapi'ye göre yaşamın anlamını üç farklı yoldan keşfedebileceğimizi söylemektedir. Bu yollar şunlardır:
10) Frankl, Viktor E. İnsanın Anlam Arayışı, s. 99.
264
İlk yol; bir eser yaratarak ya da bir iş yaparak elde edebiliriz. Bir diğer yol; bir şey yaşamak ya da bir insanla etkileşimde bulunmaktır; "Bir şey -iyilik, doğruluk, güzellik gibi- yaşamak, doğayı ve kültürü yaşamak son ve bir o kadar önemlisi de olanca eşsizliğiyle bir insanı yaşamaktır. Yani onu sevmektir... Bir başka insanı kişiliğinin en derindeki çekirdeğinden kavramanın tek yolu sevgidir. Hiçbir kimse sevmediği sürece bir başka insanın özünün tam olarak farkına varamaz."11
Nihayet sonuncu yol ise; kaçınılmaz acıya yönelik bir tavır geliştirmektir. Değiştiremeyeceği bir kaderle yüz yüze gelen umutsuz bir durumun çaresiz kurbanı bile kendini aşabilir, kendi ötesine gelişebilir ve böylece kendini değiştirebilir. Kişisel trajediyi bir zafere dönüştürebilir. "Bir trafik kazası sonucu sakat kalan bir kişinin, kendisini sakatların yaşam kalitelerine katkıda bulunmaya adaması" yaşamdaki anlam arayışına
bir örnektir.
Sonuç olarak; ölüm korkusu ile başa çıkmak, yaşamda bir anlam bulmak, geride kalıcı eserler bırakmak, kişisel potansiyelimizi verimli bir şekilde kullanmak, kaliteli yaşamak istiyorsak, ilgi ve yeteneklerimiz doğrultusunda bir takım amaçlar ve hedefler belirleyip uygulamalıyız.
Yaşamınızın Mimar ve Mühendisi Olun!
Yeni bir ev yapmak istediğimizde, öncelikle bazı kararlar vermemiz gerekir: Hangi ülkeye ya da hangi şehre yerleşmek istiyoruz? Hangi mahallesine? Nasıl bir ev istiyoruz? Bahçeli, müstakil bir ev mi? Yoksa, dubleks, tripleks ya da bir apart-
11) Frankl, Viktor E. insanın Anlam Arayışı, s. 105-106.
265
man dairesi mi? Peki salon nasıl olacak? İçinde Amerikan mutfağı bulunacak mı? istediğimiz diğer detaylar nelerdir? İşte, zevklerimiz doğrultusunda yaşamak istediğimiz evi bu şekilde planlarız. Bu ayrıntıları belirledikten sonra da, evin planını çizdiririz. Temel atar, evi inşa etmeye başlarız. Daha sonra, evi nasıl döşeyeceğimizi planlarız. Bu arada, çevre düzenlemesini de unutmamamız gerekir. Böyle bir evde yaşamaktan keyif alırız. Çünkü evimizi, bilinçli bir şekilde ve içsel değerlerimiz doğrultusunda inşa ettik.
Kaliteli yaşama ulaşmak için de, geleceğimizi tıpkı ev yapımında olduğu gibi titizlikle planlamalı ve inşa etmeliyiz. Nasıl ki bir ev inşa edilmeden önce planı çiziliyorsa; bizler de yaşamak istediğimiz hayatı bilinçli bir şekilde planlamalıyız. Bu planlama; ilgi ve yeteneklerimize, özlem ve hayallerimize, ilke ve değerlerimize de uygun olmalıdır. Eyleme geçmeden önce; kişisel kaynaklarımızın seferber edileceği kaliteli planlar hazırlamalıyız. Bu planı tamamladıktan sonra, yaşamımızın mimar ve mühendisi olarak geleceğimizi inşa etmeye başlayabiliriz. Söz konusu plan, aşağıdaki şekilde de görüldüğü gibi; vizyon, misyon ve ara hedeflerin tespitinden oluşan bir plandır.
Planlar, bizi amaçlarımıza ulaştıracak olan yol haritamız -dır. Amaçlarımıza ulaşma yolunda bize hizmet eden araçlardır. Amacı ve planı olmayan bir insan, rotasız gemiye benzer. Bir çok üstün yetenekli insan, amaçsız ve plansız yaşamaları nedeniyle gerçek potansiyellerini etkili bir şekilde kullanamazlar. Gündelik acil işlerin arasında kaybolup giderler. Ancak planlı olalım derken de, planlarımızın esiri olup ayrıntılarda kaybolmamalıyız. Bunun için planlarımıza; gerektiğinde mikroskopla, gerektiğinde ise dürbünle bakabilmeliyiz.
266
Şekil 9: Misyon Bildiriminin Aşamaları
VİZYON
MİSYON BİLDİRİMİ
MİSYON
STRATEJİ
(UZUN VADELİ ARA HEDEFLER)
TAKTİK
(ORTA VADELİ ARA HEDEFLER)
UYGULAMA / OPERASYON (KISA VADELİ ARA HEDEFLER)
ARA HEDEFLER
Yazar Peter Senge, "Beşinci Disiplin" adlı kitabında vizyon ve misyon tespitinden önceki durumu; "Enerjileri ters yönlerde işleyen farklı insanların, bir bütün olarak işlev yapması" olarak açıklamaktadır. "Kendi hayatlarında farklı yönlere giden .ve farklı derecede 'kişisel güce' sahip kişilerin bir araya geldiği bir ortam" olarak tanımlamakta ve bu durumu aşağıdaki şekille sembolize etmektedir.
267
Senge, yön birliği oluşturulduktan sonraki durumu ise "hizalanma" olarak adlandırmakta ve şöyle demektedir; "Ortada bir amaç ortaklığı, paylaşılan bir vizyon ve birbirlerinin çabasını tamamlama yönünde bir anlayış vardır. Bireyler kendi kişisel çıkarlarını daha büyük takım vizyonu uğruna feda etmezler, daha ziyade paylaşılan vizyon kişisel vizyonlarının bir uzantısı haline gelir."12
Vizyon, misyon ve ara hedeflerin tespiti, başlı başına kaliteli bir faaliyettir. Hayatımızda vereceğimiz, en önemli kararlardan bir tanesidir. Vizyon ve misyon çalışması; bir mercek ile güneş ışınlarını bir noktada toplayıp, ateş yakmaya benzer. Yani, kişisel kaynaklarımızın bilinçli ve etkili bir şekilde bir noktaya odaklanmasını sağlar. Vizyon ve misyon, geleceğimize yön veren kişisel kararımızı oluşturur. Bu nedenle, ulaşmak istediğimiz yeri, buraya ulaşmakta kullanacağımız yeteneklerimizi, önümüze çıkabilecek engelleri, sahip olduğumuz değerleri çok iyi irdelememiz gerekir. Kişisel yeteneklerimiz, ilgi ve sevgi duyduğumuz alanlar ve kişisel zafiyetlerimizi çok iyi etüt etmemiz gerekir.
12) Senge, Peter. Beşinci Disiplin, s. 255-256.
268
Misyon Bildiriminin Öğeleri
Vizyon ve misyonun birlikte ifade edilmiş halini, bundan sonra "misyon bildirimi" ya da kısaca "misyon" olarak adlandıracağım. Misyon bildirimi; yaratıcı hayal gücümüzü ve diğer içsel değerlerimizi kullanarak, gelecekte ulaşmak istediğimiz makro amaçları ve ilerleyeceğimiz yönü belirleyen kişi ya da kurumlara özgü bir resimdir. Bu bildirimler; başta zaman ve enerji olmak üzere, tüm kişisel ve kurumsal kaynakların harcanacağı istikameti belirler. Bu bildirim, tıpkı bir evi inşa etmeden önce çizilen mimari proje gibidir. Misyon bildirimleri; ne kadar güçlü, ne kadar insancıl, ne kadar evrensel ise, ortaya çıkacak enerji ve motivasyon miktarı da o denli büyük
olacaktır.
Kişisel ve kurumsal misyon bildirimleri dışsal kutup yıldızı olup; yaşam yolculuğunda nereye ve niçin gidileceğini gösteren "yol haritası"dır. Vizyon; "Ne?, Ne olmak?, Ne yapmak?, Nereye gitmek?" sorularının cevabı olup, gideceğimiz yönü belirler; "Vizyon; ileriyi görmek, bir şeye inanmak, inandığınız doğrultuda hareket etmektir. Bu hedeflere ulaşmak için bütün güçleri seferber edip geleceği planlamanız gerekir. Her şeyden önemlisi de bir şeyler yapabileceğinize, bir şeylerin varlığına, olacağına inanmanızdır. Daha doğrusu karanlıkta bir ışık görüp peşinden gitmenizdir.
Napolyon, savaştan savaşa koşarken, bu bitmez maceradan usanan bir generali gelip, 'Yeter artık; nereye koşuyoruz?' der. Bu yılgın komutanına, karşı dağın ardındaki yıldızı görüp görmediğini sorar Napolyon. 'Nasıl göreyim, dağın ardındaki yıldız görülür mü?' der general. 'Ben görüyorum!' der Napolyon.
269
'Zamanı geldiğinde siz de göreceksiniz. Şimdilik hep birlikte o yıldıza doğru gidiyoruz!'"3
Misyon ise; "Niçin?, Neden?" sorularının cevabıdır, içimizdeki "en iyiyi" ortaya çıkarmak için çok güçlü bir neden olmalıdır, işte bu neden, gerektiğinde insanın canını bile vermesini sağlar. Bu nedenler; bizi her sabah coşkuyla yataktan kaldıracak, onu düşündüğümüz her an heyecanlandıracak, sınırsız potansiyelimizi ateşleyecek nedenler olmalıdır. Misyon bildirimi; hedeflerimizi gerçekleştirme yolunda arzularımızın "aşk"a dönüşmesini, amaçlarımızı günün her saatinde yüreğimizde hissetmemizi, amaçlarımıza adanmamızı sağlayacak kadar büyük ve evrensel olmalıdır. Bu durumda, zaten içimizde potansiyel olarak var olan ve bizi amaçlarımıza ulaştıracak olan o sınırsız enerji ortaya çıkacaktır. Yeter ki, bu enerjiyi ortaya çıkaracak güçte "neden" ve "niçin"leri bulabilelim.
Misyon bildirimleri, kişilerin ve kurumların anayasası olmakla birlikte, değişmez tabular değildir. Bilinç düzeyimizin gelişmesi, zamanın değişmesi, bilim ve teknolojideki değişmelere paralel olarak, kişisel ve kurumsal anayasalarda da gerekli değişiklikler yapılmalıdır. Bu sayede, en iyiye ulaşma fırsatını bulabiliriz. Ancak bu değişiklikler, hiçbir zaman kişisel ve kurumsal ilke ve değerlere aykırı olmamalıdır.
Misyon Bildirimlerinin Önemi
Genellikle bizler, yaşam yolculuğumuzda geleceğimizi planlamadan, önümüzdeki yollardan bir tanesine tesadüfen saparız. Bu yol bizi bir mesleğe, bir yaşam şekline götürür.
13) Şahin, Kemal. Zirvedeki Şahin, s. 168-169.
270
Çoğunlukla, bu yolculuk sonunda vardığımız yer bizim gerçekten gitmek istediğimiz yer değildir. Fakat aradan yıllar geçmiş, çoluk çocuk sahibi olmuş, bir sürü zaman ve emek harcamışızdır. Saçımız ağarmış ve 4O'lı yaşlara gelmişizdir artık. Lewis Carroll'un "Alice Harikalar Ülkesinde" adlı eserinde Alice, ormanda amaçsızca dolaşırken bir dört yol kavşağına gelir ve orada Vankara Kedisi ile karşılaşır. Kediye sorar:14
-"Lütfen söyler misin bana, hangi yoldan gideyim?" -"Bu, gitmek istediğin yere bağlı. Nereye gitmek istiyorsun?" diye sorar kedi.
-Alice: "Neresi olursa olsun, önemi yok" diye cevap verir.
Kedi de;
-"Nereye gideceğini bilmiyorsan, hangi yoldan gittiğinin hiçbir önemi yok. Ne yana gitsen olur" der.
Seneca; "Bazı insanlar hayatta hiçbir gayeye sahip olmadan yaşarlar. Bu gibi insanlar, bir nehir üzerinde akıp giden saman çöplerine benzerler. Onlar gitmez; ancak suyun akışına kapılarak akar, giderler" der. Kedinin sözlerinde olduğu gibi, gittiğimiz yön her şeyden önemlidir. Yazar Stephen R. Covey, gideceğimiz yönün belirlenmesini "merdiveni doğru duvara dayamak" olarak adlandırır. Eğer yönümüz doğru değilse, işleri çok verimli yapmanın bir önemi olmaz.
Eğer bir vizyon ve misyondan yoksunsak, çevremizden gelen mesajlar doğrultusunda ilerlemeye çalışırız. Bu mesajlarda yön birliği olmadığından, aynı noktada döner dururuz. Yani bir anlamda, hep kendi kuyruğumuzu kovalarız. Üstelik, hiç
14) Carroll, Lewis. Alice Harikalar Ülkesinde, s. 72.
271
kimseyi de memnun edemeyiz. Sürekli olarak başkalarının beklentilerini karşılamaya çalıştığımızda, kendi gereksinimlerimizi unuturuz. Ve, potansiyelimizi israf eder, kalitesiz bir yaşamla boğuşuruz.
Misyon bildirimi olarak adlandırdığımız yol haritası, bizim "dışsal kutup yıldızı"mızdır. Nasıl ki, bilmediğimiz bir ormanda ilerlerken, ihtiyaç duyduğumuzda kafamızı kaldırıp doğru istikamette ilerlemek için ondan yararlanırsak, kişisel anayasamızdan da istediğimiz an, bizi amaçlarımıza ulaştıracak yöne doğru ilerlemek için yararlanırız.
Şekil 10: Dışsal Kutup Yıldızı
MİSYON BİLDİRİMİ / DIŞSAL \ ı fy ( KUTUP ] \ YILDIZI /
Misyon bildirim çalışması; kaliteli yaşam karesi etkinliklerimizden olup, kaliteli yaşam yolculuğuna çıkmadan önce yapılacak, en önemli ve temel çalışmalardandır. 5. Kısım'da anlatılan "içsel kutup yıldızı" ise, bizim kendimize özgü ilke ve değerlerimizi ifade eden bir simge olup, benliğimizi oluşturur. Bu kutup yıldızları; her nerede olursak olalım, bizim yönümüzü bulmamızı ve rotamızdan sapmadan ilerlememizi sağlarlar.
272
Amaç ve Hedeflerin Gücü
Amaç ve hedeflerimizi belirleyip, dikkatimizi ideallerimize ve kazanacaklarımıza yönelttiğimizde büyük bir coşkuya sahip oluruz. Coşkulu insanlar, olumlu tutumlara sahiptirler. Coşkulu insanlar, gayretli ve başarma yolunda büyük bir enerjiye sahiptirler. Albert Einstein bu konuda; "Coşku, zekadan daha önemlidir" diyerek, coşkunun önemini vurgular. Coşkulu olmak için, anlamlı hedeflere sahip olmamız gerekir. Örneğin benim için; "Kaliteli Yaşam Dizisi", hayatımda sınırsız coşku yaratan etkinliklerden sadece bir tanesidir. Diğer insanların gelişimine katkıda bulunmak, çok anlamlı ve mutluluk veren bir olaydır.
Misyonun gücü, içimizdeki potansiyelin ne kadarının harekete geçirileceğini belirler. İnsanlar içsel ve dışsal kutup yıldızlarını bulmak amacıyla, kendi içsel yaşantılarının derinliklerine yapacakları yolculukta; ırk, kültür, din sınırlarını aşarak evrensel değerlere ulaşırlar. Organizasyonların veya kişilerin sahip olacağı en güçlü misyon bildirimleri; din, dil, ırk gibi farklılıkları gözetmeksizin tüm insanların yaşam kalitesini yükseltmeyi hedefleyen, evrensel misyonlardır. Bu bildirimler sayesinde; kurum ve kişiler arasında yön birliği
oluşur.
Güçlü ve evrensel bir misyon bildirimi; kendimize özgü yetenekleri kullanarak, içimizdeki en iyiyi ortaya çıkarır. Nasıl ki biz, dünyada eşi ve benzeri olmayan "eşsiz bir varlık" isek, misyon bildirimimizde bize özgü ve "tek" oluşumuzun ifadesi olmalıdır. Kişisel, aile, iş ve çevre yaşam alanlarında denge ve doyuma ulaşmamızı sağlar. İçsel değerlerimizin kılavuzluğunda bizi, kaliteli yaşama ulaştırır. Yaşam alanlarımız-
273
daki tüm rollerimizi kapsar. Bizim gerçek potansiyelimizi harekete geçirebilmemizi sağlayacak motivasyonu sağlar.
"Araştırmalar, geleceğe odaklı rol tasarımları olan çocukların okulda çok daha başarılı ve hayatın zorluklarıyla başa çıkmakta önemli oranda daha yeterli olduğunu gösteriyor. Güçlü bir misyon anlayışı olan takım ve kurumlar, vizyon gücüne sahip olmayanlara kıyasla önemli oranda daha büyük başarı gösterirler."15
İnsan hedeflerini belirlediği andan itibaren içindeki sınırsız enerji harekete geçer. Bu andan itibaren kişi kendini hedefine adaması gerekir. Bu adanma, istek ve arzunun "aşk"a dönüşmesi demektir. Artık kişi, gitmek istediği yeri net olarak biliyor demektir. İşte bundan sonra, mucizeler başlar, artık rüzgar sizin lehinize esmeye başlar. Belirlemiş olduğunuz misyon, sizin dışsal kutup yıldızınız olur. Ara hedeflere doğru ilerlediğiniz sırada, daima size rehberlik eder. Zaman, enerji ve her türlü kişisel kaynaklarınızı, sizi misyonunuza ulaştıracak olan ara hedeflere ulaşma yolunda harcarsınız.
Misyon Bildiriminin Özellikleri
Güçlü bir misyon bildirimini uygulamak ve yaşama geçirmek, yazmaktan daha önemlidir. Yaşama geçirdiğimizde, zaman yönetimi planımızın kalitesini artıracak ve yaşamımızı anlamlı kılacaktır. Misyon bildiriminin son halini alması, aylarca sürebilir. Kesinleşen misyon bildirimini, beynimize ve kalbimize kazımalıyız. Bir misyonda bulunması gereken özelliklerden bazıları şunlardır:
15) Covey, Stephen R. Önemli işlere Öncelik, s. 113.
274
1. Coşku yaratmalı: Misyon bildirimleri öylesine güçlü olmalı ki, tıpkı bir kaldıraç gibi, içimizde var olan sınırsız potansiyeli harekete geçirebilmelidir. Amaçlarımıza adanmamızı sağlayacak, coşku ve motivasyonu yaratmalıdır. Bunun için; tüm insanların yaşamlarına katkı yapacak, anlamlı ve evrensel amaçlara sahip olmalıyız.
2. Dengeli olmalıdır: Misyon, dört temel yaşam alanımız olan; kişisel, aile, iş ve çevre yaşam alanlarının hepsini kapsamalıdır. Ayrıca, kişisel yaşam alanlarını oluşturan; fiziksel, zihinsel, duygusal ve tinsel alanları da içermelidir.
3. Kaliteli yaşam ilkelerine uygun olmalıdır: İçsel kutup yıldızımızın bir parçasını oluşturan bu ilkeler, kısa dönemli başarı ve mutluluğu değil; uzun dönemli, dengeli, kalıcı bir başarı ve mutluğu esas alan ilkelerdir. Bu nedenle, misyon bildirimleri ilkelerimizle uyumlu olmalıdır.
4. İçsel değerlere uygun olmalıdır: Misyon bildirimleri, bize özgü kişisel değerlerimizle de uyumlu olmalıdır. İçsel dengesizliğe yol açmamalıdır. Bu değerler, başarı uğruna gözden çıkarılacak şeyler değildir.
Ara Hedefler
Ara hedefler; stratejik, taktik ve operasyon hedeflerimizin toplamıdır. Bizi, misyon bildiriminde yer alan nihai amaçlarımıza ulaştıracak, zamana duyarlı bir dizi ara hedeften oluşur. "Nasıl?" sorusunun cevabı, ara hedeflerimizi oluşturur. Stratejik hedefler, 5 yıl ve daha uzun süreli ara hedeflerimizi; tak-
275
tik hedefler, 2-5 yıl süreli ara hedeflerimizi; operasyon hedefler ise, 0-2 yıl süreli ara hedeflerimizi ifade eder. Operasyon hedeflerinin günlük yaşamda pratiğe geçirilmesi yani uygulanması, 8. Kısım'da anlatılacak olan "Haftalık Faaliyet Planı" sayesinde mümkün olur.
Misyon bildirimleri; "Türk milletini çağdaş uygarlık düzeyine çıkarmak" ifadesinde olduğu gibi, çoğunlukla somut bir eylem içermeyen, makro düzeydeki nihai amaçlardan oluşur. Oysa ara hedefler; ister uzun vadeli, ister orta vadeli, isterse kısa vadeli olsun, bizi nihai amacımıza ulaştıracak bir dizi somut eylemlerden oluşur. Örneğin; "2010 yılına kadar, kişi başına düşen milli geliri 10 bin doların üzerine çıkarmak" ifadesinde olduğu gibi.
Hedef belirlemek ve bu hedefe kilitlenmek, yetenekli olmaktan daha önemlidir. Hayatta kişinin yetenekleri ve ilgisi doğrultusunda bir hedef belirleyerek, tüm potansiyelini bu hedefe yöneltmesi yaşamda elde edilecek başarı ve doyum açısından çok önemlidir.
Hedeflerin belirlenmesinde, ana felsefemiz şu olmalıdır: "Herhangi bir insan, sahip olduğu bir mermi ile; serçe, keklik, tavşan, ceylan ya da geyik avlayabilir. Veya, bu mermiyi boşa da atabilir. KYF'yi benimsemiş bir insan, geyik vurmayı hedef-lemelidir. Elindeki mermi; bireyin kaliteli yaşam yolunda kullanabileceği zaman, enerji ve diğer kişisel kaynakları ifade eder. Minumum girdi ile, optimum (en uygun) çıktı elde edilmesi asıl amaçtır. Bu yüzden, amaç ve hedeflerimizi bu ana düşünce doğrultusunda belirlemeliyiz.
Bu verimliliğe ulaşabilmek için, iyi etüt edilmiş ara hedeflere ihtiyaç duyarız. Ara hedefler belirlenirken, aynı zaman-
276
da; kişisel, aile, iş ve çevre yaşam alanlarına ait roller arasındaki denge de gözetilmiş olmalıdır. Misyon ve ara hedefler; diğer insanların yaşamlarına sağladıkları katkı ölçüsünde tatmin sağlayacak ve yaratılacak enerji miktarı da o oranda artacaktır. Bu yüzden misyon ve ara hedeflerinizi belirlerken, zihninizi serbest bırakmanız ve sınırlarınızın dışına çıkmanız gerekir.
Ayrıca hedefleriniz, sevdiğiniz ve yeteneklerinizi kullanabileceğiniz faaliyetleri kapsamalıdır. Hedefleriniz sizi tarif etmeli ve bu hedeflerde kendi kişiliğinizi bulmalısınız. Öncelikle hedeflemiş olduğunuz iş ve yaşam şekli sizin sevdiğiniz faaliyetleri içermelidir. Sonra size özgü yeteneklerinizi atıl durumdan kurtaracak hedefler olmalıdır. Bu yüzden, hiç kimseyi taklit etmeden onlardan esinlenmelisiniz.
Ara Hedeflerin Özellikleri
Makro amaçlarımızı oluşturan misyon bildirimi tamamlandıktan sonra; bizim bu amaçlara ulaşmamızı sağlayacak ara hedeflerin de açık seçik tanımlanması gerekir. Ara hedeflerde bulunması gereken bazı özellikler ise şunlardır:
1. Belirlilik: Hedefler net ve belirli bir eylemi ifade etmelidir. Örneğin; "Doktora yapmak" gibi.
2. Ölçülebilirlik: Hedefler ölçülebilir olmalıdır. Örneğin; "2001 yılında, bir milyon dolar kâr etmek" gibi.
3. Ulaşüabüirlik: Hedefler, gerçekçi ve ulaşılabilir olmalıdır. Aksi taktirde, insanın şevkini kırar ve motivasyonunu
277
azaltır. Başarılan her ara hedef ise, bize moral verir. Diğer hedefler için, güdülenmenizi sağlar. Gerçekçi hedefler belirlediğimizde, ulaşılan her ara hedefe bizim için ödül olur ve motivasyon sağlar. Hedeflerinizi odanızda veya bulunduğunuz mekanlara yazmanız, motive olmanız açısından yarar sağlar.
4. İlkelere uygunluk: Hedeflerimiz; inançlarımızdan, ilke ve değerlerimizden kaynaklanmalı ve beslenmelidir. Aksi taktirde, hedefe ulaşacak enerji ve gücü bulamaz, yarı yolda kalırız. Hedeflerimize ulaşma isteğimizin altında yatan nedenleri çok iyi bilmeliyiz.
5. Misyon bildirimine uygunluk: Ara hedefler, bizi misyon bildirimimizdeki nihai amaçlarımıza adım adım yaklaştıracak noktalar olmalıdır. Misyon bildirimimizde İstanbul'a gitmeyi amaç olarak belirlemişsek, bizi Adana'ya götürecek faaliyetlerle -büyük balık bile olsa- uğraşmamalıyız.
6. Süreli (miadlı) olmalıdır: Hedeflere hangi zaman diliminde ulaşılacağı belirlenmiş olmalıdır. Birden çok yılı kapsayan hedeflerin yanma, başlangıç ve bitiş yılları yazılmalıdır. Örneğin; "2001 yılı içinde dış ticaret kursu görmek" veya, "2001-2005 yıları arasında master yapmak" gibi. Enerjinizin doğru yerde ve doğru bir şekilde kullanılmasında, bu husus büyük bir öneme sahiptir.
7. Elastikiyet: Ara hedefler; değişen koşullara uygun olarak sürekli gözden geçirilmelidir. Hedeflere ulaşma konusunda esnek olmak ve gereken değişiklikleri zamanında yapmak gerekir. Bu konuda, akıllı füzeleri örnek verebiliriz. Fırlatıl-
278
diktan sonra hedefe varıncaya kadar, bir çok yeni düzeltmeler
yaparlar ve hedeflerine mutlaka ulaşırlar.
Yaşam Amacınızı Sorgulayın
Bu çalışma, kendi iç dünyanızla baş başa kalabileceğiniz, sakin bir ortamda yapılmalıdır. Telefonun çalmayacağı, hiç kimsenin sizi rahatsız etmeyeceği, gürültüsüz bir yer ve zaman dilimi belirlemelisiniz.
Bu çalışmada aşağıdaki soruları kendinize sorarak, iç dünyanızdan bu soruların samimi cevaplarını almanızı öneririm. Bazı sorular üzerinde; günlerce, hatta haftalarca, belkide aylarca düşünmeniz gerekebilir. Önemli olan, kendi özünüzle yani içsel değerlerinizle bağlantı kurabilmenizdir. Cevaplar da
size özgü olmalıdır.
Şu anda, bir süreliğine kendi cenaze namazınızı kıldığınızı hayal edin. Mezarlığa doğru ilerlerken, şu sorular üzerinde iyice düşünün:
1. Size göre, yaşamın anlamı nedir?
2. Ölünceye kadar anlamlı işler yapabildiniz mi?
3. Yaşamda anlamlı bulduğunuz bu işler nelerdir?
4. Bu işler niçin anlamlıdır?
5. Geriye kalıcı eserler bırakabildiniz mi?
6. Para ve zaman sorununuz olmasaydı, ölmeden önce neler
yapmak isterdiniz?
7. Öldükten sonra, nelerle anılmak isterdiniz?
8. Ölmeden önce neler başarmış olmayı arzu ederdiniz?
279
Şimdi de, 10 yıllık bir ömrünüzün kaldığını öğrenmiş bulunuyorsunuz. Bu zamanı nasıl kullanırdınız? Neler yapardınız? Aşağıdaki sorular üzerinde günlerce, gerekirse haftalarca düşünün. İçinizdeki en iyiyi bulmaya çalışın:
1. Hayatınızı anlamlı kılacak şeyler nelerdir?
2. Hayatta en çok yapmayı arzu ettiğiniz şeyler nelerdir?
3. Maddi sorunlarınız olmasaydı, hangi işlerle uğraşmak isterdiniz?
4. Şu anda kullanamadığınız, diğer insanlara göre üstün yetenekleriniz nelerdir?
5. Diğer insanlardan daha iyi yaptığınız becerileriniz nelerdir?
6. Pazarlayabileceğiniz değerleriniz ve özellikleriniz nelerdir?
Neleri yapmaktan derin bir zevk alıyorsunuz? hb kii bilmediği ne gibi bece
7. 8.
Neleri yapmaktan derin bir zevk alıyoz
Başka hiçbir kimsenin bilmediği, ne gibi becerilere sahip-
siniz?
9. Kesinlikle başarılı olacağınızı bilseniz, hayâtta ne yapmak
isterdiniz?
10. Sevdiğiniz işler nelerdir?
11. Hayattan beklentileriniz nelerdir? İşinizde başanlı olmak, mutlu ve sağlıklı olmak, yeterli miktarda gerçek dost edinmek, iyi bir eş ve baba olmak, kaliteli bir yaşam sürmek, geriye anlamlı eserler bırakmak? Hangisi, yoksa hepsi birlikte mi?
Richard Carlson, "Endişeyi Bırak Zengin Olmaya Bak" adlı kitabında şöyle der; "Ölüm döşeğinizde veya hayatınızın
280
son günlerinde şöyle bir dönüp geçmişinize baktığınız zaman herhalde kendinize ne kadar para kazanmış olduğunuzu veya kaç tane mülk edindiğinizi sormazsınız. Hayatın amacını, başarılmış işler koleksiyonu veya hedeflere ulaşma olarak da görecek değilsiniz. Bence hayatın amacı olarak göreceğiniz şey, iyi ve sevecen bir insan olmak, olgunlaşmak ve başkalarıyla paylaşmış olmaktır. Eğer bu arada hayattan zevk almayı ihmal etmişseniz, çok pişman olursunuz."16
Örnek Bir Çalışma
Vizyon, misyon ve ara hedeflerinizi belirlemenizde yardımcı olmak için, aşağıda kendi misyon bildirim çalışmamdan ve ara hedeflerimden bazı bölümler bulacaksınız. Bu çalışmayı dikkatle incelediğinizde, sizin hayal gücü yetinizin de harekete geçtiğim göreceksiniz. Size düşen görev, bir kağıt kalem alarak içinizden gelen bu sesleri kaydetmek olacaktır:
1. Misyon bildirimi: 1995 yılında belirlemiş olduğum kişisel anayasamı, emekli olduğum 1999 yılında güncelleştirdim. Yeni misyon bildirimimi; kaliteli yaşam ilkeleri, içsel değerlerim, kişisel yeteneklerim ve özlemlerim doğrultusunda aşağıdaki şekilde yeniden belirledim:
"Kendisi ve çevresiyle barışık, sevgi ve huzur dolu bir insan olmak; Olgun İnsan olma yolunda kendimle savaşmak; kişisel potansiyeli etkili kullanmak; sürekli gelişim ve değişim içinde olmak, (Kişisel Yaşam) 16) Carlson, Richard. Endişeyi Bırak Zengin Olmaya Bak, s. 197.
281
iyi bir eş ve baba olmak; sağlıklı ve huzurlu bir aile ikliminde kaliteli bir yaşam sürmek, (Aile Yaşamı)
Amaçlarım için gerekli olan ekonomik kaynağı temin etmek maksadıyla, belirlemiş olduğum alanlarda çalışmak, (İş Yaşamı)
Başta ülkem insanları olmak üzere, tüm insanların kaliteli yaşama ulaşmaları ve potansiyellerini tam olarak kullanabilmeleri yolunda onlara rehberlik etmek; bu amaçla gerekli faaliyetlerde bulunmak. (Çevre Yaşamı)"
2. Stratejik hedefler: Daha sonra, misyon bildirimimle uyumlu olacak şekilde, 5 yıl ve daha uzun süreli stratejik hedeflerimi belirledim. Ara hedefleri, her yıl güncelleştirmeye devam ediyorum. 2001 yılında güncellenmiş, stratejik hedeflerimden bazıları şunlardır:
Tablo 6: Stratejik Hedefler Listesi
YAŞAM ALANİ
KİŞİSEL
AİLE
İŞ
ÇEVRE
HEDEFİN CİNSİ
SÜRE
Olgun insan olmak Doktora yapmış olmak İyi bir yazar olmak
Kaliteli bir aile iklimine sahip olmak
Aile bireylerinin yaşam kalitelerine katkıda bulunmak
Sağlıklı aile ilişkilerine sahip olmak
En az bir şirketin yönetim kurulu başkanı olmak
Ekonomik faaliyetlerimi yürüteceğim organizasyonlar kurmak
Aylık,.....$'hk bir ekonomik gelire sahip olmak
Hizmet için gerekli organizasyonları kurmak Sağlıklı ve kaliteli çevre ilişkilerine sahip olmak Hizmet alanlarında görevler üstlenmek
15 10 20
10 20 10
20 15 20
15 15 20
282
3. Taktik hedefler: Daha sonra, misyon bildirimim ve stratejik hedeflerimle uyumlu olacak şekilde 2-5 yıl süreli taktik hedeflerimi belirledim. 2001 yılında güncellenmiş taktik hedeflerimden bazıları şunlardır:
Tablo 7: Taktik Hedefler Listesi
YAŞAM ALANİ KİŞİSEL
AİLE
İŞ ÇEVRE
HEDEFİN CİNSİ
Olgun insan olma yolunda ilerlemek İkinci kitabımı yazmış olmak İkinci yüksek lisansı tamamlamak
Kaliteli bir aile iklimi yaratma yolunda çaba sarfetmek Sağlıklı bir aile içi iletişime sahip olmak
Profesyonel iş yaşamımı sürdüreceğim ilk organizasyonu kurmak
50 adet yurtiçi seminer vermiş olmak
Hizmet organizasyonunun alt yapı çalışmalarını yapmak
SÜRE (YİL)
5 5
5
5
4
4. Operasyon Hedefleri: Son olarak, misyon bildirimim, stratejik ve taktik ara hedeflerimle uyumlu olacak şekilde, 2001 ve 2002 yıllarına ilişkin operasyon hedeflerimi belirledim. Bir fikir vermesi açısından, operasyon hedeflerimden bazıları şunlardır:
Tablo 8: Operasyon Hedefler Listesi
YAŞAM ALANI YIL HEDEFLER
Haftalık faaliyet planım (HFP) uygulamak
> Haftada 3 gün spor yapmak
> Check-up yaptırmak
>Ayda en az 3 yeni kitap okumak >Anı yaşama alışkanlığı kazanmak
> Bağışlama yetisi kazanmak
> Empatik etkin dinleme yetisi kazanmak
> Kişisel gelişim planı (KGP) uygulamak Birinci kitabı kaleme almak
Birinci yüksek lisansı tamamlamak
KİŞİSEL
AİLE
İŞ
ÇEVRE
2001
2002
Haftalık faaliyet planını (HFP) uygulamak
> Haftada 3 gün spor yapmak
> Önleyici muayene ve tedavileri yaptırmak
> Ayda en az 10 yeni kitap okumak
> Kendimi önemseme alışkanlığımla başa çıkmak
> Bitmemiş işleri bitirmek
> Kişisel gelişim planı (KGP) uygulamak Birinci kitabı kaleme almak
Birinci yüksek lisansı tamamlamak
Eş ve çocuklarıma gerekli vakit ayırmak
2001 Aile toplantıları yapmak
Eş ve çocuklarımın tedavilerini yaptırmak
Eş ve çocuklanma gerekli vakit ayırmak
2002 Aile toplantıları yapmak
Eş ve çocuklarımın tedavilerini yaptırmak
Profesyonel iş yaşamıma devam etmek : Kendi işimin alt yapı çalışmalarını sürdürmek
Oftm Profesyonel iş yaşamıma devam etmek
Kendi işimin alt yapı çalışmalarını sürdürmek
Seminer alt yapı çalışmalarını tamamlamak 2001 İlk semineri vermek
Çevre ilişkilerime gerekli zamanı ayırmak
-.„-., En az 10 adet seminer vermek
zuuz .... .., ... ,
Çevre ilişkilerime gerekli zamanı ayırmak
283
1
284
5. Haftalık faaliyet planı: Misyon bildirimi ve ara hedeflerimi bu şekilde belirledikten sonra, bunları 8. Kısım'da anlatılacak olan haftalık faaliyet planları ile eyleme geçirdim.
6. Güncelleme: Her yıl sonunda, elde ettiğim sonuçları değerlendirerek, hedeflerimi yeniden gözden geçiriyorum. Ulaşılmayan hedeflerin nedenlerini bularak, güncellemeye devam ediyorum. Bu değişim ve gelişim çarkı, yaşam boyu sürecek bir faaliyettir.
Kendi Geleceğinizi Kendiniz Belirleyin! Geleceğiniz büyük bir oranda sizin elinizdedir. Yaşamınızda memnun olmadığınız her şeyi değiştirebilirsiniz, yeter ki isteyin; tutumlarınızı, işinizi, sevgilinizi, oturduğunuz yeri ve her şeyi. Bunun için, kararlar vermeli ve seçimler yapmalısınız. Karar verdikten sonra, korku duvarlarını yıkarak eyleme
geçmelisiniz.
Zihninizde hayal ettiğiniz yaşamınızla, şu anki yaşamınız arasında ciddi bir fark mı var? O zaman niçin aynı düzeye getirmek için vakit kaybediyorsunuz? Şimdi sizleri yaşamınızın sorumluluğunu üstlenmeye, kaliteli bir yaşama ulaşma yolunda kişisel kararlarınızı almaya ve yaşam otobüsünüzün direksiyonuna geçmeye davet ediyorum. Yaşamınızın komutanı olmaya hazır mısınız? Hemen şimdi, kaderinizi belirleyecek ilk bebek adımlarını atarak misyon ve ara hedeflerinizi belirlemeye başlayın.
Lütfen, şimdi elinize bir kağıt kalem alarak aklınıza gelen ilk düşüncelerinizi -ne kadar basit olursa olsun- yazınız. Yaz-
285
dıklarınızı "Kişisel Gelişim Klasörü"nüzün ilgili bölümüne takınız. İlerleyen günlerde ve haftalarda, aklınıza gelecek yeni fikirleri de ilave ederek kişisel misyon bildiriminizi olgunlaş-
tırmız:
Kişisel misyon bildirimim;
Daha sonra, bu misyon tik ve operasyon hedeflerinizi tespit ediniz.
bildiriminin ışığında; stratejik, tak-
Stratejik hedeflerim;
286
Taktik hedeflerim;
Operasyon hedeflerim;
Okyanusa Deniz Yıldızı Atmalıyız!
Bu ülkede herkes, halinden şikayet etmek yerine bir misyon üstlenmeli ve elinden gelenin -her ne yapıyorsa- en iyisini yapmalıdır. Geçmişte rahmetli Barış Manço, ülkemizin tanıtımına değerli katkılarda bulundu. Günümüzde Kemal Şahin; sanayici olarak kaliteli mal üretiyor, binlerce insana iş ve-
287
riyor ve ülkemizin Almanya'da tanıtımına katkıda bulunuyor. Fatih Terim; teknik direktör olarak ülkemizi yurt dışında en iyi şekilde temsil etti ve etmeye devam ediyor. Levent Kırca ve Oya Başar, krizlere rağmen halkımızı biraz olsun güldürebil-mek için çalışıyorlar. İktisadi Kalkınma Vakfı Başkanı Meral Gezgin Eriş, Avrupa Birliği yolunda çaba harcıyor. Tarkan, bütün yıpratmalara ve saldırılara rağmen, küsmeden darılmadan müziği ile ülkemizin tanıtımına katkıda bulunuyor.
Nasuh Mahruki liderliğindeki Akut, her türlü felakete bir Hızır gibi yetişiyor. Hayrettin Karaca; "Türkiye Çöl Olmasın" sloganıyla, yıllardır ülkemizin erozyona karşı ağaçlandırılması ve çevre bilincinin oluşması için uğraş veriyor. Ali Kırca yaptığı kaliteli programlarla, Türk halkını bilinçlendiriyor. Bedrettin Dalan, İstek Vakfı aracılığıyla değerli hizmetlerde bulunuyor. Tınaz Titiz, ezbersiz eğitimle ilgili çalışmalar yürütüyor. Nejat Muallimoğlu, Doğan Cüceloğlu, Üstün Dökmen, Mümin Sekman, Fazıl Oral ve daha niceleri; insanlarımızı bilinçlendirmek ve eğitmek için, tıpkı bir ipekböceği gibi kozalarını örüyorlar.
Televolelerde göremeyeceğiniz bu insanların bir çoğu ve daha adını anamadığım binlerce isimsiz kahraman, bu ülkeye hizmet etmek için çaba harcıyor, kaliteli işler yapıyor. Tıpkı, okyanusa deniz yıldızı fırlatan insanın hikâyesinde olduğu gibi:17
Bir adam okyanus sahilinde yürüyüş yaparken, denize telaşla bir şeyler atan birine rastlar. Biraz daha yaklaşınca bu kişinin, sahile vurmuş denizyûdızlannı denize attığını jark eder ve;
17) Maxwell, John C. Liderlik Nitelikleri, s. Arka Kapak.
288
"Niçin bu dcnizyûdızlannı denize atıyorsunuz?" diye sorar. Topladıklarını hızla denize atmaya devam eden kişi, "Yaşamaları için" yanıtını verince, adama şaşkınlıkla; "İyi ama burada binlerce denizyıldızı var. Hepsini atmanıza imkan yok. Sizin bunları denize atmanız neyi değiştirecek ki?" der. Yerden bir denizyıldızı daha alıp denize atan kişi,
-"Bak onun için çok şey değişti" karşılığını verir.
Yaptığımız işi küçümsemeden, herkes elinden gelenin en iyisini yapmalı, defosuz üretim ve defosuz hizmet sunmalıyız. Bunu kendimize duyduğumuz saygıdan dolayı yapmalıyız. Bu ülkenin; toplumsal yozlaşma ve aymazlığın en üst noktada olduğu şu günlerde, deniz yıldızı fırlatan "adam gibi adamlara" her zamankinden daha çok ihtiyacı var.
Sözümün Özü
Her insan, dünyada bir iz bırakmaya, diğer insanların yaşamlarına katkıda bulunacak anlamlı ve kaliteli işler yapmaya çalışmalıdır. Bunun için, kişisel potansiyelini etkili bir şekilde kullanmasına imkan verecek, dışsal kutup yıldızına sahip olmalıdır. Bu sayede, varoluşunu daha anlamlı, daha coşkulu, daha mutlu ve daha kaliteli yaşayabilir.
07. Kısmı burada bitirdikten sonra, şimdi de sıra, en büyük sermayemiz olan zamanı etkili bir şekilde kullanmaya geldi. Dünyanın en iyi planlarına sahip olsak bile, yaşama geçirile-meyen planların hiçbir değeri yoktur. Söz konusu planları, haftalık faaliyet planı sayesinde yaşamımızın bir parçası haline getiririz. Bunun için görmemiz gereken konu, "Zaman Yönetimi" konusudur.
08
ZAMAN YÖNETİMİ
"Kullanılmayan maddi kaynaklar
muhakkak kaybolmuş sayılmazlar,
jakat kullanılmayan insani kaynaklar
daima yok olmuş demektir."
Jerome Wiesner
Bütün insanlara eşit olarak verilen ve çoğaltılamayan tek şey "zaman" olup, her insan günde 86.400 saniyeye sahiptir. Zaman, tıpkı bir kum saatine benzer. Giden zamanı geri getirmek mümkün değildir. Bu yüzden, zamanı etkili kullanmak gerekir. Kay Lydos; "Dün, iptal edilmiş bir çektir. Yarın, emre yazılı bir senettir. Bugün ise; peşin paradır. Bugünden yararlanınız" diyerek zamanın önemini ne kadar da güzel vurgulamıştır.
Bir başka açıdan bakıldığında, zaman, Fırat ve Dicle nehirlerinin suyu gibidir. Nasıl ki, suyu işleyip elektriğe dönüştürdüğümüzde, yaşam kalitemizi artıracak bir katma değeri yaratıyorsak; benzer şekilde, zamanı da belirli bir dönemde etkili bir şekilde kullanarak, yaşam kalitemizi artıracak katma değeri yaratabiliriz. Aksi taktirde, boşu boşuna akan suda olduğu gibi, bu rezervi bir daha kullanma şansımız olmaz, işte zama-
290
nm bu özelliğinden dolayı, Benjamin Franklin; "Unutma, vakit nakittir!" demiştir.
Her canlı gibi ölümlü olduğunu, zamanı gelince kendisinin de öleceğinin bilincinde olan bir insan, zamanının sınırlı olduğunun farkındadır. Bu farkmdalık; bireyin zamanını anlamlı işlere harcamasına, onu optimum verimlilikle kullanmasına ve hayatının her anını dolu dolu yaşamasına neden olur. İngiliz şairi Rudyard Kipling'in dediği gibi; "Bir daha geri dönmeyecek olan altmış saniyeyi, insanlığa yararlı işlerle doldurmak gerekir":1
Bağdat'ta bir adam Harun Reşit'e gelir, izin alıp marifetini gösterir. Meğer adam, bir çuvaldızın gözünden kırk tane iğneyi uzaktan atıp geçirirmiş. Görenler bu ustalığa şaşar kalırlar. Harun Reşit, bu adama kırk altın bağışlar, kırk tane de değnek vurulmasını emreder. Adam durumu anlayamaz ve niçin sopa atıldığını sorar. Harun Reşit de; "Zamanını ve kabiliyetini böyle boş yere harcayacağına, faydalı bir işe harcasaydın, insanlığa daha yararlı olurdun" diye cevaplar.
Harun Reşit'in dediği gibi zamanı; sadece kendi yaşam kalitemize katkıda bulunacak faaliyetlere değil, tüm insanlığa faydalı olacak işlere harcamalıyız. Bunun için zamanı, etkili bir şekilde kullanmayı öğrenmeliyiz. Bu maksatla yapmamız gereken şey, zamanımızı harcayacağımız yerleri ve bu yerlerin önceliklerini zamanında planlamaktır. Bu amacımıza, "önemli işlere öncelik" veren bir paradigmayı esas alan, zaman yönetimi sayesinde ulaşabiliriz.
1) Özdemir, Emin. Yazma Ögretimi-Yazma Sanatı, s. 134-135.
291
'Önemli İşlere Öncelik" Paradigması
Askeri literatürde, "siklet merkezi prensibi" diye bir prensip vardır. Bu prensip; diğer cephelerden tasarruf edilerek, nihai amaca ulaşmayı sağlayacak ve en çok başarı şansı olan cepheye, kesin sonuç almak üzere çoğunluk kuvvetlerle taarruz edilmesi anlamına gelir. Zaman yönetiminde bu prensibin adı, "önemli işlere öncelik" prensibidir. Tıpkı savaşta netice almaya yönelik tutumda olduğu gibi; bizi misyonumuz olan dışsal kutup yıldızına ulaştıracak faaliyetlerin en önemlilerine, öncelik vermeyi gerektirir. Önemli işlere öncelik paradigması, zaman ve enerji gibi kişisel kaynakların, öncelikli hedefler doğrultusunda kullanılmasını gerektirir.
Yazar Stephen R. Covey, "Önemli İşlere Öncelik" adlı kitabında bu konuda şöyle demektedir; "Önemli işlere öncelik, yaşamın özünde yer alan bir sorundur. Hemen hepimiz, yapmak istediğimiz şeyler, bizden talep edilenler ve taşıdığımız birçok sorumluluk arasında paralandığımızı hissederiz. Hepimiz, zamanımızı en iyi şekilde kullanmak için her gün ve her an yapmak zorunda olduğumuz seçimlerle karşı karşıya kalırız.
Mesele 'iyi' ile 'kötü' arasında seçim yapmak olduğunda, işimiz kolaydır. Zamanımızı harcayabileceğimiz bazı şeylerin ne kadar gereksiz, zihnimizi uyuşturucu nitelikte, hatta yıkıcı olduğunu görebiliriz. Fakat çoğumuz için, mesele 'iyi' ile 'kö-tü'yü değil, 'iyi' ile 'en iyi'yi ayırt etmektir. Çoğu zaman da, 'en iyi'nin düşmanı, 'iyi'dir."2
Covey'in de dediği gibi; yaşam kalitesi, "önemli işlere öncelik" paradigmasını ne denli benimsediğimize ve onu günlük
2) Covey, Stephen R. Önemli işlere Öncelik, s. 17-18.
292
yaşamımızın bir parçası haline hangi oranda getirdiğimize bağlıdır. Dünyaca ünlü yönetim gurusu Peter F. Drucker; "İşleri doğru yapmaktan çok, doğru işleri yapmak daha önemlidir" der. Bu doğruluktan kastedilen; zamanımızın çoğunu harcadığımız faaliyetlerin, bizi misyon bildirimimizdeki nihai amaçlarımıza ulaştıracak ara hedeflere yönelik olmasıdır.
"Deli gibi çalışıp listenizde o gün yapılacak işler olarak gösterilenlerin hepsini bitirdiğiniz, ama akşam olunca yine de kendinizi tatmin olmamış hissettiğiniz oldu mu hiç? Bunun nedeni, o an için acil olan ve dikkatinizi gerektiren şeylerin hepsini yaptığınız halde, esas önemli olan şeyi yapmamış olduğunuz-dandır, o da uzun vadede fark yaratacak olan şey ya da şeylerdir. Tam tersine, bazen de günlük gereklerin yalnızca bir kaçını yapabilmiş olduğunuz halde, akşam olduğunda çok önemli bir gün yaşamış olduğunuzu hissedersiniz. İşte böyle günler, acil şeyler yerine önemli şeylere odaklandığınız günlerdir."3
Her insanın, temel yaşam alanlarında üstlenmiş olduğu çeşitli roller vardır. İşte bu roller gereği, günlük yaşamımızda yerine getirmemiz gereken faaliyetler vardır. Bir kısım faaliyetler, yaşam kalitemizi artırarak bizi mutlu ve başarılı kılarken; diğer bir kısmı ise, kişisel kaynaklarımızın israf edilmesine ya da verimsiz kullanılmasına yol açar. Şimdi, bu faaliyet çeşitlerini daha yakından görelim.
Faaliyet Çeşitleri
Günlük yaşamımızdaki faaliyetleri, Stephen R. Covey'in "Önemli İşlere Öncelik" adlı eserinde de belirttiği gibi dört ana
3) Robbins, Anthony. içindeki Devi Uyandır, s. 605.
293
grupta toplayabiliriz:4 Bir sonraki sayfada bulunan tabloda da görüleceği gibi, hem acil, hem de önemli işler "yangın" karesini; acil olmayan önemli işler, "kaliteli yaşam" karesini; acil önemsiz işler, "yanıltma" karesini; hem acil, hem de önemli olmayıp günlük vakit öldürmeye yarayan faaliyetler ise, "israf karesini oluşturur.
Kaliteli bir yaşama; yangın karesi faaliyetleri ihmal edilmeksizin, daha çok kaliteli yaşam karesindeki faaliyetler ile ulaşılır. Kaliteli yaşam karesi; temel yaşam alanlarında verimliliği, bu yaşam alanlarında dengeyi, sağlıklı ilişkileri, kişisel kaynakların doğru kullanılmasını, kutup yıldızı doğrultusunda esnek bir yol izlenilmesini mümkün kılan faaliyetlerden oluşur.
Kaliteli yaşam karesi etkinlikleri, tıpkı bir bambu ağacına benzer: Kısa sürede sonuç alınmaz, ancak netice alınmaya başladığında, yaşam kalitemize inanılmaz ölçüde katkıda bulunurlar. Kaliteli yaşam karesi faaliyetleri, ürün alınmadığı dönemlerde bile, bahçıvanlık yapmamızı gerektiren faaliyetlerdir; "Çin'de yetişen bambu ağacı, toprak hazırlandıktan sonra dikilir ve ilk dört yıl boyunca toprak altında büyür. Toprak üstünde görülen tek şey, küçük bir soğan ve içinden çıkan küçük bir filizdir. Beşinci yılda ise; bambu ağacı 25 metreye kadar boy atar. Bu 4 yıllık sürede, bu yükseklikteki bir ağacı taşıyabilecek kök salarmış."5
4) Covey, Stephen R. Önemli işlere Öncelik, s. 38-40.
5) Covey, Stephen R. Önemli İşlere Öncelik, s. 294.
292
yaşamımızın bir parçası haline hangi oranda getirdiğimize bağlıdır. Dünyaca ünlü yönetim gurusu Peter F. Drucker; "İşleri doğru yapmaktan çok, doğru işleri yapmak daha önemlidir" der. Bu doğruluktan kastedilen; zamanımızın çoğunu harcadığımız faaliyetlerin, bizi misyon büdirimimizdeki nihai amaçlarımıza ulaştıracak ara hedeflere yönelik olmasıdır.
"Deli gibi çalışıp listenizde o gün yapılacak işler olarak gösterilenlerin hepsini bitirdiğiniz, ama akşam olunca yine de kendinizi tatmin olmamış hissettiğiniz oldu mu hiç? Bunun nedeni, o an için acil olan ve dikkatinizi gerektiren şeylerin hepsini yaptığınız halde, esas önemli olan şeyi yapmamış olduğunuz-dandır, o da uzun vadede fark yaratacak olan şey ya da şeylerdir. Tam tersine, bazen de günlük gereklerin yalnızca bir kaçını yapabilmiş olduğunuz halde, akşam olduğunda çok önemli bir gün yaşamış olduğunuzu hissedersiniz, işte böyle günler, acil şeyler yerine önemli şeylere odaklandığınız günlerdir."3
Her insanın, temel yaşam alanlarında üstlenmiş olduğu çeşitli roller vardır. İşte bu roller gereği, günlük yaşamımızda yerine getirmemiz gereken faaliyetler vardır. Bir kısım faaliyetler, yaşam kalitemizi artırarak bizi mutlu ve başarılı kılarken; diğer bir kısmı ise, kişisel kaynaklarımızın israf edilmesine ya da verimsiz kullanılmasına yol açar. Şimdi, bu faaliyet çeşitlerini daha yakından görelim.
Faaliyet Çeşitleri
Günlük yaşamımızdaki faaliyetleri, Stephen R. Covey'in "Önemli İşlere Öncelik" adlı eserinde de belirttiği gibi dört ana
3) Robbins, Anthony. İçindeki Devi Uyandır, s. 605.
293
grupta toplayabiliriz:4 Bir sonraki sayfada bulunan tabloda da görüleceği gibi, hem acil, hem de önemli işler "yangın" karesini; acil olmayan önemli işler, "kaliteli yaşam" karesini; acil önemsiz işler, "yanıltma" karesini; hem acil, hem de önemli olmayıp günlük vakit öldürmeye yarayan faaliyetler ise, "israf" karesini oluşturur.
Kaliteli bir yaşama; yangın karesi faaliyetleri ihmal edilmeksizin, daha çok kaliteli yaşam karesindeki faaliyetler ile ulaşılır. Kaliteli yaşam karesi; temel yaşam alanlarında verimliliği, bu yaşam alanlarında dengeyi, sağlıklı ilişkileri, kişisel kaynakların doğru kullanılmasını, kutup yıldızı doğrultusunda esnek bir yol izlenilmesini mümkün kılan faaliyetlerden oluşur.
Kaliteli yaşam karesi etkinlikleri, tıpkı bir bambu ağacına benzer: Kısa sürede sonuç alınmaz, ancak netice alınmaya başladığında, yaşam kalitemize inanılmaz ölçüde katkıda bulunurlar. Kaliteli yaşam karesi faaliyetleri, ürün alınmadığı dönemlerde bile, bahçıvanlık yapmamızı gerektiren faaliyetlerdir; "Çin'de yetişen bambu ağacı, toprak hazırlandıktan sonra dikilir ve ilk dört yıl boyunca toprak altında büyür. Toprak üstünde görülen tek şey, küçük bir soğan ve içinden çıkan küçük bir filizdir. Beşinci yılda ise; bambu ağacı 25 metreye kadar boy atar. Bu 4 yıllık sürede, bu yükseklikteki bir ağacı taşıyabilecek kök salarmış."5
4) Covey, Stephen R. Önemli İşlere Öncelik, s. 38-40.
5) Covey, Stephen R. Önemli işlere Öncelik, s. 294.
294
Tablo 9 : Faaliyet Çeşitleri
ACİL
YANILTMA YANGIN
Hemen yapılacak işler Çalan telefonlar
Çat kapı görüşmeler Önemli krizler
Bazı toplantılar Acil ve önemli işler ;
Düşük katma değerli acil işler Acil sağlık sorunları
Bazı mektuplar Günlü ödemeler
Günlü önemsiz yazılar Müşteri problemleri
Önemli miadlı yazılar
[ DEĞU Kazalar MLI
a UJ z İSRAF KALİTELİ YAŞAM ÖNE
o Aşırı gazete okumak Spor yapmak ;
Televizyon bağımlılığı Önleyici sağlık hizmetleri
Kahvehane alışkanlığı Tatil yapmak, eğlenmek
Gereksiz telefon konuşmalan Kişisel gelişim faaliyetleri
Dedikodu yapmak Aile ve çevre ilişkileri
Aşın uyumak Önemli projelere vakit ayırmak
Personeli eğitmek
Sistem kurma çalışmaları
Kalite artırıcı çalışmalar
ACİL DEĞİL
1. Yangın karesi: Yangın karesi, çoğunlukla bizi rotamızdan saptıran faaliyetleri kapsar. Hem acil, hem de önemli olan işler bu karede yer alır. Bu karedeki faaliyetlere zaman harcamak gerekir. Aksi taktirde, zamanında önlem alınmayan ya da son ana bırakılan işler, aciliyet kazanabilir. Bu alanın ihmal edilmesi, çok ciddi sorunlara yol açacak krizlere dönüşebilir.
295
2. Kaliteli yaşam karesi: Önemli ancak, acil olmayan faaliyetlerden oluşur. Bu karenin ihmal edilmesi durumunda; yangın karesindeki faaliyetler hızla artarak, sürekli yangın söndürmek zorunda kalırız. Bu durum, zaman içinde bizim bileği taşı gibi erimemize, zaman ve enerjimizin tükenmesine yol açar. Bu nedenle kaliteli yaşam karesi, katma değeri yüksek ve etkili faaliyetleri kapsar: Uzun vadeli planlar üzerinde çalışma, önleyici tedbirler alma, ailemize ve kendimize vakit ayırma, krizleri önceden görüp tedbirler alma, müşteri ve diğer insanlarla ilişkileri geliştirme, kendimize ve personelimize yatırım yapma bu karede yer alan faaliyetlerden bazılarıdır.
Önleyici tedbirler; kaliteli yaşam karesi etkinliklerinden olup, sorunları daha başlangıçta tespit edip, kriz haline dönüşmeden gerekli tedbirleri almayı ve sorunu çözmeyi sağlayan tedbirlerdir. Kaliteli yaşam karesinde ne kadar çok vakit harcarsak; o kadar az yangın söndürmek zorunda kalırız. Kaliteli yaşam karesi etkinlikleri; insana ve geleceğe yatırım yapan, önleyici tedbirleri esas alan proaktif faaliyetleri kapsar. Bu karedeki zamanı artırmak için, yanıltma karesinden tasarruf etmeliyiz.
3. Yanıltma karesi: Acil ancak, önemsiz faaliyetlerden oluşur. Aciliyetin artıp önemin azaldığı faaliyetlerde, yangın karesinden yanıltma karesine geçeriz. Ben bu tür faaliyetlere, "kıl-tüy işler" diyorum. Kıl-tüy işler; yaşam kalitemize herhangi bir katkı yapmadığı halde bizi esir alan, katma değeri düşük faaliyetlerdir. Yanıltma karesinin yangın karesinden farkı, önemsiz faaliyetlerden oluşmasıdır. Bu kare; daha çok diğer insanların öncelik ve beklentileri doğrultusunda duygu-
296
sal tepkiler gösterdiğimiz, kendimizi yangın karesinde sandığımız faaliyetlerden oluşur.
4. israf karesi: Hem önemsiz, hem de acil olmayan faaliyetlerden oluşur. Bu kare; sorunlardan kaçış karesi olup, aynı zamanda kişisel potansiyeli israf eden faaliyetleri kapsar. İsraf karesi faaliyetleri; verimsiz ve katma değeri çok düşük faaliyetler içerdiğinden, bu karede zaman harcamamak gerekir.
Önemli İşlere Öncelik Verin
Önemli işlere öncelik vermek demek; sizi misyon bildiriminize götürecek yani, dışsal kutup yıldızı istikametindeki faaliyetlerin en önemlilerine öncelik tanımanız demektir. KYF'yi benimsemiş bir insanın yaşamında baskın olan paradigma aciliyet değil, misyon bildirimi ve ara hedeflere uygunluk yani önem paradigmasıdır. Yaşammızdaki önemli proje ve faaliyetleri -ki bunlar bizi nihai amaçlarınıza götürecek ara hedeflerdir- belirleyerek, öncelik sırasına koyun. Zamanınızı bu öncelikler doğrultusunda kullanın. Bu önemli işler; yaşam kalitenizi artıracak, sizi mutlu ve başarılı kılacak işlerdir.
Zamanı planlı ve önceliklere göre harcadığımızda, en önemli işlerimize vakit bulabileceğimiz gibi, zamansızlıktan da şikayet etmeyiz. Zamanın yetersizliğinden şikayet edenler, ihtiyaç duydukları zamanı yine kendi zaman pastalarında bulacaklardır. Bu zamanı bulabilmek için, düşük katma değerli kıl-tüy işleri yaşamımızdan çıkarıp atmamız gerekir. Bunların yerine, büyük taşları yerleştirmek gerekir. Aşağıdaki hikâye, Kellog Business Sçhool'da (Northvvestern Üniversitesi) iş ida-
297
resi master öğrencileri ile, zaman yönetimi dersi veren profesör arasında geçer:6
Profesör, "Bugün zaman yönetimi konusunda deneyle karışık bir sınav yapacağız" dedikten sonra, masasının altından çıkardığı taşları büyük bir özenle bir kavanoza yerleştirmeye başlar. Kavanozun başka taş almayacağından emin olduktan sonra öğrencilere, "Kavanoz doldu mu?" diye sorar. Öğrenciler, "evet" diye cevap verirler.
Profesör, "Bakalım öyle mi!" der ve masasının altından bir miktar çakıl çıkararak, kavanozun boş kalan yerlerine döker. Kavanozu sallayarak, çakılların taşların arasına iyice yerleşmesini sağlar. Ve tekrar sorar, "doldu mu?" diye. Bir öğrenci "hayır" diye seslenir. Profesör, eğilip masasının altından bu seferde bir miktar kum alır ve onu da kavanozun boş kalan yerlerine boşaltır. "Doldu mu?" diye sorduğunda, öğrenciler hep bir ağızdan "hayır" diye cevap verirler. Profesör "güzel" dedikten sonra bir kez daha eğilip, bir miktar su çıkarır ve kavanoz doluncaya kadar hepsinin üzerine döker.
Profesör, öğrencilerden birini kaldırarak; "Bu deneyden ne sonuç çıkardın?" diye sorar. Öğrenci; "Ne koyarsak koyalım, yine de boş yer vardır" diye yanıtlar. Profesör "hayır" dedikten sonra, kendi sorusunu kendisi cevaplar; "Buradan çıkan sonuç, ilk önce büyük taşları koymanız gerektiğidir. Eğer büyük taşları başlangıçta koymazsanız, onlara asla bir daha yer bulamazsınız" der.
işte profesörün de belirttiği gibi, hepimizin yaşamında büyük taşlar vardır. Ancak çoğu insan, hayatındaki büyük taşların farkında olmadan, zaman ve enerjisinin çoğunu yaşam ka-
6) Radyo Bek'de (89,5) dinlemiştim.
298
litesine hiçbir katkısı olmayan kıl-tüy işlere harcar. Bir de bakar ki; ölümcül bir hastalığa yakalanmış ya da ömrünün son günlerine gelmiş. Çocuklarını sevemeden, onları öpüp kokla-yamadan yuvadan uçup gitmişler.
Peki ya sizler! Yaşamımzdaki büyük taşların farkında mısınız? Yaşammızdaki büyük taşlar nelerdir, hiç düşündünüz mü? Günlük yaşamınızda, onlara gerekli önem ve önceliği veriyor musunuz? Yoksa, aciliyet ve meşguliyet paradigmalarının esiri misiniz?
Aciliyet ve Meşguliyet Paradigmaları
Acil işler; çoğunlukla günlük yaşamda rotamızın kaybolmasına yol açan, bizi kutup yıldızı istikametinden saptıran en önemli engellerden bir tanesidir. Bu nedenle; dümeni daima kutup yıldızı istikametinde tutmak, kaliteli yaşam yolculuğumuzda en önemli görevimiz olmalıdır. Sürekli olarak, işleri doğru yapmaktan çok, doğru işleri yapıp yapmadığımıza bakmak birinci vazifemiz olmalıdır.
Katma değeri düşük, acil kıl-tüy işlerle uğraşmak, insanın vicdanında rahatsızlık ve tatminsizlik yaratır. Bu acil işler, bazen bizi esir alarak hayatımızdaki temel yaşam alanlarını ıskalamamıza neden olur. Sağlığımızı, eşimizi, çocuklarımızı ve dostlarımızı ihmal ettiğimizden dolayı kendimizi suçlu hissederiz. Bu nedenle aciliyet paradigması, seçimlerimizi önemli oranda etkileyen ve rotamızı değiştiren olumsuz bir tutumdur. Halledilmesi gereken asıl sorun, aciliyetin kendisidir. Tyranny of the Urgent (Aciliyet Zulmü) adlı eserinde, Charles Hummel bu konuda şöyle demektedir:
299
"Önemli olan görevin [önemli bir faaliyetin] hemen bugün, hatta bu hafta yapılması nadiren gerekir... Acil görev [acil bir faaliyet] anında eylem ister... Bu görevlerin anlık çağrısı karşı durulmaz ve önemli gibi gözükür ve tüm enerjimizi yutar. Ancak zaman perspektifinin ışığı altında, o aldatıcı önemleri sara-rıp solar, bir şeyleri yitirmiş olmanın verdiği bir duyguyla, bir kenara itmiş olduğumuz asıl hayati görevi hatırlarız. Aciliyet zulmünün köleleri olduğumuzu o zaman anlarız."7
Aciliyet paradigmasının egemen olduğu organizasyonlarda, önem gözden kaçırılır. İnsanlar kendisinin vazgeçilmez elemanlar olduklarını göstermek için, sürekli meşgul gözükürler. Böylece önemli bir kişi oldukları izlenimini vererek, egolarını tatmin eder ve kendilerine güven duyarlar. Yetiştirilme tarzımız gereği, insanlar sürekli olarak bir şeylerle uğraşmamızı beklerler. Hatta ne kadar çok meşgul olursak, çevremiz tarafından o kadar önemli bir insan olarak algılanırız. Aynı şekilde, kendi kendimizi de önemli bir insan olarak algılar, sanal bir mutluluk yaşarız. Böylece, zaman ayıramadığımız önemli uğraşılardan kaçmak, vicdanımızı rahatlatmak için de iyi bir mazeret bulmuş oluruz.
Aşırı meşguliyet, bir insanın yaratıcı fikirlerinin açığa çıkmasını da engeller. Resmin tamamına yönelik makro bakış açısını kaybetmesine ve gündelik sıradan acil işlerle boğuşmasına neden olur. Toplumumuzda genellikle, çok meşgul olanın çok çalıştığı zannedilir. Gerçekte, çalışmanın ölçüsü üretilen katma değerle orantılıdır. İki kişiden birisi, günde 10 saat çalışıp "pamuk helva" üretirken; diğeri, 5 saat çalışıp "polen (bal)" üretebilir. İşte kaliteyi yaratan fark da buradadır.
7) Covey, Stephen R. Önemli işlere Öncelik, s. 37
300
Önceki Yaşantımda Zaman
Önceki yaşantımda, neredeyse zamanımın tamamını yangın ve yanıltma karelerinde harcar, kaliteli yaşam karesine hiç uğramazdım. Bir işkolik olarak, sürekli acil işlere koşturur, yangın söndürürdüm. Katma değeri çok düşük olan bu acil işler nedeniyle, varoluşumu bir türlü yaşayamazdım. Her geçen gün daha fazla iş üretmeme rağmen, yapılacak işler listesi bir türlü azalmaz, aksine gittikçe artardı. Bileği taşı gibi biledikçe, kendim de erirdim. Acil işlerden dolayı, her zaman sıkışık bir vaziyette olur, kafamı kaşıyacak vakti bulamazdım. Bu sıkışıklığı, başta eşim olmak üzere gerektiğinde herkese karşı bir koz olarak kullanırdım. İşlerimin yoğunluğu nedeniyle kendimi önemli hisseder, sanal bir mutluluk duygusu yaşardım. Ben işleri değil, işler beni yönetirdi.
Oysa bugün, daha çok kaliteli yaşam karesinde yaşamakla birlikte, yangın karesini de ihmal etmiyorum. Çok önemli işlere ayıracak boş vakte, her zaman sahibim. Zaman yetersizliği gibi bir sorunum yok. Çünkü, öncelikle büyük taşları yerleştiriyorum. Önemli işlere öncelik paradigmasını, yaşamımın her alanında etkili bir şekilde kullanıyorum. Fiziksel, zihinsel, duygusal ve tinsel yönden gelişmek; eş ve çocuklarıma vakit ayırmak; spor yapmak; düzenli okumak; olumsuz tutum ve davranışlarımla savaşmak; önleyici sağlık hizmetlerine önem vermek; dost ve arkadaş ziyaretlerinde bulunmak; önemli projeler üzerinde çalışmak; diğer insanların yaşam kalitelerine katkı yapacak anlamlı faaliyetlerde bulunmak, önemli işlerimden -yani büyük taşlardan- bazılarıdır.
Önceki yaşamımda, katma değeri yok denecek kadar az onlarca işle boğuşurken; bugün, 80 seviyesinde (100'lük bir
301
skalada) katma değere sahip bir iş listeye bile giremiyor. Çünkü 80 değerindeki bir iş, 90-95 seviyesindeki "çok iyi" işlere göre "iyi" seviyesinde bir iştir. "VVilliam Shakespeare'in; "İyi, çok iyinin düşmanıdır" sözüne uygun olarak, haftalık faaliyet planımı hazırlarken, çok iyinin düşmanı olan bu iyilerin listeye girmesine izin vermiyorum, işte, yaşam kalitemizi belirleyen, bu çok iyilerin sayısıdır.
Misyon Bildiriminden Günlük Faaliyetlere
Vizyon ve misyonun birleşik ifadesi olan misyon bildirimini, 7. Kısım'da hazırlamıştık. Daha sonra bu misyon bildirimi doğrultusunda; stratejik, taktik ve operasyon hedeflerimizi belirlemiştik. Operasyon hedeflerinin, haftalık faaliyet planı sayesinde eyleme geçirileceğini de belirtmiştik. İşte, operasyon hedeflerimize uygun olarak belirlenen günlük faaliyetlerin, yaşamımızda pratiğe dökülmesi ile; aşağıda görüldüğü gibi misyondan günlük faaliyetlere uzanan zincir tamamlanmış ve misyon bildirimimiz hayata geçirilmiş olur.
MİSYON BİLDİRİMİ
OPERASYON j HEDEFLRt i ı-----s
HAFTALIK FAALİYET PLANI <=> GÜNLÜK FAALİYETLER
Haftalık faaliyetler; kişisel, aile, iş ve çevre yaşam alanlarındaki rollerimiz gereği yapmamız gereken tüm etkinliklerdir. İşte bu etkinlikler, bizim ara hedeflerimize ve nihai amacımız olan misyon bildirimimize ulaşmamızı sağlayacak faaliyetler-
I
302
den oluşur. Diğer bir deyişle, haftalık faaliyetler; tüm amaç ve hedeflerimizin pratiğe yansıtıldığı, yaşama geçirildiği etkinliklerdir. Bu faaliyetlerin yer aldığı planı da, "Haftalık Faaliyet Planı (HFP)" olarak adlandırmak istiyorum.
Günlük faaliyetler; misyon bildirimi, stratejik ve taktik ara hedeflerle uyumlu olmakla birlikte, özellikle operasyon hedeflerini günlük yaşamda pratiğe dökecek etkinliklerden oluşur. İşte bu etkinlikler, zaman yönetimi planımız olan HFP'yi oluştururlar. HFP; her hafta tekrarlanan, sürekli gelişim çarkımızı da oluşturan ve 9. Kısım'da anlatılacak olan "Kişisel Gelişim Planı (KGP)"nm da bir parçasını teşkil eder. Şimdi, HFP'yi daha yakından tanıyalım.
Haftalık Faaliyet Planı Nedir?
HFP; 7 gün, 24 saatlik tüm etkinlikleri kapsayan bir plandır. Bir anlamda; faaliyetlerimizin tamamını, haftalık perspektifte bir bütün olarak görmemizi sağlar. Bu plan, daha çok kaliteli yaşam karesi etkinliklerini içermelidir. Kaliteli yaşam karesi faaliyetleri; mevcut durumu korumayı değil, sürekli değişmeyi ve gelişmeyi amaç edinir. Planlama esnasında özellikle, temel ve kişisel yaşam alanlarında dengeyi sağlamaya özen gösterilmelidir. Ayrıca, günlük faaliyetlerin mutlaka misyonla bağlantısı olmalıdır. Bağlantısı olmayan faaliyetlere, yer verilmemelidir.
Söz konusu bu plan, bizim dışsal kutup yıldızına yapacağımız yolculukta bize hizmet eden bir araçtır. Bu nedenle, planların esiri değil, hakimi olmalıyız. Nasıl ki ormanda ilerlerken kutup yıldızına bakarak yolumuzu buluyorsak, ara hedefleri-
303
mize doğru ilerlerken de misyon bildirimimize bakarız. Bu sayede yönümüzü muhafaza eder, kişisel kaynaklarımızı etkili bir şekilde kullanırız. HFP; bizi rotamızdan saptıracak faaliyetlerin zamanında farkına varmamızı, gerektiğinde yanıltma ve israf karesi faaliyetlerini reddetmemizi sağlar. HFP ile; önemli işlere öncelik tanıyabilir, aciliyetin bizi esir almasına fırsat vermeden gerekli tedbirleri alabiliriz. Gerçekleşmeyen faaliyetleri sorgulayabilir, gerektiğinde bir sonraki haftaya aktarabiliriz. Bu sayede, yönümüzü kaybetmeden nihai amaçlarımıza doğru adım adım ilerleyebiliriz.
HFP'yi planlarken; bütün günleri doldurmamak, önümüze çıkabilecek katma değeri yüksek ani faaliyetler için boş yerler bırakmak gerekir. Bu sayede, sürpriz bir şekilde ortaya çıkacak önemli faaliyetler için zaman bulmakta sıkıntı çekmemiş oluruz. Faaliyetlerin planlanması bakımından diğer bir önemli nokta ise, stres yükü çok fazla olan faaliyetleri aynı güne planlamamak gerekir. Bu tür faaliyetleri, mümkünse haftanın değişik günlerine yayarak, kişisel sigortamızın atmasına neden olabilecek aşırı yüklenmelerden kaçınmak gerekir.
Sonuç olarak HFP; sürekli gelişim ve değişim içinde olduğumuz, misyon bildirimi ve ara hedeflerimizi yaşama geçirdiğimiz bir plandır. Bu plan, kaliteli yaşama ulaşma yolunda yapılacak en önemli ve katma değeri en yüksek faaliyetlerin başında gelir. Çünkü HFP, kişisel kaynaklarımızı israf etmeden, bir amaç doğrultusunda etkili bir şekilde kullanmamıza imkan sağlar. Hatta, zamanı kullanmadan önce, tasarruf ettiğimiz bir plandır.
304
Haftalık Faaliyet Planının Hazırlanması
Haftalık faaliyet planını hazırlamak için; öncelikle gelecek haftalarda yapmamız gereken faaliyetleri, aklımıza geldikçe ajandamızın ilgili sayfasına not alırız. Böylece; hem yapmamız gereken faaliyetlerin gereksiz yere zihnimizi meşgul etmesine izin vermemiş, hem de haftalık faaliyet planı için gerekli veri-¦ leri önceden hazırlamış oluruz. Bu sayede, HFP'yi hazırlarken, sadece ajandamızın ilgili sayfalarına bir göz atmamız yeterli olur.
Planı hazırlamak için, haftada bir gün -hafta sonu olabilir-15-20 dakikalık bir süre ayırmak yeterli olacaktır. HFP'yi, bilgisayardaki önceki haftalara ait planlardan bir kopya alarak, kolayca hazırlarız. Eğer bilgisayar yoksa, fotokopi ile çoğaltılan formları bu amaçla kullanabiliriz. Bu planlama esnasında; misyon bildirimimiz, temel ve kişisel yaşam alanlarımızdaki rollerimiz, ara hedeflerimiz ve bir önceki haftaya ilişkin planımızı da gözden geçiririz. Böylece, hem önceliklerimizi belirler, hem de yaşam alanlarında dengeyi sağlamış oluruz. Gerektiğinde, katma değeri düşük ve hedeflerimize uymayan faaliyetleri içsel değerlerimiz sayesinde reddedebiliriz.
Planlama esnasında; "Bir taşla, iki kuş vurmak" deyimine uygun olarak, farklı yaşam alanlarındaki faaliyetlerin bazılarını birleştirebiliriz. Örneğin; aile yaşam alanındaki babalık rolüm gereği yerine getirmem gereken faaliyetlerden bir tanesi olan, büyük kızımla ilgilenme faaliyetini; kişisel yaşam alanındaki spor faaliyeti ile birleştirerek, kızımla beraber yüzmeye gidebilirim. Bu taktirde, zamanı çok daha etkili kullanmış olurum.
305
HFP'yi hazırladıktan sonra uygular, uygulama sonuçlarını her yeni planı hazırlarken gözden geçiririz. Faaliyetlerin haftalık bazda planlanması, bize gerekli hazırlıkları önceden yapabilme ve öncelikle yaşamımızdaki büyük taşlan yerleştirebilme imkanı tanır. HFP sayesinde, yaşam kalitemizi artıracak önemli etkinlikleri öncelikli olarak yaşama geçirme imkanı buluruz. Bu planlama esnasında, sadece kendi yaşamımızı zenginleştirmeyi değil, aynı zamanda diğer insanların yaşam kalitelerine katkı sağlayacak faaliyetleri de planlama fırsatını elde ederiz.
Örnek Bir Haftalık Faaliyet Planı
HFP'yi hazırlarken ilk olarak, operasyon hedeflerimize ulaşmamızı sağlayacak o ha/taya ilişkin faaliyetleri belirleriz. Daha sonra bu faaliyetleri, önem ve önceliklerine göre sıralarız. Faaliyetleri sıraladıktan sonra, şîmdi de HFP'ye işlememiz gerekir. Plan esas olarak, iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölüm, dört temel yaşam alanında üstlendiğimiz roller ve bu rollerle ilgili yerine getirmemiz gereken günlük faaliyetleri kapsar. Faaliyetler, mutlaka önem ve önceliklerine göre sıralanmış olmalıdır. Ayrıca, zamana duyarlı faaliyetlerin yanına bir işaret konmalıdır, işaretli faaliyetler, zamana duyarlı faaliyetler olup, mutlaka belirtilen zamanda yapılması gereken etkinliklerdir.
İkinci bölüm ise, haftanın yedi gününün saatlere bölünmesi ile elde edilen bir çizelgeden oluşur. Ayrıca, her günün alt bölümünde, o güne ait önem ve öncelikli işler arasında yer almayan ancak yerine getirmemiz halinde faydalı olan diğer fa-
306
aliyetlerin yazılacağı bir bölüm vardır. Zaman içinde, faaliyetleri doğrudan HFP'ye aktaracak pratiği kazanırız. Örneğin, benim 03-09 Eylül 2001 dönemini kapsayan haftalık faaliyetlerim, temel yaşam alanlarına göre şöyleydi:
Tablo 10: Örnek Bir Haftalık Faaliyet Planı
YAŞAM ALANI
KİŞİSEL
AİLE
ÇEVRE
FAALİYETLER
1. Check-up için randevu alınması
2. Kişisel Gelişim: Empatik etkin dinleme
3. Spor
4. Kitap yazımı
5. Master kayıt yenileme işlemleri
6. Ayın kitaplarının seçilmesi
1. Küçük kızımın muayenesi
2. Aile toplantısı
3. Ailece sinemaya gidilmesi
4. Büyük kızımın drama kursu kaydının yenilenmesi
5. Evdeki tamiratların yapılması
1. ihraç edilen mallarla ilgili gümrük sorununun çözülmesi
2. Personelin eğitilmesi
3. İhaleye katılım
4. Araştırma raporunun okunması
5. Yunanistan'a numune gönderilmesi
6. Teklif dosyasının hazırlanması
7. İhale için teklif verilmesi
1. Hastane ziyareti
2. Seminer sunumu
3. l.B. ziyareti
4. Piknik koordinesi
5. Apartman yöneticisi seçimi
307
36. HAFTALIK FAALİYET PLANI * (03-09 Eylül 2001)
ALANLARI 1 "OU*RVE FAALİYETLER
BİREY. YAZAR, OĞREKC1
* Haftalık Faaliyet Planı'nın hazırlanmasında, Stephen R. Covey'in "Önemli işlere Öncelik" adlı eserinden yararlanılmıştır.
308
36. HAFTALIK FAALİYET PLANI (03-09 Eylül 2001)
ÇARŞAMBA 05
PERŞEMBE O6
Kişisel
Kitap yazanı
Kitap yazımı
K.,U.İ
CUMARTESl-08 i PAZ4RO8
üclOtliJİn) S"Bti | imiatl C"H;lm saati
turşp vazııı
Kiittp va&üU
Kitap vaamı
JjUsiflelGeU DİĞER Ötİç
Kitap vazt
Hastane mureü
Miistcr kaval vcnHeine"
Kitap y
Evdeki lanîiraîia!-
Adg toplantısı
(tm)- -^^^____I
±~
Kıttıg yazanı
İĞER QHC,
Kitap yaxtt?iı
işisel GtUşlm İÛE& ÖSC
Kitap yazımı
"Haftalık Faaliyet Planı"m gördükten sonra, şimdi de sıra, zamanı etkili kullanabilmek için gerekli hususları öğrenmeye geldi. Bu bağlamda, zamanımızı çalan etmenleri iyi tanımamız gerekir.
Zaman Hırsızları
309
Günlük yaşamda, zamanımızı çalan bir çok etmen vardır. Bu etmenler, gerekli tedbir alınmadığı taktirde bizi strese sokan, günlük yaşamdan aldığımız tadı azaltan, dengesiz yaşamamıza neden olan etmenlerdir. Bunlardan bazıları şunlardır:
1. Kesintiler: Sık sık çalan telefonlar, çat kapı yapılan görüşmeler, alarm veren ve anında müdahale gerektiren olaylar bu kesintilerden bazılarıdır. Etkili bir zaman yönetimi için, bu kesintilerin minumum seviyeye indirilmesi gerekir.
2. Anı yaşayamama: insanların çoğu, ya geçmişteki kin, intikam, nefret ve pişmanlık duygularıyla; ya da geleceğin kaygı ve endişeleriyle yaşarlar. Bu tür olumsuz duyguların hiçbir yararı olmadığı gibi, zamanımızı çalarak bizi verimsiz kılarlar. Bu nedenle, 4. Kısım'da anlatılan teknikler sayesinde bu tür duygulardan bir an önce kurtulmak gerekir.
3. Erteleme alışkanlığı: Çeşitli sebeplerden dolayı sevmediğimiz ya da zor bulduğumuz işleri sürekli erteleriz. Bu kestirme yol, bize bir fayda sağlamadığı gibi, zihnimizi sürekli meşgul ederek verimliliğimizi azaltır. Hatta moralimizi bozar. Bu sebeple, ertelediğimiz sevimsiz ve zor işleri, sabahın erken saatlerinde yaparak gereksiz yükten kurtulmak gerekir.
4. Aynı anda birden çok iş yapma: Bazı insanlar, aynı anda birden çok faaliyetle uğraşırlar. Bu tür çalışma yöntemi, bazı insanları çok verimli kılarken, bazılarını ise verimsiz kılmaktadır. Bu nedenle, insanın kendisini iyi tanıması, kişisel özellikleri doğrultusunda bir yöntem belirlemesi gerekir.
310
5. Dağınıklık: Dağınıklık da, zamanımızı çalan faktörlerden bir tanesidir. İnsanın aradığı bir şeyi kolayca bulabilmesi için, önceden bir planlama yapması gerekir. Bu bağlamda, ihtiyacı olan şeyleri bir düzen içerisinde belli yerlere koyması gerekir ki, ihtiyaç halinde kolayca bulabilsin.
6. Plansızlık: Ülkemizin ve Türk insanının zamanını çalan en önemli husus, plansızlıktır. Plansızlık, başta zaman olmak üzere tüm kaynaklarımızın israfına yol açan en önemli toplumsal hastalığımızdır. Plansız insanlarda ya da kurumlarda, bir yön birliği olmadığından, her seferinde koşuya yeniden başlanır.
7. Öncelikleri belirleyememe: Önceliklerin belirlenmemiş olması, düşük katma değerli faaliyetlere de zaman harcanması sonucunu doğurur. Önceliklerimizin farkında olmayışımızdan dolayı, hayır dememiz ve reddetmemiz gereken faaliyetleri reddedemeyiz. Sonuçta, zamanımızı etkisiz kullanmış oluruz.
8. Aşın kırtasiyecilik: Bürokrasi olarak da adlandırılan bu durum, kaynaklarımızı israf eden, zamanımızı çalan en önemli faktörlerdendir. Kayıt tutmak, konuları yazılı hale getirmek gereklidir, ancak gereğinden fazla kırtasiyecilik israfa yol açar. Bu sorunun temelinde, insanların birbirine olan güvensizliği yatar.
Zamanı Etkili Kullanmanın Yolları
Alman filozofu Schopenhauer; "Sıradan bir insan zamanını nasıl harcayacağını düşünür, akıllı bir insan nasıl tasarruf edeceğini" der. Zamanı kesinlikle tasarruf etmeliyiz. En iyi tasar-
311
ruf, planlarken yapılan tasarruftur. Kaliteli bir yaşam için, başta zaman olmak üzere kişisel kaynaklarımızı etkili bir şekilde kullanmalıyız. Zamanı tasarruf etmenin ve etkili kullanmanın yollarından bazıları şunlardır:
1. Zamanınızı yönetin: Zamandan çok kazanmanın en iyi yolu, az harcamaktır. Her zaman eyleme geçmeden önce düşünün. Zamanınızı bir plan dahilinde etkili bir şekilde yönetin. Bu konuda en önemli nokta; işleri doğru yapmak değil, doğru işleri yapmaktır. Bu nedenle atacağımız ilk adım, misyon ve ara hedeflerimizle uyumlu önemli faaliyetleri ve bunların öncelik derecelerini belirlemektir. Zamanımızın büyük bölümünü, kaliteli yaşam karesi etkinliklerine ayırmak gerekir.
2. Yarım iş bırakmayın: Bir işe başladığınızda her zaman onu bitirmeye çalışın. Stres, yorgunluk, heyecan ve motivasyon kaybı çoğunlukla bitirilmemiş işlerden kaynaklanır.
3. Erken kalkın: Zamanı etkili kullanmanın yollarından birisi de, erken kalkma alışkanlığı edinmektir. Bir insan sabahları erken kalkma alışkanlığı edindiği taktirde, hayatta huzur, mutluluk ve zenginlik yolunda en önemli adımı atmış demektir. Yapmak isteyip de vakit bulamadığınız önemli işlerinizi yapabilir; kimsenin sizi rahatsız etmediği bu saatlerde, önemli projeler üzerinde kesintisiz olarak çalışabilir; kendinize vakit ayırabilir ya da sevdiğiniz bir kitabı okuyabilirsiniz. Veya, sessizliğin sesini dinleyerek, kendi iç dünyanızda bir yolculuğa çıkabilirsiniz.
4. Erteleme alışkanlığını terk edin: Sevimsiz ve zor bulduğunuz görevleri ertelemeyin. Sürekli ertelediğiniz işlerin üze-
312
rine gidin. En verimli olduğunuz zaman dilimlerinin farkında olun, zor işleri bu dönemlerde halledin. Bunu ruh sağlığınıza olumsuz katkıda bulunduğu için yapın. Yeni bilgiler toplamanız gerekiyorsa toplayın.
5. İşleri parçalayın: Henry Ford; "Eğer bir işi parçalayabi-liyorsanız, çözülmeyecek sorun yoktur" der. Bu nedenle çok zor işleri, parçalayarak halledin.
6. Her şeyi organize edin: Zamanı etkili kullanabilmek için gerekli hususlardan bir tanesi de, organize olmaktır. Yeni bir sorunla karşılaşıldığında yapılacak ilk iş, derhal sistem kurmaktır. Bu nedenle, zamanınızı çalan her konuyu organize edin ve düzenleyin. Aradığımızı en kısa sürede bulabileceğimiz sistemler kurun. İşinize yaramayan, kalabalık eden şeyleri ise derhal çöpe atın.
7. İşleri delege edin: Bir başkasının, sizden daha iyi yapabileceği bir işe vakit harcamayın. O işi en iyi yapanlara delege edin, sizler zamanınızın büyük bir bölümünü projenizin kilit noktalan üzerinde çalışarak geçirin. Veya tasarruf edeceğiniz zamanı kendiniz ya da aileniz için harcayın. Delege ettiğiniz işleri, yapılması gereken günden birkaç gün öncesine ajandanıza kaydederek takibini yapın. Takibini yapmadığınız bir işin, zamanında sonuçlandırılmayacağım bilin.
8. Hazırlıklı olun: Her yerde üretim yapacak, ekstradan çıkacak zamanı değerlendirecek bir konumda olmalısınız. Beklenmedik rötarlar, trafik sıkışıklığı ve randevulardaki gecikmeleri faydalı bir şekilde değerlendirmek ve gereksiz stresten
313
kaçınmak için, çantanızda okuyacağınız veya üzerinde çalışacağınız yeterince konu olsun.
9. Anı yaşamayı öğreniniz: Geçmiş veya gelecekte değil, bulunduğunuz anı yaşamayı öğreniniz. Böylece, sırtınızdaki gereksiz yüklerden kurtulacak, yaşamdan büyük zevk alacaksınız. Geçmiş ve geleceğe gitmeniz gerekiyorsa, bunu belirli süreler için, bilinçli bir şekilde yapmanız gerekir.
10. Kesintileri azaltın: Zamanın verimli kullanılması yolunda en büyük engellerden biriside kesintilerdir. İşinizi yaparken bölünmeleri ve kesintileri en aza indirgeyin. Kesintileri en az seviyeye indirmek için; görüşmelerinizi organize edecek bir sekreterden yararlanabilir yada telesekreter kullanabilirsiniz. Kesintisiz zaman dilimleri halinde çalışmaya özen gösterin.
11. Dinlenmeye vakit ayırın: Bir insanın dengeli ve kaliteli bir yaşam sürmesi için, kişisel yaşam alanlarına yeterince vakit ayırması gerekir. Dinlenmeye yeterli vakti ayıramayan insanların, üretkenlikleri de zamanla azalır. Fiziksel, zihinsel, duygusal ve tinsel sağlıklarında bozulma meydana gelir. Bu bozulma neticesi; mutluluğu, verimliliği ve yaşamdan alacağı zevk de azalır.
314
Türk Toplumunda Zaman Kavramı
Ne yazık ki, Türk toplumunda zaman kavramı diye bir şey yok. Zamana gereken önem verilmiyor. İnsanlarımız, en büyük hazinenin henüz bilincinde değiller. Herhangi bir sipariş verdiğinizde, "Kaç dakikada hazır olur?" diye sorduğunuz zaman, hep aynı klişeleşmiş cevabı alıyorsunuz; "Beş dakkada hazır abi." Bu sözün anlamını bilmeyenlere tercüme etmek gerekir; burada kastedilen, süre olarak beş dakika (5x60=300 saniye) değildir. Yani vatandaş demek istiyor ki; "Çabuk olması için elimden gelen gayreti göstereceğim. Ancak, ne kadar bekleyeceğinizi bilemem."
Türk insanı olarak bizler, randevularımıza da sadık değiliz. Sözlerimizi, söz verdiğimiz zamanda nadiren yerine getiririz. Bu durum, çoğu kez art niyetli olduğumuzdan değil, zaman konusundaki bilinç eksikliğinden kaynaklanır. Yani, zaman konusunda gerekli kültürü tam olarak alabilmiş değiliz. Bu arada, şark kurnazlığını da çok iyi bildiğimizi ilave etmeliyim.
Kemal Şahin, "Zirvedeki Şahin" adlı kitabında, henüz Türkiye'deki şirketlerini kurmadan önce iş yaptığa kişilerin, ortada mal olmadığı halde; "Bugün yükleyeceğim,.yarın yükleyeceğim, gece kamyonu yola çıkarıyorum" diyerek kendisini sık sık aldattıklarından söz ederek şu örneği verir: "Bir Alman işadamı anlatıyor, sipariş verdiği mal için 'TIR çıktı' demişler. Bir hafta geçmiş, 10 gün geçmiş TIR yok! Atlayıp Türkiye'ye gitmiş [gelmiş]. Bırakın TIR'ın çıkmasını, daha malın bile üretilmediğini görünce şok olmuş."8 Zaman konusunda çok hassas bu Alman vatandaşının yaşadığı durumu tahmin edebiliyor
8) Şahin, Kemal. Zirvedeki Şahin, s. 101.
315
musunuz? Zamana verilen önem konusunda, bir örnekte kendi yaşamımdan vermek istiyorum:
Arapça öğrendiğim kurs merkezinde, ders züi çaldığı halde öğretmenler derse zamanında girmezler, çoğu zamanda dersten erken çıkarlardı. Zaman konusunda bir standardın olmadığı ve zaman kavramının bulunmadığı bu kurs merkezinde, çoğunlukla Arap ve Türk öğretmenler çalışırdı. Son dersin bitiş zili ise, genellikle 5-6 dakika erken çalardı. Bir gün, zilin erken çalmasının sebebini araştırmaya karar verdim. Zil çalan görevliye, zilin erken çalınmasının sebebini sorduğumda bana, saf bir şekilde; "O saatte kalkan belediye otobüsüne yetişmek için erken çalıyorum" dedi. Bu kurs merkezinde, bir görevlinin otobüse yetişmesi, 200 kişinin dersinden daha önemliydi.
İngilizce'mi geliştirdiğim kurs merkezinde ise, tam tersi bir anlayış vardı: Müdür de dahil olmak üzere, tüm öğretmenler İngiliz vatandaşıydı. İki yıl süreyle devam ettiğim kurs merkezinde, öğretmenlerden herhangi birinin derse geç geldiğine ya da dersten erken çıktığına bir kez olsun tanık olmadım. Hatta bazen kendimi kötü hissettiğim zamanlar, dersin bir an önce bitmesini ister, son dakikaları iple çekerdim. Tam o sırada öğretmen, dersi oyunla öğretmeye başlardı. Ders bittiğinde, çoğunlukla da ders bir kaç dakika geçmiş olurdu. Öğretmenlerin ders disiplinine ve zaman konusunda göstermiş oldukları titizliğe her zaman saygı duydum.
Her insan, sahip olduğu zamana büyük bir özen göstermelidir. Daha da önemlisi, özellikle ilişkide bulunduğu diğer insanların zamanına gerekli özeni göstermelidir. Bu özen, aynı zamanda o insanın olgunluk derecesinin de bir göstergesidir. Ülkeleri incelediğimizde; ülkelerin gelişmişlik düzeyi ile, za-
316
manı kullanma becerilerinin birbirine paralel olduğunu görürüz. Zamanı etkili kullanan toplumlar, aynı zamanda; ekonomik, sosyal, kültürel ve bilimsel yönlerden de gelişmiş toplumlardır.
Sözümün Özü
Kaliteli yaşama ulaşmak isteyen her insan, kişisel kaynaklarının en önemlisi olan zamanı, dışsal kutup yıldızını oluştu,-ran misyon bildirimi doğrultusunda etkili bir şekilde kullanmayı öğrenmelidir.
8. Kısmı da burada bitirdikten sonra, şimdi de sıra; fiziksel, zihinsel, duygusal ve tinsel yönden tam bir iyilik hali içinde olmamız için gerekli hususları öğrenmeye geldi. İşte, bunun için ele almamız gereken konu "Kişisel Gelişim" konusudur.
09
KİŞİSEL GELİŞİM
"Başkasından üstün olmamız önemli değildir; önemli olan dünkü halimizden üstün olmamızdır."
Hint Atasözü
Aslında yaşamda, her insanın kişisel bir portföyü vardır. Bu portföyde olanlar, yaşam kalitesi açısından çok önemlidir. Bizler, yaşamımız boyunca kişisel kaynaklarımızı -zaman, para, enerji, yetenek vb.- kullanarak, portföyümüze bir şeyler katarız, ikinci yaşamımızda -emeklilik, yeni bir iş kurma vb.-ise, bu portföyümüze kattığımız şeyleri kullanırız. Yani, birinci yaşamımızda portföyümüze attıklarımız, ikinci yaşamımızda bizim sermayemiz olur. "Ne katarsan aşına, o çıkar karşına" atasözünde olduğu gibi, bir anlamda ne ekmişsek onu biçeriz. İyi bir eğitim almak, sağlığı korumak, yabancı dil öğrenmek, kaliteli aile ilişkilerine sahip olmak, iyi bir mesleki kariyer edinmek, kaliteli dostlara sahip olmak, tasarruf edilmiş para potföydekilerden bazılarıdır.
Peki ya sizin portföyünüzde neler var, hiç düşündünüz mü? Bugüne kadar kişisel portföyünüze neler kattınız? Portföyünüze her gün yeni bir şeyler ilave ediyor musunuz? Kişi-
318
sel potansiyelinizi etkili bir şekilde kullanıyor musunuz? Sürekli gelişim ve değişim içinde misiniz? Yoksa, kişisel kaynaklarınızı israf mı ediyorsunuz? Portföyünüzde bir şeyler olması için; kişisel potansiyelinizi belirlenmiş amaçlar doğrultusunda bilinçli ve etkili bir şekilde kullanmanız, sürekli gelişim ve değişim içinde olmanız gerekir. Tıpkı, Milton Humason'un aşağıdaki hikâyesinde olduğu gibi. İşte, Humason'un gerçek yaşam öyküsü:1
2O.Yüzyıhn başlarında, dünyanın en büyük teleskopu Los Angeles yakınındaki Wilson Dağı üzerine yerleştiriliyordu. Teleskopun çok büyük parçalarının dağ tepesine katır sırtında taşınması gerekmişti. Katır sürülerine sahip olan Milton Humason adında biri, dağın tepesine mekanik, optik malzemeyle bilgin, mühendis ve yetkili kişileri katır sırtında taşıma görevini üstlendi. Atıyla katır kervanının önüne geçen Humason, dağa tırmanırken semerin hemen ardında duran köpeğinin pençeleri de omzundan eksik değildi. Tütün çiğneyen, kumarbaz, polo oyununda başarılı ve o zamanlar hanımefendilerin erkeği tanımına giren biriydi. Ortaokuldan öte bir eğitimi yoktu. Ama zekiydi. Her şeyi inceden inceye soruşturur, öğrenmeye çalışırdı. Bu arada dağın zirvelerine taşıdığı aygıtların da neyin nesi olduğunu sormaktan geri kalmazdı.
Derken Humason gözlemevinde bir sürü garip görevlere atandı; elektrikçi yardımcılığına, kapıcılığa, kurulması için malzemesini ve aygıtlarını getirmeye yardımcı olduğu teleskop donanımı temizleyiciliğine. Bir gece, söylendiğine göre, teleskop ^gözlemci yardımcısı hastalanmış ve Humason'dan yerine geçmesi istenmiş. Aygıtları kullanmada öylesine özen ve ustalık gös-
319
termiş ki, kısa zamanda teleskop teknisyeni görevi verilmiş. Aynı zamanda gözlemci yardımcısı da olmuş.
Birinci Dünya Savaşından hemen sonra Wilson'a ünü kısa zamanda yayılan Edwin Hubble geldi. Çok parlak bir astronomdu. Sarmal bulutsuların aslında "evren adaları" olduklarını, bizim kendi Samanyolu Galaksimiz gibi çok sayıda kocaman yıldız kümelerinden ibaret bulunduklarını, sonuçta kanıtlayan Hubble'dır. Galaksilere olan uzaklıkları ölçmeye yarayan yıldızlara ilişkin ışık birimini Hubble akıl etmiştir. Hubble ve Humason inanılmayacak kadar uyum içinde çalışan bir ekip oluşturdu. Lowell Gözlemevinde çalışan astronom V.M.Slipher'in bir buluşuna dayanarak uzak galaksilerin tayf incelemesine koyuldular. Sonradan Homason'un uzak galaksiler tayf ölçümünde büyük bir ustalık kazandığı görüldü. Profesyonel astronomdan daha iyi sonuçlar elde etti. Kısa zamanda vVilson Gözlemevi kadrosuna alındı, bilimsel verilerin çoğunu öğrendi. Astronomlar camiasında sayılan ve zengin bir kişi olarak öldü.
Humason'un yaşam öyküsü, gerçek bir kişisel değişim ve gelişim öyküsüdür. Humason'da olduğu gibi; insan isterse ve potansiyelini etkili ve doğru bir şekilde kullanırsa, başaramayacağı hiçbir iş, ulaşamayacağı hiçbir hedef yoktur. Yeterki muhasebemizi günlük olarak yapalım. Ve, her gün kendimize; "Bugün kendimi geliştirecek ne yaptım?", "Diğer insanların yaşam kalitelerine herhangi bir katkıda bulundum mu?" diye soralım. Kişisel gelişim; yaş, cinsiyet vb. faktörlere de bağlı değildir.
1) Sağan, Cari. Kozmos, s. 210.
320
Kişisel Gelişimin Yaşı Yoktur!
Dünyada ve ülkemizde öyle insanlar vardır ki, mesleklerinin zirvesine, şan ve şöhrete oldukça ileri yaşlarda ulaşmışlar ve adlarını tarihe altın harflerle yazdırmışlardır. İşte, Nejat Mu-allimoğlu'nun "Hazine" adlı eserinden derlediğim bazı isimler:2
1. Churchill, 65 yaşında iken ingiltere Başbakanı oldu.
2. Bismarck, Alman Birliği'ni sağladığı vakit 70 yaşında idi.
3. Mimar Sinan, büyük eseri Süleymaniye Camii'ni bitirdiği zaman 70'ini geçmişti.
4. Bazı müzikologlar, Verdi'nin operaları arasında en iyisinin, "Otello" olduğunu söylerler. Verdi, Otello'yu bestelediği zaman 75 yaşında idi.
5. Astronom Laplace, 78 yaşında öldüğü zaman işinin başında idi; son sözü şu oldu: "Bildiklerimiz hiçbir şey; bilmediklerimiz muazzam."
6. Alman şairi ve dramatisti Goethe, 83 yaşında öldü; en büyük eseri Faust'u, ölümünden bir iki yıl önce bitirdi.
7. Michelangelo, gerçekten hayatının sonuna kadar öğrenmekte devam etti; en büyük eserini, Pieta'yı (öldürülmüş Hz. İsa'yı annesi Meryem'in kollarında gösteren heykeli) tamamladığı zaman, 87 yaşında idi.
8. Türk kültürüne 173'den fazla eser veren tarihçi Cemal Ku-tay, "Türkçe ibadet" adlı eserini 89 yaşında yazdı.
9. George Bernard Shaw, piyeslerinden biri ilk defa sahnelendiği vakit 94 yaşında idi.
lO.Meşhur ressam Titian, Leponto Savaşı adlı ölümsüz eserini, ölümünden bir yıl önce, 98 yaşında iken tamamladı.
2) Muallimoğlu, Nejat. Hazine, s. 163-166.
321
İşte, ""Öğrenmenin yaşı yoktur" sözüne uygun çok güzel bir örnek daha: Milliyet Gazetesi'nin haberine göre;3 "Jaws", "E.T.", "Jurassic Park", "Er Ryan'ı Kurtarmak"gibi dünyaca ünlü filmlere imza atan Oscar ödüllü Amerikalı yönetmen Ste-ven Spielberg, 55 yaşında üniversite mezunu oldu. 34 yıl önce Hollywood uğruna bıraktığı California Eyalet Üniversite-si'ndeki öğrenimini, bu yıl tamamladı. Görüldüğü gibi, kişisel gelişimin yaşı yoktur, yeter ki insan istesin.
"Kapasitelerini sonuna kadar kararlılıkla kullanmaları halinde en yoksul insanlar bile çok şey başarabilirler; güç dönemleri sadece tehlike olarak değil, öğrenme fırsatı olarak da görün; zorluk ve başarısızlık durumlarında, insan daha güç-¦ lenmiş olarak yeniden doğabilir; başarı, kendini beğenmişliğe ve riskten nefret etmeye yol açarsa, kişisel gelişimi durdurabilir; başarılarını mütevazı ve dürüst biçimde değerlendirmeye istekli olmak kişisel gelişimin özüdür."4
Kişisel gelişim; Olgun insan olma yolunda, bireyin sahip olduğu potansiyeli etkili bir şekilde kullanarak, yaşamında sürekli iyileştirmeler yapmasıdır. Bu gelişim; fiziksel, zihinsel, duygusal ve tinsel olmak üzere dört alanını kapsar. Bu dört alİndaki sürekli gelişim ve değişim, "Kişisel Gelişim Planı (KGP)", sayesinde mümkün olur. Planlanmış hususlar ise, 8. Kısım'da anlatılan haftalık faaliyet planı ile günlük yaşama geçirilir. Şimdi, kişisel gelişimimizi sağlayacağımız dört yaşam alanını tek tek ele alalım.
3) Milliyet Gazetesi, 16 Mayıs 2002.
4) Kotter, John P. Matsushita Liderliği, s. 212.
322
Fiziksel Alanda Gelişim
"Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur" özdeyişine uygun olarak; fiziksel yönden gelişmek, fiziksel olgunluğa erişmek için yapılması gereken faaliyetleri kapsar. Bu faaliyetlerden bazıları şunlardır; düzenli ve dengeli beslenmek, önleyici sağlık hizmetlerinden (check-up vb.) yararlanmak, düzenli ve dengeli uyumak, spor yapmak, dinlenmek, bedene zarar verecek alışkanlıklardan uzak durmaktır.
1. Sağlıklı yaşam: Günlük yaşamda; evde kullandığımız en küçük aletlerin bile kontrol ve bakımını ihmal etmeyiz. Arabamızın bile, her ay düzenli olarak bakımını yaptırırız. Ancak, iş kişisel muayene ve bakıma gelince onu çoğunlukla ihmal ederiz. Bu durum; lokomotifin ihmal edilip, vagona bakım yaptırılmasına benzer. Lokomotifin bakımı ihmal edildikten sonra, vagonun bakımını yaptırmak neye yarar? Sağlığımız, arabamızdan daha az mı önemlidir?
Bir televizyon programında izlediğim, rahmetli Vehbi Koç'un sözleri hâlâ kulaklanmdadır. Bugün gibi hatırlıyorum, aynen şöyle demişti; "Hayatta elde ettiğiniz ev, araba, mal, mülk, para gibi tüm başarılar için bir sıfır yazın. Yalnız bir şeyin değeri Tdir, o da sağlık. Eğer başında '1' yoksa, istediğiniz kadar sıfır yazın, sonuç yine sıfırdır." Ünlü Alman şair ve yazarı Goethe ise, sağlığın önemini şu sözlerle dile getirir; "İnsanlar önce para kazanmak için sağlıklarını, sonra da sağlıklarını kazanmak için paralarım harcarlar." İşte, sağlıklı bir yaşam için bazı öneriler:
323
a. Yemeklerinizi yavaş yiyin, her lokmayı iyi çiğneyin.
b. Akşamlan az yiyin.
c. Kırmızı et yerine, beyaz eti tercih edin.
d. Bol meyve ve sebze tüketin.
e. Sigara içmeyin.
f. Fazla alkol almayın.
g. Aşın miktarda kahve ve çay içmeyin, h. En az yılda bir kez check-up yaptınn. i. Sevdiğiniz işleri yapın.
j. Düzenli olarak spor yapın.
k. Tatil yapmayı ihmal etmeyin.
1. Hobiler edinin.
m. Düzenli uyuma alışkanlığı edinin.
2. Sağlıklı beslenme: Sağlıklı olmak için, az yemeli ve yediklerimizi iyi çiğnemeliyiz. Ayrıca dengeli beslenmeli ve daha çok sebze ve meyve tüketmeliyiz. Dr. Paul Dudly White bu konuda; "Zengin bir adamın sağlıklı yaşaması için bir yol vardır; bol egzersiz yapmak ve fakir bir adam gibi az yemek yemek" der.
Az yemenin önemi hakkında, Anthony Robbins "Sınırsız Güç" adlı kitabında bir araştırmadan söz etmekte ve şöyle demektedir; "Dr. McCay yaptığı deneyde; denek farelerin yiyecek miktarını yarı yarıya azalttı ve farelerin ömrü iki kat arttı. Benzer fakat daha ilginç bir deneyi daha sonra Dr. Edward J. Masaro yaptı. Dr. Masaro; denek farelerini 3 ayrı gruba ayırdı. Birinci gruba istediği kadar yiyecek verildi, ikinci grubun yiyecek miktarı % 60 azaltıldı ve üçüncü gruba da istedikleri kadar yiyecek verildi fakat burada protein miktarı yarı yarıya
324
azaltıldı. 8-10 gün sonra birinci grubun % 13'ü, yiyecek miktarı % 60 azaltılan ikinci grubun % 97'si, üçüncü grubun % 50'si yaşıyordu. Kısaca az yiyin, çok yaşayın! Daha da çok yaşamak istiyorsanız su bakımından zengin gıdalar yiyin."5
Türkiye'de her 100 kişiden 9'u şeker hastası, bu hastaların yüzde 90'mı 35 yaş sonrası şeker hastası olanlar oluşturuyor. ABD'li diyabet uzmanı Prof. Harold E. Lebovitz; düzenli beslenmeme, fast-food yiyeceklerle öğün geçirme, egzersiz yapmama, aşırı kırmızı et tüketimi, alkol ve kolalı içecekler tüketmenin kısaca, Batılı yaşam tarzının şeker hastalığına neden olduğunu belirtmekte ve şu önerilerde bulunmaktadır; "Sık sık ama az yiyin, bol bol su tüketin, kolalı içecekler yerine taze sıkılmış meyve suları tüketin, doğal bitkisel çaylar için, meyve ve sebze ağırlıklı beslenin, her gün düzenli olarak yürüyüş yapın."6
Sağlıklı bir yaşam için alman gıdalara dikkat edilmesi gerektiğini bütün doktorlar söyler. Ancak, ABD'nin önde gelen eğitim kurumlarından Harvard Tıp Fakültesi uzmanları, yaptıkları araştırmalar sonucunda 9 besin maddesinin sofradan kesinlikle eksik edilmemesi gerektiğini söylüyorlar, işte ABD'li doktorların, "sağlıklı yaşamın temeli" dedikleri 9 besin ve faydaları:7
a. Brokoli: Günlük C vitamini ihtiyacınızın % 97'si-ni karşılar. Kanseri önleyici besin değeri vardır. Vücudun hormon üretimini arttırır. Göğüs kanseri, romatiz-
5) Robbins, Anthony. Sınırsız Güç, s. 184
6) Sabah Gazetesi, 2 Haziran 2002.
7) Dokuz Hayati Besin. Gönderen: farukbudak@hotmail.com Alıcı: mcesitciog-
lu@hotmail.com Elektronik Posta Tarihi: 11.09.2001.
325
ma, diyabet ve kalp hastalıkları riskini azaltır. Bağışıklık sistemini güçlendirir. Haftada 3-4 kez yarım kase yemeniz gerekir.
b. Sarımsak: Kolesterol seviyenizi düşürür, antibak-teriyel etkiye sahiptir. Bağırsak ve göğüs kanseri riskini azaltır. Her gün bir diş sarımsak yemek gerekir. İyice ezildikten sonra 10 dakika bekletilip çiğ yenen sarımsak daha faydalıdır.
c. Kuru fasulye: Bakliyatların en sağlıklısı olup, kolesterol düşürücü bir etkiye sahiptir. Kalp hastalıkları, felç ve kolon kanseri riskini en aza indirir. Midede yavaş sindirildiği için diyabetiklere tavsiye edilir. En az iki günde bir haşlama ya da yemek olarak yarım kase yemek gerekir. Özellikle pilavla bir arada yendiğinde, yeterli hayvansal protein alınamadığı durumlarda, vücudun temel protein ihtiyacını en iyi şekilde karşılarlar.
d. Yağsız süt: Kemikleri güçlendirir, içerdiği kalsiyum ve D vitamini vücudu yeniler. Az yağlı yiyeceklerin yanında alındığında tansiyonu düşürür. Böbrek taşı riskini de oldukça düşürür. 50 yaşın üstündeki erkek ve 65 yaşın üstündeki kadınların günde en az 1000 miligram kalsiyum (3 bardak) alması gerekiyor.
e. Portakal: Soğuk algınlığım iyileştirir, kolesterol seviyesini düşürür, kemikleri güçlendirir, böbrek taşı oluşması ve bağırsak kanseri riskini azaltır. Bir portakal, günlük C vitamini ihtiyacımızın % 110'unu karşılar. Günde en az 1 portakal yemek gerekiyor.
326
f. Balık: Uzmanlar balıklar içerisinde de somonu tavsiye ediyor. Balık yağı omega 3'ün kalp krizine karşı koruduğu, kalsiyum ve sodyum ihtiyacını karşıladığı, romatizma yanmalarına iyi geldiği, adet dönemi sancılarını hafiflettiği belirtiliyor. Haftada bir kez balık yemek gerekiyor.
g. Tofu: Soya sütüyle hazırlanan tofu (peynire benzer bir yiyecek), kalbi korur. Kolesterol düşürücü etkiye sahiptir. Menopoz dönemini kısaltır, böbrekleri korur. Günde 35-50 gram arası, yani küçük bir kase tofu yemek gerekir.
h. Domates: Başta prostat olmak üzere mide ve bağırsak kanserine karşı koruyucu etkiye sahiptir. Yaşlılığın etkilerini geciktirir. Kanserin yayılmasını engeller. Haftada 4-5 kez çiğ olarak yemek gerekir.
i. Su: Yorgunluğu alır, kasları rahatlatır. Vücut ısısını normal seviyede tutar, böbrek taşı oluşmasını önler. Günde 5 bardaktan fazla su içmek, kadınlarda bağırsak kanseri riskini yarı yarıya azaltır.
3. Spor: Düzenli spor yapmanın, sağlık üzerinde inanılmaz etkileri vardır. Spor; kaslarımızı gevşeterek, gerginliğimizi azaltır. Terleme yoluyla vücudumuzdan kirli atıkların atılmasını ve bedenimizin temizlenmesini sağlar. Bütün organlarımıza bol oksijen gitmesine sebep olarak, onların daha iyi çalışmasını sağlar. Bize kalori harcatarak, kilomuzu kontrol eder ve şişmanlamamızı engeller. Vücudumuzdaki endor-fin hormonunu artırarak, rahatlamamızı sağlar. Bağışıklık
327
sistemimizi kuvvetlendirerek, hastalıklara karşı mücadele etmemizi kolaylaştırır. Düzenli spor yapmanın diğer faydalan ise şunlardır;8
a. Kalbinizi ve akciğerinizi güçlendirir.
b. Kolesterol seviyenizi düşürür.
c. Dikkatinizin artmasını ve hafızanızın kuvvetlenmesini sağlar.
d. Seks gücünüzü artırır.
e. Özgüveninizi geliştirir.
f. Ruh durumunuzun düzelmesini sağlar.
g. Yorgunluğa karşı direncinizi ve dayanıklılığınızı artırır.
h. Kasları ve kemikleri geliştirir, vücudunuzun iyi beslenmesini sağlar, i. Kan basıncını düşürür, j. Kalp krizine yakalanma riskini azaltır, k. Daha iyi uyumamızı sağlar.
Zihinsel Alanda Gelişim
Ünlü Amerikan hatibi Mark Twain'in; "Eğitim, kafayı geliştirmek demektir. Belleği doldurmak değil" sözüne uygun olarak, bilişsel yönden gelişmek, zihinsel olgunluğa ulaşmak için yapılması gereken faaliyetleri kapsar. Bu faaliyetlerden bazıları şunlardır; öğrenmeyi öğrenmek, düzenli okuma alışkanlığı kazanmak, kişisel gelişim seminerlerine katılmak, yabanı dil ve çeşitli mesleki kurslara katılmak, başta tatil olmak üzere zihni dinlendirecek etkinliklerde bulunmak. Düşünce-8) Röwshan, Arthur. Stres Yönetimi, s. 111-112.
328
me göre zenginlik, malda ve mülkde değildir. Asıl zenginlik, beynimizin kıvrımlarmdadır. Bu nedenle, en önemli gelişim zihinsel gelişimdir.
1. Öğrenmeyi öğrenme: Sürekli gelişim ve değişim için, öğrenmeyi öğrenmek gerekir. Bu da, sürekli olarak kendimizi eğitmekle mümkün olur. Bu zihinsel tranformasyon sonucu elde edilecek bilgi ve donanım sayesinde, yeni denizlere korkusuzca yelken açabiliriz. Bu nedenle Gibbon; "Her insan iki tür eğitime sahiptir. Birincisi başkalarının ona verdiği eğitim; ikincisi ki bu daha önemlisidir, onun kendi kendine sağladığı eğitimdir" der.
İnsanın kendisi istemeden, hiçbir kimse ona yardımcı olamaz. Bu nedenle, değişimi ve gelişimi kişinin kendisi istemelidir. Kaliteli yaşama ulaşma yolunda gösterilecek en büyük çaba, kişisel gelişim için harcanmalıdır. Kişisel gelişim, sürekli gelişmeyi ve arşivimize yeni bilgiler ilave etmeyi gerektirir.
Bir insanın kaliteli yaşama ulaşabilmesi; sürekli gelişmeye ve değişmeye bağlıdır. Her şeyin çok hızlı bir şekilde değiştiği ve geliştiği bir evrende, bu değişeme ayak uyduramayan insan geri kalır. Bu sürekli değişim ve gelişimi en güzel "kaizen" sözcüğü ifade eder. Japon iş dünyasında, çok sık kullanılan bu kelimenin anlamı, "sürekli iyileştirme" demektir. Yani, her gün, her an yaşamımızda küçük iyileştirmeler yapmalıyız. Hint atasözünde olduğu gibi, sürekli olarak dünkü halimizden üstün olmaya çaba harcamalıyız. Tıpkı, Hz. Peygamber'in; "İki günü bir olan, bizden değildir" sözünde olduğu gibi.
2. Okumanın Önemi: Şüphesiz, kaliteli yaşam yolunda en büyük silahınız, düzenli okuma alışkanlığı edinmektir. Oku-
329
dukça ve yeni bilgiler öğrendikçe, bilgi havuzunuz dolacak, doldukça hoşgörü ve bilgelik kazanacaksınız. Önemli olan, düzenli okuma alışkanlığı kazanabilmektir. Her ne kadar ezbere dayalı öğretim sistemimiz insanda okuma alışkanlığını köreltiyorsa da, düzenli okuma alışkanlığı her insan için bir yaşam tarzı olmalıdır.
Okumanın önemi hakkında, Sir John Herchel; "Her türlü hal ve şartlar altında değişmeden benim olacak, bütün ömrüm boyunca hayatın keder ve ıstıraplarından beni koruyacak, bana mutluluk ve neşe kaynağı olacak bir zevk vermesi için Allah'a dua etseydim; muhakkak ki ona, bana okuma zevki vermesi için yalvarırdım" demektedir. P. Pelaut ise; "Okuma alışkanlığı kazanmayan bir insanın öğretimi yarım kalmış demektir" diyerek, konunun önemini ne kadar da güzel vurgulamıştır.
Ancak her önümüze geleni gelişigüzel okumamak gerekir. Zaman, her önümüze çıkan kitaba harcanmayacak kadar değerlidir. Bu konuda seçici olmak, ihtiyaç duyulan ya da okunması gereken kitapları önceden belirlemek gerekir. Bu sayede; para, zaman ve enerji etkili bir şekilde kullanılmış olur. Kitaplar çok çeşitlidir; dinlenmek için okunacak kitaplar vardır, öğrenmek için okunacak kitaplar vardır ve düşünmek için okunması gereken kitaplar vardır. Nitekim bu konuda Bacon; "Bazı kitaplar tat almak, bazı kitaplar yutmak, bazı kitaplar da çiğneyip sindirmek içindir" demektedir. Sonuç olarak, amaçlı ve bilinçli seçimler yaparak okumalıyız.
3. Okuma(ma) alışkanlığı: Düzenli okuma alışkanlığı kazanarak, yaşam yolculuğumuzda dünyanın gelmiş geçmiş en
330
büyük bilgelerini kendimize rehber yapabiliriz: Edison'nun yılmak bilmeyen azmini; Emerson'un doğa anlayışını; Napole-on'un insanları etkileme gücünü, Lincoln'ün adalet, sabır, mizah ve hoşgörü yetilerini; Ford'un kendine güven ve ısrarcılığını; Amerika'nın en büyük sanayicilerinden Andrew Carne-gie'nin, kendinden zeki insanlardan yararlanma becerisini; Atatürk'ün liderlik özelliklerini kişisel karakter özelliklerimize dahil edebiliriz.
Okuma alışkanlığı; düzenli olarak, belli aralıklarla ve belli yoğunlukla okuma işlevinin sürdürülmesi halidir. Prof. Dr. Tülin Sağlamtunç'un "Çağdaş Kütüphanecilik ve Düşünce Özgürlüğü Üzerine" adlı eserinde belirttiğine göre; "Bir önceki yılda; 1-5 kitap okuyan insan 'az okuyan', 6-20 kitap okuyan insan 'okuyan', 21 ve daha fazla kitap okuyan insan 'çok okuyan', bir okul bitirdiği halde ders dışı kitap okumayan insanlar ise 'okumayan' olarak adlandırılmaktadır."9
Ne yazık ki, ülkemiz insanlarının yeteri kadar okuduklarını söyleyemeyiz. Ankara Sosyal Araştırmalar Merkezi'nin (ANAR) 1465 kişi üzerinde yaptığı "2001 Yılı Türkiye Gündem Araştır-ması"nm sonuçlarına göre; Türk halkının % 54.1'i hiç kitap okumamaktadır. Yine, Piar-TN-Nelson'un "Türkiye Profili" araştırmasına göre ise, % 44.9'u hiç kitap okumamaktadır.
Avrupa Birliği ülkelerinde, her 2.kişiye 1 gazete düşmekte iken; Türkiye'de, yaklaşık 22 kişiye 1 gazete düşmektedir. 122 milyonluk Japonya'da ise, 57 milyon günlük gazete satılmaktadır. Japonya'nın yarı nüfusuna sahip Türkiye'de ise günlük gazetelerin satış toplamı, 3 milyon civarındadır. Ülkemizde, kütüphane ve kaliteli kitap sayısının da yeterli olduğunu söy-
9) Özen, Ferhat. Türkiye'de Okuma Alışkanlığı, s. xvm.
331
lemeyiz. Cüneyt Ülsever, Hürriyet Gazetesi'ndeki köşesinde, "Kitapsız Türk Milleti!" başlığı altında kütüphane ve kitap sayımıza ilişkin şu bilgileri veriyor:
Tablo 11: Kütüphane ve Kitap Sayılan
S. NO
ÜLKE
KİTAP KÜTÜPHANE KİTAP/NÜFUS
SAYISI SAYISI ORANI !
1 BULGARİSTAN 41.245.762 4.237 5.15
2 İSVİÇRE 27.881.000 2.498 3.83
3 ALMANYA 149.205.000 14.372 2.50
4 :: İNGİLTERE 131.680.00 5.183 ; 2.19
1 • TÜRKİYE 11.296.391 :¦¦ 1.310 0.16
Bizim insanlarımız; her çeşit kağıt oyunlarını, mankenlerin ve sanatçıların özel yaşamlarını, kurbağanın solungaç solunumunu nasıl yaptığını ve daha bir çok gereksiz şeyi öğrenir. Ancak hayatta en çok gerekli olan; kişisel sağlığını korumayı, mutluluğa ulaşma yollarını, dinleme yetisi kazanmayı, nasıl anababa olunacağını ve daha bir çok hayati konuyu öğrenmez.
4. Okumamanın sebepleri: Günümüzde Türk insanı; zamanının büyük bir bölümünü fiziksel ve güvenlik gereksinimlerini karşılamak için harcamaktadır. Yani insanlar, iş ve aş derdindedir. Ancak, bu okumamak için tek neden değildir. Çünkü aynı insan, istediği taktirde Marlboro sigarası için para bulabilmektedir. Diğer bir neden ise, özellikle son 20 yılda; mevcut değerlerin yerine parayı koyan, okumadan ve çalış-
332
madan zengin olunan, kestirme yollardan paraya ulaşılan bir sistem yarattık. O zaman insanlar, ne diye okusun ki?
Şüphesiz bu nedenler, okumayı olumsuz etkilemekle birlikte, okumamak için yeterli nedenler değildir. Asıl sorun, çocuklara ailede okuma alışkanlığının verilememesidir. Okuma alışkanlığının temelleri ailede atılmalıdır. Bunun için öncelikle, anne ve baba okuma alışkanlığına sahip olmalıdır. Ailede temelleri atılan okuma alışkanlığı, okul öncesi eğitim kurumlarında geliştirilip daha sonraki eğitimler ile pekiştirilmelidir. Ne yazık ki, ülkemizdeki ezbere dayalı eğitim sistemi; öğrencilerimize okuma alışkanlığı kazandırmak şöyle dursun, var olanı da alıp götürmekte ve okuma nefreti kazandırmaktadır. Bu nefretle büyüyen gençlerimiz, uzunca bir süre ellerine bir daha kitap almamaktadırlar.
Oysa, plajlarda gördüğümüz turistlerin büyük bir çoğunluğunun sürekli okuduğunu görür, onlara hayranlık duyarız. Onlara okuma alışkanlığı, hem aileleri, hem de eğitim sistemleri tarafından çok küçük yaşlarda verilmektedir. Atalarımız boşuna, "ağaç yaş iken eğilir" dememişlerdir; "Ünlü romancı Reşat Nuri Güntekin, bir yazısında şöyle der; 'Niye okumuyorlar?' demek, 'Niye piyano çalmıyorlar' demek gibi bir şeydir. Kafayı kitap okumaya alıştırmak, parmakları piyano çalışmaya alıştırmaktan kolay değildir. Ona göre yetişmek, hazırlanmak lazım. Okumak, bir kitaptan alman elamanlarla kendine manevi bir dünya yapmak, onun içinde tek başına yaşayabilmek demektir. Bu, ta çocukluktan başlayan, uzun alıştırmalar ve egzersizler neticesidir."10
10) Özen, Ferhat. Türkiye'de Okuma Alışkanlığı, s. 7.
333
Okumama sebeplerine ilişkin, üniversite ve dengi okul mezunları arasında yapılan bir araştırmada, "Niçin Okumuyorsunuz?" sorusuna verilen cevaplar ve yüzdeleri aşağıdaki gibidir:11
Tablo 12: Türkiye'de Okumamanın Nedenleri
YÜZDESİ
S. NO NEDEN
1 TELEVİZYON İNSANLARI KİTAP OKUMAKTAN UZAKLAŞTIRIYOR 30.3
2 OKUL EĞİTİMİNDE OKUMA ALIŞKANLIĞI VERİLEMİYOR 19.7
3 GEÇİM KOŞULLARININ AĞIR OLMASI
4 KİTAPLAR PAHALI
5 ÖĞRENCİ ÖDEVLERİNtN FAZLALIĞI
6 KİTABA KARŞI YASAKÇI TUTUM
7 OKUYAN İNSANLARA DEĞER VERİLMEMESİ
8 DİĞER NEDENLER
15.6
10.3
5.3
4.3
4.0
11.1
5. Okuma alışkanlığı kazanma: Toplumlar, beyinlerini tembellikten kurtarabildikleri ölçüde kaliteli yaşarlar. Bunun yolu ise, çocuklarımıza yaşamlarının erken dönemlerinde kitap okuma alışkanlığı kazandırmaktan geçer. Çocuklarımıza okuma alışkanlığı kazandırma yollarından bazıları şunlardır:
a. Anne ve baba olarak, evde kitap okuyarak çocuklara örnek olmak.
b. Akşamlan yatarken, onlara hikâyeler okumak.
11) Özen, Ferhat. Türkiye'de Okuma Alışkanlığı, s. 7.
334
c. Özel günlerde ve ödüllendirmek gerektiğinde, kitap hediye etmek.
d. Çocukları, kitapçılara götürmek.
e. Çocuk dergilerine abone yapmak.
Bazı insanlar ise, okumak için vakit bulamamaktan yakınırlar. Bu konu, nelere öncelik verdiğinize bağlıdır. Ben, günde en az üç saat okuyorum. İşyerime arabamla değil, servisle gidiyor, servisteki yaklaşık iki saatlik gidiş-geliş zamanımı okumak için değerlendiriyorum. Ayrıca yeni hayatımda istisnalar hariç, akşam 23.00'de yatıp, 05.30 da kalkıyorum. Bir saat de sabahları okuyorum. Öğleyin de bir miktar okuma imkanı buluyorum. Çantamda her zaman okumak üzere bir şeyler taşıyorum, trafik sıkıştığında, beklemem gereken yerlerde derhal kitabımı açıyor ve okuyorum. İnsanlar istedikleri taktirde, okumak için gerekli zamanı kendi yaşam pastalarından yaratırlar. İşte size, okumaya vakit yaratacak bazı öneriler;
a. Gereksiz telefon görüşmelerini azaltın.
b. Televizyon izlemeyi azaltın ve izlediklerinizde seçici olun.
c. Gazete okumayı azaltın.
d. Tüm tasarruf edeceğiniz zamanı, okumaya ayırın.
e. Erken kalkma alışkanlığı edinerek, okumaya zaman yaratın.
f. Hesapta olmayan rötar ve gecikmeler için hazırlıklı olun.
g. Yolculuklarınızı kitap okuyarak değerlendirin.
335
6. TV'nin etkisi: Televizyon çok yararlı bir eğitim aracı olmasına rağmen, aşırı ve kontrolsüz kullanımlarda zararlı olabilmektedir; "Kitle iletişim aracı olarak çok yaygın kullanılan televizyon, fertlerin daha az düşünmelerine ve kolaya yönelmelerine, ekran karşısında hareketsiz ve tepkisiz pasif bir varlık durumuna düşmelerine neden olarak, onları sıradan ve basit kişiler konumuna düşürmektedir."12
Televizyonun en önemli etkisi ise, kontrolsüz kullanıldığında arşiv kayıtlarımıza niteliksiz veriler eklemesidir. Bu yüzden, programlarda seçici olmak gerekir; "Nielson Index rakamlarına göre, bir çocuk liseyi bitirene kadar, sınıfta 11.000 saat geçiriyor; televizyon ekranı önünde geçirdiği saatlerin sayısı ise 15.000. Rakamları tekrar edeyim: Bir çocuk 18 yaşma geldiği zaman, televizyon ekranı önünde, okulda geçirdiği saatlerden daha fazla zaman harcamış olacak. Bu çocuk, 18 yaşına geldiği zaman, 18.000 cinayete, teferruatları ile gösterilmiş sayısız hırsızlığa, kasten yangın çıkarma hadiselerine, bomba atılmalarına, kurşunlanmalara, sahtekârlıklara, kaçakçılıklara ve zulme şahitlik etmiş olacaktır. Bu gerçek, on yaşın altındaki küçük çocuklar için hazırlanan özel televizyon dizilerinde, her bir dakikada bu tür bir hadisenin gösterilmesine eşit. Genel olarak söylemek gerekirse, her televizyon dizisinin yüzde yetmiş beşinden fazlasında, bir saatlik gösteride, yedi tane dehşet uyandırıcı vak'a var."13
Bilim ve teknolojideki hızlı gelişim, her geçen gün insan emeğine olan ihtiyacı azaltıyor. Bu durum, insanın zorunlu ihtiyaçlarını karşılamak için daha az çalışması anlamına geli-
12) Eroğlu, Feyzullah. Davranış Bilimleri, s. 134.
13) Muallimoğlu, Nejat. Hitabet, s. 112.
336
yor. Sonuç olarak, insanın kendisine ayıracağı boş vakitleri (leisure) artırıyor. Ancak bu boş vakitlerin, ülkemizde olduğu gibi israf edilmemesi gerekir. Bu boş vakitlerin değerlendirilme şekli, toplumların yaşam kalitelerinin belirlenmesinde etkili olacaktır. Nitekim Batılı ülkeler, bu konuda birbirleriyle yarış halindedir; "Batılı insanlar, bu yarışta geri kalmamak için, arta kalan boş vakitlerini zihni ve bedeni gelişmeleri uğrunda, genel kültür seviyelerini geliştirmek uğrunda, hissi melekelerini güzelden zevk alacak tarzda geliştirmek uğrunda değerlendirirlerken bizler, büyük bir çoğunlukla, saatlerce televizyon başından ayrılmıyor, okumuyor, zihni ve bedeni gelişmemiz için hiçbir şey yapmıyor, bizlerin, daha iyi, daha olgun insanlar olmamız yolunda değerlendirilmesi gereken vakitlerimizi acımasızca öldürtüyoruz."14
Kaliteli bir yaşam için; daha az TV izlemek, buradan tasarruf edilecek zamanı ise kitap okumaya kullanmak gerekir.
7. Zihni sakinleştirme: Kaliteli, mutlu ve huzurlu bir yaşam için, sakin bir zihne sahip olmak gerekir. Zihni sakinleştirmenin ve sakin bir zihne sahip olmanın bazı yolları şunlardır:
a. Anı yaşamayı öğrenin.
b. Haberkolik olmayın, tüm gazeteleri bitirinceye kadar okumayın.
c. Gerginliği artıran; çay, kahve gibi Kantine grubu besin maddelerinin tüketimini azaltın.
d. Zihniniz- camlan bir konuyu, ajandanızın ilgili sayfasına not almak suretiyle kafanızdan atın.
14) Muallimoğlu, Nejat. Hitabet, s. 1045.
337
e. Sıkıntılarınızı eşinize ya da çok yakın bir arkadaşınıza anlatın. Anlatacak kimseniz yoksa, tıpkı anlatıyormuş gibi yazıya dökün. Yazdıktan sonra da yırtıp atın.
f. Meditasyon ve yoga yapın.
g. Erteleme alışkanlıklarınızdan vazgeçin, h. Yeterli miktarda ve düzenli uyuyun.
i. Zihninizde boşalan yerlere, olumlu düşünceler yerleştirin.
8. Zihni etkili kullanma: Aklımıza bazen, en olmadık yerlerde ve zamanlarda, çok ilginç fikirler gelir. Eğer bunları zamanında kaydetmezsek, onlardan bir daha yararlanma imkanımız kalmaz. Çünkü, o fikirden yararlanabilmemiz için, aynı ilhamın yeniden gelmesini beklemeliyiz. Bu tür fikirler, çoğunlukla bir daha gelmez. Gelse bile artık yaralanma imkanı kalmayabilir. Akla gelen ilginç ve önemli fikirler -çok uçuk fikirler de olabilir-, derhal kaydedilmelidir.
Benim bu kitabı nasıl yazdığımı anlatayım: Uyku da dahil olmak üzere, her zaman ve her yerde 24 saat üretim yapacak şekilde bir sistem kurdum. Bu nasıl mı oldu? Sadece küçük bir bloknot ve bir kalem sayesinde. Fikirler aklıma geldikçe, bloknotuma konunun ana fikrini kısaca not aldım, akşamları eve döndüğümde de bilgisayarımı açarak konuyu detaylı bir şekilde yazdım. Çözemediğim sorunları ise, yatmadan önce bilinçaltıma verdim, sabah uyandığımda çoğunlukla sorunları çözülmüş olarak buldum. İşte bu kitabın yazım aşaması böyle geçti.
Bu nedenle, her zaman yanımızda, aklımıza gelen ilginç fikirleri kaydedebileceğimiz bir bloknot ve kalem taşımalıyız.
338
Ayrıca zihin, her türden bilginin işgal ettiği bir çöplük değildir. Zihnimizi işgal eden düşünceleri not alarak, zihnimizi rahatlatabiliriz. Bu maksatla, aklımıza gelen ilginç fikirleri bir yere kaydetmek, ve daha sonra gereğini yapmak gerekir. Böylece, hem bu ilginç fikirleri değerlendirmiş, hem de zihnimizi gereksiz işgallerden arındırmış oluruz.
Duygusal Alanda Gelişim
Duygusal yönden gelişmek, duygusal olgunluğa ulaşmak için yapılması gereken faaliyetleri kapsar. Bu faaliyetlerden bazıları şunlardır; sevmek ve sevilmek, anı yaşama alışkanlığı kazanmak, duyguları sağlıklı bir şekilde ifade etmeyi öğrenmek, mizah ve hoşgörü yetisi kazanmak, eğlenceye vakit ayırmak, olumsuz duygularla başa çıkma ve bağışlama yetisi kazanmak.
Duygusal yaşamın önemini, Vera Peiffer "Olumlu Düşünme" adlı eserinde şu cümlelerle dile getirir; "Fiziksel sorunlar, her zaman duygusal uyumsuzluğun bir işaretidir. Duygularınızı yaşayamadığınız zaman gerilim doğar. Gerilim, saldırganlık yaratır, eğer şu ya da bu şekilde boşaltılamazsa içe döner ve zihinsel ya da fiziksel hastalığa neden olur."15
Kaliteli bir yaşam için, duygusal yönden sağlıklı olmak gerekir. Duygusal gelişim açısından en önemli konu, sevmek ve sevilmektir. Sevgi konusu, öneminden dolap ayrı bir konu olarak "Kaliteli Aile"de ele alınmıştır. Duygusal gelişimle ilgili diğer konular ise; 4. ve 6. Kısımlarda ayrıntılı olarak ele alındığından, ayrıca burada değinilmemiştir.
339
Tinsel Alanda Gelişim
15) Peiffer, Vera. Olumlu Düşünme, s. 190.
Manevi ve ruhsal açıdan gelişmek, tinsel olgunluğa ulaşmak için yapılması gereken faaliyetleri kapsar. Bu faaliyetlerden bazıları şunlardır; tinsel inançlara yönelik ritüellerde bulunmak, sivil toplum kuruluşlarında gönüllü olarak çalışmak, hayır işleri yapmak, çeşitli hobiler edinmek, her türlü yardım faaliyetinde bulunmak.
Görüldüğü gibi, tinsel yaşam alanı; dinin gerektirdiği tüm faaliyetleri, her çeşit tinsel inançlardan kaynaklanan ritüllerle-ri ve insanın iç dünyasına yönelik diğer etkinlikleri de kapsar. "Tinsel inanç" deyimini, en geniş bağlamda; tüm dinleri, din olarak kabul edilmeyen felsefeleri, dinsel amaçlı olmayan insanın iç dünyasına yönelik her türlü sosyal faaliyetleri de kapsayan bir deyim olarak kullanıyorum.
Tinsel yönden gelişmek için; düzenli olarak hastane, bakımevi ve mezarlık ziyaretleri yapın. Kimsesiz çocukları sevindirin. Öncelikle yaşadığınız çevredeki düşkün ve kimsesizlere yardım edin. Muhtaç ailelere destek olun. Yardım derneklerinde aktif rol alın. Mezarlık ziyaretleri; her canlı gibi bizimde bir gün öleceğimizi, zamanımızın sonsuz değil sınırlığı olduğu gerçeğini kavramamızı sağlar. Böylece, elimizdeki kişisel kaynakları etkili kullanmamız için gerekli olan bilince erişmemize yardımcı olur.
Fiziksel, zihinsel ve duygusal sağlığımızla ilgilendiğimiz kadar; manevi ve ruhsal yaşam alanımız olan, tinsel gelişimimize de gerekli özeni göstermeliyiz. Bu dört alan, kişisel yaşam alanımızı oluşturan ve birbirini tamamlayan sinerjik parçalardır.
340
1. Tinsel inançların önemi: Sosyal yapıyı düzenlemesi ve fertlerin davranışlarını etkilemesi bakımından, topluml hayatında önemli bir yere sahip olan sosyal kurumlardan bir tanesi de dindir. Din; Tanrı düşüncesine dayalı toplumsal bir kurum olup, insanların doğaüstü güçlere, kutsal saydıkları varlıklara, tanrılara ya da Tanrı'ya inanma, tapınma biçiminde katıldıkları gizemsel olgudur.
Başta semavi dinler ve uzak doğu felsefeleri olmak üzere tüm tinsel inançlar, insanların manevi ve ruhsal ihtiyaçlarının tatmin edilmesi açısından yadsınamaz bir öneme sahiptirler. Aynı zamanda da, herhangi bir tinsel inanç grubunun üyesi olarak, ait olma ihtiyacının tatmin edilmesine katkıda bulunurlar. Ve, yaşamdaki zorluklarla başa çıkmamızda bizlere çeşitli derecelerde yarar sağlarlar. İşte, katlanılması zor acı ve ız-dıraplara dayanmada tinsel inançların katkısına ilişkin gerçek bir hikâye;16
Sıradan bir insan olduğu halde 1985'de bir sabah Beyrut'ta sokak ortasında kaçırılan Terry Anderson örneği pek çoğumuza tamdık gelecektir. Üzerine bir örtü atılmış, bir arabaya atılmış ve sonraki yedi yıl boyunca, köktendinci aşırı uçta Islâmi bir grup olan Hizbullah'ın elinde rehin olarak tutulmuştur. 1991'e dek, nemli ve pislik içindeki bodrum katlarında ve daracık hücrelerde hapis tutulmuş, uzun süreler boyunca gözleri bağlı ve zincirli kalmış, düzenli olarak dövülmeye ve kötü koşullara dayanmak zorunda kalmıştır.
Sonunda serbest bırakıldığında, dünyanın gözleri onun üzerine çevrilmiş ve karşısında ailesine ve hayatına kavuştuğu için
16) Lama, Dalai./ Cutler, Hovrard C. Mutluluk Sanatı, s. 318-319.
341
son derece sevinçli fakat şaşırtıcı bir şekilde çok az acı çeken ve kendisini kaçıranlara karşı nefret duymayan bir insan bulmuştur. Gazeteciler ona, bu dikkate değer gücünün kaynağını sorduklarında, inancı ve duayı zorluklara ve işkencelere dayanmasına yardımcı olan etkenler olarak tanımlamıştır.
Budist Rahip ve Tibet'in ruhani lideri Dalai Lama, "Mutluluk Sanatı" adlı eserinde, tinsel inançların önemi konusunda şöyle demektedir; "Bağımsız araştırmacılar ve anket organizasyonları tarafından yürütülen araştırmalarda, dini inancı güçlü olan kişilerin, dini inancı olmayan insanlara oranla daha sık olarak kendilerini mutlu hissettiklerini ve yaşadıkları hayattan tatmin olduklarını rapor etmektedirler. Araştırmalar, inancın sadece kişinin kendini iyi hissetmesine neden olduğunu değil, ayrıca güçlü bir dini inancın insanlara kritik durumları ve travmatik olayları atlatmada ya da başa çıkmada yardımcı olduğunu göstermiştir. Ek olarak istatistikler, dini inancın güçlü olduğu ailelerde genellikle, ihmal, alkol ve uyuşturucu bağımlılığı ve yıpranmış evliliklere daha az rastlanıldığını göstermektedir."17
Mormon inancına sahip, yazar Stephen R. Covey ise; "İnsan doğasının, yasaların ya da eğitimin erişemeyeceği yanları olduğuna, onlarla başa çıkmak için Tann'nm gücünün gerektiğine inanıyorum" demektedir.
2. Tinsel inançların çeşitliliği: Dinlerin ve felsefelerin çeşitliliği konusunda şu benzetmeyi yapabiliriz: Herhangi bir yerden İstanbul'a; karayolu, denizyolu ya da havayolu ile ulaş-
17) Lama, Dalai / Cutler, Howard C. Mutluluk Sanatı, s. 319.
342
mamız mümkündür. Örneğin, karayolu ile gideceksek; motosiklet, otomobil, kamyon, otobüs vb. seçeneklerimiz mevcuttur.
Nasıl ki bir yere, çeşitli araçlarla ulaşmak mümkün ise, aynı şekilde yaradana ulaşmanın da çok çeşitli yolları vardır. Hiçbir yol, diğerinden daha iyi ya da daha üstün değildir. Çünkü, insanların arşiv kayıtlarmdaki farklılıklar nedeniyle, herkesin doğruları farklıdır. Aslında, kullanılan yollar ne kadar çeşitli ve farklı olursa olsun, ulaşılmak istenen yer aynıdır. Bu açıdan tüm dinler ve felsefeler; iyiye ve güzele ulaşmayı, diğer insanların yaşamlarına anlamlı katkılarda bulunmayı, sevmeyi ve sevilmeyi, kısaca insan olmayı özendirir. Bu yüzden, tüm dinlere ve inançlara saygılı olmak gerekir. Nitekim bu konuda, Mahatma Gandhi; "Dinler aynı noktaya yönelmiş ayrı yollardır. Aynı inanca ulaşacağımıza göre ayrı ayrı yollardan gitmenin ne zararı var?" diye sormaktadır:18
Havvai adalarındaki Çinli'lerin, ölülerinin mezarlarına pirinç serptikleri yıllarda, bir Çinli'nin, bir Amerikalı'ya verdiği cevap oldukça ilginçtir. Amerikalı, elinde bir demet çiçekle kendi ölüsünün mezarını ziyarete giderken, bir Çinli'nin de, kendi ölüsünün mezarına pirinç serptiğini görünce sordu: "Arkadaşın, pilavı ne zaman kalkıp yiyecek?" Çinli cevap verdi: "Senin arkadaşın kalkıp çiçekleri kokladığı zaman."
3. Yaşam alanları-Din ilişkisi: KYF'ye göre, tinsel yaşam alanı; bir insanın temel yaşam alanlarını sinerjik olarak etkiler ancak tek başına yönetemez. Diğer bir deyişle, yönetmemeli-
18) Muallimoğlu, Nejat. Hitabet, s. 1026.
343
dir. Bazı insanlar, yaşamdaki anlamı tinsel inançlarda bulabilir. Bu tip insanlar, diğer yaşam alanlarını ihmal ederek, yalnız tinsel inançlardan kaynaklanan ritüellere yönelebilirler. Bu durumda tinsel yaşam alanı, bireyin diğer tüm yaşam alanlarına egemendir. Eğer bu alan, bireyin tüm yaşam alanlarına ege-mense yani onları tek başına yönetiyorsa, o birey "bağımlı" bir insandır. Bağımlı bir insanın yaşamı, dengeli değildir. Denge ise, kaliteli yaşamın "olmazsa olmaz" ilkelerindendir.
Örneğin başbakanlığın kuruluş şemasını düşünelim: Başbakanlığa bağlı çok sayıda bakanlık, bu bakanlıklara bağlı genel müdürlükler ve her genel müdürlüğe bağlı daire başkanlıkları vardır. Herhangi bir bakanlığa bağlı, bir daire başkanlığının diğer bakanlıkları yönetmesi ne kadar sağlıksız ise; aynı şekilde, tinsel yaşam alanının da, tüm temel yaşam alanlarını yönetmesi sağlıklı değildir. Temel yaşam alanlarını, bir kuruluş şeması üzerinde gösterdiğimizde, konu daha iyi anlaşılacaktır.
ŞEKİL 11: KURULUŞ ŞEMASI
KALİTELİ YAŞAM t • •.-. •¦ J
1
f KİŞİSEL 1 { YAŞAM j AİLB } ( |, YASAMI j | YASAMI ÇEVRİ! 1 YAŞAMI J
L,..................................................., ........................ , ,..........
f FİZİKMI. ] f ZİHİMSB1. ] f DUYGUSAL 1 f TİNSEL ) i YAŞAM YAŞAM YAŞAM | YAŞAM 1. J k J 1 i K )
1
f GOMÜLL0 ] ( DİNİ 11 ÎT MEDİTASYONf FAALİYETLK ! FAALİYETLER | i H08İLBR i YOGA 1 J ': 1 < ) 1 ] "" HAYIH ") İŞLERİ
344
Şekilde de görüldüğü gibi, bu durumda kaliteli yaşam, başbakanlığı; temel yaşam alanları, bakanlıkları; kişisel yaşam alanları, bakanlıklara bağlı genel müdürlükleri; tinsel yaşam alanları ise, her bir bakanlık bünyesindeki daire başkanlıklarını temsil eder. Burada, bir daire konumunda olan dinin ya da tinsel inançların, tüm yaşam alanlarını yönetmesi dengeli ve sağlıklı bir durum değildir. Tinsel yaşam alanı dışındaki diğer yaşam alanlarının; din tarafından değil, ilim ve bilimin rehberliğinde düzenlenmesi en akılcı yoldur.
Nitekim bu konuda, Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Binnaz Toprak ve Doç. Dr. Ali Çarkoğlu'nun Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı'nın (TESEV) desteğiyle yürüttükleri bir araştırmanın sonuçları da, Türk halkının çoğunluğunun benzer bir görüşü paylaştığını ortaya koymaktadır.
Frekans Araştırma, Saha ve Bilgi işlem Hizmetleri tarafından gerçekleştirilen bir anket çalışmasına dayanan araştırmanın sonuçlarına göre; Türk halkının çoğunluğu dinin kamu ve siyaset yaşamı üzerinde etkili olmaması gerektiğini düşünmektedir. Kısaca ifade etmek gerekirse Türk halkı, dinin kamu alanında etkin olmasına karşı çıkarken, aynı zamanda devletin de kendi inanç ve ibadetine karışmamasını istemektedir, işte, söz konusu araştırmada elde edilen sonuçlar:
a. Türk halkının % 67.2'si dinin devlet ve siyaset düzenini yönlendirmesini zararlı bulmakta, buna kaşın % 16.4'ü bu görüşe katılmadıklarını belirtmişlerdir.
b. Türk parti sistemi içinde din temelinde politika yapan partilerin olması gerektiğini savunanların oranı % 24.6 iken, bu görüşe karşı çıkanların oranı % 60.6'dır.
345
c. Halkın % 42.6'sı bugün Türkiye'de dindar insanlara baskı yapıldığını düşünmekte, bu baskıya örnek vermeleri istendiğinde baskı yapıldığım düşünenlerin % 64.8'i "türban sorunu"nu gündeme getirmektedir.
d. Devlet memuru kadınların ve üniversite öğrencisi kızların, isterlerse başlarını örtmelerine izin verilmesi gerektiğini düşünenlerin oranı % 66.6'dır.
e. Türkiye'de şeriata dayalı bir din devleti kurulmasını isteyenlerin oranı, % 21.2'dir. Aynca, Medeni Kanundaki hükümlerin değiştirilip İslâm hukukuna uygun hükümlerin benimsenmesini isteyenlerin oranı, % 12.2'dir. Zina konusunda Kur'an'a göre ceza verilmelidir diyenlerin oranı ise, % 4'dür.
f. Her Müslüman kadının muhakkak başını örtmesi gerektiğini düşünenlerin oranı, % 59'dur. Ayrıca, Allah'a ve Peygam-ber'e inanıyorsa başını örtmese bile Müslüman sayılacağını söyleyenlerin oranı % 85, tersini düşünenler ise % 8.3'dür.
g. "Oturduğunuz mahallede tesettürlü kadın ve genç kızlar çoğunlukta olsa bu durum sizi rahatsız eder mi?" sorusuna "hayır" cevabı verenlerin oranı % 83.5'dir. Aynı şekilde, "Bir lokantada tesettürlü kadın ve genç kızlar çoğunlukta olsa bu lokantada yemek yer misiniz?" sorusuna, % 86'lık bir kesim "evet" cevabını vermiştir.
Ayrıca, "Tesettürlü, yani örtünen kadın ve genç kız aynı zamanda makyajlı, yani yüzü boyalı olsa, bu durum sizi rahatsız eder mi?" sorusuna, % 56.2'lik bir kesim "hayır rahatsız etmez" cevabı vermiştir. Benzer şekilde, "Oturduğunuz mahallede kısa etek giyen kadın ve genç kızlar çoğunlukta olsa, bu durum sizi rahatsız eder mi?" sorusuna, "hayır rahatsız etmez" diyenlerin oranı % 66.3'dür.
346
Araştırmanın sonuçlarından da görüleceği gibi, Türk halkının büyük bir çoğunluğu, bir yandan tinsel inançları doğrultusunda özgür bir şekilde yaşamak isterken; aynı zamanda, dinin diğer temel yaşam alanlarını düzenlemesine de karşı çıkmaktadır. Bu görüş, KYF'ye de uygun bir görüştür. Co-vey ise, "Etkili İnsanların Yedi Alışkanlığı" adlı kitabında; "Din kurumunu amaca yönelik bir araç değil de, bir amaç gibi görmek, kişinin bilgeliğini ve denge kavramını zayıflatır" demektedir.
4. Din-akıl ilişkisi: KYF açısından, bireyin tinsel inançlarını özgür bir şekilde dilediği gibi yaşaması esastır. Ancak bu yaşam, tinsel yaşam alanı ile sınırlı olup, bireyin; aile, çevre ve iş yaşam alanlarını da yönetmez. Bu üç alan, ilim ve bilimin rehberliğinde düzenlenmelidir. Ayrıca tinsel inançlara, bir takım tinsel amaçlı hurafelerle ve dogmalarla değil, akıl ile yaklaşmak esastır. İsmet Bozdağ, "Kültür İhtilalimiz" adlı eserinde şöyle der; "Dünya'da, Dinlere akıl ile sarılan ülkeler hep ilerlemişler; Nakl'e bağlı kalanlar -hangi zengin doğal kaynaklara sahip olurlarsa olsunlar- geri kalmışlardır!"19
Gerçekten de, ilimde, bilimde, sanatta ve ekonomide ileri olan Batı medeniyetlerine baktığımızda; Almanya, Fransa, İngiltere, İsviçre, Hollanda gibi dine akıl ile yaklaşan ülkelerin (Protestan) Batı uygarlığının öncüleri olduklarını görürüz. Aynı şekilde, dine akıl ile yaklaşmayan (Katolik); İtalya, İspanya, Portekiz, Polonya ve Avusturya gibi ülkelerin teknolojide ve gelişmişlikte öteki ülkelere göre daha geride olduklarını görürüz.
19) Bozdağ, ismet. Kültür İhtilalimiz, s. 231.
347
5. Dünya-ahiret dengesi: Tinsel gelişim açısından değinmemiz gereken bir diğer konu da, dünya-ahiret dengesidir. KYF açısından, ikisi arasında bir denge sağlanmalıdır. Her ikisi de tek başına, kaliteli bir yaşam için yeterli değildir. Nitekim, Hz. Muhammed de bu konuda; "ifratla tefrid arasında olunuz" diyerek bizleri uyarmaktadır.
Tefrid, bütün varlığı Tanrı varlığı bilip dünyadan vazgeçerek, tamamen Tanrı ile meşgul olmadır. Yani, dünya işlerini tamamen bırakıp, sadece öbür dünyaya yönelik faaliyetlerde bulunmaktır. İfrat ise, öbür dünyayı düşünmeksizin sadece bu dünyaya yönelik şeyler yapmaktır. Yani, hedonist bir yaklaşımla, bu dünyada gününü gün etmektir. Her ikisi yaklaşımda sağlıklı değildir, çünkü dengeden yoksundur. Denge yoksa, kalite de yoktur.
Büyük Türk Düşünürü Yusuf Has Hacip, yaklaşık 900 yıl önce yazdığı "Kutadgu Bilig" adlı eserinde şöyle demektedir; "Tapınmakla iş bitmez, insanların Tanrı'ya görevleri olduğu gibi, kendi kardeşlerine karşı da görevleri vardır. Hüner, ikisini birlikte yürütmektedir. Yalnız birisini yerine getirmek el-
vermez.'
6. Her şey göründüğü gibi değildir!: Her şey her zaman göründüğü gibi değildir, işler bazen istendiği gibi gitmez göründüğünde, aslında olan budur. Şer gibi gözüken bir iş hayırlı, hayırlı gibi gözüken bir iş de şer olabilir. Eğer inançlı isen, her işte bir hayır olduğunu düşünürsün. O hayrın ne olduğunu da, bir süre sonra zaten anlarsın. Tıpkı, aşağıdaki hikâyede olduğu gibi:21
20) Özmen, Murat. Yaza Yaza Yaşamak, s. 83.
21) Göründüğü Gibi Değil. Gönderen: farukbudak@hotmail.com Alıcı: mcesit-cioglu@hotmail.com Elektronik Posta Tarihi: 21.12.2000.
348
ti
İki melek yeryüzünü dolaşmaya çıkmışlar. Tabii insan kılığında. Akşam olmuş kentin en zengin semtinde lüks bir villanın kapısını Tanrı misafiri olarak çalmışlar. Ev sahipleri somurtarak buyur etmişler onları. Yemek filan teklif etmemişler. Sıcacık misafir odaları yerine, buz gibi ve nemli bodruma iki şilte atıp; "Geceyi burada geçirebilirsiniz" demişler. Şilteleri betona sererken, yaşlı melek duvarda bir çatlak görmüş. Elini uzatmış, şöyle bir sürmüş yarığa. Duvar eskisinden sağlam olmuş. Genç melek; "Niyeyaptın bunu?" diye sormuş merakla. "Her şey her zaman göründüğü gibi değildir" demiş, yaşlı melek yavaşça.
Ertesi akşam melekler bir köy evinde çok fakir, ama çok iyiliksever bir aileye misafir olmuşlar. Her şeyleri bir tanecik inekleri imiş. Onun sütünü satıp geçiniyorlarmış. Ev sahipleri mütevazı sofralarına almış onları. Allah ne verdiyse beraber yemişler. Yatma zamanı gelince kadın; "Siz uzun yoldan geliyorsunuz, yorgun olmalısınız. Bizim yatakta siz yatın, bir rahat uyuyun. Biz şu divanda idare ederiz" demiş.
Güneş doğarken uyanan melekler, zavallı adamla karısını iki gözleri iki çeşme ağlarken bulmuşlar.Hay attaki tek servetleri inekleri bahçede ölü yatıyormuş. Genç melek öfkeden deliye dönmüş. "Bunu nasıl yaparsın. Bu kadar iyi insanların tek servetinin ölmesine nasıl izin verirsin. Önceki gece gittiğimiz villada her şey vardı, ama kötü ev sahipleri bize hiçbir şey vermediler. Sen onların bodrumlarını tamir ettin. Bu fakir insanlar bizimle her şeylerini paylaşmalarına rağmen, ineklerinin ölmesine göz yumdun" demiş.
"Her şey her zaman göründüğü gibi değildir evlat" demiş, yaşlı melek yine. "Nasıl yani?" diye daha da öfkeyle yinelemiş sorusunu genç melek. "Her şey her zaman göründüğü gibi değildir evlat" demiş, yaşlı melek bir daha. Ve anlatmış; "tik gittiğimiz zengin evindeki duvar çatlağının içinde, yıllar önceden sak-
349
lanmış bir hazine vardı. Ev sahipleri, zenginlikleri ile çok mağrur, ama hiç paylaşmayı sevmeyen insanlar oldukları için, bu defineyi bulmayı hak etmemişlerdi. Çatlağı kapayıp, onları bu hazineden ebediyen mahrum ettim. Dün gece fakir köylünün yatağında yatarken ölüm meleği, adamın karısını almaya geldi. Kadının hayatını bağışlamasına karşılık, ona ineği verdim" demiş.
işler her zaman iyi gitmez, tıpkı her günün güneşli geçmediği gibi. Biz insanlar, neyin hayırlı, neyin şer olduğunu önceden tam olarak bilemeyiz. Şer gibi gözüken bir işin sonu hayırlı olabileceği gibi, tersi de olabilir. Önemli olan nihai sonuçtur. Bu tutum kadercilik olmayıp, inançlarla ilgili bir durumdur. Şimdi, Milliyet Gazetesi'nin bir haberini beraber okuyalım:22
Adanalı Güler Ailesi geçen hafta büyük bir mutluluk yaşadı. Manifaturacı baba Eşref Güler, cumartesi çekilen Sayısal Lo-to'da 4-7-17-18-24-35 rakamlarını bilerek, tam 109 milyar liralık ikramiyenin sahibi olmuştu. Büyük ikramiyenin sevincini paylaşmak için Muğla'da doktorluk yapan oğlu Berkand'ı çağırdılar.
Müjdeyi alan Berkand Güler, hemen kendisi gibi doktor olan arkadaşı Bayram Bulut'la yola çıktı. Ancak, Akşehir yolundaki hatalı sollama sonucu, iki doktor da yaşamını kaybetti. Güler Ailesi artık lotonun adını bile duymak istemiyor.
7. Çanakkale ruhu: Ecdadımız Çanakkale'de; yokluklar içinde ve en ağır şartlar altında, yedi düvele karşı, tarihte benzeri görülmemiş bir destan yazmıştır. Çanakkale muharebele-
22) Milliyet Gazetesi, 04 Mart 2001.
350
rinin yapılmış olduğu Gelibolu Yarımadası'nı ziyaret ettiğinizde, benim gibi bazı çelişkiler yaşarsınız. Sonucu bilmeseniz, sanki zaferi ingilizlerin kazandıklarını zannedersiniz. İngilizlerin devasa Hessel Anıtı başta olmak üzere, diğer anıtlarını ve bakımlı mezarlıklarını gördükten sonra; 1 takımla 10 tabur (54 takım) düşman askerim 10 saat oyalayan Yahya Çavuş'un mezarına geldiğinizde içiniz burkulur. Yahya Çavuş'un müte-vazi mezar taşmdaki, Vali Nail Memik'in yazmış olduğu şiiri okuduğunuzda, gözleriniz dolar. Yahya Çavuş şiiri, Çanakkale ruhunu ne kadar da güzel anlatmış;
Bir kahraman takım ve de Yahya Çavuş'tular, Tam üç Alayla burada gönülden vuruştular. Düşman tümen sanırdı bu şaheser erleri, Allah'ı arzu ettiler, akşama kavuştular.
Türk milletinin savaş meydanındaki kahramanlığı ve azmini, Gazi Mustafa Kemal şöyle anlatır: "Karşılıklı siperler arasındaki mesafemiz, sekiz metre idi. Yani ölüm muhakkak. Birinci siperdekiler, hiç biri kurtulamadan kamilen şehit düşüyor, ikinciler onların yerine geçiyor. Fakat ne kadar imrenilecek bir itidal ve tevekkül ile; biliyor musunuz? Şehit olanı görüyor, üç dakikaya kadar şehit olacağını biliyor, en ufak bir fütur bile getirmiyor. Sarsılmak yok. Okuma bilenler ellerinde Kuran-ı Kerim, cennete girmeye hazırlanıyorlar. Bilmeyenler kelime-i şahadet getirerek yürüyorlar. Bu Türk askerinde-ki imanı ve ruh kuvvetini gösteren, şayan-ı hayret ve şayan-ı tebrik bir misaldir."
351
Çanakkale'de galip gelen bu maneviyat ruhu; bizi biz yapan ve Türk milletinin varoluşundaki temel değerlerden bir tanesi olup, özenle korunmalıdır. Cennet vatanımızı Afganistan ya da Cezayir yapmaya çalışan bağnaz ve yobaz düşünce ile, Çanakkale ruhu birbirinden ayrı tutulmalıdır. Bu bağlamda, din ve vicdan özgürlüğü konusunda gerekli hoşgörü gösterilmelidir. Uzak geçmişte Çanakkale'de, yakın geçmişte ise, Güneydoğu'da başarıyı sağlayan aynı ruhtur. Hiçbir zaman ihmal edilmemelidir.
8. Bize özgü değerlerimiz: islâm, Atatürkçülük, Milliyetçilik vb. değerler, Türk milletine özgü değerlerden bazılarıdır. Bunlar hiçbir zaman siyaset ve çıkar malzemesi olarak kullanılmamalıdır. Her Türk vatandaşı, bu değerlerin "rant aracı" yapılmasına izin vermemelidir. Her Türk insanı, bu değerlere az ya da çok sahiptir. Tıpkı, polis kalkanına yapılan saldırılarda olduğu gibi, bu değerler kalkan yapıldığında; bu değerleri kalkan yapanlar değil, sonuçta bu değerler zarar görmektedir. Bunun yolu, Türk halkının bilinçlenmesinden ve değerlerine sahip çıkarak rant elde edilmesine izin vermemesinden geçer.
Rant aracı yapılan değerlerin başında, Din ve Atatürk gelmektedir. Atatürk'ü sevmek demek, onu anlamak demektir. Onu dogma yapmak ve onu putlaştırmak demek değildir. Nitekim, Harp Akademileri'nin 2001-2002 öğretim dönemi açılış töreninde konuşan, Harp Akademileri Komutanı Orgeneral Nahit Şenoğul yaptığı konuşmada, "Atatürkçülüğün büst yapıp rozet takarak uygulanamayacağını" söyleyerek bir gerçeği itiraf etti; "Yakamıza Atatürk rozeti takarak, her okula, her ye-
352
re Atatürk büstü dikerek, Atatürkçü olacağımızı zannettik, yanıldık. Onun ilke ve ideallerinden uzaklaştık"23 dedi.
Bu satırların yazarına göre, "Atatürkçülük" demek; herkesin, her nerede olursa olsun, ne iş yaparsa yapsın, elinden gelenin en iyisini yapması ve defosuz hizmet vermesi demektir. Bunun anlamı; sporcunun en iyi rekorları kırması, bilim adamının yeni buluşlar yapması, sanayicinin kaliteli ürünler üretmesi ve ihracatını artırması, yazarın kaliteli eserler yazması, memurun ise defosuz bir hizmet vermesidir. KYF'yi yaşamına geçiren bir insan; yukarıdaki hususları yerine getiren, vatanını ve milletini seven, öncelikle kendi özüne saygı duyan insandır.
Kişisel Gelişim Planı
Kişisel gelişim ve değişimin, etkili ve sürekli olması için planlı olmalıyız, işte kişisel gelişim için kullanılan bu planların hepsini, "Kişisel Gelişim Planı (KGP)" olarak adlandırmak istiyorum. KGP, bilgisayarda açacağımız bir klasör olabileceği gibi, bilgisayarın olmadığı durumlarda föyler yardımıyla çeşitli bölümlere ayrılmış bir klasör de olabilir. KGP'yi oluşturacak klasör, aşağıdaki bölümlerden oluşabilir:
1. Kişisel değişim: 6. Kısım'da anlatıldığı gibi, bu bölüm; tutum ve davranışlarımıza yönelik, günlük olarak yaptığımız içsel gözlemlere ilişkin kayıtları, kişisel analiz sonuçlarını yani mevcut kişilik özelliklerimizi ve yeni kimliğimizi oluşturacak hususları kapsar. Daha çok, olumsuz tutum ve davranışlarımızı değiştirmede yararlanacağımız bilgileri içerir.
23) Hürriyet Gazetesi, 3 Ekim 2000.
353
2. Misyon ve ara hedefler: 7. Kısım'da anlatıldığı gibi, bu bölüm; dışsal kutup yıldızımızı oluşturan misyonumuz ile, misyon bildirimine uygun olarak hazırlanmış; stratejik, taktik ve operasyon hedeflerinden oluşur. Misyon ve hedeflerin, ilke ve değerlerimize uygun bir şekilde güncellenmesi ve geliştirilmesi gerekir.
3. Haftalık faaliyet planları: Her hafta düzenlenen, her türlü faaliyetimizi haftalık perspektifte görebileceğimiz, zaman ve enerjimizi optimum verimlilikle kullanmamıza yardımcı olan bir plandır. 8. Kısım'da anlatılan HFP; misyon ve ara hedeflerimizin yaşama geçirildiği bir plandır. Bu plan aynı zamanda, kişisel gelişim ve değişimle ilgili hedeflerimizin de yer aldığı bir plandır. Kişisel yaşam alanımızı oluşturan ve 9. Kısım'da anlatılan; fiziksel, zihinsel, duygusal ve tinsel gelişim konuları da bu plan sayesinde tatbik edilir. Düzenli bir uygulama süreci sonunda, otomatik olarak uyguladığımız bir alışkanlık haline gelir.
4. Aile toplantıları: Aile yaşamımızda, kaliteyi yakalamak için ayda bir kez yapılan düzenli toplantılardan oluşur. Tüm aile bireylerinin katıldığı ve her türlü aile sorunlarının ele alındığı bir demokrasi platformudur. Toplantı sonunda alman kararlar, yazılı hale getirilerek KGP'nın ilgili bölümüne takılır. Aile toplantıları konusu, dizinin 2. kitabı olan "Kaliteli Ai-le"de yer almaktadır.
5. Bütçe yönetimi: Aile bütçesi ile ilgili, her türlü planın yer aldığı bir bölümdür. Bu plan; önemli ihtiyaçlarımızın gözden kaçmasını, kredi kartları ile gereksiz harcamalar yapılma-
5
354
sini önler. Kısaca, ekonomik konuların bizi mutsuz kılmasına izin vermez. Her yıl sonu tahmini olarak hazırlanan, önceden yıllık ve aylık bazda tüm gelir ve gider kalemlerini gösteren planlar bu bölümde yer alırlar. Bütçe yönetimi ile ilgili konular da yine, 2. Kitapta yer almaktadır.
6. Günlük ve anılar: Özellikle bizi duygusal yönden rahatsız eden, sağlıklı olarak boşlatılamadığı taktirde bitmemiş işlere dönüşebilecek konuların yazılarak dosyalandığı bir bölümdür. Psikolojik yönden rahatlamamızı sağlayacak bu kayıtlar, saklanabileceği gibi yırtıp atılabilir de. Ancak bu kayıtlar saklandığı taktirde, zaman zaman açılıp okunduğu taktirde farkmdalık düzeyimizin gelişmesine olumlu katkı yaparlar.
7. ihtiyaç duyulacak diğer bölümler: Burada belirtilmeyen ancak; her bireyin kişisel, aile, iş ve çevre yaşam alanlarında ihtiyaç duyacağı diğer bölümlerden oluşur.
Baltanızı Bileyin
KYF'ye göre sağlıklı olmak demek; fiziksel, zihinsel, duygusal ve tinsel yönlerden tam bir iyilik hali içinde bulunmak demektir. Sağlıklı olmak için; hem temel yaşam alanlarını hem de kişisel yaşam alanlarını ihmal etmemek gerekir. Sadece ihmal etmemek yetmez, aynı zamanda bu yaşam alanları arasındaki dengeyi de gözetmek gerekir.
Ancak günlük yaşamda, hepimiz zaman zaman yaşam alanlarından bazılarını ihmal ederiz. Yaşam alanları arasında dengeyi de tam olarak sağlayamayız. Bazen, istesek de denge-
355
yi sağlamak mümkün olmaz. Geçici dengesizlikler olabilir, ancak bu dengesizlikler alışkanlıklara dönüşmemelidir. Aksi taktirde, dengesizliklerin uzun sürmesi halinde, bileği taşı gibi biledikçe aşınırız. Bir süre sonra, bırakın çevreye yararlı olmayı, kendimize dahi faydamız olmaz. Çünkü, baltamız kö-relmiştir:
19. yüzyılın sonlarında bir işadamı, satın almış olduğu geniş arazi parçasındaki ağaçlan kestirmek ister. Bu amaçla gazetelere ilan verir. Cazip ücretleri duyan çok sayıda orman işçisi, çalışmak için başvurur. İşadamı araziyi biran önce temizletmek istediğinden, bir haftada en fazla ağaç kesecek olana büyük bir ödül koyar.
Tüm işçiler, büyük ödülü alabilmek için hiç durmadan çalışmaya başlarlar. Hiç dinlenmeden, baltalarını bilemeden sürekli çalışırlar. Çünkü, diğerleri tarafından geçilmekten korkarlar. Bir süre sonra, baltalarının körelmesi nedeniyle yorulur ve yavaşlarlar. Sadece ödüle odaklanmış olduklarından dolayı, dinlenmeyi ve kör baltalarını bilemeyi akıl edemezler. İçlerinden bir tanesi ise, endişeye kapılmadan ve kazanacağından emin bir şekilde, her saat başı bir süre dinlenir. Bu dinlenmeler esnasında da, her seferinde körelen baltasını biler. Sonuçta, yarışı da bu işçi kazanır.
Ağaç kesen işçilerde olduğu gibi; gündelik yaşantımızda kendimizi ağaç kesmeye o denli kaptırırız ki, baltamızı bilemeyi dahi unuturuz. Günlük koşuşturmalardan fırsat bulup, kendimize zaman ayıramayız. Bu nedenle de; verimsiz, stresli ve dengesiz yaşarız. Kişisel yaşamımızda, "baltayı bilemek" demek; tüm yaşam alanlarına vakit ayırmak, onları ihmal et-
356
meden dengeli yaşamak demektir. Kişisel baltamızı bilemek, bizi uzun dönemde başarılı, mutlu ve etkili kılar.
Sözümün Özü
İnsan, kişisel potansiyelini etkili bir şekilde kullanarak kaliteli bir yaşama ulaşabilir. Mutlu ve başarılı olabilir. Ayrıca, yaşam sürekli çalışmaktan ibaret değildir. İşimiz dışında, kişisel yaşam alanlarına da vakit ayırmalıyız. Diğer alanları ihmal ederek, ulaşılan başarı eksik başarıdır. Bu nedenle, düzenli olarak kendimize de vakit ayırmalıyız. Hobilerle ilgilenmeliyiz. Bu hobiler; balık tutma, evcil hayvanlar beslemek, sosyal amaçlı derneklerde çalışmak, yeni yerler görmek olabilir. Bu hobiler arasında, okuma ve sporu saymadım. Çünkü okuma ve spor yapma, kaliteli yaşam karesi etkinliklerinden olup, yaşam boyu aksatılmadan yapılması gereken temel aktivitelerdir.
9. Kısmı'da burada bitirdikten sonra, birinci etabın sonuna yaklaşıyoruz. Artık sizlere veda etme vaktim geliyor. İşte, sizlere veda etmeden önce değineceğim son konu, "Birinci Etabı Bitiriken" konusudur.
10
BİRİNCİ ETABI BİTİRİRKEN
"Uygarlığın gerçek ölçüsü ne nüfus çokluğu, ne
kentlerin büyüklüğü, ne de üretim bolluğudur.
Gerçek ölçü, ülkenin yetiştirdiği insanların kalitesidir."
Ralph Voldo Emerson
Tebrikler... "Kaliteli lnsan"ı okumuş ve 4 etaptan oluşan kaliteli yaşam yolculuğunun ilk etabını geçmiş bulunuyorsunuz. Şimdiye kadar; yaşam alanlarında dengeli yaşayıp yaşamadığınızı sorgulamış, dengesizliğin sebeplerini anlamış olmalısınız. Kendinizi ve kişisel potansiyelinizi tanımış, gitmek istediğiniz yeri ve istikameti belirlemiş, kişisel değişim ve gelişiminizi başlatmış olmalısınız. Eğer bu hedeflere ulaşamamışsamz, kitabı yeni baştan özümseyerek bir kez daha okuyunuz.
Aslında bu hedeflere ulaşmış olsanız bile, bir süre sonra mutlaka bir kez daha okuyun. Sadece kitabı okumakla kalmayıp, tüm sevdiğiniz insanlara da tavsiye edin. Edin ki, sevdiğiniz insanlar da bir an önce kaliteli yaşam yolculuğuna başlayabilsinler. Edin ki, tüm sevdikleriniz yaşamlarının ikinci bölümünü; daha anlamlı, daha doyumlu, daha mutlu, daha başarılı, kısaca daha kaliteli yaşayabilsinler.
358
Ancak, sorumlu bir birey olarak sadece kendimizi geliştirmemiz yeterli olmaz, Türk toplumunu da dönüştürmek gerekir. Bunun için, Türk insanının "hardware"inde yani ambalajında değil; "software"inde yani paradigmalarına yön veren zihinsel programında Rönesans'ı gerçekleştirmek gerekir. Toplumsal bozulmanın en üst seviyede olduğu günümüzde, bu değişime her zamankinden daha çok ihtiyaç duymaktayız. Ancak bu noktada, işimizin kolay olmadığını da bilmemiz gerekiyor. Bunu anlayabilmek için, ülkemizdeki trafiği gözlemlemek yeterlidir.
Toplumların medeniyet ve kalite düzeylerini gösteren en iyi kriterlerden bir tanesi de trafiktir. Trafikte seyreden araçlar ve şoförlerin davranışları izlenerek, toplumların karakteristik özellikleri net bir şekilde gözlemlenebilir. Trafikte, insanların birbirlerine sabırlı ve hoşgörülü davrandığı, karşılıklı olarak birbirlerinin haklarına saygı gösterdiği, nezaketle davrandığı bir toplum kaliteli yaşama ulaşmış demektir.
Türk'ü Trafikte Okumak
Bugün Türk toplumunun sosyal durumunu, en iyi trafikteki hoşgörüsüzlüğümüz yansıtmaktadır. Ülkemizdeki trafiğin genel durumunu çok güzel ifade eden bir metni, yalnız başlığını değiştirerek aynen aşağıya alıyorum. Metnin, Türk toplumunun içinde bulunduğu durumu ne kadar yansıtıp yansıtmadığına siz karar verin, işte metin:1
1) Ey İstanbul Şoförü. Erişim: www.oto-park.com E. Tarihi:20.06.2001
359
"Ey Türk Şoförü !
Birinci vazifen, önündeki aracı geçmektir. Bu, senin en büyük tatmin kaynağındır. Önündeki aracı geçerek; seni aşağılayan, hor gören, sana yavru muamelesi yapan, baskı uygulayan herkesten hıncını almış olacaksın. Önündeki aracı geçmekten vazgeçersen, seni hayata bağlayan tüm bağlar kopmuş olur. Kendini çok kötü hissedersin. Buna asla izin verme. Bilhassa ve özellikle erkekler ve erkek gibi araba sürenler, şunu iyi bilmelisiniz ki, önündeki aracı geçmeyenin cinsel gücü dumura uğrar. Cinsel güç, insanın en büyük hazinesidir. Bugün veya gelecekte, seni bu hazinenden mahrum etmek isteyecek, araç içi veya araç dışı kötü niyetli insanlar olacaktır. Onlara kulak asma.
Eğer seni geçen bir araç olursa onu izle ve geç. Unutma, seni geçen araçların büyük motor güçleri varsa, senin de cesaret dolu yüreğin var. Durma atıl, önündeki aracı geç.
Bu geçiş üç beş kişinin yaralanmasıyla ve hatta ölmesiyle sonuçlanacak bir kazaya sebebiyet verebilir. Kazaya uğrayacaklardan biri sen olacak olsan bile, ölü ve yaralı sayısını düşünme. Önündeki aracı bir an önce geçmeye bak. Geçişi soldan yalamıyorsan sağdan dal; kıvrıl sola kay. Refüjler ve arıza şeritleri, senin bu arzunu karşılamak üzere inşa edilmiştir. Kullan onları. Önündeki aracın önü, sağı ve solu dolu olsa da, yol iste! Sıkıştır onu. Selektör yap, korna çal, egzozunu koklayacak kadar yaklaş; gerekirse hafiften tosla...ama mutlaka geç.
Ey Türk Şoförü!
Önündeki aracı geçmek için, içinde bulunduğun durumun ahval ve şartlarını düşünme. Koşullar tümüyle elverişsiz olabilir. Sen yorgunluktan bitap düşmüş, gözünü açık tutamaz halde alkollü hatta sarhoş olabilirsin, yol kaygan hatta buzla kaplı olabilir; tepe üstüne yaklaşıyor veya viraja giriyor olabilirsin;
|>ı V
360
hemen ileride bir demiryolu hemzemin geçidi bulunabilir; tren düdük çalabilir; 'aracın eski, lastiklerin kabak, frenlerin patlak olabilir; gece karanlık, hatta zifir olabilir; farların yanmayabilir, ön camın çamurla kaplanmış olabilir;...
Bütün bunlardan daha elim ve vahim olmak üzere, aracının içinde bulunanlar, "aman yapma, sakın geçme" diye bağırabilir; daha da acısı bu kişiler senin karın, çocukların, anan, baban, kardeşin olabilir; araç içindekiler can kaygısıyla, davranışlarını, trafik polisinin hatalı geçişi engelleme çabalarıyla birleştirmiş bile olabilirler.
Ey Türkiye'nin her yaştan genç şoförü!
İşte bütün bu şartlar altında dahi birinci vazifen, önündeki aracı geçmektir. Muhtaç olduğun kudret, ayağının altındaki gaz pedalında mevcuttur."
Zülfü Livaneli'nin Sabah Gazetesindeki köşesinde yazdığına göre, New York Times temsilcisi Stephen Kinzer, Türkiye hakkında; "Mevcut durumuyla, olması gereken yer arasında bu kadar büyük uçurum bulunan başka ülke bilmiyorum" demiş. Kinzer, yerden göğe kadar haklıdır. Ancak, kendisinden öğrenmek isterim; "Televole" kültürü ile, bu seviyeden daha ileride olan başka bir ülke var mı acaba?
Televole Kültürü ve Arabesk Yaşam
Günümüzde, bir Arabesk kültür olan "Televole" kültürü tıpkı bir kanser mikrobu gibi Türk toplumunu esir almıştır. Feyzullah Eroğlu, "Davranış Bilimleri" adlı eserinde; "Arabesk kültürün en belirgin özelliği, kuralsızlık ve ilkesizliktir. Nasıl
361
ki, arabesk müzikte, makam ve nota yoksa, düzgün diksiyon ve güzel Türkçe kaygısı yoksa, arabesk davranışlarda da tutarsızlık hakimdir" dedikten sonra, sözlerini şöyle sürdürmektedir; "Arabesk kültürün davranışsal başka bir özelliği ise, kitle insanının aşırı duygusal olması ve akli kontrolün erimesidir. Arabesk kültürde akim yerini, duygular ve içgüdüler almaktadır. Rasyonel davranışların yerine, çoğunlukla düşünülmeden gerçekleştirilen rastgele ve irrasyonel davranışlar ikame edilmiştir."2 İşte, Star Gazetesi arşivlerinden derlenmiş, Eroğ-lu'nu haklı çıkartacak türden, yurdum insanının yaşadığı gerçek olaylardan bir demet:3
1. İki odayı, tek oda yapmak isteyen ev sahibi işi abarttı. Tek duvar için kazma yerine dinamit kullandı, mahalleyi havaya uçurdu, kendisi de yaralandı.
2. Anne, yağmur girmemesi için bacayı tıkadı. Sobadan çıkan karbonmonoksit evi doldurdu. Anne ve oğlu öldü, üç çocuk komaya girdi.
3. Asabi çoban, ot yemeyen koyunu tüfeğinin dipçiğiyle dövmeye başladı. Tüfek ateş aldı, çoban öldü.
4. Acemi avcı ihtiyaç molası verdi. Tüfeği bacaklarının arasına kıstırıp tuvaletini yapmak istedi. O sırada köpeği ku-. cağına atladı, tetiğe dokundu. Avcı çenesinden giren fişekle öldü.
5. Tarlada otlayan iki koyun, bir evin önündeki inşaat kumunu dağıttı. Koyunun sahibi aile ile, kum sahibi aile birbirine girdi. İki aileden 5 kişi öldü.
2) Eroğlu, Feyzullah. Davranış Bilimleri, s. 136.
3) Star Gazetesi, 16 Haziran 2002.
362
6. Şaşkın köylü, evinin terasındaki kömürlükte buzağı beslemeye başladı. Buzağı büyüdü, 250 kiloluk inek oldu. Odaya sığmayan inek, üç katlı evden vinçle indirildi.
7. Karadenizli iki kardeş, çatıdaki hurdaları satmak istedi. Ağabey çatıya çıktı, demir yığınlarını aşağıdaki kardeşine atmaya başladı. Kardeşi hepsini tuttu, biri hariç; buzdolabı. Onun altında kalıp ağır yaralandı. Hastanede; "Hızlı attı, tutamadım" dedi.
8. Askerden yeni dönen genç, dünya evine girdi. Gerdek gecesi eşine, askerlik anılarını anlatmaya başladı. Bir ara kendini kaptırdı, yanında getirdiği el bombasını gösterdi; "Bak bunu çekince patlıyor" dedi ve pimi çekti. Yeni evli çift öldü.
9. Yeni doğan yeğnini seven bir dayı, faciaya yol açtı. Bebeği "Hoppala" diye havaya fırlattı, talihsiz bebek tavandaki vantilatöre çarparak öldü.
Sonuç olarak; akılcı zihnin kullanılmadığı, insanların daha çok duygu ve hisleriyle hareket ettiği bir ülkede, krizlerin yaşanması kaçınılmazdır. Ancak, her alanda olduğu gibi, krizler konusunda da kantarın topuzu bir hayli kaçmıştır.
Krizlerin Etkisi
Ekonomik krizlerin arka arkaya patladığı yeni milenyu-mun ilk yıllarında, ulusça inim inim inliyoruz. Tiyatroların bile bir bir kapandığı şu günlerce, Türk milleti olarak gülmeye hasret kaldık:
363
Adam ruh doktoruna gider; "Ne olur doktor bey bana yardım edin. Hiç gülemiyorum" diye dert yanar. Doktor, "Bakın" der, "Bu konuda şikayeti olan birkaç hastam vardı. Şehrimize yeni gelen şu meşhur sirke gönderdim. Orada bir palyaço var. Bütün hastalarım evlerine kahkahalar atarak döndüler. Eminim siz de onu izleseniz, gülmekten kırılırsınız." Adam, bir önceki halinden daha da çaresiz bir ses tonuyla cevap verir:
-"Opalyaço benim!..."
Bir şeyi çok merak ediyorum. Halkın durumunu bilmesine biliyorum ama, tüm olanlara rağmen bizleri güldürmeye çalışan insanların sağlıklarını merak ediyorum! Umarım; Nejat Uygur, Levent Kırca, Ali Poyrazoğlu, Cem Yılmaz, Yılmaz Erdoğan gibi güldürü sanatçılarımızın sağlıkları yerindedir!... Fakat bir şeyi de itiraf etmeliyim; her hafta ailece severek izlediğimiz "Olacak O Kadar Televizyonu"nda, Levent Kırca'dan hiç de iyi sinyaller almıyorum!...
Tüm olumsuzluklarına rağmen krizleri; uzun yıllardan beri milleti sömüren aynı çıkar çevrelerinin ayıklanacağı, ülkemizin bağırsaklarının temizleneceği bir dönemin başlangıcı olarak görmekteyim. Nitekim, bunun etkilerini kısmen 3 Kasım 2002 seçimlerinde gördük. Bu transformasyon süreci 10-15 yıl sürebilir ancak, tüm insanların "insan" olarak yaşamaları yolunda kapı aralanmıştır artık. Değişimlerin hep olağanüstü dönemlerde ve toptan yapıldığı ülkemizde krizler, değişim sürecini başlatan dönemlerdir. Krizlere bir de bu açıdan bakmak gerekir.
364
Türk Toplumunda Değişim
Türk insanı olarak bizler, olağan dönemlerde yapılması gereken normal değişimleri tedricen yapmayı bugüne kadar başaramamışız. Değişimleri, hep olağanüstü dönemlerde ve bir kalemde toptan yapmışız. Uzun erimli ve planlı hareket etme-rrişiz. Hareket etmek için, hep yumurtanın kapının ağzına gelmesini beklemişiz. "The Economist" Dergisi bu konuda; "Türklerin kendilerine özgü bir sağduyuları var. En büyük bunalımların içinden, her türlü ümitlerin kesildiği anda bir çözüm yolu bulup çıkıveriyorlar" diyor. Tıpkı aşağıdaki hikâyede olduğu gibi:4
Fıkra meşhur... İki Türk pilot, uçağı havalandırmadan önce son sürat pistin sonuna doğru ilerler. Yolcular tedirgin bir şekilde uçağın kalkmasını beklerler; ama bir türlü tekerlekler yerden kesilmez. Havaalanının sonundaki ormanlığa tam dalacakken, kabinde bulunan yolcular can havliyle çığlığı basarlar. Pilot son anda dümeni yukarı çevirir ve uçak havalanır. Oynadığı bu tuhaf oyundan garip bir haz edan kaptan pilota, yardımcısı sitem-kâr konuşur:
-"Bir gün yolcular bağırmayacak ve biz kalkar kalkmaz yere çakılacağız!"
Hürriyet Gazetesi yazarı Cüneyt Ülsever de; "Hem Osmanlı, hem de Türkiye Cumhuriyeti'nde, ülkenin başı derde girmeden ve batı değişim için bastırmadan değişim yapılamadığını"5 yazıyor. Veriler, Ülsever'i haklı çıkarıyor. İşte, Türk ta-
4) Zaman Gazetesi, 14 Haziran 2002.
5) Hürriyet Gazetesi, 20 Şubat 2002.
365
rihinde toptan değişimin yapıldığı zamanlardan derlediğim bir demet:
• 1839 Tanzimat Fermanı
• 1856 Islahat Fermanı
• 1876 I. Meşrutiyetin îlanı
• 1908 II. Meşrutiyetin ilanı
• 1923 Cumhuriyetin İlanı
• 1960 27 Mayıs İhtilali
• 1972 12 Mart Muhtırası
• 1980 12 Eylül İhtilali
• 1997 28 Şubat (Post Modern İhtilal)
Türkiye'de, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı bir değişim süreci başlamıştır. Bu değişim isteği, halktan gelmektedir. Zaman içerisinde çoğalarak, çığ haline dönüşecek olan kar topu yuvarlanmaya başlamıştır. Bu çığ, değişime direnenleri ve karşısına çıkacak tüm engelleri ezip geçecektir.
Bugün Türk Milleti; ekonomik krizler, hortumlamalar, toplumsal değerlerimizdeki yozlaşma ve ahlaksızlıklar nedeniyle büyük bir ümitsizliğe düşmüştür. Şunu unutmamalıyız ki, değişimi gerçekleştiren ve ülkelerini refaha ulaştıran liderler, hep bu tür ortamlarda doğmuş ve büyümüşlerdir. Yani bu olumsuz iklim, lider iklimidir. Tıpkı, Atatürk de olduğu gibi: Atatürk 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıktığı gün doğmadı. O, Osmanlı İmparatorluğu'nun en güçsüz olduğu, sömürü ve dışa bağımlılığın en çok arttığı, yolsuzluk ve kokuşmanın en yoğun olduğu çöküş döneminde yetişmiştir. Bu gibi olumsuz ortamlar, tıpkı toprağa atılan buğdayın çürüdüğünde yeni bir fi-
366
liz vermesi gibidir. Filizin yeşerdiği dönem, çürümenin en fazla olduğu dönemdir. Diğer bir deyişle; "Gecenin en karanlık zamanı, şafak sökmeden önceki zamandır."
Parlak Bir Gelecek Bizi Bekliyor, Ancak...
Bugün ülkemizde, sanayici ve işadamları başta olmak üzere, toplumun her kesiminden yeni taze filizler sürmekte olduğunu sevinçle görüyorum. Birbirinden bağımsız olarak yeşeren bu filizler, ülkenin geleceğinde çok önemli görevler üstlenecek ve gelecekte bir zincirin halkalarını oluşturacaklardır.
Türk halkı olarak bizler, yeni kurtarıcılar beklemeden, her ne yapıyorsak onun en iyisini yapmamız gerekir. Kurtarıcı bekleme devri çok gerilerde kalmıştır. Ancak, geminin kaptanlığını yapacak diğer bir deyişle, orkestra elemanlarının uyum içinde ve optimum verimlilikle çalışmasını sağlayacak liderlere ihtiyaç duymamız da kaçınılmazdır. Tarihte örnekleri olduğu gibi bu ülke, Türk halkının ihtiyaç duyduğu liderleri mutlaka çıkaracaktır. Kendi adıma, Türk halkını çok güzel bir geleceğin beklediğine yürekten inananlardanım. Yalnız, bir şeyi yapmak kaydıyla:6
Baku Ûniversitesi'nde kürsü sahibi bir İngiliz Profesör, üniversiteye doğru yürürken, "Kesmece karpuz!" diye bağırarak karpuz satan bir karpuzcuyu seyretmeye başlar. Adam arabasından aldığı herhangi bir karpuza bir iki deja avucu ile dokunduktan sonra, bıçağını vuruyor ve kıpkırmızı karpuzu müşteriye göstererek veriyordu.
6) Muallimoğlu, Nejat. Hitabet, s. 1026.
367
Adamın başındaki müşterileri dağıldıktan sonra, profesör karpuzcuya yaklaşır ve sorar: "Arabadaki karpuzların hepsi kıpkırmızı mı?"
Karpuzcu, "Hayır, içlerinde ham olanlar da var" deyince, İngiliz Profesör rastgele üç karpuz seçer ve karpuzcuya "Şunları kes de içini bana göster" der. Seçtiği karpuzların üçü de ham çıkınca, İngiliz profesör karpuzcuya, "Pekiyi, siz şimdi benim için bir karpuz seçin" der.
Karpuzcu, arabadaki karpuzlardan bir ikisini şöyle bir yokladıktan sonra, bir tanesini alır ve bıçağını vurur. Karpuz kıpkırmızıdır. Karpuzcunun parasını ödeyen profesör, başını hayret içinde iki yana sallayarak şöyle der;
-"Kafa çok yahşi, ama sadece karpuza çalışıyor."
Karpuzcunun hikâyesinde olduğu gibi, Türk insanının zekası çok üst düzeydedir. Ancak bu zekamızı; hep kestirme yollara, üçkağıtçılıklara, alnımız terlemeden kazanmaya, kısa sürede köşeyi dönmeye, lüks yaşamaya harcıyoruz. Eğer, Türk toplumunun zihinsel programını mümkün olan en kısa sürede yenisi ile değiştirebilirsek, bizleri çok parlak bir gelecek beklemektedir. Aksi taktirde, dünya medeniyetinin amatör liglerinde top koşturmaya devam edeceğiz.
Son Söz
"Evreni yaratan Tanrı, Hollandayı yaratan Hollandalılardır" özdeyişinde olduğu gibi; her Türk insanına büyük görevler düşmektedir. Gerekli ve zorunlu durumlar hariç olmak üz-re, ükeyi terk ederek kestirme yolları tercih etmenin doğru bir yol olmadığına inanıyorum. Kendi adıma, görev ve sorumlu-
368
luğumun, omzumdaki yükün ağırlığının bilincindeyim. Bu yükümü, kendim ülkesine ve toplumuna adamış insanlarla paylaşmak arzusundayım. Bu maksatla; özümüze ait değerlerimizi koruyarak, ilim ve bilimin rehberliğinde çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak isteyen toplumun tüm kesimleri ile bütünleşmek istiyorum. Hizmet yolculuğumda; düşüncelerimi paylaşan, kaliteli yaşama ulaşma yolunda hizmet etmeye gönüllü tüm insanlarla bir gün bir yerde buluşmayı ümit ediyorum.
işte bu süreçte; ülkesini, şirketini ya da ailesini kurtarmak isteyen insanların öncelikle kendilerini kurtarmaları gerektiğine inanıyorum. Dizinin ilk kitabının, bireysel kaliteyi ve etkili liderliği esas alan "Kaliteli insan" olmasının nedeni de budur. Bu süreci daha da hızlandırmak için sizlere, seçmiş olduğum kitaplardan bir demet öneriyorum, işte kitapların adları;
1. İnsanın Anlam Arayışı/Victor E. Frankl/Öteki
2. han llyiç'in Ölümü/ Tolstoy/Oda
3. Kendine Yardım/Samuel Smiles/YKY
4. Mutluluk Sanatı/Dalai Lama/Dharma
5. Kişisel Ataleti Yenmek/Mümin Sekman/Alfa
6. Düşünce Atlası/Nüvit Osmay/Çark
7. Etkili însanlann 7 Alışkanlığı/Stephen R. Covey/Varlık
8. Savaşçı/Doğan Cüceloğlu/Sistem
9. İnsanı Tanıma Sanatı/Alfred Adler/Say
10.Mizahın İyileştirici Gücü/Ailen Klein/Epsilon
Bu kitabı, kişisel yaşamınızın mimar ve mühendisi olarak, yaşamınızı yeniden inşa etmenizde sizlere rehberlik etmesi
369
için yazdım. Bu amacıma bir parça olsun ulaşabildiysem, kişisel misyonumu gerçekleştirme yolunda kendimi bahtiyar hissedeceğim. Bu arada; "Kaliteli Yaşam Felsefesi"nin yaşamınıza yaptığı katkıları, yolculuk sürecinde ve daha sonraki süreçlerde yaşamış olduğunuz ilginç deneyimleri ve kitap hakkındaki görüşlerinizi de sizlerle paylaşmaktan mutluluk duyacağım. En kısa sürede, kaliteli yaşam yolculuğunun ikinci etabı olan "Kaliteli Aile"de sizlerle yeniden buluşmak için sabırsızlanıyorum.
içinizde var olan eşsiz güzellikleri ve zenginlikleri keşfetmeniz; kutup yıldızınıza bir an önce ulaşmanız; ve sonuçta mutlu, dengeli ve kaliteli bir yaşam sürmeniz dileğimle... Şimdilik, hoşçakalm...
İletişim için:
PK 434 Yenişehir/Ankara
E-mail : mcesitcioglu@hotmail.com
I
EĞER
Eğer; çevrenizdekiler kendilerini kaybedip seni haksız yere suçladıkları zaman, sen soğukkanlılığını muhafaza edebilirsen,
Eğer; herkes senden şüphelendiği halde,sen onların bu şüphelerini hoşgörü ile karşılayabilir, onlara hak verirjakat kendine olan güvenini asla kaybetmezsen,
Eğer; bekleyebilir ve beklemeden usanmazsan,veya hakkında yalanlar uydurulup, sana kara sürülmeye çalışıldığında,sen de yalan ve iftiraya başvurmazsan, yahut senden nefret edenlerden nefret etmezsen,ne çok iyi görünmeye, ne de çok bilgiçlik taslamaya kalkmazsan,
Eğer; hayal kurabilir,fakat hayallerinin esiri olmazsan,
Eğer; düşünebilir,fakat düşüncelerinin esiri olmazsan,
Eğer; zafer ve felaketle yüz yüze geldiğinde bu iki sahtekarı da aynı olgunlukla karşılayabilir ve ne şımanr,ne de çöküntüye uğramazsan,
Eğer; gerçek sözlerin,düzenbazlar tarafından bozulup ahmakları aldatacak bir tuzak haline getirilmesine tahammül edebilir sen,yahut ömrünü ve gençliğini vakfettiğin şeylerin bir anda yıkılışını gördüğünde,eğilip yıpranmış aletlerle onları yeniden kurabilirsen,
371
Eğer; cahillerle konuştuğun halde kendine ait iyi huylarını koruyabilir sen, veya krallarla dolaştığın halde gururlanıp benliğini kaybetmezsen,
Eğer; ne düşmanların,ne de sevgili dostların sözleri seni incitmezse,
Eğer; herkese değer verir,saygı gösterir,fakat kimseye fazla güvenmezsen,
Eğer; bir daha geri dönmeyecek olan altmış saniyeni insanlığa yararlı işlerle doldurabilirsen,
İşte o vakit,dünya ve içindeki her şey senindir.
Ve hatta sen o zaman daha fazla bir adamsın oğlum.
Rudyard Kipling
YAZAR HAKKINDA
1966 yılında Sungurlu'da doğan Mustafa Çeşitcioğlu, ilk öğrenimini memleketinde tamamladıktan sonra, ortaokulu Söke Lisesi'nde "Devlet Parasız Yatılı" olarak okumuştur. Söke Lisesi'nde başladığı lise öğrenimini, Sungurlu Lisesi'nde tamamlamıştır. 1982 yılında kazandığı İstanbul Hukuk Fakültesi'ne devam etmeyip, aynı yıl Kara Harp Okulu'na girmiştir. 1986 yılında Teğmen rütbesiyle mezun olduktan sonra, çeşitli Jandarma birliklerinde görev yapmıştır.
1993 yılında atandığı ve öğretim üyesi olarak görev yaptığı Jandarma Okullar Komutanlığı'nda, maddi delillere ve beden diline göre çağdaş sorgulamayı esas alan "Sorgulama Tekniği" adlı kitabı; 1996 yılında atandığı Jandarma Kriminal Daire Başkanlığı'nda ise, "Olay Yeri İnceleme Yönergesi" adlı eseri yazmıştır. Ayrıca, tüm illerde olay yeri incelemesinde görevlendirilen 600 civarında teknik elemanı eğitmiştir. Türkiye'yi, "Avrupa Olay Yeri inceleme Uzmanları Toplantısında da temsil eden Mustafa Çeşitcioğlu; en son görev yaptığı Jandarma Kriminal Daire Başkanlığındaki şube müdürlüğü görevinden, 1999 yılında kendi isteği ile emekli olmuştur.
373
1999-2002 yılları arasında, özel sektörde üst düzey yönetici olarak çalışmıştır. 1995-2003 yılları arasında "Kaliteli Yaşam Dizisi’ni hazırlamış olup, halen bu konudaki çalışmalarına devam etmektedir. Yazarlık çalışmalarının yanı sıra, profesyonel iş yaşamını "Kaliteli Yaşam Seminerleri" vererek sürdürmektedir. Ayrıca, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin 15 eğitim merkezindeki konferanslarına devam etmektedir. Bu maksatla, şimdiye kadar 10 bin kişiye ulaşmıştır. Profesyonel iş yaşamında verdiği seminerlerin adları şunlardır;
1. Kaliteli insan
2. Kaliteli Aile
3. Kaliteli Kurum
4. Kaliteli Toplum
5. ilişkilerde ve iletişimde Kalite
6. Kişisel Değişim ve Gelişim
7. Kişisel Potansiyelin Etkili Kullanımı
Başta Türk insanı olmak üzere, tüm insanların yaşam kalitelerine katkıda bulunmayı ve bu yolda hizmet etmeyi misyon edinen Mustafa Çeşitcioğlu; kaliteli yaşam konusunda faaliyet gösterecek bir sivil toplum kuruluşunun alt yapı çalışmalarını da sürdürmektedir. Yüksek lisansını Ankara Üniversitesi'nde tamamlayan yazar, evli ve iki çocuk babası olup, iyi derecede İngilizce ve Arapça bilmektedir.
GENEL KAYNAKÇA
Adler, Alfred. İnsanı Tanıma Sanatı. Çev: Ş. Başar. Dergah Yayınları, İstanbul, 1979.
Adler, Alfred. Yaşamın Anlamı ve Amacı. Çev: K. Şipal. Say Yayınları, İstanbul, 2000.
Aktaş, Şerif. / Gündüz, Osman. Yazılı ve Sözlü Anlatım Sanatı. Akçağ Yayınları, Ankara, 2001.
Akyol, Taha. Hayat Yolunda. Doğan Kitap, İstanbul, 2001.
Ali, Şerafettin. Timur ve Tüzükatı. Çev: K. Kutay. Academyplus Yayınevi, Ankara, 2000.
Allan, Jane. Zaman Yönetimi. Çev: M. Zaman. Hayat Yayınları, istanbul, 1999.
Altan, Çetin. Kullar ve Sultanlar. İnkılap Kitabevi, İstanbul, 2001. '
Altan, Çetin. Tarihin Saklanan Yüzü. İnkılap Yayınevi, İstanbul, 1999.
Atay, Falih Rıfkı. Çankaya. Bateş A.Ş., İstanbul, 1998.
Ateş, Toktamış. Düşünce Parlamentosu. Çağdaş Yayınları, İstanbul, 1996.
Aydoğan, Metin. Bitmeyen Oyun. Otopsi Yayınları, İstanbul, 2000.
Aydoğmuş, Kayıhan ve arkadaşları. Ana-Baba Okulu. Remzi Yayınevi, İstanbul, 1999.
Baltaş, Acar. Ekip Çalışması ve Liderlik. Remzi Kitabevi, istanbul, 2001.
Baltaş, Acar. Üstün Başarı. Remzi Yayınevi, istanbul, 1993.
Baltaş, Zuhal/ Baltaş, Acar. Bedenin Dili. Remzi Yayınevi, istanbul, 1999.
Baltaş, Zuhal/ Baltaş, Acar. Stres ve Başaçıkma Yolları. Remzi Yayınevi, istanbul, 2000.
376
Baykal, Adnan N. Mustafa Kemal Atatürk'ün Liderlik Sırları. Sistem Yayıncılık, İstanbul, 1999.
Bıçakçı, Ulaş. Başarının Olmayan Rotası. Rota Yayınları, İstanbul, 1999.
Bıçakçı, Ulaş. Paradigma ve Yaşam Kalitesi. Sistem Yayıncılık, İstanbul, 2001.
Boeckel, Johannes F. Pratik Meditasyon Tekniği. Çev: E. Tuzcular. Remzi Kitabevi, İstanbul, 1996.
Bozdağ, ismet. Atatürk'ün Fikir Sofrası. Tekin Yayınevi, istanbul, 1999.
Bozdağ, ismet. Kültür ihtilalimiz. Tekin Yayınevi, istanbul, 1999.
Burg, Bob. Birlikte Kazanmak. Çev: S. Yeniçeri. Beyaz Yayınları, istanbul, 1999.
Burley-Allen, Madelyn. Zihinsel Becerileri Geliştirmek. Rota Yayınları, istanbul, 1997.
Burnell, Ivan. Pozitif Hareketin Gücü. Çev: A. Açıkgöz. Form Yayınları, İstanbul, 1997.
Buzan, Tony. Aklını En iyi Şekilde Kullan. Çev: B. Ergüder. Arion Yayınları, istanbul, 1999.
Cahandler, Steve. Kişisel Başarı İçin 100 ipucu. Çev: A. Ünver. Rota Yayınları, istanbul, 1998.
Canfield, Jack. / Hansen, Mark V. / McNamara, Heather. Tavuk Suyuna Çorba: Her Zaman Ayakta Kalmayı Başaranların Yüreğinizi Isıtacak Öyküleri. Çev: G. Tümer. HYB Yayıncılık, Ankara, 2002.
Carlson, Richard. Endişeyi Bırak Zengin Olmaya Bak. Çev: E. Ören. Alkım Yayınları, istanbul, 1998.
Carlson, Richard. Ufak Şeyleri Dert Etmeyin. Çev: E. Ören. Alkım Yayınevi, istanbul, 1998.
Carnegie, Dale. Dost Kazanma ve insanları Etkileme Sanatı. Çev: K. Keskiner. Alkım Yayınları, istanbul, 1995.
Carrol, Lewis. Alice Harikalar Ülkesinde. Çev: T. Uyar. Can Yayınları, istanbul, 2001.
Casteneda, Carlos. talan Yolculuğu. Söz Yayın, istanbul, 2000.
Chambry, Emile. Masallar. Çev: N. Ataç. Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, Ankara, 2001.
377
Chapman, Gary. Beş Sevgi Dili. Çev: B. Çelik. Sistem Yayıncılık, istanbul, 1996.
Chopra, Deepak. Koşulsuz Yaşam. Çev: E. Karan, inkılap Yayınevi, İstanbul, 1997.
Cialdini, Robert B. Iknanm Psikolojisi. MediaCat Kitapları, istanbul, 2002.
Clark, Dan. Satılık Köpek Yavruları ve Esin Kaynağı Olacak Başka Öyküler. HYB Yayıncılık, Ankara, 2001.
Cloud, Henry/ Tovrasend, John. Sınırlar. Çev: I. Güpgüpoğlu. Sistem Yayıncılık, İstanbul, 2001.
Condrill, J.& Bough, B. 101 iletişim Yolu. Çev: A. Şahin. Beyaz Yayınları, istanbul, 2000.
Covey, R. Stephen. First Things First. Simon & Schuster, Rockefeller Center, 1230 Avenue of the Americas, New york, New York 10020, 1990,
Covey, R. Stephen. The 7 Habits of Highly Effectives People. Simon & Schuster, Rockefeller Center, 1230 Avenue of the Americas, New york, New York 10020, 1990.
Covey, Stephen R. Etkili insanların 7 Alışkanlığı. Çev: G. Suveren/ O. Deniztekin. Varlık Yayınları, istanbul, 1999.
Covey, Stephen R. Önemli İşlere Öncelik. Çev: O. Deniztekin. Varlık Yayınları, istanbul, 1998.
Cüceloğlu, Doğan. İçimizdeki Biz. Sistem Yayıncılık, İstanbul, 2001.
Cüceloglu, Doğan, içimizdeki Çocuk. Remzi Kitabevi, İstanbul, 2000.
Cüceloglu, Doğan, insan ve Davranışı. Remzi Kitabevi, istanbul, 1999.
Cüceloğlu, Doğan, iyi Düşün Doğru Karar Ver. Sistem Yayıncılık, istanbul, 1994.
Cüceloglu, Doğan. Savaşçı. Sistem Yayıncılık, istanbul, 1999.
Cüceloglu, Doğan. Yeniden insan insana. Sistem Yayıncılık, istanbul, 1995.
Çeşitcioglu, Mustafa. Kriminalistik ve Narkotik. Jandarma Okullar Komutanlığı Yayınları, Ankara, 1996.
Çeşitcioglu, Mustafa. Soruşturma ve Sorgulama Tekniği. Jandarma Okullar Komutanlığı Yayınları, Ankara, 1995.
378
Çiftkaya, Murat. Gülümseyen Öyküler. Timaş Yayınları, İstanbul, 2002.
Damasio, Antonio R. Descartes'in Yanılgısı. Varlık Yayınları, istanbul, 1999.
Davutoğlu, Ahmet. Stratejik Derinlik. Küre Yayınları, İstanbul, 2001.
Değişim. Harvard Business Review. Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası Yayını, istanbul, 1999.
Denton, J. Michael. Nature's Destiny: How the Laws of Biology Reveal Purpose in the Universe, The Free Press, New York, 1998.
Dicle, Ülkü. Bir Yönetim Aracı Olarak Örgütsel Haberleşme. Milli Prodüktivite Merkezi Yayınları, Ankara, 1974.
Dimitrius, Jo-Ellan / Mazzarella, Mark. insanları Okumak. Arıtan Yayınevi, istanbul, 2001.
Dincer, Müjde K. Kişisel İmaj. Alfa Yayınları, istanbul, 1998.
Dinler, Veysel. Doğu Bilgelerinden Özdeyişler. Beyaz Yayınları, istanbul, 1999.
Doğadaki Ayak izlerimiz. Doğal Hayatı Koruma Derneği Yayım, İstanbul, 2000.
Dornan, Jim. Başarı için Stratejiler. Çev: I. Güpgüpoğlu. Sistem Yayıncılık, İstanbul, 1995.
Doubtfire, Dianne. İnsanlarla İyi Geçinmenin Yöntemleri. Çev: E. Kayra. Rota Yayınları, İstanbul, 1997.
Dökmen, Üstün. İletişim Çatışmaları ve Empati. Sistem Yayıncılık, İstanbul, 2000.
Dökmen, Üstün. Varolmak Gelişmek Uzlaşmak. Sistem Yayıncılık, istanbul, 2000.
Drucker, F. Peter. 21. Yüzyıl İçin Yönetim Tartışmaları. Çev: I. Bahçı-vangil/ G. Gorbon. Epsilon Yayınları, istanbul, 2000.
Drucker, Peter F. Gelecek İçin Yönetim. T. iş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 2000.
Drucker, Peter F. Sonuç için Yönetim. İnkılap Yayınları, istanbul, 1998.
Drucker, Peter F. Yönetim. Orta Doğu Teknik Üniversitesi Yayını, Ankara, 1994.
Elmacıoğlu, Tuncer. Bilgece Yaşamak. Beyaz Yayınları, istanbul, 1999.
379
Ercan, Ahmet R. Eğitimde Biz ve Çocuklarımız. Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, Ankara, 2000.
Erkan, Hüsnü. Bilgi Toplumu ve Ekonomik Gelişme. Türkiye iş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1998.
Eroğlu, Feyzullah. Davranış Bilimleri. Beta Yayınları, istanbul, 2000.
Esirci, Şükrü. Çağımızda Görgü ve Nezaket Kuralları. Şedele Matbaacılık, istanbul, 1989.
Etkin iletişim. Harvard Business Revievv. Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası Yayını, istanbul, 2000.
Fisher, Edwin B. / Goldfarb, Toni L. 7 Adımda Sigarasız Hayat. Çev: M. Yürüşen. Phoenix Yayınevi, Ankara, 2001.
Frankl, E. Victor. Duyulmayan Anlam Çığlığı. Çev: S. Budak. Öteki Yayınevi, Ankara, 1999.
Frankl, Victor E. insanın Anlam Arayışı. Çev: S. Budak. Öteki Yayınevi, Ankara, 2000.
Fritz, Robert. Başkasına Çalışarak Zengin Olunmaz. Çev: Ö. Nudralı. Alkım Yayıncılık, istanbul, 2000.
Fromm, Erich. Erdem ve Mutluluk. Çev: Dr. A. Yörükan. T. iş Bankası Kültür Yayınları, istanbul, 1999.
Fuat, Memet. Nasrettin Hoca Fıkraları. Türkiye iş Bankası Yayınları, istanbul, 2002.
Gabor, Don. Küçük İşleri Doğru Yaptığınızda Büyük İşler Başarırsınız. HYB Yayıncılık, Ankara, 2000.
Geçtan, Engin, insan Olmak. Remzi Kitabevi, istanbul, 2000.
Geçtan, Engin. Psikodinamik Psikiyatri ve Normaldışı Davranışlar. Remzi Kitabevi, İstanbul, 2000.
Gerber, Michael E. Girişimcilik Tutkusu. Çev: T. Keskin. Sistem Yayıncılık, İstanbul, 1996.
Giblin, Les. Kendine Güven ve Güç. Çev: I. Güpgüpoğlu. Sistem Yayıncılık, istanbul, 1995.
Goleman, Daniel. Duygusal Zeka. Çev: B. S. Yüksel. Varlık Yayınları, istanbul, 2001.
Goleman, Daniel. Emotional Intelligence. Bantam Books, 1540 Broad-way, New York, New York 10036, 1997.
380
Goleman, Daniel. Hayati Yalanlar Basit Gerçekler. Arion Yayınevi, istanbul, 1999.
Gordon, Thomas. Aile iletişim Dili. Çev: E. Aksay. Sistem Yayıncılık, istanbul, 1996.
Gordon, Thomas. Çocukta Dış Disiplin mi? iç Disiplin mi?. Çev: E. Aksay. Sistem Yayıncılık, İstanbul, 1999.
Gordon, Thomas. Parent Effectiveness Training. Three Rivers Press, New York, New York, 2000.
Goulston, Mark/ Goldberg, Philip. Kendi Önünüzden Çekilin. Çev: Z. Yıldırımoğlu. Kuraldışı Yayıncılık, istanbul, 1999.
Green, Joey. Başarıya Giden Yol Başarısızlıktan Geçer. Çev: O. Akar. Beyaz Balina Yayınları, İstanbul, 2001.
Greenstein, George. The Symbiotic Universe: Life and Mind in the Cos-mos, New York: William Morrow, New York, 1988.
Greenwald, Jerry. Bağımlılık mı? Bağlılık mı? Çev: Z. Yıldırımoğlu. Kuraldışı Yayınları, İstanbul, 1999.
Grimm, Jacob. / Grimm, Wilhelm. Masallar I-II. Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, Ankara, 2001.
Güvenç, Bozkurt. Türk Kimliği. Remzi Yayınevi, istanbul, 2000.
Hamel, Gary. / Prahalad, C. K. Geleceği Kazanmak, inkılap Yayınları, istanbul, 1996.
Hanks, Kurt. insanları Motive Etme Sanatı. Alfa Yayınları, istanbul, 1999.
Harp, David. Üç Dakikalık Meditasyon. Çev: N. Altunel. Ötesi Yayıncılık, istanbul, 1998.
Hill, Napoleon. Düşün ve Zengin Ol. Çev: Z. I. Babayiğit. Altın Kitaplar, İstanbul, 1999.
Hoffer, Eric. Kesin İnançlılar, im Yayın Tasarım, istanbul, 1998.
Hortaçsu, Nuran. insan ilişkileri, imge Kitabevi, Ankara, 1997.
Ibsen, Henrik. Nora Bir Bebek Evi. Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1997.
iktisat Dergisi Sayı: 418-419. İstanbul Üniversitesi iktisat Fakültesi Mezunları Cemiyeti Yayını, istanbul, 2001.
incil. Elif Ofset, istanbul, 1996.
381
insanları Yönetmek. Harvard Business Review. Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası Yayını, istanbul, 1999.
Izgören, Ahmet Ş. Dikkat Vücudunuz Konuşuyor. Academyplus Yayınevi, Ankara, 1999.
Izgören, Ahmet Ş. Geleceğin Organizasyonunu Yaratmak. Academyplus Yayınevi, Ankara, 2001.
Jeffers, Susan. Yaşamla Dans Et. Çev: O. Türkkan. Sistem Yayıncılık, istanbul, 2000.
Kabacah, Alpay. Fıkralar Seçkisi. Özgür Yayınevi, istanbul, 1988.
Kağıtçıbaşı, Çiğdem, insan ve insanlar. Evrim Yayınevi, istanbul, 1999.
Karip, Emin. Çatışma Yönetimi. Pegem Yayıncılık, Ankara, 1999.
Karizma Dergisi Sayı: Nisan-Mayıs-Haziran 2002. Karizma Yayın A.Ş. Yayını, istanbul, 2002.
Kışlalıoglu, Mine./ Berkes, Fikret. Çevre ve Ekoloji. Remzi Yayınevi, istanbul, 1999.
King, Larry. iyi Konuşmanın Sırları. Çev: Y. Özdemir. inkılap Yayınevi, istanbul, 1998.
Klein, Ailen. Mizahın İyileştirici Gücü. Çev: S. Karayusuf. Epsilon Yayınları, istanbul, 1999.
Konfuçyüs'ün Öğretileri. Çev: A. Manav. Sümer Kitabevi, istanbul, 1998.
Kongar, Emre. Kızlarıma Mektuplar. Remzi Yayınevi, istanbul, 2001.
Kongar, Emre. Türkiye'nin Toplumsal Yapısı. Remzi Yayınevi, istanbul, 1997.
Kotter, John P. Matsushita Liderliği. Çev: T. Ertan. Sistem Yayıncılık, istanbul, 1998.
Köknel, Özcan. Dolu Dolu Yaşamak. Altın Kitaplar, istanbul, 1998.
Köknel, Özcan. Zorlanan insan. Altın Kitaplar, istanbul, 1987.
Kravitz, S. Michael. Olumsuz insanları Yönetme. Çev: H. C. ikizler. Alfa Yayınları, istanbul, 1999.
Lafollette, Hugh. Kişisel ilişkiler. Ayrıntı Yayınları, istanbul, 1999.
Lama, Dalai/ Cutler Howard C. Mutluluk Sanatı. Çev: G. Tokcan. Dhar-ma Yayınları, istanbul, 2000.
382
LeDoux, Joseph E. Emotion, Memory and The Brain. Scientific American, Special Edition, 2002.
Littauer, Florence. Kişiliğinizi Tanıyın. Çev: D. Dizman. Sistem Yayıncılık, İstanbul, 1995.
Lovelock, J.James. Gaia, Oxford University Press, Oxford, 1987.
Luhn, Rebecca R. Kızgınlıkla Başa Çıkma. Çev: Y. Orçan. Alfa Yayınları, İstanbul, 1999.
Maddux, Robert B. Takım Kurma. Çev: C. ikizler. Alfa Yayınları, İstanbul, 1999.
Mandino, Og. Yaşamanın Daha İyi Bir Yolu. Çev: B. Çekmece. Sistem Yayıncılık, istanbul, 1999.
Manisalı, Erol. Avrupa Çıkmazı. Otopsi Yayınları, istanbul, 2001.
Matsushita Felsefesi. Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası Yayını, istanbul, 1999.
Maxwell, John C. Liderlik Nitelikleri. Çev: 1. Şener. Beyaz Yayınları, İstanbul, 1999.
Mccormack, Mark H. Başarılı Yönetim Teknikleri. Çev: E. Ağca. Form Yayınları, istanbul, 2000.
Mcginnis, Alan L. Dostluğun Gücü. Çev: E. Sungur. Beyaz Yayınları, istanbul, 1999.
Meriç, Cemil. Bu Ülke. İletişim Yayınları, İstanbul, 2002.
Mesiti, Pat. Hayalleri Olanlar Asla Uyumaz. Çev: E. C. Karderin. Sistem Yayıncılık, istanbul, 1996.
Montaigne. Denemeler. Çev: C. Ûner. Oda Yayınları, İstanbul, 2002.
Moore, Patrick. Gezegenler Klavuzu. Tübitak Yayınları, Ankara, 1996.
Muallimoğlu, Nejat. Bütün Yönleri ile Hitabet. Avcı Ofset, İstanbul, 2000.
Muallimoğlu, Nejat. Düşünen İnsana Hazine. Avcı Ofset, istanbul, 2002.
Murphy, Joseph. Bilinçaltının Gücü. Çev: A. Babacan. Ötesi Yayıncılık, İstanbul, 2000.
Navaro, Leyla. Beni Duyuyor musun?. Sistem Yayıncılık, İstanbul, 1999.
383
Navaro, Leyla. Bir Cadı Masalı. Remzi Kitabevi, istanbul, 1999.
Navaro, Leyla. Tapınağın Öbür Yüzü. Remzi Kitabevi, istanbul, 2000.
Noyan, Ahmet. Fizyoloji. Meteksan Matbaası, Ankara, 1999.
Nutuk. Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1981.
Ortaylı, Ilber. Osmanlı Toplumunda Aile. Pan Yayıncılık, istanbul, 2001.
Osmay, Nüvit. Düşünce Atlası. Çark Kitabevi Yayınları, Ankara, 1994.
Osmay, Nüvit. insan Mühendisliği. Fahrettin Telseren Yayınları, Ankara, 1983.
Ozankaya, Özer. Dünya Düşünürleri Gözüyle Atatürk ve Cumhuriyeti. Türkiye iş Bankası Kültür Yayınları, istanbul, 2000.
Özbay, Hüseyin. / Tatçı, Mustafa. Yunus Emre. Milli Eğitim Bkanhğı Yayınları, Ankara, 2001:
Özdemir, Emin. / Binyazar, Adnan. Yazma Öğretimi Yazma Sanatı. Papirüs Yayınları, istanbul, 1998.
Özdemir, Emin. Sözlü Yazılı Anlatım Sanatı. Remzi Kitabevi, İstanbul, 2000.
Özen, Ferhat. Türkiye'de Okuma Alışkanlığı. Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 2001.
Özmen, ismail. Dünya Düşünce Antolojisi. Saypa Yayınları, Ankara, 1994.
Özmen, Murat. Yaza Yaza Yaşamak. T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 2001.
Peale, Norman V. Olumlu Düşünmenin Gücü. Çev: Ş. Cüceloğlu. Sistem Yayıncılık, istanbul, 1997.
Peiffer, Vera. Olumlu Düşünme. Çev: Daryo Bahar. Alfa Yayınları, istanbul, 1997.
Perls, Frederick S./ Hefferline, Ralph F./ Goodman, Paul. Geştalt Terapisi içimizdeki Çocuk. Çev: N.Erkmen. Söz Yayınları, Istanb'ul, 1996.
Pfeffer, Jeffrey. Rekabette Üstünlüğün Sırrı: insan. Sabah Kitapları, İstanbul, 1995.
Phillips, Horace. A Remarkable Türk. Wilton 65, Fiat Top Hause, Bis-hop Wilton, York, Yo4 lry, England, 1997.
384
Pine, Arthur. Bir Kapı Kapanır Bir Kapı Açılır. Çev: U. Kaplan. Sistem Yayıncılık, İstanbul, 1996.
Pitino, Rick. Başarılı Olmak Bir Tercihtir. Çev: T. Büyükonat/ S. Yeniçeri. Beyaz Yayınları, istanbul, 1998.
Prager, Dennis. Mutluluk Ciddi Bir Sorundur. Çev: O. Tuncay. Alkım Yayınları, istanbul, 1999.
Press, Frank / Siever Raymond. Earth, New York: W. H. Freeman, New York, 1986.
Püsküllüoğlu, Ali. Türkçe Sözlük. Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1999.
Reich, "VVilhelm. Dinle Küçük Adam. Çev: Ş. Yeğin. Payel Yayınevi, istanbul, 1993.
Rifenbary, Jay. Mazeret Yok. U. Kaplan. Sistem Yayıncılık, istanbul, 1998.
Robbins, Anthony. içindeki Devi Uyandır, inkılap Kitabevi, istanbul, 1995.
Robbins, Anthony. Sınırsız Güç. Çev: M. Değirmenci. İnkılap Yayınevi, istanbul, 1993.
Rosen, Robert H. insan Yönetimi. Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası Yayını, istanbul, 1998.
Ross, Hugh. The Fingerprint of God: Recent Scientific Discoveries Re-veal the Unmistakable Identity of the Çreator. Whitaker House, 30 Hunt Valley Çircle, New Kensington, PA 15068, 1989.
Rowshan, Arthur. Stres Yönetimi. Çev: Ş. Cüceloğlu. Sistem Yayıncılık, istanbul, 1998.
Sağan, Cari. Kosmos. Çev: R. Aşçıoğlu. Altın Kitaplar, istanbul, 1990.
Saraçbaşı, Ertuğrul M. Damıtılmış Sözler. Yapı Kredi Yayınları, istanbul, 2001.
Satir, Virginia. Conjoint Family Therapy. Science And Behavior Books, Inc. Palo Alto, California.
Satir, Virginia. insan Yaratmak. Beyaz Yayınları, İstanbul, 2001.
Schmincke, Don. Yöneticinin Kanunu. Çev: A. Tatlıer. Anahtar Kitaplar Yayınevi, istanbul, 2000.
Schwartz, David J. Büyük Düşünmenin Büyüsü. Çev: T. Türkoğlu. Sistem Yayıncılık, İstanbul, 1996.
385
Selye, Hans. The Stress of Life. The McGraw-HHl Companies, Inc., 1978.
Senge, Peter. Beşinci Disiplin. Çev.A. ildeniz, A. Doğukan. Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2001.
Smiles, Samuel. Kendine Yardım. Çev: S. Berkem. Yapı Kredi Bankası Kültür Yayınları, istanbul, 1960.
Soysal, Suat. İş Ararken. Remzi Yayınevi, istanbul, 2000.
Spurgeon, Richard. Ekoloji. Tübitak Yayınları, Ankara, 2000.
Stresle Başa Çıkma. Türk psikologlar Derneği Yayınları: 2, Ankara, 1994.
Şahin, Kemal. Zirvedeki Şahin. Hayat Yayınları, İstanbul, 2000.
Talu, Ercümend E. Büyük Nasreddin Hoca. istanbul Maarif Kitaphane-si, istanbul, 1954.
Taylor, John. Kara Delik. Onk Ajans, E Yayınları, istanbul, 1992.
Toffler, Alvin. Şok. Çev: S. Sorgut. Altın Kitaplar, istanbul, 1996. Tolstoy, Lev N. Ivan llyiç'in Ölümü. Çev: S. Raşa. Oda Yayınları, istanbul, 1994.
Urgan, Mina. Bir Dinozorun Anıları. Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1998.
Vannoy, Steven W. En Büyük 10 Armağan. Çev: I. User. Boyner Holding Yayınları, istanbul, 1997.
Vester, Frederic. Düşünmek, Öğrenmek, Unutmak. Çev: A. Arıtan. Arıtan Yayınevi, istanbul, 1997.
Witt, Scott. Beyin Gücünü % 100 Kullanma Tekniği. Çev: M. Üzmez. Gün Yayıncılık, istanbul, 1999.
Yalom, Irwm. Varoluşçu Psikoterapi. Çev: Z. I. Babayiğit. Kabalcı Yayınevi, istanbul, 1999.
Yamakoğlu, Cihan. Derin Düşünce Düşüşte, Anarşi ve Terör Yükselişte.
Takav Matbaacılık A.Ş., Ankara, 2001.
Yavuzer, Haluk. Ana-Baba ve Çocuk. Remzi Kitabevi, istanbul, 2001.
Yılmaz, Emre. Genç Bir işadamına, ilk Kaynak Yayınları, Ankara, 1998.
Yörükoğlu, Atalay. Çocuk Ruh Sağlığı. Özgür Yayınları, istanbul, 1993.