Profesör Doktor Nevzat Tarhan makul çözüm aile içi iletişim rehberi 5. BASKI Değerli hocalarım, Prof. Dr. İsmail Çifter, Prof. Dr. Kemal Aydınalp'e Sevgili Annem ve Babam, Müzeyyen ve İbrahim Tarhan'a Sevgili eşim Nermin, çocuklarım Furkan ve Fırat'a ithaf en ... Telif Geliri İDER VAKFI (insani Değerler ve Ruh Sağlığı'na tahsis edilmiştir. Bu kitap Emine Eroğlu'nun yayın yönetmenliğinde Seval Akbıyık'ın editörlüğünde yayına hazırlandı. Kapak tasarımı Kenan Özcan tarafından yapıldı. 5. baskı olarak 2005 Mart ayında yayımlandı. Kitabın Uluslararası Seri Numarası (ISBN) : 975-3 62-911-X Baskı ve cilt: Sistem Matbaacılık Yılanlı Ayazma Sok. No: 8 Davutpasa- Topkapı /İstanbul Tel: (0212) 482 11 01 PROF.DR. NEVZAT TARHAN İrtibat: Alayköskü Cad. No: 11 Cağaloğlu / İstanbul Yazışma : P.K. 50 Srkeci / istanbul Telefon : (0212) 513 84 15 Faks:(0212)512 4000 >- www.timas.com.tr < timas@timas.com.tr TİHAŞ YAYINLARI/1057 PSİKOLOJİ DİZİSİ/5 ©Eserin her hakkı anlaşmalı olarak Tımaş Yayınları'na aittir. İzinsiz yayınlanamaz.Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir. TİMAŞ YAYINLARI İSTANBUL 2005 Merzifon'da 1952 yılında doğdu. 1969 yılında Kuleli Askeri > Lisesi'ni, 1975 yılında istanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'ni bitirdi. GATA stajı, Kıbrıs ve Bursa kıta hizmetinden sonra 1982 yılında GATA'da Psikiyatri uzmanı oldu. Erzincan ve Çorlu'da hastane hekimliği sonunda GATA Haydarpaşa'da Yardımcı Doçent (1988) ve Doçent (1990) oldu. Klinik direktörlüğü yaptı. Albaylığa (1993) ve Profesörlüğe (1996) yükseldi. 1996-1999 yılları arasında Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nde öğretim üyeliği ve Adli Tıp Kurumu'nda bilirkişilik yaptı. Kendi isteğiyle emekli oldu. Halen Memory Centers of America isimli Nöropsikiyatri Merkezlerinin Türkiye yöneticiliğini yapmaktadır. 1989 yılında "Stres", 1991 yıllında "Psikofarmakolojide Yenilikler", 1992 yılında "Saldırganlık", 1993 yılında "Serotonin" konularında Türkiye'de ilk defa uluslararası katılımlı sempozyumlar düzenledi. Altı yıl boyunca Psikofarmakoloji dergisinin editörlüğünü yaptı. "Sleep and Hypnosis" dergisinin yayın kurulundadır. 1991 yılında Hollanda'da "Destructive Drives and Impulse Control" konulu uluslararası kongrede "En İyi Araştırmacı" ödülü aldı. New York Akademy of Science, Neıv York Academia Psiychiatrie Foundation, International Psychogeriatric Association ve National Geografic Sodety adlı uluslararası demeklerde aktif üyedir. 29'u uluslararası olmak üzere 100'ün üzerinde yayını vardır. İngilizce ve Almanca bilmektedir. Evli ve iki çocuk babasıdır. Yayınlanmış Eserleri: • Mutluluk Psikolojisi -Stresi Mutluluğa Dönüştürmek- • Psikolojik Savaş • Stres ve Hastalıklar • Psikofarmakolojide Yenilikler • Şiddet (Biyopsikososyal Yönleri ile Şiddet) • Kendinizle Barışık Olmak ntarhan@meaturk.com Teşekkür Samanyolu TV üst yönetimine, yapımcı, yönetmen ve bütün ekibe, Psikolog İnci Baylav Bülbül kardeşime, Memory Center'dan Uğur Î.Canbolat'a en içten teşekkürlerimi sunarım. İÇİNDEKİLER Takdim 13 Önsöz 15 Giriş /17 Bir Aşk Macerası 17 Bilinçli Evlilik /18 Başkalaşım Değil Değişim / 18 • Orkestra Gibi Olmak / 19 Özbilinç Oluşumu / 20 Psikolojik Dinamiği Anlamak 21 Duygusal Olgunluk 21 İletişimde Bazı Altın Kurallar 22 Altın Orta Nokta Kuralı / 22 İyi Zan Kuralı 22 Kendini Gerçekleştiren Ön Kabul Kuralı 22 Saldırı Hakkı Tanımak / 22 Kendinizi Kanıtlamanız Gerekmez 23 Aykırı Duygulara Sahip Olma Hakkı Tanımak / 23 Avukat Değil Hakim Gibi Olmak / 23 Ayda Bir Oturum Yapmak / 23 Eşini Değiştirmece Çalışmamak / 23 Aidiyet Duygusu ve Bağlılık Testi 24 Sosyal Baskı ve Yasaklara Sağlıklı Tepki / 25 Boşanma Tehdidine Dikkat / 25 Farklı Düşünmedi Sağlamak / 25 Kontrol Duygusunu Hesaba Katmak / 25 Fırtınalara Fırsat Verin / 25 İzle-Bekle Yöntemi / 25 "Ah Olsaydı" Sendromuna Dikkati 126 Şefkatin Önemi / 26 Olgun Savunma Mekanizmaları / 26 On iki Sorunlu Kişilik Tipi / 27 Bilinçli Ebeveyn Olma Kuralları / 29 BİRİNCİ BÖLÜM EBEVEYN ÇOCUK İLİŞKİLERİ Çocuklarda Özgüven / 35 Özgüven Yetersizliğinde Ailenin Etkisi / 36 Aşırı Özgüven / 39 Özgüvende Genetik Etki / 40 Ebeveyn Çocuk İlişkisinde Tutarlılık ve Adalet 41 Tutarlı Davranış 41 Ödül ve Cezada Tutarlılık / 42 Kardeşler Arasında Adaletli Davranma 43 Çocukta Hak Duygusu Gelişmediyse Ne Yapmak Gerekir? / 44 Çocuklarda Saygı Eğitimi / 47 Saygı Eğitiminde Yapılan Hatalar / 48 Sargılı Davranarak Hakkını Aramak / 50 Hatalı Kabul Edebilmek / 50 Çocuklara iyilik Yapma Alışkanlığının Kazandırılması 52 İyilik Yapan Mutlu Olur / 52 iyilik Ne İçin Yapılmalı? 53 iyilik Yapmak Öğrenilir 54 Çocukları Kötülükten Nasıl Korumalıyız? 55 Çalışan Anneler ve Çocukları / 58 Bebeklik Döneminde Anne Çocuk İlişkisi / 58 Kaliteli Zaman Geçirmenin Önemi / 62 Büyükannelerin Yanında Büyüyen Çocuklar 63 Anne Babası Vefat Eden Çocuklar / 65 Anne Babanın Kaybı Çocuğa Nasıl Anlatılmalı? / 66 Vefatın Ardından Yapılması Gerekenler / 67 Çocuğun Rol Modelinin Kaybı I 68 Boşanmış Aileler ve Çocukları / 70 Boşanmanın Çocuk Üzerindeki Etkisi / 71 Boşanma Çocuğa Nasıl Anlatılmalı? / 71 Boşanmadan Sonra Dikkat Edilmesi Gereken Noktalar / 72 Üvey Anne Çocuk ilişkisi I 77 Hakim Üvey Anne İmajı / 77 Çocuğun Gözüyle Üvey Anne 178 Üvey Annelerin Dikkat Etmesi Gerekenler / 79 Çocuk Üvey Annece Tepki Gösterirse 180 Üvey Anne Çocuk İlişkisinde Babanın Rolü 181 Üvey Kardeş 182 Kekemelik Sorunu Yaşayan Çocuklar / 84 Konuşma Nasıl Öğrenilir? / 84 Konuşma Bozukluğunun Nedenleri / 85 Konuşma Bozukluklarının Tedavisi / 86 Anne Baba Bu Süreci Nasıl Etkiler? / 87 Konuşma Geriliği / 88 Yaramazlık Yapan Çocuklar 90 Eğitim Hatalarından Kaynaklanan Yaramazlık 90 Yaramazlık Durumunda Ne Yapmak Gerekiri / 92 Hiperaktivite / 93 Çocuklarda Televizyon izleme Alışkanlığı / 96 Televizyonun Çocuklar Üzerindeki Etkisi 97 Ne Yapılmalı? / 99 Çocuklar Bilgisayar Oyunlarından Etkilenir mi? 101 Bilgisayar Oyunları Çocukları Nasıl Etkiler? / 101 Bilgisayar Karşısında Çok Fazla Zaman Geçiren Çocuklar / 104 Aileler Ne Yapmalı? / 104 Çocukların Ödevlerine Nasıl Yardımcı Olabilirim? / 107 Kalıcı Öğrenmeyi Sağlayabilmek / 108 Farklı Öğrenme Modelleri 109 Öğrenmede Ödül ve Ceza 110 Bazı Eğitim Hataları 111 Öğrenme Güçlüğü 114 Kardeşler Arası Çatışmalarda Ailenin Tutumu 116 Küçük Kardeşi Kabullenememe / 117 Kardeşler Arası Kıskançlık 118 Ağabey Kız Kardeş Çatışmaları / 120 Kardeşler Arası Dayanışmada Ailenin Rolü 1122 Kardeşler Arası Rekabeti Kamçılayan Davranışlar / 123 Kardeşler Arasında Dayanışma Bilinci Oluşturma / 125 Vericilikte Sınır Olmalı mıdır? / 126 Çocukların Arkadaşlarıyla İlişkileri / 129 Arkadaş Seçiminin Önemi 129 Arkadaşlar Arasında Kıskançlık ve Rekabet / 131 Arkadaşının Sorunlarına Duyarlı Olmak / 133 Ergenlik Çağı ve Şiddet Eğiliminin Artışı / 135 Ergenlik Çağının Özellikleri / 135 Ergenlikte Şiddet Eğiliminin Artışı / 137 Kavga Eden Çocuğa Nasıl Yardım Edebiliriz? / 138 Qençleri Madde Bağımlılığından Korumak 141 Bağımlılık Nedir? /141 Gençleri Kötü Alışkanlıklara Sürükleyen Nedenler ve Belirtileri 143 Ailelerin Yaklaşımı Nasıl Olmalı? / 145 Meslek Seçiminde Ailenin Etkisi 147 Çocuk Hangi Alana Yatkın Olduğunu Nasıl Gösterir? / 148 Çocuğun Başarısında Ailenin Rolü / 149 Çocuğu Cesaretlendirme / 151 Eş Seçiminde Anne Babanın Etkisi / 153 Anne Babanın Tavrı Nasıl Olmalı? / 153 Aile Gencin Seçimini Onaylamıyorsa Ne Yapmalı? 154 Aile Genci Zorla Evlendirmek İsterse Ne Yapılmalı? / 155 İKİNCİ BÖLÜM EŞLER ARASI İLİŞKİLER Evlilikte Sevginin Önemi 161 Sevginin Gücü /161 Evlilikte Sevgi /163 Farklı Sevgi Dilleri / 164 Sevmekten veya Sevilmekten Korkanlar / 166 Evlilikte Eşlerin Birbirini Tanımasının Önemi 161 - Evleneceğiniz Kişiyi Nasıl Tanıyabilirsiniz? / 169 Tanımak Yeterli mi? 171 Eşlerin Sosyal ve Kültürel Açıdan Denkliği 172 Ailelerin Tavrı Nasıl Olmalı? / 173 Eşler Birbirlerine Denk Değilse 1175 Kıskançlık /177 Kıskançlık Türleri 178 Kıskançlık Neden Doğar? /179 Kıskançlık Evliliği Nasıl Etkiler? /180 Kıskanan Kişi Ne Yapmalı? / 182 Kıskanılan Kişi Ne Yapmalı? / 183 Fedakarlık 185 Önce Ben mi, Önce Biz mi? /186 Fedakarlık Nedir? 187 Fedakarlıkta Sınır Olmalı mıdır? /188 Hırs Duygusu ve Iş-Aile Hayatı Dengesi 190 Hırs Nedir? 190 İş Hayatı-Aile Hayatı /192 Ne Yapmalı? 194 Yoğun Çalışan Kadınsa /196 Evlilik Arkadaş İlişkilerine Engel midir? / 199 Evlilik ve Arkadaşlık İlişkilerinde Denge / 200 Eşiniz Arkadaşlarınızla Görüşmenizi İstemiyorsa / 201 Eşiniz Arkadaş Grubunuza Katılmak İstemiyorsa / 203 Kayınvalideleri ile Birlikte Yaşayan Qelinler / 205 Kayınvalide Açısından Durum / 206 Gelin Açısından Durum / 207 Taraflar Nasıl Davranmalı? / 209 Alkol Bağımlılığı ve Aileye Etkisi / 211 Alkol Bağımlılığı / 212 Alkol Kullanımının Sonuçları 213 Alkolizmin Tedavisi ve Tedavide Ailenin Rolü 214 Eşi Vefat Eden Kadınlar 216 Matem Dönemi / 217 Çevrenin Etkisi / 218 Yeni Bir Dönem / 220 --- TAKDİM Zaman ilerledikçe her şey değişime uğruyor, gelişiyor ve bizler birçok şeyi geride bırakıyoruz, gelişimin getirdiği avantajlardan yararlanırken ne yazık ki birtakım zorluklarını da beraberinde yaşıyoruz. Karşılaştığımız zorluk; mücadeleyi öğrenmemizi gerektirirken, ruh, zihin ve beden sağlığımızı korumamıza engel teşkil eden stresle baş etme zorunluluğudur. Zamanımızın getirdiği diğer bir rahatsızlık ise insan ilişkilerinin bozulması, iletişimin çoğu zaman eksik ve kişilerin birbirini anlamaktan uzak olmasıdır; ne yazıktır ki günümüzde insanların güzel bir iletişim için birbirlerine ayıracak zamanı kalmamıştır. Yaşananlar, insanların zorluklara birtakım tepkilerle karşılık vermesine sebep olur. Her insan bu tepkiyi kendince ifade eder; kimisini suskun, kimisini saldırgan görebiliriz. En önemlisi, bu zamanda kişi kendisini tanımaktan uzak, ne yapacağını bilemez bir durumda olabilir. Kendisini yalnız hissedebilir ve yaşantısında rahatlık ve huzurdan çok kaygı içinde bulunabilir. İşte böyle bir zamanda insanların yaşadıklarının farkına varması, içinden çıkılması zor diye düşünülen durumlarda bir çıkışının olduğunu görmesi, yalnız olmadıklarını bilmesi ve hayatlarını, yaşadıkları sıkıntılara rağmen ön- cesinden daha da güzelleştirebileceklerini, daha huzurlu ve kaygıdan uzak yaşayabileceklerini görmesi belki de ha-yatlarmdaki en önemli gaye olabilir. Bu sebeple psikoloji ve psikiyatri de insanlığa belki de çağın en önemli hizmetlerinden birini sunuyor kanısındayım. Herkes kendi içinde sıkıntılar, huzursuzluklar, kaygılar yaşarken, diğer yandan da ailesiyle, sosyal ve iş çevresiyle, birebir ilişkilerinde yaşadığı çeşitli sorunları anlamaya, çözümlemeye ve aynı zamanda yaşamını olabildiğince kaliteli sürdürmeye çaba sarf ediyor. Yaşanan çelişkiler her dönemde insanın canını acıtırken bir yandan tecrübe ve deneyim değeri taşıyor; doğuştan erişkinliğe kadar tıpkı bir çocuğun tuvalet eğitimini alması, bir ergenin hem kişiliğini ortaya koymayı hem de kurallara uymayı öğrenmesi, ebeveynin çocuğuna nasıl yaklaşması gerektiğini bilmesi, ya da erişkinlik döneminde geçmişini değerlendiren bir kimsenin kendine ve çevresine affedici, yeni nesle ise öğretici ve anlayışlı olmayı öğrenmesi gibi... Değerli psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan ile yapmış olduğumuz 'Makul Çözüm' adlı programda zamanın getiri-lerinden çok zorluklarına değindik ve insanlara bu yönde yardımcı olmak tek gayemiz oldu. Sayın hocamın verdiği örnekler, çok güzel ve doğru yerlerde anlattığı fıkralar her şeyin bir çözümünün olduğunun, hem de yaşanılan en olumsuz şeylere bile mizahi bir açıdan bakılabileceğinin görülmesini sağlamıştır ki programa gösterilen yoğun ilgi ve istek de bunun bir kanıtıdır sanırım... Psikolog olarak beraber çalıştığım sayın Prof. Dr. Nevzat Tarhan'ın saygıdeğer kişiliği yanında insanlığa yardım yolunda yaptığı çalışmalara destek verdiğimi ve onun ardından gelen bir takipçisi olacağımı belirtmek isterim. Ayrıca bu kitabın takdimini yazmaktan mutluluk duyarken sayın Prof Dr. Nevzat Tarhan'ın bundan sonraki hayatında başarılarının devamını diliyor ve insanlığa sunacağı hizmetlerin beklentisi içinde olduğumu ifade etmek istiyorum.... Psikolog inci Baylav Bülbül ÖNSÖZ Prof. Dr. Nevzat Tarhan 'Makul Çözüm' kitabının en göze çarpıcı özelliği psikiyatrinin ve psikolojinin toplumda, ürkütücü ve yanlış anlamalara neden olan terimlerini kullanmadan, bir sohbet dili sadeliği ile anlatımı; kitabın okunmasına ve anlaşılmasına büyük bir rahatlık vermiş. Aynı bağlamda hastalık düzeyindeki ruhsal bozukluklar hakkında toplumu yazılı ve görsel yayın organları ile aydınlatma çabalarının yanlış yorumlara neden olduğu, bazen ruhsal yapıda bozukluklar doğurduğu bilinci ile sınırlar çok iyi korunmuş. Kitap sağlıklı kişinin gelişim dönemlerinde, ana baba, kardeş, arkadaş, okul, dış dünya etkileşimlerinde ortaya çıkabilecek, doğal düzeyde olan, ancak yanlış çözümler getirildiğinde psikolojik bozukluklara ve çatışmalara neden olabilecek tüm sorunlara cevap verecek kapsamda. Böylece güzel bir koruyucu ruh sağlığı kitabı oluşmuş. Prof. Dr. Tarhan'ın yılların verdiği deneyimlerini bilimsel temelli yeni fikirleriyle zenginleştirdiği kitabının özellikle ana babalar olmak üzere çocuk yetiştiren veya çocuklarla ilgili olan bütün kurum bireylerine yararlı olacağı kanısındayım. Kendisini kutlar, başarılarının devamını dilerim. Prof. Dr. Kemal Aydınalp Şubat 2004 Ankara i Ş Bir aşk macerası Dünya güzeli bir gelin, soylu bir prens, peri masalmdaki gibi bir evlilik, genç hanım soylu prense gönülden bağlı ve onu mutlu etmeye istekli. Kusursuz ve çok güzel iki erkek çocukları olur. Evliliğin 11. yılında mutsuz olduklarını söylerler ve evlilik biter. Bu aşk macerası ve mükemmel bir aile tablosu; Prenses Di, Prens Charles idi. Batıda ve refah toplumlarında boşanmalar artmıştı. Evliliklerin yarısı boşanma ile sonlanıyor ve çocuklar bu ortamda büyümek zorunda kalıyorlardı. Demek ki evlilik sanıldığı kadar kolay değilmiş! Peki geçmiş asırlarda yaşanan evliliklerde bağlar niye daha güçlüydü? Aşklar böyle hüsranlarla sonlanmıyordu. İnsanlar birbirlerine katlanıyorlar mıydı? İnsanlık tarihinde boşanma bugünkü kadar hiç artmamıştı. Modernizm neden aile bağlarını yok etti? Bu sorular hep birer sosyo-psikolojik araştırma konusu ancak şu gerçek tekrar keşfedildi. "Evreni bir arada tutan ve döndüren güç sev-giymiş ama sevgi, aşk iyi ilişkinin sebebi değil sonucuymuş.' "Bilinçli Evlilik, Bilinçli Ebeveynlik" olarak özetleyeceğimiz hayatı en iyi şekilde yürütmek, en doğru kararları vermek, |^W ,= sonuçta mutlu ve başarılı olmak, "Ben yerine Biz" olabilmeyi » başarmak. Böyle bir başarı yolunda çeşitli sorunlarla karşılaşı- - yoruz. Bu sorunlara iyi ve doğru çözümler üretebilmek için ¦^ donanıma sahip olmak gerekir. "Makul Çözüm" olarak özetle- ^ diğimiz bu TV atölye çalışmasını -bir çeşit "workshop" diyebi- 18 lirsiniz- sizle yazılı olarak paylaşacağız, ancak önce bilinçli yaşam için genel bilgiler vermekte yarar var. Bilinçli Evlilik Evlilik genelde romantik bir ilişki ile başlar ve giderek güç mücadelesine dönüşür. Kişilikler çatışır, tarafların birisi hep verir, şiddet ortaya çıkabilir. Sonuçta tarafların ruh sağlıkları zarar görür. En çok bedeli de çocuklar öder. Aile dışından sorunu çözmek için yapılan müdahaleler sorunu daha çok büyütebilir. Eğer taraflar akıllıysa veya şanslıysa yaşadıklarını kazanım haline dönüştürürler ve bağlılık gelişir. Çocukluk dönemlerinde, ebeveynimizle birlikteyken iç-selleştirdiğimiz hayat senaryoları, düşünce ve davranış kalıpları vardır. Bu içselleştirdiğimiz tecrübeleri, eşimiz ve çocuklarımızla beraberken bilinçdışı olarak yaşarız ve tepki veririz. Eğer kendimizi tanıyorsak ileri yıllarda çocukluğumuzda yazdığımız hayat senaryolarını ve içselleştirdiğimiz tecrübeleri yeniden yazabiliriz. Bu değişimi başarabilirsek hayat yolculuğunda gemimizi sağlıklı şekilde götürmüş oluruz. Bunun için evliliğe yatırım yapmak gerekir ve başarılı evlilikler hep emek verilmiş evliliklerdir. Başkalaşım Değil Değişim İlk şart "öz bilinç"tir. Kişinin kendisini tanımasıdır; güçlü yönlerini, zayıf yönlerini, olumlu-olumsuz yönlerini, yeteneklerini, farklılıklarını bilen kişi doğru kararlar verebilecektir. Kişi kendi duygusal özgeçmişini biliyorsa veya ailesi ile etkile- şim biçiminin farkında ise daha güçlü ve donanımlı olacaktır. Olaylara benmerkezli tepkiler yerine ilişki merkezli tepkiler verebilmek için birlikte yaşamayı öğrenmek gerekir. Birlikte yaşamayı öğrenmek, çoğu zaman alışılmadık ve zor bir durumdur. Düşünce katılığı olan yani inatçı kişilerde bu durum daha da zorlaşır. Bilinçli ilişki için ilk şart inatçılığı terk etmektir. Bunun için değişimi talep eden birey olması gerekir. Bir bina düşününüz; taşıyıcı sistem olan kolon ve kirişler binanın %30-40'ını oluşturur, geri kalan %60-70'lik kısım sıva, boya, tesisattır, %60-70'lik kısmı binanın iskeletini bozmadan değişecektir. İşte kişiliğimiz de bina gibidir. Binanın temel mimari karakterini değiştirmeden yani başkalaştırma-dan onu sürekli yenileyebiliriz. Kimliğimizi "reframe" edemeyiz ama "restore" edebiliriz. Bunun için tek şart istemektir. İkinci şart bilmek, üçüncüsü ise çabalamaktır. Aslında amaç değişim değil, gelişimdir. Felsefede bir söz vardır. "Evrende değişmeyen tek şey değişimdir." Bu insan için de geçerlidir. Kendimizi ve yakınlarımızı gerçek yönlerimizle görüp ta-nıyabilirsek yanlışa düşmekten kaçınır ve kendimizi daha sağlıklı şekilde gerçekleştirmiş oluruz. Orkestra Gibi Olmak Bilinçli birlikteliğin ödülü genelde kendi içerisindedir. İlk ödül içimizde hissettiğimiz uyumdur. Aynı orkestrada olanlar uyumlu olmanın, aynı müzik ahenginde titreşmek olduğunu bilirler. Bir orkestrada hiçbir enstrüman diğerinden üstün değildir.Hepsi birbirini tamamlar. Her biri orijinaldir, benzersizdir. Bunun için hiç kimse diğerlerinden üstün değildir. Ama kendisini geliştirmiş kişi daha ileridedir. Şunu bilmek gerekir; bilinçli evlilik özel yetenek gerektirmez, özel çaba gerektirir. Nasıl ki öğrenmek isteyen herkes bir müzik aletini çalabilir, mutlu ve başarılı olmak için de uyumun güzelliğini tatmak gerekir.Yaşamın zenginliğini, her gün yeni 19 Z bir güzelliğini tatmak için aynı müzik ahenginde titreşmeyi ¦= amaçlamak gerekir. - Evren de titreşen ve sallanan müziksel bir enerji değil mi? "^ Evrendeki ahenge uymak insanın çıkarına değil mi? Var olu-L şa uygun davranmak insanın yararına değil mi? Kuşlar, ağaç-20 lar, dağlar, taşlar, böcekler, sinekler, çiçekler hepsi evrenle aynı müzik ahenginde titreşiyorlar ancak insanın küçük iradesi evrendeki düzene kafa tutuyor, sonuçta da bedelini mutsuzluk olarak ödüyor. İyi eş, iyi anne-baba olmak hayatımızda öncelikli bir yere sahip olmalı. İyi ev hanımı, iyi işadamı olmak yeterli değildir. Sorunlarla karşılaştığımız zaman suçlamalarda bulunmak yerine ihtiyacımız olan bilgiyi edindikten sonra değiştirilebilir olanı düzeltmek, eksiklerimizi tamamlamak ve kendimizi gerçekleştirmek bizim elimizdedir. Özbilinç Oluşumu Kişisel içgörü veya özbilinç insana has bir yetidir. Özbi-. linç; kendini gerçekçi ve doğru biçimde tanımak duygularının farkına varmak olarak da tanımlanabilir. Bilinçli olmak " yani farkındalık; güçlü bir duygu ancak mükemmellikten çok uzak bir karamdır. Geliştirilmesi ve üzerinde çok çalışılması gerekir. Özbilince sahip olmak için bilinçdışını ve bilinçaltını fark etmek gerekir. Bilinçaltı, beynin bir bölümündeki zihinsel içeriktir. Beynimiz çocukluk tecrübelerimizle ve duygusal yaşantılarımızla programlanmıştır. Bu programların %60-70'ini değiştirme gücüne sahibiz. Bunun için istememiz gerekir. İstedikten sonra ikinci adım, bilinçaltına yazılmış programları değiştirmenin yolunu öğrenmektir. Bu, alışkanlıkları değiştirmek anlamına geldiği için zor bir süreçtir. Kişiliğimizin bir parçası haline gelmiş yanlış programlarımızı iyileştirmek demektir. Kişiliğimizin bize zarar veren ve hizmet etmeyen bir yönünü değiştirmek, bilgisayar programı yazmak gibi bilgi, donanım ve çaba gerektirir. Eğer beynimizi biz kendimiz programlamazsak dış uyaranlar bizi programlar. İnsanın kendisini programlaması zaman zaman sancılı bir süreçtir ama hayatta iyi ve güzel şeyler hep emek karşılığı edinilmektedir. 21 Psikolojik Dinamiği Anlamak Bir yakınımızın "Sen her zaman böyle yapıyorsun, ben ne zaman böyle yapsam, sen de her zaman şöyle davranıyorsun" demesi farkındalık bilinci oluşması için bir uyarıdır. Alışılmış tepkimizi sorgulamak için bir fırsattır. Bir fikir bizi sinirlendiriyorsa o fikre ihtiyacımız var demektir. Bilinçaltımızda belki bir çocukluk yaramıza dokunmuştur. Kendimizi tanımak için bir fırsat daha yakalamışızdır aslında. Birisini çok sevmişsek arka planını anlamaya çalışmak önemlidir. Eş ve arkadaş seçiminde de eşin, çocukken problem yaşadığımız ebeveyne benzeme derecesi önemli rol oynar. En önemli psikolojik ihtiyaç olan sevgi ihtiyacını karşılayan kişi bireyin dostu, arkadaşı, sevgilisi olacaktır. İnsan doğuştan kendisini eşsiz ve benzersiz görme eğilimindedir. Bu eğilimi destekleyen değerler sevilir, desteklenmeyen değerlerden kaçılır. Hiç kimse aynı beyne ve kişiliğe sahip olmadığına göre çatışma işte burada başlayacaktır. Duygusal Olgunluk Evlenmeden önce tarafların her ikisinin de yeterli duygusal olgunlukta olduğunu söylemek doğru olmaz. Sağlam ve nitelikli ilişki geliştirirken hatalar yapılır. Eşler karşılıklı olarak birbirlerinin psikolojik ihtiyaçlarını anlamaya çalışırlar. Yine de yaşanan sorunun nedenini, niteliğini, tepkinin zaman ve zeminini, ölçü ve şiddetini çoğu zaman kestiremeyiz. Kasıtlı 22 olsun veya olmasın karşımızdakini psikolojik olarak yaralarız. Azarlayarak, eleştirerek, bağımsızlaşma girişimini engelleye rek, kızmasına izin vermeyerek ruhunda hasarlar oluştururuz. Karşılanmamış ihtiyaçlarımızı haksız yere eşimizden bek' leriz. Sorunlar arasında kaygı verici bağlantılar kurarız. Ben-merkezci yani bilinçsiz ilişki sorunun büyümesine neden olur. Kendisi üzerine düşmeyen benmerkezci bireyler ilişki sorunlarını daha yoğun yaşarlar. İletişimde Bazı Altın Kurallar: 1- Altın orta nokta kuralı: Tarafların beklentileri, fiziksel, ruhsal ve duygusal ihtiyaçları konuşulduğunda; her iki taraf birer adım. atarak orta noktada buluşup uzlaşmaya çalışmalıdırlar. 2- îyi zan kuralı: Eşinizin sinirli, kızgın, öfkeli veya ilgisiz tavırlarına karşı iyi zanlı yaklaşın. Öncelikle eşinizi yanlış anlayabileceğinizi, bu davranışı sizi incitmek amacı ile yapmadığını düşünün. Olumsuz senaryolara inanmak analitik düşünce yeteneğini bozduğu için kişiyi yanlış yargılara götürür. 3- Kendini gerçekleştiren ön kabul kurah: Bir insan, diğer insanın kendisi hakkında kötü düşündüğüne inanırsa farkında olmadan beden dili ile bunu yansıtır. Karşı taraf olumsuzluğu hisseder ve savunmaya girişir. Karşılıklı negatif etkileşim ve yersiz düşmanlık duyguları oluşur. Bunun çaresi diyalogu sabırla devam ettirmektir. 4' Saldın hakkı tanımak: Bir insanın her zaman neşeli, mutlu olması hoş olurdu ama bu mümkün değildir. Eşinizin sinirli olmasının nedeni sizinle hiç ilgili olmayabilir. Ona saldırı hakkı tanımak gibi güzel bir armağan verirseniz fırtınaya fırsat vermezsiniz. 5- Kendinizi kanıtlamanız gerekmez: Her anlaşmazlık genelde tarafların güç mücadelesine dönüşür. Kişi bunu kendi kimliğini, özgürlüğünü ispat etmek için fırsat olarak görür. Bu düşünce tarzı duygusal enerjileri karşılıklı olarak savunmaya harcamaya iter. Sürekli gerilim hali devam eder. Böyle durumlar çok az sevgi sağlar ve ilişkileri sağlamlaştırmaz. Kendine güvenen insan kendisini ispata ihtiyaç hissetmez. Başarıları kendini kanıtlamaya yeter. 6' Aykırı duygulara sahip olma hakkı tanımak: Duygular genelde ak ve kara şeklinde değildir, gri tonlar daha fazladır. İnsanın duygu yapısı çeşitli duyguların karışımından oluşur. Şu an sevgi hissetmediğimiz kişi ve olayı daha sonra sevebilirsiniz. Sevgi değişkendir, bırakalım karşımızdaki kişi olaylarda farklı duygular gösterebilsin. 7- Avukat gibi değil hakim gibi olmak: Bir şeyler ters gittiğinde "Hata nerede?" objektifliği ile hareket etmek gerekir. "Haksız da olsam eşim beni desteklemeli" düşüncesini sorgulamak gerekir. Bazen kol kırılır, yen içinde kalır ama bu, hatayı onaylamak şeklinde olmamalıdır. 8- Ayda bir oturum yapmak: Evlilik anlaşmaya varma sanatıdır. Bunun için gündemli oturumların ihtiyaç sıklığına göre yapılması çok işe yarar. 9- Eşini değiştirmeye çalışmamak: Evlilik sorunlarının önemli bir kısmını kişinin kendisi hakkında düşünmeyip eşi hakkında düşünmesi oluşturur. Hatta bazı kişiler eşi-nin-ruhunu bile kontrol etmek ister. Başkaları olmalarını istediğimiz gibi olmuyorlar diye sinirlenmek yanlıştır. Çünkü; insanın kendisi bile olmak istediği gibi olamaz çoğu zaman. 23 Z 10- Aidiyet duygusu ve bağlılık testi: (tablo 1 ) : r-j - Aşağıdaki önermelere, "hiç", "az", "orta", "iyi", "çok iyi" = şeklinde değer oranları verip sonucu toplayarak bir kanaate va-™ rabilirsiniz. 24 1 Aileye güçlü bir şekilde bağlı olduğumu hissediyorum. 2 Aileye ait olduğum için memnunum. 3 Ailenin önemli bir parçasıyım. 4 Diğer aile üyeleri ile uyumum iyi. 5 Ailem tarafından engellenmediğimi, desteklendiğimi hissediyorum. 6 Ailemin geleceğini çok iyi görüyorum. 7 Hasta ve muhtaç olsam ailem yanımdadır. 8 Ailemdeki çok kişi benim için birçok zevklerinden vazgeçebilir. 9 Beraber özel zaman geçirebiliyoruz. 10 Övgü takdir sözcüklerini aile içinde çok kullanırız. 11 Ailede kararları beraber alırız. 12 Kendimi ailede önemli hissederim. 13 Kendimi ailede değerli hissederim. 14 Düşüncelerim dinlenir, eksikliğim hemen fark edilir. 15 Benimle yakından ilgilenilir. 16 Bana saygı gösterildiği, varlığımın farkına varıldığı hissini hep taşırım. 17 Bana güvenildiği hissini hep taşırım. 18 Sevgi ve şefkatin yoğun yaşandığı bir ortamdayım. 19 Kendimi evde mutlu hissediyorum. O:hiç, l:Az, 2: Orta, 3: İyi, 4: Çok iyi Not: Eğer puanınız 20'nin altında ise avukatınızla konuşunuz. 20-40 arası ise psikolojik yardım almalısınız. P 11-Sosyal baskı ve yasaklara sağlıklı tepki: Bastırılmış duygu ve duygusal yoksunluk psikolojik hasar oluşturur. Bastırılmış duygular kişiyi kendini kanıtlamaya, sevilme ve övülme arayışlara itebilir. Doygunluk ve haz için haklı ve mantıklı tepkiler verip veremediğinizi kontrol edin. 12-Boşanma tehdidine dikkat: Şok konuşmalar yapmak, evliliği test etmek tehlikeli bir yöntemdir. Güven ve sevgiyi arttırmaz. Egonuzu tatmin çabasından başka bir şey değildir. Kazananı olmayan bir uygulamadır. 13-Farklı düşünmeyi sağlamak: Sorun olduğunda verdiğiniz tepki karşınızdakini düşündürtüyorsa başardınız demektir. Sorunlu evliliklerde dikkatleri çocuk üzerine yöneltmek düşünce kalıplarını değiştirirse faydalıdır. 14-Kontrol duygusunu hesaba katmak: Karşınızdaki kişide "Kontrolümü kaybediyorum" hissini uyandırırsanız ilişki zarar görür. Kazanç-kazan ilişkisi için iki taraf da "Kontrol bende" diyebilmelidir. 15-Fırtınalara fırsat verin: "Bu adam beni deli etti" diyorsanız, bırakın fırtına essin, arkasından da sağanak yağış gelsin, sonradan çiçekler açacaktır. 16-İzle-bekle yöntemi: Sabırlı olmak diğer bütün erdemleri geliştiren temel erdemdir. Sabır ve zaman duygusu birbiriyle ilişkilidir. Hayatın kalıcı zevkleri, beklemeyi bilenlere verilir. Meditatif bir eylem olan sabır sadece katlanmak anlamına gelmez. İnsan kendisini bir zevkten mahrum bırakıyorsa bunun mantıklı bir nedeni olmalıdır. Aktif sabır dediğimizde de kişi hareket halinde bekler. Ümidini kaybetmez, sürekli fikir üretir. Sabır kesinlikle haklı ve mantıklı olmalıdır. Kişiliği ezdirmek, hakkını aramamak sabır değil pasifliktir. Bu, girişimciliği yok eder. Aktif sabır ise sessiz ama soylu bir davranıştır. "Senin yaptığını onaylamıyorum ama evliliğimiz için bu yaptıklarına katlanıyorum" diyebilen insan, karşı tarafın kendisi üzerinde düşünmesine neden olur ve sonuca yaklaşır. 25 ,= 17-"Ah olsaydı" sendromuna dikkat: Amerikalılar "Eğer, umarım, gelecekte" sözcüklerini çok kullanırlar. Bu kapi-- tale dayalı sistemin daha çok şeye sahip olmayı teşvik ~% için oluşturduğu bilincin sonuçlarından biridir. Kapitalin f, tek belirleyici olduğu sistemlerde beklenti düzeyi yükse- 26 lir. Çok şeye sahip olduğu halde mutlu olamayan insan- , lar çoğalır. Oysa sahip olduğu şeyin değerini bilen ama çoğu hedefleyen insan tehlikeden kurtulur. Bununla beraber yetinme duygusu yani kanaatkar olmak, kişiyi tembelliğe itmemelidir ve nankörlük gibi çirkin bir özellik de evliliğe çok zarar verir. Daha iyiyi isterken sahip olduğu şeylerin farkına varmayan insana nankör denir. Doyumsuz eşler ciddi evlilik sorunlarına neden olur. 18-Şefkatin önemi: Şefkat, sevgiden farklı bir duygudur. Batı dillerinde tam karşılığı olmayan şefkat, karşılıksız sevgi olarak da söylenebilir. Annenin çocuğuna verdiği en önemli hediyedir. Ruhsal bir enerjidir ve verdiği kimseyi de, vereni de iyi hissettirir. Şefkat şefkati doğurur, vicdana giden bir duygudur; iç sesi, içteki uyarı sistemini harekete geçirir. Bu duyguya sahip kişi bilerek kötülük yapmaz. Şefkatli kişilerin iyi eş olmaları daha kolaydır. Yumuşak ve sıcak kalpli insanları kim sevmez ki! Şefkatli insan aynı zamanda bağışlayıcı da olur, affetmeyi başarır. Sevgideyse bağışlayıcılık şefkate göre daha azdır. 19-Olgun savunma mekanizmaları: Bunları bilmekte ve sorunlu kişilik tiplerini tanımakta yarar vardır. Sublimasyon (Yüceltme): İç çatışma yaşayan kişinin yüce değerlere sarılarak ego doyumunu sağlamasıdır. Alturizm: Fedakarlık yaparak iç çatışmadan çıkmayı başarmaktır. Assetizm: iç çatışma durumunda zevke değer vermemeyi, zevki ertelemeyi başarmaktır. Antisipasyon: Sezinleme ve önsezi özellikleri ile sorunu önceden çözmeyi başarmaktır. Supresyon: İç çatışma yaşandığında sorunu çözüp bilinçaltının derinliklerine gömmeyi başarmaktır. On İki Çeşit Sorunlu Kişilik Tipi A Kümesi: Paranoid kişilik: Gururlu, kinci, kıskanç, alıngan, şüpheci, kuruntulu, savunmacı, aşırı dikkatli ve tenkitçidir. Sürekli kusur arar, şaka kaldırmaz. Hep kendini haklı ve üstün görür. Çevresel savunucu konuşur. Şizoid kişilik: Gözünü kaçırır, çoğunlukta duygularını belli etmez, üzüntüsü, neşesi belli olmaz. İçe dönük ve yalnızdır, topluma karışmaz. Kendisine yakınlık gösterene karşı da soğuk ve iticidir. Samimi ilişki kurmaz. Şizotipal kişilik: Garip, olağandışı, eksantrik kişilerdir. Büyü, metafizik gibi konulara yoğunlaşır, belirsiz konuşurlar. Dengesiz, acayip hareketleri vardır. İlişkileri kısıtlıdır, zor ilişki kurarlar. Anlaşılması güç, soğuk, itici kişilerdir. 27 B Kümesi: Antisosyal kişilik: Yalancı, huysuz, kavgacı, sosyal normlara uymayan kişilerdir. Cezadan ders almazlar. Sorumsuz, saygısız, denetimsiz davranırlar. Suçluluk, pişmanlık duymazlar. Bencildirler, haz peşinde koşarlar. Sınır kişilik: Kimlik duygusunda, ilişkilerinde ve duygularında dengesiz, tutarsız kişilerdir. Uyuşturucuya yatkındırlar, mutlu olamazlar, hep zevk peşinde koşmak isterler. Çabuk incinir, çocuksu dengesizlikle bir saat önce sevdikleri şeyden bir saat sonra nefret ederler. Histrionik kişilik: Her şeyi abartırlar, rol yapmaya yat- kındırlar, dikkati çekmekten hoşlanırlar. Kolay yalan söyter- ler. Ayartıcı, çekici kişiler olup seksten başka her şeyi seksü- alize ederler. İlişkileri yapay ve yüzeyseldir. Sevgi açlığı çe- kerler, doymazlar, telkine yatkındırlar, hemen bağlanırlar. Narsistik kişilik: Kafa yordukları konu zenginlik, aşk, güç ve şöhrettir. Kendilerini aşırı beğenirler ve üstün görürler. Özel ilgi, beğeni ve onayla beslenirler. Beklentileri karşılanmazsa benlik saygıları düşer. Menfaatçidirler, kıskanç, küstah, nankördürler. Başkalarını kullanan, sömüren, empati kuramayan özellikler gösterirler. Özel ve özenli olduklarını düşünür ve sıradan insan olmaktan korkarlar. C KÜMESİ: Kaçmgan kişilik: Utangaç, çekingen, nasıl göründüğünü fazla merak eden tiplerdir. Olumsuz değerlendirilmekten, eleştiriden korkarlar. Elleri titrer, heyecanlıdırlar. İstemedikleri halde yalnız kalırlar. Aşırı heyecanlıdırlar, yüzleri kolayca kızarır. Bağımlı kişilik: Yalnız karar veremezler, girişimde bulunamazlar ve sorumluluk alamazlar. Hep alır ama vermeyi bilmezler. İsteyicidirler, sanki başkaları ona borçlu gibi düşünürler. Çocuksudurlar, özgür ve bağımsız davranamazlar. Pasif-agresif kişilik: İnatçı, pasif direnişçi, işi uzatan, erteleyen, savsaklayan tiplerdir. Kolayca küser, surat asarlar. Sessizdirler, öfkeyi küskünlükle ifade ederler. İnsanları çekiştirmekten özel bir zevk alırlar. Obsesif kişilik: Sürekli ayrıntılardan bahseder, her şeyi noktası noktasına anlatmak isterler. Aşırı kibar, saygılı davranır, düzgün konuşurlar. Titiz ve tertiplidirler, jilet gibi giyinirler. Kuralcıdırlar, esnek değildirler. Mükemmeliyetçi, ay-rmtıcı özellikleri hemen belli olur. Kararsız, erteleyen, kılı kırk yaran kişilerdir. Sorumluluğa aşırı düşkün, hırslı, çok çalışan, çoğu zaman hırslı tiplerdir. Eski eşyayı kolay atamazlar ve cimrilik eğilimleri fazladır. Vehimli, kuruntulu olma eğilimindedirler. Kuralcılığa çok önem verirler. Aksi, dik kafalı ve inatçı özellikleri fazladır. Sado-mazohistik kişilik: Acı, eziyet çekmekten ve çektirmekten özel zevk alırlar. Acı çekerken çıkış yolu aramazlar, hatta buna çanak tutarlar. Hakarete, kendini küçültmeye zemin hazırlarlar. Bilinçli Ebeveyn Olma Kuralları Her şeye sahip olduğu halde mutsuz olan çocuklarda ne gibi eğitim hataları yapılıyor? Çocuğun asıl ihtiyacı nedir? "Çocuğum için her şeyin en iyisi olsun" derken doyumsuz bir çocuk mu yetiştiriyoruz? Bütün bu soruların cevaplarında formül sevgi ve disiplini birlikte ve dengeli verilebilme uygulamasıdır. Anne-baba merkezli aile olmak varken çocuk merkezli aile olmak, çocuğu evin küçük hükümdarı kılmak da mümkündür. Amacımız çocuğu her an mutlu etmek değil onu hayata hazırlamaktır. Kendi iyiliği ve mutluluğu için çocuğa arzularını erteleyebil-meyi ve ev hayatının kurallarına uymayı öğretmeliyiz. Çocuğumuza kızarken bile severek kumalıyız. Onun kişiliğine saygı göstermeli, çocuğu büyük insan gibi dinlemeli ama ondan büyük insan davranışı beklememeliyiz. Bilinçli ilişkinin genel kurallarına ilave olarak şunlar söylenebilir. 1- Önce çocuğunu tanı: Çocuğun psiko-sosyal gelişiminde her yılın farklı özellikleri vardır. Her evreyi bilmek; çocuğunuzun ruhsal ve fiziksel güvenliğine, ihtiyaçlarına ve sınırlarına göre davranmayı sağlar. Böylece çocuğunuza taşıyamayacağı psikolojik yük yüklememiş ve onu yaralamamış olursunuz. 2- Demokrat olmak: Otoriter değil, demokrat ebeveyn olmanın önemini kavramak gerekir. 29 30 3- Çocuğun birey olmasına fırsat vermek: Çocuk bizim çocuğumuzdur ama bize ait değildir. Onu ayrı bir insan olarak düşünmeliyiz. Çocuğun anne-babadan sağlıklı ayrışması gerekir. 4- Esnek olun: Her çocuğun yapısı ayrıdır. "Ben babamın yaptığını yapıyorum ve bana zararı olmadığını biliyorum" sık duyduğumuz sözlerdir. Dar görüş ve dar düşünceler her çocuk için geçerli değildir. Hatta beş kardeş varsa hepsinin anladığı dil farklıdır. 5- Etkin dinlemenin önemini bilin: Çocuk, konuşmasını bitirinceye kadar dinlenmeli, sözü kesilmemeli, kendisiyle göz teması kurularak konuşulmalıdır. Baş sallamak, onay işaretleri vermek, sorular sormak gerekir. 6- Aile içi oturumlar yapın: Beraber zaman geçirmek çok yararlıdır. Bu sayede bireyler karşılıklı olarak birbirlerinin sevinç ve üzüntülerinden haberdar olur, hayatı paylaşırlar. Amaç çocuğu hayat hazırlamaktır. Beraber zaman geçirmek bunun için önemlidir. Zamanın süresinden çok nitelikli olması faydalıdır. 7- Ödül ve cezada denge: Evin kurallı bir ortam olması gerekir. Bir futbol maçında bile kurallara uymayanlar kart görür. Aile sosyal bir anlaşma demektir. Çocuk akıllı, uslu ve çalışkan olduğunda çabası ve davranışı ödüllendi-rilmelidir. Çocuğun kişiliğini övmek doğru değildir, çabalarını övmek gerekir. Çocuğun davranışlarının sorumluluğunu üstlenebilmesi ve sosyal beceriler kazanabilmesi sınırları bilmesine bağlıdır. Sınırları aşarsa da hatasıyla orantılı bir bedel ödemelidir. 8- Olaylar üzerinde konuşun: Birlikte yaşanan üzüntülü ve sevinçli olaylar üzerinde sohbet etmek çocukta aidiyet ve bağlılık duyguları uyandırır. Çocuk böylece ailenin yaşam biçimini ve değer ölçülerini benimser. Yoksa konferans, vaaz tarzı yaklaşımların hiç faydası olmaz. Monolog değil diyalog gerekir. İki taraf da konuyu bilmeli, etkin bir diyalog kurulmalıdır. 9-Çocuğunuzun arkadaşlarını tanıyın: Üç yaşından itibaren arkadaş, çocuk için önemli olmaya başlar. Çocuk hayatı oyun içinde ve arkadaşlar arasında öğrenir. Çocuğun arkadaşları kötülenmemeli, mümkün olduğunca eve çağrılıp olaylar üzerinde konuşmaya çalışılmalıdır. Arkadaşını küçük düşürücü yaklaşımlar sergilemek, çocuğunuzu gizli saklı iş yapmaya iter. 10-Sorumluluk verin: Çocuğa bağımsızlık kazanacağı ev işleri ya da alışveriş ödevleri vererek küçük başarıların tadını almasını sağlayın. "Onun yapacağı işten ne olur" demeyin. Bırakın yetenekleri gelişsin. 11-Yuva sıcaklığını hissettirin: Beklemediği'bir anda çocuğa gülümsemek onda güven ve bağlılık duygusu uyandırır. Korktuğu, heyecanlandığı anda elini tutmak, hafızasında olumlu izler bırakır. Bedensel dokunmalar çocuğa güven verir. Sevginin egemen olduğu ev modelinde anne babanın otoritesi azalmaz, tam tersine çocuğun büyüklere duyduğu saygı daha da artar. Anne ve babanın sevgisini kaybetmemek için iyi şeyler yapmaya çalışır. Kişiliğine değer verilen, • sığınacak yuvası olan çocuk hayatta daha başarılı olur. 12-Davranış diline dikkat: Özellikle ergenlikten önce çocuklar sorunlarını söz dili ile anlatamazlar. Sinirlilik, aşırı hareketlilik, altını ıslatma, kavgacılık, yalancılık, iştahsızlık, uykusuzluk, kıskançlık, korkaklık, okul başarısızlığı, kekemelik, bedensel yakınmalar, bunların hepsi birer işaret olabilir. Gizli depresyonun söz dili ile anlatılamaması tedavi gerektirir. 13-Örnek olunduğunu unutmamak: Çocuğun "Annem-babam gibi olmak istiyorum" diyebilmesini sağlayabiliyor muyuz? Özdeşim modeli olarak ne kadar doğru davranıyoruz? Çocuğun sözlere değil, davranışlara bakarak öğrendiğini unutmamak gerekir. 14-Çözüme odaklaşmak: Sorunla karşılaşınca telaşlanmak yerine çözüm odaklı düşünmeyi başarmalı, emretmek yerine fikir vermek gerekir. Büyüğün hayat tecrübesi çocuk için bir hazinedir. 31 BİRİNCİ BÖLÜM EBEVEYN ÇOCUK İLİŞKİLERİ nff ÇOCUKLARDA ÖZGÜVEN Özgüven bir insanın mutlu ve başarılı bir hayat geçirmesi için gereksinim duyduğu bir kişilik öğesidir. Özgüveni yetersiz kişiler kendilerine güvenmedikleri için sorumluluk almaktan çekinirler, yapmaları gereken işlerden bir biçimde kaçmaya çalışırlar, kaçamazlarsa da içinde bulundukları durumu büyük bir gerilim haline getirirler. Kuşkusuz özgüven sadece çocukların değil bütün insanların ihtiyaç duyduğu bir duygudur; ancak kişiliğin önemli bir bölümü gibi özgüvenin de tohumları çocukluktan itibaren atılmaktadır. Özgüven, insanın kendisiyle barışık olması, kendini olduğu gibi kabul etmesi; yani olumlu benlik algısıdır. Bir insanın, bir gerçek egosu vardır; bir de olmayı istediği, arzu edilen egosu vardır. Bu iki egoyu da bilen ve bunları birbirinden ayırabilen bir kişinin benlik saygısı olduğunu söyleyebiliriz. Bazı insanlar arzu ettikleri egoyu gerçek ego zannederler. Kendilerini olduklarından farklı görür ve göstermeye çalışırlar. Bu insanlarda gerçek benlik saygısı yoktur. Kimileri de bunun aksine kendilerini olduklarından daha değersiz, daha aşağıda algılarlar. Neticede bu iki durum da Z kendini olduğu gibi kabullenmemedir. Bir insanın hem = olumlu yönleriyle hem de olumsuz yönleriyle yüzleşebil-mesi; özgüven sahibi olduğu, benlik saygısının yerinde ol-~' duğu anlamına gelir. Özgüvenden kastettiğimiz insanın ^ kendini yeterli görmesi değildir, insanın yeterli olduğu 36 alanlar gibi yetersiz olduğu alanlar da vardır elbette. Yetersiz olduğu alanları da görüp bunlarla yüzleşmeye hazır olan insan kendisini geliştirebilen, kendine karşı dürüst ve gerçekçi olabilen insandır. Özgüven Yetersizliğinde Ailenin Etkisi Çocuklarda özgüvenin yetersiz gelişmesinin nedenlerinden biri, aşırı himayeci davranan ailelerdir. Bazı anneler çocuklarını en iyi şekilde yetiştirmek için aşırı korumacı tavırlar sergilerler. Çocuklarını sevgi ve şefkate boğan bu anneler, çocukları hiçbir zorlukla karşılaşmasın diye her türlü işi kendi üzerlerine alırlar. Bu tip ailelerde anne çocuğun yapması gereken şeyleri yapar, çocuk adına düşünür, ona fazla yük vermez. Aslında bu iyi niyetle yapılan bir eğitim hatasıdır. Çocuğun bütün sorumluluklarını üstlenmek çok büyük bir risktir; çünkü çocuk kendi sorununu kendi çözme becerisi kazanamaz. Bu tür bir davranışa maruz kalan çocukta "Ben yapamam" duygusu oluşur. Bu, özgüveni azaltan bir duygudur; çocuk kendisini yetersiz, güvensiz hisseder ve annesine sormadan hiçbir şey yapamaz hale gelir. Ailelerin özgüven konusunda verdiği eğitimde kültürel bir etkiden de bahsetmek gerekir. Bir araştırmada Doğulu ve Batılı öğrencilerin anne ve babalarının bir arada bulunduğu bir topluluğa şu soru sorulmuştur: "Çocuğunuzun girişimci ve özgüven sahibi mi olmasını mı istersiniz, yoksa itaatkar ve sadık olmasını mı?" Batı kültüründe yetişenler, çocuklarının girişimci ve özgüven sahibi olmasını istedikleri yönünde cevap vermişlerdir. Doğu kültürüne sahip olanlarsa itaatkar ve sadık çocukları tercih etmişlerdir. Bu araştırma kültürel kodlarımızla ilgili bir bilgi vermektedir: İnsanlar neye önem veriyorlarsa çocuklarını farkında olmadan oraya yönlendiriyorlar. Çocuğun özgüven sahibi olması, girişimci olması aileler tarafından itaatkarlık ve sadakat aleyhine bir risk olarak düşünülebilir ama çocuğu "kuzu" gibi yetiştirmek de doğru değildir. Çocuğu ancak ergenlik çağına gelinceye kadar kendimize bağlı tutabiliriz, daha sonra dış etkilere maruz kalması kaçınılmazdır. Çocuğun ilerleyebilmesi ve hayata atılabilmesi için riske girmesi, kendi kararlarını kendisinin vermesi, sc runlarını kendisinin çözmesi gereklidir. Çocuk bunları yapamazsa kendi kimliğini geliştire-mez ve hayattan korkan, kaçan, her şeyi başkasına havale eden bir insan olur. Çocuğu küçük yaşlardan itibaren hayata hazırlamak gerekir. Sorumluluk alabilen bir çocuk yetiştirmek isteyen aileler büyümesini beklemeden, küçüklüğünden itibaren çocuğa bazı küçük görevler vermeliler ki çocuk bazı şeyleri yapabildiğine, elinden bir işin geldiğine inansın. İlkokula başlayan çocuk sorumluluk almaya hazırdır. Bu çocuğa sorumluluk verilmezse çocuğun kendine duyduğu güven giderek zayıflamaya başlar. İlginç olan şu ki; küçükken çocuğuna hiçbir sorumluluk vermeyen bazı anne babalar, çocukları ileriki yaşlarda sorumluluk almayınca tepki gösteriyorlar. Oysa ki aile eğer o yaşa kadar çocuğa bazı sorumluluklar yükleyip inisiyatif vermediyse çocuğun birdenbire ayaklarının üzerinde durmayı başaramaması gayet doğaldır. Çocuğun kendine güvenini azaltan bir etken de mükemmeliyetçi anne babaların eleştirinin dozunu kaçırmasıdır. Sürekli eleştirilen çocuk kendisini aptal, yetersiz, beceriksiz hisseder. Diyelim ki çocuk kötü bir karne getirdi, notlarının çoğu zayıf, birkaç tane de iyi var. Aileler genellikle karneye 37 I bakar, "Şu niye zayıf, bu niye zayıf?" diye çocuktan hesap ¦= sorarlar. Bu arada çocuğun kişiliğini eleştirmeyi de ihmal etmezler. Halbuki doğru olan "Bak, şundan beş almışsın, * bundan dört almışsın. Şu zayıfları nasıl düzelteceksin?" ^, tarzında yaklaşmak, çocuğu başarıya motive etmektir. O 38 zaman çocuk kendisine değer verildiğini ve sorumluluk aldığını hisseder. Çocuk yanlış bir şey yapınca onun kişiliğini eleştirmek çok büyük bir hata ve özgüven yıkıcı bir davranıştır. Onu karşınıza alıp yaptığı hatayı kendisine sakin ve kararlı bir dille anlatırsanız çocuk sizi anlayacaktır. Hatasını göstermek yerine, "Sen zaten söylesin, böylesin" demek çocuğu yaralamaktan başka bir şey yapmaz. Çocuk ailesinin ya-nındayken kendini yetersiz hissediyorsa sorunu çocukta değil ailede aramak gerekir. Çocuğun özgüvenini azaltan bir eğitim hatası da çocuğu başkalarıyla kıyaslamaktır. "Bak, filanca hep ders çalışıyor, çok başarılı. Sen niye öyle değilsin?" diye başkasıyla kıyas- _ lanan çocuk kendini güvensiz ve yetersiz hisseder. Halbuki çocuğu kendi kendisiyle yarış yapmaya odaklamak gerekir. Nasıl ki anne baba, çocuklarının kendilerini başka anne babalarla kıyaslamasından rahatsızlık duyarsa çocuk da başka çocuklarla kıyaslandığında aynı rahatsızlığı hisseder. Anne babaların bu bilinçte olması çok önemlidir. Ailelerin tutum ve eğitim hataları sonucu özgüvenden yoksun bırakılmış çocuklar sürekli kendilerini ailelerine kanıtlama ihtiyacı hissederler. Bunun için ya bir gruba dahil olurlar, ya okuldan kaçarlar, ya da marka tutkusu geliştirirler. Kendilerini bir grup ile, marka ile gerçekleştirmeye çalışırlar. Özgüvene sahip olan bir çocuksa marka takıntısına girmez; çünkü bunu çok önemsemez. Anne babalar "Benim çocuğum markasız giymiyor" diyorlarsa önce bir kendilerini sorgulamalarında fayda vardır. Aşırı Özgüven Özgüven fazlalığı da kişilik gelişimi açısından doğru olmayan bir şeydir. Bu durumdaki kişi kendisine ait olmayan davranışlara girişir. Kendisini farklı bir kişiymiş gibi, olduğundan daha üstün bir kişiymiş gibi göstermeye çalışır. "Gururlu, kibirli" diye anılan bu insanlar başkalarının nazarında komik duruma düşerler. Örneğin mezarlıktan geçerken ıslık çalan insanlar vardır, onlar için "Ne kadar kendine güveniyor, hiç korkmuyor" denir. Aslında o kişi müthiş derecede korktuğu için, kendisini tehlikede hissettiği için güvenli rolünü oynuyordur. Gerçek özgüven ile özgüven rolünü birbirinden ayırmak gerekir. Aşırı özgüven genellikle iki tutum nedeniyle olur. Birincisi yüksek motivasyondur, yani anne babanın çocuktan beklentisinin yüksek olmasıdır. Aile çocuğun yapamayacağı şeyleri hedeflerse çocuk ailesini memnun etmek için farklı görünmeye çalışır, rol yapmaya başlar. Güven rolü oynar. Ailesinin kendisinden yapamayacağı şeyler beklediğini hisseden çocuk hep streslidir, kaygılıdır, mutlu olamaz. "Ne yapsam ailemi mutlu edemiyorum" diye düşünür. Ailesinin beklentilerini karşılayamadığı için böyle bir savunma mekanizmasına sığınır. İkinci tutum hatası ise övgünün yanlış kullanılmasıdır. Bizim toplumumuzda övgü az kullanılır, çoğu zaman da yanlış kullanılır. Yanlış kullanılan övgü abartılı özgüvene, fazla bir ego kabarmasına yol açar. Bunun için çocuğun kişiliğinin değil çabalarının, becerilerinin övülmesi gerekir. "Sen bir tanesin, akıllısın, dünyada eşin yok" dendiği zaman çocuğun kendini arama, kendini keşfetme, kendini geliştirme becerisi elinden alınmış olur. Çocuk kendisinin her konuda yeterli olduğunu düşünürse kendini geliştirmeye yönelik bir çabaya ihtiyaç duymaz. Övgüyü yanlış kullanmak bu anlamda çocuğa kötülük yapmaktır. Çocuğun 39 ,Ü kişiliğini değil de "Bak, ne güzel yatağını topladın, ne gü-¦^ zel giyindin" gibi yaptığı iyi şeyleri övmek daha doğru olur. Aksi halde çocukta hatalarını inkar etme duygusu t, gelişir. Kendisini sadece olumlu bir varlık gibi algılayan ^ çocuğun benlik saygısı yanlış gelişir. Halbuki özgüven; ki-40 sinin kendini olduğundan üstün ya da aşağı değil, olduğu gibi kabul etmesi demektir. Özgüvende Genetik Etki İnsanın kişiliğinin % 30-40'ı genlerden gelen özellikle-rin etkisiyle biçimlenir, % 60-70'i ise öğrenme ile kazanı-lir. Bazı kişiler genetik yapılarının da etkisiyle içe kapanıktır, bazılarıysa dışa dönüktür. İçe dönük bir kişiyi alıp da aktif, dışa dönük bir kişi haline getirmeye çalışmak insanın genetik doğasına uymadığı için sonuçsuz kalacağı gibi kişide yaralanmaya da neden olur. Dışa dönük kişiden de ağırbaşlı bir insan olmasını beklemek onun kendine güvenini azaltır. Anne babanın çocuğun genetik özelliklere saygı duyması gerekir. Çocuğu mutlaka tuttuğunu koparacak bir insan olmaya zorlamak doğru değildir. Aileler çocuklarında görmek istedikleri özellikleri çocuğa adeta empoze ederler. Halbuki çocuğun genetik yapısı, kişilik imkanları ailenin isteklerine müsait olmayabilir. Ailesinin istediği davranışları gösteremeyen çocuk, bunun üzerine bir de eleştiriye, aşağılanmaya maruz kalırsa daha çok içine kapanmaya, konuşmamaya, kendisini çevresinden soyutlamaya başlar, depresyona kadar gidebilir. Bu türden meselelerde zararın neresinden dönülürse kârdır. İnsanın ruh yapısı plastiktir ve yeni durumlara uyum sağlayabilir. İnsan isterse, anne ve baba da uygun davranırsa kaç yaşında olunursa olunsun bu tür problemlere çözüm bulunabilir. EBEVEYN ÇOCUK İLİŞKİSİNDE TUTARLILIK ve ADALET Anne babanın tutarsız davranışlar sergilemesi çocuğun kişiliğinin yanlış gelişmesine neden olur. Tutarsız anne baba tutumları derken anne ve babanın çocukla ilgili farklı farklı kararlar almasını, bugün bir konuyla ilgili bir karar alıp yarın o kararını değiştirmesini ve söyledikleri ile yaptıklarının tutmamasını kastediyoruz. Çocuk anne babanın davranışlarını model alır. Gözlemcidir; önce izler, sonra davranır. Anlatılanları değil yaşadıklarını öğrenir. Çocuğun gelişen ruhunu iyi etkilemek anne babanın elindedir, anne baba bir heykeltıraş gibi çocuğun kişiliği oluşturur. Ortaya çıkacak eserin iyi mi, kötü mü olacağını anne babanın tutumları belirler. Tutarlı Davranış Çocuk eğitiminde iki temel unsurdan biri sevgi ise di-Şeri de disiplindir. Çocuk doğru bir disiplin uygulamasının I içerisinde kendi kişiliğinin sınırlarını, sosyal sınırları ve sosyalleşme süreci içinde de bazı değer yargılarını öğrenir. Z Bütün bunlar çocuğa hayat becerileri kazandırır ve bu öğrenme sürecinde anne baba onun rol modelidir. Anne ba-banın farklı mesajlar vermesi, çocuk eğitiminde farkında 't olmadan yapılan bir eğitim ve tutum hatasıdır. Bir olay L karşısında anne ve baba farklı mesaj verirse çocuk neyin 42 iyi, neyin kötü olduğunu anlayamaz. Çocuk doğası gereği benmerkezcidir. Anne baba çocu-ğa farklı mesajlar verirse, çocuk bunlardan kendine uygun olanı seçer. Farklı mesajlar vermek, davranış ve tutumları konusunda anne babanın çocuğu yönlendirmesi yerine, çocuğa anne babayı yönlendirme imkanı vermektir. Her ne kadar çocuk benmerkezci bir yapıya sahip olsa da insanın genetik yapısının içinde bir yerlerde hak duygu-su vardır. Ebeveynler çocuğun içindeki bu duyguyu bulup ortaya çıkarmalı ve çocuğa hakka saygılı olmayı öğretmelidir. Çocuk anne babasının kendisine hakkaniyetli davrandığını hissederse kendisini güvende hisseder. Bunun için tutarlı davranan; yani dün, bugün söylediğinin aksini söy-lemeyen, sabah "evet" dediğine, akşam "hayır" demeyen ailelerin çocuklarında kontrol duygusu gelişir. Kontrol duygusu olmayan çocuk iyi-kötü, doğru-yanlış kavramlarını tam olarak oturtamaz ve karar vermekte zorluk çeken bir birey ortaya çıkar. Farkında olmadan çocuğun beyninin yanlış şekillenmesine sebep olmaktan kaçınmak gerekir. Ödül ve Cezada Tutarlılık Anne ve baba çocuğun bir davranışı üzerine ödül ya da ceza vermeye karar verdilerse bunu çocuğa açıklamadan önce aralarında konuşup, uzlaşıp ortak bir tavır geliştirmelilerdir. Örneğin çocuğun yanında iken baba, annenin verdiği cezayı ya da ödülü fazla bulduğunu ifade ederse çocuğun kafası karışır. Aslında eğitimde esas olan ödüldür. Ödül yani olumlu pekiştirme yetersiz kalırsa cezalandırma gerekebilir. Güzel bir ceza baskı, şiddet, korkutma, tehdit ya da sindirme değil kişiyi sevdiği bir şeyden mahrum bırakmaktır. Cezaya ağırlık verilirse çocuk "Ne yaparsam cezadan kurtulabilirim?" diye düşünür. Halbuki çocuğun zihnine şunu yerleştirmek gerekir: "Doğru olan ne? Doğru olanı yapayım." Çocuğu suçluluk duygusuyla değil güven duygusuyla eğitmek gerekir. "Ceza almamak için değil, doğru olduğu için bunu yapacaksın ama yapmazsan bir bedel ödeyeceksin" diyen ve bunu tutarlı bir şekilde uygulayabilen aileler daha sağlıklı çocuklar yetiştirir. Bu noktada, hedefe yönelik davranış eğitiminden söz etmek faydalı olacaktır. Hedefe yönelik davranış eğitimi şu şekilde işler: Çocuğun yanlış davranışları "dişini fırçalamıyor, yüzünü yıkamıyor, kardeşinin oyuncağına zarar veriyor" diye madde madde belirlenir. Hafta boyunca çocuğun davranışları gün gün takip edilir. Haftanın birinci günü bakılır, çocuk hata yaptıysa eksi, iyi bir şey yaptıysa artı konur. Hafta sonuna kadar bu şekilde çocuğun davranışları gözlenir. Bir haftanın sonunda artılar çoksa ödül verilir ve bu eğitime devam edilir. Çocuk hata yaptığı zaman bağırmak, çağırmak, ses tonunu yükseltmek çare değildir; kararlı ve tutarlı bir üslupla ona doğru davranma zorunluluğunu hissettirmek gerekir. Kardeşler Arasında Adaletli Davranma Ailede birden fazla çocuk varsa çocuklar arasında adaleti sağlamak da önemlidir. Diyelim ki çocuklardan biri güzel bir şey yaptı. Anne bu çocuğu ödüllendirmek istiyor, baba ise diğer çocuğa haksızlık olacağını düşündüğü, için itiraz ediyor. Böyle bir durumda çocukların ikisi de ödül 43 Z alırsa bu kez de ödülü gerçekten hak edene haksızlık olur. ¦^ Hak etmediği halde ödül alan çocukta hak duygusu gelişmez, ömür boyu vermeden almak ister. Diğer çocuk ise Z "Ben çaba sarf ediyorum, hak ediyorum. Niye o da aynı L şeyi alıyor?" diye düşünür. Olumlu davranışı pekiştirilme-44 diği için adalete karşı güvensizlik duygusu hisseder. "İki kardeş arasında eşitliği sağlayalım" derken farkında olmadan belirli sınırları olmayan, dilediği zaman dilediğini yapma hakkını kendinde bulan bireyler yetişebilir. Anne babalar anlık çözümler geliştirmek yerine olayları uzun vadeli değerlendirmelilerdir. Çocuk o an belki üzülecektir ama uzun vadede üzülmemesi daha önemlidir. Medeni toplumları diğerlerinden ayıran en büyük özellik hakka saygıdır. Bu bilinç küçük yaşlarda yeşertilmeli-dir. Hak duygusu gelişmiş bir toplumda yetişen ve kendi sınırlarını bilen bir çocuk, büyük bir ihtimalle kardeşinin o ödülü hak ederek aldığını, kendisinin ödüllendirilme-mesinin normal bir durum olduğunu düşünebilir. Çocuklarımızı bu bilinçle yetiştirmeliyiz. Bu bilinci yerleştirmek için çocuğa benimsetmek istediğimiz ilkeyi; kardeş kıskançlığını ya da kardeşler arası rekabeti ortaya çıkararak değil iyi şeylerle bağlantı kurarak anlatmak gerekir. Çocuğun olumsuz duygularının harekete geçmemesi için olayı adalete, hak duygusuna vurgu yaparak anlatmalıyız. Çocuk kıskanmadan hakkına razı olmayı öğrenmelidir. Bunu öğrenmek kolay değildir ama öğrenildiğinde hayat boyunca kişinin işine yarayacaktır. Çocukta Hak Duygusu Gelişmediyse Ne Yapmak Gerekir? Çocuğa doğru-yanlış, iyi-kötü bilincinin küçük yaşlarda kazandırılması gerektiğini vurguladık. Ancak bazı aileler bu konuya gereken önemi vermiyor, çocuk küçükken -özellikle de tek çocuksa- "Bu bizim çocuğumuz onun istediğini yapmayacağız da kimin istediğini yapacağız? Biz kimin için çalışıyoruz?" diye diye çocuğa özel bir dünya yaratıyorlar. Tabii ki çocuk da bir daha bindirildiği tahttan inmek istemiyor. Hayatta herkesin ona anne ve babasının davrandığı gibi özel davranmasını istiyor. Evlendiği zaman, askere gittiği zaman ya da iş hayatında kendisine özel davranılmama-sını hazmedemiyor, uyumsuz davranışlar sergiliyor. Çocuk ergenlik çağını tamamlayıp genç bir birey olduğu halde hak bilinci doğrultusunda hareket edemiyorsa, ona bencillik yapmadan kendisiyle yüzleşebilme becerisi kazandırmak gerekir Bunun için şöyle bir yöntem izlenebilir. Belirli aralıklarla aile içi oturumlar yapılıp tüm aile fertleri birbirlerinden'beklentilerini, şikayetlerini yazar ve bunlar üzerine konuşabilirler. Ev içinde bazı kurallar koyarak çocuğun bu kurallara uyması istenebilir. "Sen artık bu yaşına geldin, kendi sorununu kendin çözmelisin" denilerek ona kendiyle ilgili bazı sorumluluklar yüklenebilir. Gerekirse bir profesyonel, gencin dünyasına girerek hayatı tanımasını, kendisini sorgulamasını, benmerkezci olmanın yanlışlığını, hayatta başarılı olabilmesi için neler yapması gerektiğini ona anlatabilir. Burada ailenin dikkat etmesi gereken bir nokta yine tutarlılık ve sürekliliktir. Tutarlılığın sürekli olması gerekir. Aile fertleri yaptıkları oturumları sürekli hale getirmelilerdir. Kurallar çok sıkı konmamalıdır; çünkü çok sıkı olan kurallar büyük ihtimalle süreklilik kazanamaz. Bu durumda aile-tutarlılığını kaybedebilir. "Uygulanmayacak emir verilmemelidir" diye bir söz vardır. Uygulanmayacak kural konmamalıdır, çünkü uygulanmayan kural otoriteyi zedeler. Sağlıklı bir kişilik gelişimi anne babanın çocuğa emek I vermesini ve bu konuya kafa yormasını, araştırma yapmasını 45 46 gerektirir. Anne babalar bu ciddi işi gündelik çözümlerle geçiştirmek yerine uzun vadede olumlu sonuçlar yaratacak etkin çözümlerle yürütmedirler. Hak, adalet, özdenetim gibi kavramlar ve ahlak ilkeleri çocuğun zihnine küçük yaşlarda yerleşirse çocuk çok daha sağlıklı ve mutlu bir bı-rey olur. ÇOCUKLARDA SAYGI EĞİTİMİ ı I ı'ıijl Saygılı olmak iyi bir insanın taşıması gereken temel özelliklerden birisidir. Saygı insanın kendi kişiliği ile başkalarının kişiliğinin arasındaki sınırı bilip o sınırı aşmaması, kendi aleyhine dahi olsa başkasının hakkına, hukukuna özen göstermesidir. Her anne baba çocuklarının etrafa ve kendilerine karşı saygılı olmasını ister. Ancak saygının sınırının ne olduğu; kimlere, nereye kadar saygı gösterilmesi gerektiği konusunda bazı soru işaretleri olabilir. Saygı ölçütleri kültürden kültüre farklılık gösterir. Bizim kültürümüzde yaşlılara saygı göstermek önemsenirken başka kültürlerde önemsenmeyebilir. Yine bizim kültürümüzde yardımlaşmak, ihtiyacı olanlara bağışta bulunmak çok önemlidir. Fakat örneğin Japonya'da yaşayan bir insana yardım etmek, para vermek onun kişiliğine yapılmış bir hakaret ve saygısızlık olarak kabul edilebilir. Saygı ölçütlerini bu kültürel farkları göz önüne alarak belirlemek gerekir. Aynı kültürün içinde de ölçütlerde birtakım değişiklikler olabilir. Zaman içinde değer yargılarında değişmeler görülebilir. Örneğin itaat kültürü ve otoriteye gösterilen 48 aşırı saygı kişinin özsaygısı aleyhine işlediği için bu konudaki ölçütleri yeniden düzenlemek gerekir. Saygı Eğitiminde Yapılan Hatalar Yukarıda ifade ettiğimiz gibi kültürümüzde itaat ve büyüklere saygı önemli bir yer tutar. Sadece büyüklere değil, nefes alıp veren her şeye saygılı olmak elbette çok güzel bir davranıştır. Ancak bunu özsaygıyı önemsememe noktasına götürmek kendine güvensiz, girişimci olmayan, inisiyatif kullanamayan, değişimi sorgulamayan, zora talip olmayan, yeteneklerini geliştiremeyen insanlar ortaya çıkarır. Baskıcı kültürel özelliklerimiz nedeniyle ailede baba baskısı şeklinde başlayan bu sürece ilerleyen yıllarda toplum baskısı, koca baskısı, kayınvalide baskısı da eklenir ve kişi kendi özsaygısını kaybeder, kendisini bir çeşit paspas gibi görür. Kendi kişiliğinin sınırlarını bilemeyen, sadece kurallara uymak zorunda hisseden ama kuralları sorgulamayan bir insan ortaya çıkar. Anne babalar kendi haklarına sahip çıkabilen, silik olmayan, kendine güvenen çocuklar yetiştirmek isterler. Ama hayatın içinde yaşanan olayları alıp incelediğimizde genellikle o anda sorunu çözmek için çocuğun kendine güvenini zedeleyeceği tavırlar takınıldığını görürüz. İnsanların çoğu başkalarını kırmamak, gücendirmemek için kendi çocuklarını kırar ve çoğu zaman bunun yanlış bir davranış olduğunu fark bile edemez. Çocuklara saygı eğitimini hak duygusuyla birlikte vermeliyiz. Çocuk hem kendi hakkını talep etme, hak arama becerisini kazanmalı, hem de başkasının hakkına zarar vermeme bilincini benimsemelidir. Çocuğa körü körüne itaat alışkanlığı kazandırmak yerine doğru olana, hakka, akla uygun olana saygı alışkanlığı kazandırılmalıdır. Çocuğun zihninde iyi-kötü, doğru-yanlış kavramlarının oluşması için ona kuralların nedenleri, gerekçeleri izah edilmelidir. Çocuk kurala anne babası öyle istediği için değil doğru olduğuna inandığı için uymalı, başka insanlara da bu motivasyondan hareketle saygı göstermelidir. Körü körüne uygulanan kurallarda neyin neden yapıldığı bilinmediği için tutarsızlıklar olacaktır. Aslolan çocukta kalıcı bir davranış değişikliği ve saygı bilinci yaratmaktır. Aksi halde çocuk sadece anne babasının yanında onların istediği gibi davra-| nıp yalnızken canının istediğini yapabilir. Çocuklarda saygı eğitiminde anne babaların tutumları çok önemlidir. Çocukların benmerkezci olduklarını biliyoruz. Benmerkezcilik, çocukların bencilce davranmalarına, hata yapmalarına neden olur. Çocuklar davranışlarının sonucunu düşünmeden hareket ederler. Kendilerini nasıl iyi hissederlerse öyle davranırlar. Çocuk için o anda korkunun gitmesi, incinme ihtimalinin ortadan kalkması, kendini daha iyi hissedebilmesi saygısız bir davranışta bulunması için yeterli nedendir. Davranışının iyi mi kötü mü olduğunu, uzun vadeli sonuçlarını düşünmez. O nedenle anne baba çocuğa doğru rehberlik yapma görevini yerine getirebilmelidir. Büyükler rehberlik rolünü doğru üstlenebilirlerse çocuk hayatı tanır; nerede, nasıl davranacağını öğrenir. Aileler saygısızlık, haksızlık yapan çocuğa mutlaka müdahale etmelidirler fakat bunu çocuğa konuyla ilgili farkmdalık kazandırarak, yaptığının neden yanlış olduğunu anlatarak yapmalıdırlar. Çocuğun saygısızlık yapmayı bir yöntem haline getirmemesi, huy edinmemesi için çaba göstermek gerekir. Aileler çocuğa saygının sınırlarını iyi çizmeli; nerede, ne yapılacağını öğretmelidir. Gülünecek yerde gülünecek, ağlanacak yerde ağlanacak, saygı gösterilecek yerde saygı 49 50 gösterilecek gibi zaman kavramını iyi öğretmek gerekir. İnsanın kişilik gelişiminde sosyal sınırları çizebilmek çok önemlidir. Saygılı Davranarak Hakkını Aramak Saygılı davranmayla hak arama arasındaki sınır önemlidir. Hak aramak illa ki zor kullanmak, şiddete başvurmak değildir. İyilik yapana iyilikle karşılık verilir. Kötülük yapana kötülük yapmak değil de haksızlık yapmamaya çalışmak, haksızlık yapmadan hatasını göstermek idealdir. Çocuğa sadece iyilere saygılı olmayı değil kötülük yapana haksızlık yapmama kaygısını da öğretmek gerekir. Çocuklara haklarını ararken saygı sınırları içinde kalmayı öğretmek için anne babaların bu konuda da model olmaları gereklidir. Kavgacı bir ailede yetişen çocuk ister istemez bunun sorun çözmek için doğru yöntem olduğunu düşünür, öyle hareket eder. Nasıl ki aile içi ilişkilerde haklı olmak yetmiyor, haklı olanın kendisini doğru bir üslupla ifade etmesi gerekiyorsa aynı şekilde sosyal ilişkilerde de kullanılan yöntem önemlidir. İnsanların medeniyet ölçüsünü gösteren en önemli özellik doğru yöntemle hak arama bilinci ve hukuka saygı anlayışıdır. Hukukun geçerli olduğu toplumlarda haksızlığa uğrayan kişi, karşısındakinin boynuna sarılmaz. Hatayı Kabul Edebilmek Günümüzde insanlar arasında yaygın olan bir tavır kişilerin haksız oldukları, hata yaptıkları durumlarda bunu kabul etmeme eğilimi göstermeleridir. Bu davranışın temelinde hata yapmanın insanın değerini azaltacağı düşüncesi yatmaktadır. Oysa ki hata yapmak çok doğal bir şeydir. Önemli olan insanın hatasını fark edip düzeltmesi ve aynı hatayı bir daha yapmamaya çalışmasıdır. Hiç kimsenin her durumda haklı olması mümkün değildir. Hatalı olduğu halde "ben hep haklıyım" duygusu içinde hareket eden insan çevresindekileri kendisinden uzaklaştırır. Bazı insanlar teşekkür etmeyi ve özür dilemeyi zayıflık olarak görürler. Sürekli haklı olduklarını savunma çabası içindedir. Bu davranışın arkasındaki dinamiği araştırdığımızda şunu görürüz: Kendilerinde birtakım eksiklikler gören insanlar kontrolü başkalarına bırakmamak için sürekli haklı olduklarını kanıtlamaya çalışırlar. Daima kendisinin haklı, başkalarının haksız olduğunu kanıtlamaya çalışan kendini beğenmiş kişiler kendilerini yalnızlığa mahkum ederler. Halbuki bir insanın hatasını kabul etmesi kendisine değer katar ve başkaları tarafından daha çok sevilmesini sağlar. Yetişkinlerin bu bilinçte olup hem kendi sosyal hayatlarında hem de aile içi ilişkilerinde özür dilemeyi bilmeleri ve bunu uygulamaları, çocuklarına doğru örnek olma bakımından önemlidir. Hatasını kabul etmek hem hak duygusuna uygun bir davranıştır, hem de kişiye duyu-lar; saygıyı arttırır. 51 ÇOCUKLARA İYİLİK YAPMA ALIŞKANLIĞININ KAZANDIRILMASI Çocuklarını iyi birer insan olarak görebilmek her anne babanın arzusudur. İyilik yapmak aslında herkeste olması gereken, insanların mutlu olmasını sağlayan özelliklerden birisidir. İyilik, hem iyiliği yapanı, hem de bu iyilikten na-siplenenleri mutlu eder. Suya atılan taşın etrafında oluşan halkalar misali yayıla yayıla genişler ve yeni iyiliklere ortam hazırlar. Mutlu olabilmek için gizli yaşam kanunları vardır. Bu kanunlardan birisi de verme yasasıdır. Verebilen ve bundan zevk alan, bunu isteyerek yapan insan mutlu olur. İyilik Yapan Mutlu Olur Öncelikle psikolojideki gizli yısam kanunlarından bahsedelim. İnsan ne yaparsa aynısı kendisine döner. İyilik yapan iyilik bulur, karşısındaki insanı dinleyen anlayış görür. Psikolojide böyle bir geri dönüş ilkesi vardır. İyilik yapmak, bilindiği gibi sadece maddi yardımda bulunmak değildir. İnsanlara güler yüz göstermek, bir çiçek vermek, tebessüm etmek, hoş bir söz söylemek, bunların hepsi birer iyiliktir. İyi olan her şey, kendisini sevenlerle işbirliği yapar ve kendisini sevenlere bir gün olur geri döner. İyi şeylerin kendisi ile işbirliği yapmasını isteyen insanın önce kendisinin iyi olması gerekir. Birisi insanların kendisini sevmesini istiyorsa önce kendisi insanları sevmeli, insanlardan ilgi ve takdir bekliyorsa, önce kendisi ilgi ve takdir göstermelidir. İyiliği seven kişinin önüne farkında olmadan iyi fırsatlar çıkar. Gündelik hayatın içinde kimi zaman insanların artık vermek istemediklerinden, hep verdiklerinden ama hiç alamadıklarından bahsettiklerine tanık oluruz. Burada yapılan hata şudur: İyilik karşılık görmek için yapılmamalıdır. Zaten iyilik yapmanın kendisi iyilik yapanın kazanı-mıdır. Yapılan bir araştırmada iyilik yapmanın beyinde mutluluk hormonunun salgılanmasına neden olduğu tespit edilmiştir. İyilik yapan kişi kendini mutlu ve güvende hisseder, insanlar arasında güven duygusu, kendisinde ise yardımlaşma duygusu artar. İyilik Ne İçin Yapılmalı? İnsan iyiliği doğru olduğu için, kendisi için, başkalarına faydalı olmaktan zevk aldığı için yapmalıdır. İyilik yapmada prensip, yapıp unutmaktır. "Bir elin verdiğini öbür elin duymaması" anlayışını esas almak gerekir. Aslında bu içgüdülerin pek kabul edebileceği bir şey değildir, insan bir iyilik yaptığı zaman herkes duysun ister ama ideal olan gizli yapılmış iyiliktir. Başkalarının takdirini kazanmak için verici olmak burada kastettiğimiz anlamda iyilik yapmak değildir. İyiliği karşılık bekleyerek yapan insan kısa vadede bunun karşılığını görmeyip üzülür. Ama aslında iyilik yapmak insanın kendi kendine verdiği bir hediyedir. Karşılığı ise anında, iyilik yapmanın lezzeti olarak alınır. 53 Z "Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez" diye bir söz var- ¦=' dır. Bu anlayışla yapılan iyiliğin ardında bir çıkar beklentisi yatar. Böyle bir iyilik çıkara dayalı olduğu için şartlar ~ ortadan kalktığı zaman kesilen, yapay bir iyiliktir bu. Ço-f, cuğa iyilik yapma duygusu verilirken karşılık beklemeden 54 yapılan gizli iyiliğin ideal olduğunu öğretmek gerekir. İyilik Yapmak Öğrenilir İnsanın içinde hem iyicil güçler hem de kötücül güçler vardır. İnsanın doğuştan melek gibi olduğunu düşünmek doğru değildir. Çünkü insan iyilik yapmaya da kötülük yapmaya da meyillidir, içimizde hem yardım etme, güler yüzlü olma, iyilik yapma, şefkatli olma, insanları sevme gibi iyilik potansiyeli hem de başkasının hakkına saygı duymama, bencil olma, çıkarcı olma, sadece kendisini düşünme, saldırganlık gibi kötülük potansiyeli vardır. Çocuğu boş bir kağıt gibi kabul edip iyilik potansiyelinin filizlenip büyümesine yardım etmeli, ama kötülüğü beslememeliyiz. Çocuk yetiştirirken iyiliğin de kötülüğün de büyük ölçüde kültürel olarak kazanıldığını unutmamak gerekir. Çocuğun içindeki iyicil güçleri harekete geçirmek başta çocuğun kendisi olmak üzere herkes için faydalı sonuçlar doğurur. "Çocuğum kötülüklere karşı hazırlıklı olsun. Hep vermesin, biraz da o alsın" demek doğru değildir. Çünkü yukarıda ifade ettiğimiz gibi iyilik yapmanın kendisi bir mutluluk sebebidir. Çocuğu karşılık beklemeye şartlandırmak yerine ona iyilik yaparak mutlu olmayı öğretmek gerekir. Beyin kendisine ne öğretilirse onunla mutlu olmayı öğrenir. Beynimize eğer "Ben iyilik yaparak mutlu olacağım. Bunu da insanlardan ilgi, takdir ve karşılık görmek için değil, sadece doğrusu bu olduğu için, iyilik yapmaktan zevk aldığım için, kendim için yapacağım" komutunu verirsek beynimiz iyilik yapınca mutluluk kimyasalları salgılar. O halde beynimizi küçük şeylerden mutlu olmaya, insanlara yardım etmekten zevk almaya, iyilikten tat almaya koşullarsak bunu başarabiliriz. Bu anlayış çocukluktan beynimize yazılırsa kolay kolay kötülük yapamayız. İyilik yapmayı kalıcı bir davranış haline getiren çocuklar yetiştirmek istiyorsak her konuda olduğu gibi bu konuda da doğru bir model olmak önem taşır. Çocuk, çevresinde olup biten her şeyi bir kamera gibi kaydeder. İyilik yapmanın öneminden, bunun insanı mutlu ettiğinden bahsedilen bir ortamda yetişen ve duyduklarını anne babasından gördüğü karşılıksız iyilik örnekleriyle pekiştiren çocuk bunu benimseyecektir. Çocuklarda empati (eş duyum) yani karşımızdaki kişinin ne hissettiğini, neye ihtiyacı olduğunu anlayabilme yeteneğinin gelişmesi onları çevrelerinde olup bitene duyarlı kılacak, zor durumdaki insanların neler hissettiklerini anlayıp onlar için bir şeyler yapmak zorunda olduklarını idrak etmelerini sağlayacaktır. Çocuğa karşı tarafı anlama, sevindirme ve iyilik yapmaktan zevk alma becerisi kazandırırsak ileride o çocuğun içinde kötülük tohumları filizlenmez. Çocukları Kötülükten Nasıl Korumalıyız? Ebeveynler "Çocuğuma sadece iyilik yapmayı öğretirsem herkes onu aldatır" diye düşünebilirler. Gerçekten de kötülüğün prim yaptığı bu zamanda bir çocuğa iyilik yapmayı öğretmek kolay değildir ama çocuk eğitiminde günümüze hakim olan yargılara takılıp kalmak yerine doğru olan neyse onu yapmamız gerekir. Çünkü çocuklar bu toplumun geleceğini şekillendireceklerdir. Bazı aileler çocuklarını dışarıdan gelebilecek tehlike-' lerden koruma kaygısıyla onlara insanlara güvenmemeleri, 55 B 56 aldanmamaları yolunda telkinlerde bulunurlar. Çocuklar da karşılarına çıkan herkese ihtiyatla yaklaşıp "Acaba bu kişi bana ne zarar verecek? En iyisi ben uzak durayım. Ne olur ne olmaz, belki bir sorun yaratabilir" diye düşünüp karamsarlığa kapılırlar. Aile içinde sürekli başka insanların kötülüklerinden bahsediliyorsa çocuklar başkalarının ' hatalarına odaklanan bireyler haline gelirler. Oysa ki insanın mutlu olmak için güvenmeye ihtiyacı vardır. Elbette ki çocuklarımıza aldatılmamaya, haksızlığa uğramamaya, uğradığı zaman hakkını aramaya yönelik beceriler kazandırmalıyız. Ancak bu bilinci oluştururken genellemeler yapmaktan kaçınmak gerekir. "Babana bile güvenmeyeceksin" anlayışı çocuğa çok acı çektirir. Bir de çocuklara haksızlığa uğrasalar bile ideal ölçülerden ayrılmama hassasiyetini kazandırmak gerekir. Çocuk bir kötülükle, haksızlıkla karşılaştığı zaman kötülükle cevap vermeye hakkı olduğunu düşünmemelidir. Çocuklarımıza "İyilik yapana iyilik yapın, kötülük yapana haksızlık yapmayın" şiarını benimsetmeliyiz. Bu noktada Hz. İsa'nın başından geçen şu olayı hatırlayalım: Bir gün Hz. İsa yolda giderken düşmanları ona hakaret eder, kötü şeyler söylerler. Kendisi ise onlara iyilikle karşılık verir, güzel sözler söyler. Havarileri bunun nedenini sorar, "Onlar sana kötülük yapıyorlar, sense onlara iyi şeyler söylüyorsun, bu işi aklımız almadı" derler. Hz. İsa şöyle cevap verir: "Bir insan çantasında ne varsa onu verir. Bende sadece bu var." Bu da yaşamın gizli kanunlarından birisidir. Tohum kendi cinsinden meyve verir. İnsanın yaptıkları kendi içi potansiyelini gösterir. Aileler çocuklarını mümkün olduğunca iyi bir insan olarak yetiştirmeye çalışırken bir yandan da dışarıdaki acımasız hayatın çocuklarına zarar vereceğinden endişe etmekte haklıdırlar. Gerçekten de kötülüğün tavana vurduğu bir dönemde yaşıyoruz. Bu koşullarda iyi çocuk yetiştirmek hakikaten çok zordur. Bu durumda yapılması gereken, anne babaların çocuklarına daha fazla zamana ayırmaları ve daha dikkatli olup çocuğu yanlış mesajlardan korumalarıdır. Kötülük propagandası bombardıman halinde yayılıyor. Kötü şeyler çok süslü, çok çekici, göz boyayıcı mesajlarla yayılıyor. Anlık zevkler yaşatan içki, sigara, uyuşturucu vs. çocuklara cazip gelebilir. Gerek bağımlılık yaratan maddeler gerekse bencillik, çıkarcılık, emek vermeden kazanmak, başkalarının haklarına saygı duymamak gibi mesajlar o anda çocuğun hoşuna gidebilir. Oysa ki iyiliğin sonuçları uzun vadede alınmaktadır. Uzun vadede geri dönen kaza-nımları göremeyen çocuk, anlık ve kolay elde edilebilir hazlarm peşine düşebilir. Çocuklarımızı korumak için onlara kendi içlerinde bir kontrol mekanizması kurma, davranışlarını kendi kendilerine akıl süzgecinden geçirme alışkanlığı kazandırmalıyız. Çocuk iyi şeylerin karşılığını hemen alamasa da doğru olan ne ise onu yapması gerektiğini öğrenmelidir. Kötülükten gelen anlık mutlulukların kısa zamanda geçeceğini aslolanm iyilik olduğunu görmelidir. Evlerimizi iyi ve güzel şeylerin takdir edildiği, onay gördüğü bir hale getirmeliyiz. Çocuk evdeki sıcaklığı, güzelliği görürse, dışarıdaki yanlışların etkisine kapılmayacağı gibi gördükleri iyi-kötü ayrımını pekiştirir. Nietzsche'nin güzel bir sözü vardır: "Beni yıkmayan darbeler, beni güçlendirir." Gerçekten de dışarıdaki olumsuzluklar, darbeler, haksızlıklar, kötülükler insanı yıkmıyorsa güçlendirir. 57 ÇALIŞAN ANNELER ve ÇOCUKLARI Dünyanın bugün geldiği nokta ekonomik olarak kadınların da iş gücünün içinde yer almasını gerekli kılıyor. Değişen yaşam ve tüketim anlayışı, çağın getirdiği yeni ihtiyaçlar bir yandan kadının ekonomik yaşamdaki rolünü arttırırken diğer yandan annelik kimliğini daha zorlu bir hale sokuyor. Kadınların iş yaşamı içinde daha etkin yer almaları çocuklu kadınlar için kimi zaman bazı problemleri de beraberinde getiriyor. Konumuz çocuklu kadınların iş yaşamında yer almasının doğru olup olmadığını sorgulamak değil. Bu başlık altında, kadının çalışmasını bir olgu olarak kabul edip çalışan kadının annelik kimliğinin gereklerini yerine getirmede karşılaşacağı sorunların altını çizmeyi ve bu durumu çocuk için daha sağlıklı bir hale getirme yönünde çözüm önerileri sunmayı hedefliyoruz. Bebeklik Döneminde Anne Çocuk İlişkisi Yapılan araştırmalar, gebeliğin son aylarından itibaren çocuğun duygusal belleğinin olduğunu ve çocuğun sevilip sevilmediğini, istenip istenmediğini belleğine kaydettiğini gösteriyor. Beynimiz düşünceleri ve bilgileri hafızamıza kaydettiği gibi duygularımızı da kaydeder. Çocukluk dönemlerinde de sevilip sevilmemek, istenip istenmemek çocuğun beynine sürekli yazılır. Çocuk bir yaşma kadar hep kaydeder. Konuşmaz ama konuşuncaya kadar olanları kaydeder. Çocuk, doğduktan sonra kendisini annesinin bir parçası olarak görür, "annem ve ben" demeye başlar. "Annem, ben ve diğerleri" kavramı ise çok daha sonra şekillenir. Yani bu dönemde annenin ilgisini, şefkatini hissetmesi kişilik gelişimi açısından çok önemlidir. Çocuğun kişilik gelişimi ve duygusal gelişimi açısından ilk dört yılın hayati bir önemi vardır. Deyim yerindeyse bu süre zarfında çocuğun beyninde kişiliği ile ilgili bir net-work oluşur, kişiliğinin temel özellikleri oturur. İlk dört yıl çocuğun anneyle duygusal alış veriş ve paylaşım içinde olması, çocuğun kendini güvende hissetme ihtiyacını karşılamanın en kolay ve en emin yoludur. Bebekliğin ilk döneminde anne çocuktan birkaç saat uzaklaşsa, çocuk kendisini sudan çıkmış balık gibi hisseder. Çocuk kendini güvende hissetmezse müthiş bir tehdit altında olduğunu zanneder, korkar ve bünyesi stres hormonları salgılar. Annesini "sığınılacak bir liman" olarak gördüğü için annenin varlığı çocuğun kendisini güvende hissetmesini sağlar. Hatta halkımızın kısa süreliğine annesinden ayrı kaldığı için huysuzlaşan, ağlayan bebekleri sakinleştirmek için bulduğu güzel bir çözüm vardır: Çocuk ağladığı zaman ona annesinin bir eşyasını koklatırlar, annesinin kokusunu alan çocuk sakinleşir çünkü bu koku kendisini güvende hissetmesini sağlar. Çocuğun temel güven duygusunun gelişmesi için anneyle kurduğu ilişkinin önemini dile getirdik. Fakat bu 59 I I o' durum doğumun ardından kısa bir süre sonra işe dönmek ~ zorunda kalan annelerce çözümsüz bir sorun olarak algıla-mamalıdır. Gerçekten de anne çocuk ilişkisi güven duygu-Z sunun oluşması açısından önemlidir ancak güven duygusu 1 açısından hayati olan teke tek ilişkidir. Elbette ki ideal 60 olan teke tek ilişkinin anneyle kurulmasıdır. Fakat'bu ilişkiyi çocuk annesinin dışında biriyle de kurabilir. Çocuk açısından annenin A ya da B olması önemli değildir. Çocuk ilk anda anneye alıştığı için onu, daha doğru bir ifadeyle kendisine alıştığı ve yanında kendini güvende hissettiği kişiyi arar. Alıştığı kişinin kokusunu, gülüşünü, bakışını duygusal hafızasına yazmıştır ve onu aramaktadır. Ancak bir müddet sonra kendisiyle aynı yoğunlukta, aynı şekilde ilgilenen bir başka kişiyi de benimser. Bu kez de onu sığınılacak bir liman olarak görür. Bu noktada güvenilir bir bakıcı bulup onu değiştirmemenin çocuğun güven duygusunun gelişmesi açısından önemini vurgulamalıyız. Bakıcının sık sık değişmesi çocuğu psikolojik olarak etkiler. Yuvaya bırakılan, yuvada çok iyi bakılan, yedirilen, içirilen çocuklarda görülen hospitalizasyon hastalığı adlı bir rahatsızlık vardır. Bu çocuklarda yuvada kendilerine özenle bakıldığı halde gelişme geriliği görülmüştür. Bunun nedeni araştırıldığında ortaya şu sonuç çıkmıştır: Bu yuvaların özelliği, bakıcıların vardiyalı çalışmasıdır. Bakıcılar çocuklarla çok iyi ilgilenmektedirler ama sürekli farklı bakıcılar çocuklarla ilgilendiği için çocuğun duygu alış verişi yapacağı, teke tek ilişki kuracağı birisi olamamaktadır. Yapılan araştırmalar bu yuvadaki çocukların beyinlerinin büyüme hormonu salgılamadığını, bu yüzden çocukların büyümesinin yavaşladığını ve buna bağlı olarak da vücut dirençlerinin düştüğünü, sık sık hasta olduklarını bulgulamış-tır. Eğer çocuğun bakıcısı sürekli aynı kişi olursa ve çocuk onunla iyi bir ilişki kurabilirse böyle bir sorun yaşanmaz. Bu noktaya kadar daha çok bebeklik döneminden bahsettik. Ancak diyebiliriz ki çocuk beş altı yaşma kadar, kabaca okul dönemine değin anneye bağlıdır. Kişiliğini annesine bağlı olarak kurgular. Yine vurguluyoruz ki ideal olan çocuğu ilk dört yıl annenin büyütmesidir, bununla beraber bir çocuğun okul dönemine kadar annesine bağlı olduğunu da akıldan çıkarmamak gerekir. Annenin çocuk okul çağma geldikten, çocukta gerçeklik kavramı geliştikten sonra çalışmaya başlaması çocuk açısından çok daha uygundur. Bu durumda bile dikkat edilmesi gereken bazı noktalar vardır. O ana kadar çalışmayan annesinin bir anda çalışmaya başlaması çocuk açısından yeni bir durumdur ve bunu kabullenmekte zorluk çekebilir. Dahası çocuğun bunu annesinin kendisini terk ettiği şeklinde yorumlaması ve sebebini de kendinde araması söz konusu olabilir. Çalışma hayatına dönen anne bu durumu çocuğuna onu büyük bir insan gibi kabul ederek anlatmalıdır. Her şeyi açık ve çocuğun anlayabileceği bir dille ifade etmeli ve bu durumun kendisinden kaynaklanmadığını özellikle belirtmelidir. Aslında çocuğu duygusal açıdan zedeleyen şey hayatın gerçekleri değil, anne babanın ona karşı olan tutumudur. Çocuğu büyük bir insan gibi kabul etmek gerekir. Ona hayatı, gerçekleri, acıları ciddi ciddi anlatmazsak, çocuk gibi davranmaya devam edersek, çocuk kendisini aptal gibi hisseder. Oysa büyük insan gibi gerçekleri ona açık bir şekilde anlattığımız zaman kendisine değer verildiğini düşünür. Anne çocuğa karşı sakin ve soğukkanlı olabilirse çocuk durumu daha kolay kabul edebilir. Aksi halde sinirli, heyecanlı bir üslup çocuğun da aynı hislere bürünmesine ve olayı kabullenmekte zorlanmasına yol açabilir. 61 Z Çocuk anlamaz diye düşünüp ona ciddi bir açıklama ya- ¦° pılmadığı zaman belirsizliğin çocuğa verdiği zarar daha fazla olur. Ona anladığı dille gerçekleri söylemek gerekir. Söyle-~ diklerimiz belki başta çocuğu çok üzecektir ama üzüntü 2. duygusu acı çekmemiz için değil çözüm üretmemiz için ve-62 rilmiştir. Çocuk ilk zamanlarda bu duruma üzülecektir. Fakat zamanla annesinin kendisini hâlâ sevdiğini, kendisine önem verdiğini görüp yeni durumu kabul edecektir. Kaldı ki üzüntü duygusuyla tanışmak ve ardından üzüntüye çözüm üretmeye çalışmak çocuğun kişiliğinin gelişmesine katkı sağlar. Çocuk aşırı koruma altına alınmamalı, kaldırabileceği gerçekler anlayabileceği bir dille onunla paylaşılmalıdır. Bu hem belirsizlikten doğacak sıkıntıyı giderir hem de çocuğun kendisini önemli hissetmesini sağlar. "Annem hayatındaki yenilikleri bana anlatıyor, demek ki ben onun için önemliyim" diye düşünür. Annenin çalışması durumunda babanın da anneye destek olması, annenin çalışmasından kaynaklanan boşluğu doldurmak ve çocuğunun yeni aile düzenine uyum sağlaması için çaba harcaması gerekir. Henüz çocuğun zihninde baba kavramının yerleşmediği bir dönemde olunsa dahi babanın da çocuğun sorumluluğunu hissetmesi, en azından annenin bu dönemi daha rahat atlatması için emek vermesi lazımdır. Kaliteli Zaman Geçirmenin Önemi Anne çalışıyorsa çocuğuyla geçirdiği zamanın kaliteli olmasına dikkat etmelidir. Gerçi kaliteli zaman bütün ilişkiler için tavsiye ettiğimiz bir şey, fakat çalışan anneler çocuklarına pek fazla vakit ayıramadıkları için onlar açısından daha çok önem kazanıyor. Kaliteli zaman geçirmek, "nitelikli ve sürekli beraberlik" kurmaktır. Birlikte geçirilen süre içinde anne ve çocuk arasında gerçek bir ilişki olmalıdır. Anne çocuğunu kucaklamak, onunla göz teması kurmalı, oynamalı, konuşmalıdır. Çocuğun annesinin kokusunu duymasının kendini güvende hissetmesi açısından önemli olduğunu vurgulamıştık. Eğer anneler bir saat ya da yarım saatlik bir zamanı çocuklarıyla birlikte geçireceklerse, o vakti doya doya yaşamayı, çocuklarının anlatacağı şeyleri dikkatle dinlemeyi, duygularını paylaşa-bilmeyi, sevgilerini hissettirmeyi başarabilmekler. Kaliteli zamanı tanımlarken nitelikli ve sürekli beraberlik demiştik. Gerçekten de beraberliğin nitelikli olması tek başına yeterli değildir. Anne çocuğuna çok uzun bir süre ayıramayacak kadar yoğun olabilir, önemli olan kısa da olsa bu ilişkiyi sürekli kılmaktır. Çocukla göz teması kurarak, karşılıklı paylaşım içinde olarak, kaygılarını gidererek, onu rahatlatarak geçirilen zaman ne kadar kısa olsa da çocuk açısından çok önemlidir, ona verilecek en büyük hediyelerden biridir. Her gün kısa da olsa bir zaman dilimini nitelikli ve sürekli bir ilişki içinde geçiren çocuk, annesinin çalışmasını tolere edebilir. Büyükannelerin Yanında Büyüyen Çocuklar Toplumumuzda çalışan annelerin, çocuklarının bakımında anneanne veya babaanneden yardım almasına sık sık rastlıyoruz. Bu hem ekonomik açıdan hem de güvenilirlik açısından ailelerin tercih ettikleri bir yoldur. Ancak çocuğa bakacak kişi başka bir şehirde oturuyorsa yani anne ve çocuğun sürekli ve nitelikli birliktelik yaşamasına engel olacak bir vaziyet söz konusu ise bu konu üzerinde birkaç kere düşünülmelidir. Çocuğu anneden uzun süreler için ayırmak anne çocuk ilişkisi açısından ciddi bir risk taşır. Annelerinden uzakta büyüyen çocuklar evlerine geri döndüklerinde bir uyum problemi yaşayabilirler. Çocukluk 63 2 depresyonu dediğimiz hayattan zevk alamama, içe kapalı-¦° lık, anneye küsme, altına kaçırma, tırnak yeme gibi belirtilerle bize getirilen kimi çocukların yaşadıkları sorunun ~ nedeninin çoğu zaman anneden yoksun kalma olduğunu ^ saptıyoruz. Gerçi birçok ailede büyükanneler çocukla ger-64 çek ve sağlıklı bir ilişki, teke tek güven ilişkisi kurmayı başarabiliyorlar ama bu durum yine de çocuk açısından bir risk taşır. Çocuğa "Annem beni bırakmış" duygusu his-settirilmemelidir. Her zaman vurguladığımız bir gerçek vardır: İyi insan, başarılı insan olmak önemli fakat iyi bir anne baba olmak daha önemlidir. Anneden yoksun kalmadan ya da başka bir nedenden kaynaklanan çocukluk depresyonuyla yüz yüze gelinirse ümitsizliğe kapılmamak ve profesyonel yardım almak gerekir. Çocuğun ruhsal yapısı çok plastiktir. Yeni duruma uyum sağlayabilir. Bu durumda ilişkiyi yeniden başlatmak, sağlıklı ve kaliteli bir ilişki kurmak ve bunu bir profesyonelin yardımıyla desteklemek sorunun çözülmesine katkı sağlayacaktır. Son olarak şu noktanın altını çizmek faydalı olacaktır: Büyükanne ve büyükbabalar torunlarına duydukları yoğun sevgiden ötürü çoğu zaman sevgi-disiplin dengesini, disiplin aleyhine bozarlar. Oysa ki bir çocuğun kişilik gelişiminde sevgi kadar, doğru yöntemlerle verilmiş disiplin de önem taşır. Torun yetiştirme sorumluluğunu üstlenen büyükannelere bu dengeyi göz etmelerini ve doğru-yanlış, iyi-kötü gibi kavramları çocuğun zihnine yerleştirme konusunda anneyle söz birliği etmelerini tavsiye ediyoruz. Ahlaki normlar çocuğun zihnine erken yaşlardan itibaren yerleşmeye başlar. Bu nedenle çocuğa iyi-kötü, doğru-yanlış kavramlarını tutarlı bir biçimde öğretmeye dikkat etmenin ve bunları hayatına geçirmesine yardımcı olmanın önemi büyüktür. ANNE BABASI VEFAT EDEN ÇOCUKLAR İnsan hangi yaşta olursa olsun, sevdiği birinin kaybından büyük bir acı duyar. Anne babanın vefatı hepimiz için katlanılması zor bir olaydır. Açıktır ki bu acıyı küçük yaşta yaşayan kişinin bununla başa çıkması daha zor olacaktır. Çocuklarda anne babanın kaybı farklı yaş dönemlerinde farklı algılanır ve dolayısıyla başka başka sonuçlar yaratır. Çocuk için sevdiği birinin kaybı psikolojik bir yaralanmadır, travmadır. İnsan hayatında böyle kaçınılmaz durumlar yaşanır. Hem anneyi hem babayı kaybetmek ise apayrı ve çok büyük bir yıkım yaratabilir. Bu durumda ailenin yakınlarına, varsa büyükanne ve büyükbabalara çok önemli ve zor bir görev düşer. Ancak burada özellikle irdelenecek konu; eşini kaybeden bir anne ya da babanın çocuğuna nasıl yaklaşması, bu durumu ona nasıl izah etmesi ve çocuğun yaralarını nasıl sarması gerektiği olacaktır. Farklı yaş dönemlerine göre farklı algılamalara sahip olan çocuk, ilk dört- beş yıl içinde daha çok anneye bağlı olduğu için babanın kaybını çok yoğun olarak hissetmeyebilir. Yine de evin içinde varlığına alıştığı, birlikte vakit 66 geçirdiği, henüz tam bir kavram olarak zihnine yerleşmese bile "baba" dediği bir insanı kaybetmek çocuğu ister istemez üzer. İlkokul dönemine giren bir çocuk ise babasının, sevdiği ve güvendiği bir kişinin kaybını daha ağır bir biçimde yaşar ve daha çok acı duyar. Annenin kaybıysa çocukluk döneminin her aşamasında çocuğu derinden sarsar ve yaralar. Anne Babanın Kaybı Çocuğa Nasıl Anlatılmalı? Eşini kaybeden bir anne ya da baba elbette ki büyük bir acı yaşayacak, acısına ilaveten hem annelik hem de babalık vazifesini üstlenecektir. Bu, taşınması zor bir sorumluluktur ve önemli bir kişilik organizasyonu gerektirir. Böyle bir olay yaşandıysa çocuk mutlaka acı çeker, üzülür, sarsılır. Ancak bu olaydan kişilik gelişimi açısından ileriye yönelik büyük bir hayat tecrübesi de çıkarabilir. Anne babalara her zaman kaldırabilecekleri gerçekleri çocuklarından gizlememelerini tavsiye ediyoruz. Elbette ki ölümü, üstelik de bir çocuk olarak kaldırmak zordur. İşte bu noktada geride kalan eşe büyük bir rol düşüyor. Ölümü, çocuğun anlayabileceği bir dille anlatmalı, ona kabul edebileceği bir "ölüm" kavramı vermelidir. Eşini kaybeden bir anne bu durumu çocuğuna nasıl açıkladığını şu şekilde aktarmıştı: "Eşimi kaybedince bir süre bunu oğluma nasıl anlatacağımı bilemedim. Sonra bir çıkış yolu buldum ve 'Oğlum bak, baban uzun bir yolculuğa çıktı. O dönmeyecek ama biz ileride onunla buluşacağız' dedim. Ondan sonra çocuk, 'Babam nerede?' diye sormadı ve rahatladı." Çocuğun duygu dünyasında "Babam öldü, bitti" imajının olması çocuğu psikolojik olarak yaralar. "Hayat bu, insan doğar, yaşar, ölür. Hepimiz bir gün ölüp gideceğiz" düşüncesi çocuğun ruhunu zedeler. Çocuğa yukarıda aktardığımız annenin ifade ettiği gibi bir ölüm kavramı vermek gerekir. Bu gerçekle ilk kez karşılaşacak olan çocuk açısından, durumu anlatacak kişinin davranışı da çok önemlidir. Anlatan kişi sakin olduğu zaman, çocuk bunun sakin karşılanması gerektiğini anlar ve onu model olarak kabul eder. Dolayısıyla anlatış tarzının önemli olduğunu bilmek ve bunu uygulayabilmek çocuğun ölümü sükunetle karşılamasına yardımcı olur. Vefatın Ardından Yapılması Gerekenler Sevgi aynı su gibi, ekmek gibi bir gıdadır, psikolojik bir ihtiyaçtır. Çocuk için en önemli ihtiyaç sevgi ve kendisini güvende hissetme duygusudur. Anne ya da babasını kaybeden bir çocuğun bu ihtiyaçlarını özenle karşılamak gerekir. Çocuk çok yakını olan birisinin kaybını "Artık eskisi kadar sevilmeyeceğim, artık tehlikelerle yüz yüzeyim" şeklinde algılamamalıdır. Çocuğun sevgi ve güven ihtiyacı mutlak surette karşılanmalıdır. Çocuğun sevgi ve güven ihtiyacını karşılarken yine de bazı sınırlara dikkat etmek gerekir. Çocuk çok büyük acılar yaşamış olabilir; buna rağmen iyi ve doğru ahlaki normlar verme, iyi insan özellikleri verme kaygısıyla bü-yütülmeli, disiplin konusu ileri bir tarihe ertelenmemeli-dir. İyi-kötü, doğru-yanlış kavramları çocuğun zihninde nasıl yerleşirse öyle devam eder. Bu nedenle çocuk bir yandan sevgi ve şefkatle doyurulurken, diğer yandan da iyi bir insanın taşıması gereken özellikler hafızasına nak-şolunmalıdır. Bir çocuğa hem annelik hem de babalık yapmak, hayatın yükünü tek basma sırtlamak zordur. Anne ya da baba 67 İ bu sorunların ağırlığı altında geleceğe dönük kaygılar taşı-= yıp kendisini gergin ve mutsuz hissedebilir. Kaygılı ve ger-- gin olan bir kişi ise çocuğuyla sağlıklı bir duygusal alış veriş t kuramaz. Çocuk bunu fark eder ve artık sevilmediğini dü-L şünüp -kendini güvensizlik içinde hisseder. Burada yine ka-68 liteli beraberlik ihtiyacı ortaya çıkıyor. Hayatın yükü ne kadar ağır olursa olsun çocukla ilgilenirken bütün sorunları alıp rafa koymak, çocukla sadece ve sadece onu düşünerek birlikte olmak gerekir. Nitelikli ve sürekli bir duygu alış verişi çocuğun bu dönemi atlamasına yardımcı olacaktır. Çocuğun Rol Modelinin Kaybı Çocuk kişilik özelliklerinin bir kısmını anneden, bir kısmını babadan alır. Kişilik % 30-40 oranında genlerden gelir; % 60-70 oranında da model alarak öğrenme biçimde gelişir. Bilindiği gibi erkek çocuklar için baba, kız çocuklar için anne önemli bir rol modelidir. Çocuğun rol modelinin kaybı cinsel kimlik açısından önemlidir. Baba modelini kaybeden çocuk, anneyi rol modeli kabul eder ve cinsel kimliğini oturtmakta zorluk çeker. Rol modelini kaybeden çocuk, onun yerine koyacağı birine; erkekse dayı ya da amca, kızsa teyze ya da hala gibi model olabilecek bir yakının varlığına ihtiyaç duyar. Böyle durumlarda mutlaka baba olsun diye evlenen anneler oluyor. Böyle bir evliliğin ne getirip ne götüreceği konusunda iyi bir analiz yapmak gerekir. Yeterince üzerinde düşünmeden evlenme kararı almak doğru değildir. Onun yerine çocuğun cinsel kimlik gelişiminin önemli olduğunu bilip bu konuda bilinçli davranmak ve mümkün olduğunca yakınlardan destek almak daha doğrudur. Çocukluk dönemlerinde anne babanın kaybından ötürü sevgi yoksunluğu ile değer verilmeden büyümüş bazı insanlar baba olduklarında şöyle bir davranış geliştiriyorlar: "Ben ölürsem çocuğum ayakta kalabilsin" diye çocuklarına katı ve ilgisiz davranıyorlar ve çocuk babası varken onun sevgi ve ilgisinden mahrum, yetim gibi büyüyor. Bazıları da "Ben çektim, o çekmesin" diyerek ya çocuğa aşırı bir himayecilikle yaklaşıp çocuğun özgüveninin yetersiz gelişmesine sebep oluyorlar ya da aşırı ilgili davranıp çocuğu evin küçük hükümdarı haline getiriyorlar. Burada I vurgulamak istediğimiz nokta şu: Çocuğun küçük yaşta anne ya da babasını yitirmesi ve bu dönemi olması gerektiği şekilde atlatamaması kendi çocuklarına yönelik tavrı- I na dahi olumsuz yansıyabiliyor. Bir çocuğun anne babasını kaybetmesi zordur, hatta iböylesine uzun vadeli sonuçlara yol açabilir. Yine de tavsiyemiz her zaman olduğu gibi, sorun odaklı değil çözüm adaklı düşünmek ve her halükarda çözüm yönünde çaba etmektir. İnsanın hayatını en kötü etkileyen kelime |"keşke"dir. Başımıza gelen kaçınılmaz olayları kabul et- ıek, çözüm yönünde atılacak ilk adımdır. "Herkesin bir sınavı var. Benim bunu yaşamam gerekiyormuş ve yaşıyorum. Bundan sonra arkama dönüp bakmayacağım" diyen kişi hem çözüme doğru bir adım atmış olur hem de bu davranışıyla kendisinin her halini gözleyen ve hafızasına kaydeden çocuğuna iyi bir model olur. Hayatımızdaki zor dönemlerin, sıkıntıların kişiliğimizin gelişimi açısından önem taşıdığını unutmamalıyız. Önemli olan bu dönemlerden doğru tecrübeler kazanarak çıkabilmektir. 69 BOŞANMIŞ AİLELER ve ÇOCUKLARI Kuşkusuz bir çocuk fiziksel ve psikolojik gelişimini en güzel şekilde ailesinin içinde tamamlar. Çocuk hem annenin hem de babanın ilgisine, sevgisine, şefkatine muhtaç bir varlıktır. Çocuğun ruhsal ve zihinsel açıdan sağlıklı olmasının başta gelen şartlarından birisi elbette ki kişiliğinin ideal bir aile tarafından yoğrulmasıdır. Ancak günümüzde yıkılan ailelere ne yazık ki oldukça sık rastlıyoruz. Şu bir gerçek ki boşanmanın yükünü en fazla çocuklar çekiyor. Boşanma çocuğun hiç istemediği fakat kaçınılmaz olarak sonuçlarına katlanmak zorunda kaldığı bir durumdur. Boşanan eşler yeterince sorumlu davranmadıkları takdirde çocukta uyum ve davranış sorunları ortaya çıkabilir. Çocuğun dünyasından boşanmaya bakarsak, çocuk genellikle boşanmadan dolayı kendisini suçlu hisseder. Anne ve babasının kendisi yüzünden anlaşamadığını, onun yüzünden boşandıklarını zanneder. Bu durumda anne ve babanın yaklaşımları daha da önem kazanmaktadır. Anne babalar aralarındaki sorunları çocuğa yansıtmaktan özenle kaçınmalılar. Çocuk aile içindeki anlaşmazlıkların kaçınılmaz sonuçlarını zaten görür, bu durumun sorumlusunun kendisi olduğunu düşünür. Boşanmanın Çocuk Üzerindeki Etkisi Anne babası boşanan bir çocuk zaten o yaşta yaşayabileceği en büyük travmalardan birini yaşamaktadır. Boşanma löncesinde devamlı didişen anne baba, çocuğu depresyona iiten bir sebeptir. Aileler boşanma öncesinde ve sonrasında aralarındaki sorunları çocuklarına asla yansıtmamalıdırlar. Çocuğun duygusal belleğinin olduğundan, yaşadığı her şeyi kaydettiğinden bahsetmiştik. Çocuk çok küçük bile olsa çevresinde olan biteni takip etmekte, sorunları hissetmektedir. Sorunları hisseden çocuk sıkıntısını söz diliyle anlatamadığı için bunu farklı şekillerde dışarıya yansıtır. Bu durum tırnak yeme, altını ıslatma şeklinde ortaya çıkabilir. Çocukta psikosomatik hastalıklar gözlenebilir; sık sık hasta olur, kusar, bağırsakları bozulur. Evden, okuldan kaçma, kendisine ait olmayan şeyleri alma, uyuşturucuya yönelme gibi durumlar yaşanabilir. Yıkılan ailelerde çocukluk depresyonlarına da çok sık rastlıyoruz. Aileler ne yapıp edip çocuğun kendisini boşanmanın sorumlusu olarak görmesini engellemeli ve çocuğun psikolojik ihtiyaçlarını karşılamaya özen göstermelidir. Anne baba ayrılsa da annelikten ve babalıktan istifa etmemelidir. - Boşanma Çocuğa Nasıl Anlatılmalı? Ebeveyn çocuk ilişkisinde temel bir ilkemiz vardır: Çocuğu büyük insan yerine koyup ona olan biteni anlayabileceği bir dille anlatmak, fakat karşılığında büyük bir insan gibi tepki vermeyebileceğini kabul edip sabırlı ve anlayışlı 71 72 olmak. Bu ilke çocuk için aşılması zor bir engel olan anne baba ayrılığında da uygulanmalıdır. Anne babalar ne yapıp edip çocuğu kendi aralarındaki sorunlardan uzak tutmalı, kaldıramayacağı sorunları çocuğa yansıtmamalıdır. Ancak boşanma çocuktan saklanıla-mayacak bir durumdur. Sorunları çocuğa yansıtmamak için olan biteni ondan saklamak çözüm değildir. Çocuk zaten ailesinde yaşananları takip edecek, anne baba onu bu konudan haberdar etmezse olayları zihninin elverdiği ölçüde yorumlayacaktır. Çocuğun yaşananları doğru algılaması için olayı ona bizim anlatmamız faydalı olacaktır. Aksi halde çocuk zihin kapasitesinin üstünde olan bu durumu yanlış anlar ve büyük bir ihtimalle suçu kendisinde arar. Anne baba boşanma durumunu anlatırken çok açık ve net bir dil kullanmalıdır. Ebeveynler çocuğa yaklaşırken şöyle bir tutum sergileyebilirler: "Biz senin üzüleceğini, bir müddet mutsuz olacağını biliyoruz. Bir süre bu duruma katlanman gerekiyor ama senin bu durumla ilgili hiçbir suçun ve sorumluluğun yok. Bu tamamen bizden kaynaklanan bir olay." Anne baba çocuğa bu mesajı verebilirse çocuk bu durumdan en az zararla çıkmış olur. Boşanmadan Sonra Dikkat Edilmesi Gereken Noktalar Boşanma aile birliğinin yıkılması ve yerine yeni bir düzen kurulması anlamına gelen zor bir süreçtir. Çocuk için önemli bir travma nedeni olabilecek bu dönemin en az zararla atlatılabilmesi için ailelerin dikkat etmesi gereken bazı hususlar vardır. Bu başlık altında öncelikle ailelerin bu süreçte düşmemeleri gereken hataları vurgulayalım. Evlilik esnasında taraflardan biri gerçekten mağdur edilmiş, çok canı yanmış olabilir. Ancak unutulmamalı ki bu mağduriyetin sebebi olarak görülen kişi, aynı zamanda çocuğunuzun annesi ya da babasıdır. Elbette acı çeken bir kişi bunu eşiyle dostuyla paylaşmak isteyecektir fakat bunu yaparken bile çok dikkatli olmak gerekir. Böyle bir konuşma esnasında çocuğun da aynı ortamda bulunmamasına özen gösterilmelidir. Boşanmanın ardından anne babaların çocuğu kazanma yarışına girmelerine sık sık rastlıyoruz. Bazı ebeveynler çocuğu kendi taraflarına çekmek için çocuğa yanlış mesajlar veriyorlar. Öyle şeyler yaşanıyor ki, çocuk annesinden ya da babasından uzaklaşsın, diğer tarafı seçsin diye "Annen/Baban seni sevmiyor zaten" diyenler, karşı tarafı suçlayanlar dahi oluyor. Bu sözler çocuğun ruh dünyasında tahmin edilemez boyutlarda yaralar açar. Bu çok yanlış ve çocuk açısından çok yaralayıcı bir tutumdur. Eşler ayrılsalar bile çocuğu annesinden ya da babasından ayırmaya çalışmak, eski eşten öç almak için çocuğu kullanmak çocuğun ruh sağlığı açısından asla düşülmemesi gereken hataların başında gelir. Boşanmanın ardından anne babalar çocuğu kendi taraflarına çekmek için onun istediği her şeyi yapma yanılgısına da düşebilirler. Her istediğinin yapılması çocukta disiplin eksikliğine yol açar. Oysa ki disiplin, doğru kullanıldığı takdirde sağlıklı bir kişilik gelişimi için elzem bir unsurdur. Disiplinli olmaya alışmamış bir çocuk ileride sosyal yaşama adapte olmakta zorluk çekebilir. Boşanma sürecinde yapılmaması gereken hataların altını çizdik. Şimdi de boşanan eşlerin yerine getirmeleri gereken bazı görevlerini vurgulayalım. Boşanan eşler, aralarında yaşanan kötü olaylara rağmen arkadaş olmaya gayret göstermeliler. Yaşamı boyunca çocuğun 73 önüne çıkabilecek bir sürü problem olabilir. Anne babanın kimi zaman bu problemlere birbirlerine danışarak çözüm bulmaları, ortak kararlar alıp uygulamaları gerekir. Herhan- gi bir iş arkadaşı gibi, hiç olmazsa telefonla görüşülebilir. Unutulmamalı ki anne babanın kendi sorumluğunda olan çocuklar her türlü husumetten, öfkeden daha önemlidir. Dağılan bazı aileler çocukları için bazen bir araya gelip arkadaş gibi davranabiliyorlar. Bunu başarabilmek çocuğun bu dönemi yaralanmadan atlatmasına yardımcı olacaktır. Boşanma sonrasında ebeveynlerin sorumlulukları artabilir. Boşanmadan önce çalışmayan bir anne ekonomik ihtiyaçlarını karşılamak için çalışmaya başlamak zorunda kalabilir. Bir evin sorumluluğunu tek başına yüklenmek, çocuk sahibi olmanın ve işin gereklerini bir arada yerine getirmek zordur. Fakat burada yine bir ilkemizi tekrarlama ihtiyacı duyuyoruz. Bir insanın, iyi ve başarılı olması önemlidir ama bundan daha önemlisi iyi bir anne ya da baba olmasıdır. Bir çocuk, anne babasının ilgisine, onlarla birlikte vakit geçirmeye muhtaçtır. Bu noktada sürekli ve nitelikli birliktelik, çocukla geçirilen kaliteli zaman kavramı önem kazanır. Anne ya da baba çocuklarıyla ilgilenirken bütün dertle- \ rini, sorumluluklarını bir kenara bırakıp çocuğa odaklanma- i lıdırlar. Çocuk annesinin ya da babasının aklının başka yer- J de olduğunu hissederse kendisini dışlanmış gibi hisseder ve s bir yere ait olma ihtiyacı duyar. Çocuk kendisine önem ve- ; rilmediğini hissetmemeli, kendisini güvende ve ailesine ait î hissetmelidir. Çocuğun psiko-sosyal ihtiyaçların karşılanması kişilik gelişimi açısından çok önemlidir. Anne baba çocuğunun ihtiyaçlarının görüp doyurmazsa çocuk içgüdüleriyle f bazı anlık zevklere yenilebilir, aidiyet duygusunu yanlış in- ? sanlarla tatmine yönelebilir. j Çocuğun cinsel gelişimi açısından da vurgulanması gereken noktalar var. Bilindiği gibi erkek çocuklar cinsel kimliklerini babadan, kız çocuklar anneden alırlar. Örneğin üç yaşındaki bir erkek çocuk sürekli olarak anne, anneanne, teyze arasında büyürse, çevresinde yeterli erkek model yoksa cinsel kimliği yanlış gelişebilir. Çocuk yanlış cinsel özdeşimler kurabilir. Babanın erkek çocukla zaman geçirmesi önemlidir. Kuşkusuz aynı ilişki anne ve kız çocuk arasında da gereklidir. Hatırlanacağı gibi bu hususu "Anne Babası Vefat Eden Çocuklar" başlığı altında da vurgulamış, annesi vefat eden bir kız çocuğunun teyzesiyle, halasıyla, babası vefat eden bir erkek çocuğunun ise dayısıyla, amcasıyla birlikte vakit geçirmesini önermiştik. Oysa ki burada çok daha şanslı bir durumla karşı karşıyız. Aileler annenin de babanın da hayatta olmasının kıymetini bilmeli, çocuklarıyla birebir iletişim kurmayı ihmal etmemelidir. Çocuklarına verilecek sevgi, şefkat, kendini güvende hissetme duygusu hiçbir şeyle ölçülemeyecek kadar büyük bir hediyedir. Kimi zaman boşanmaların ardından ikinci evlilikler gündeme geliyor. Anne babalar ikinci evliliklerini yapınca ilk evliliklerden getirilen çocuklarla üvey anne babalar arasında bazı uyum problemleri yaşanabiliyor. Gerçi bu ilişkiyi çok iyi dengeleyen aileler de oluyor. Üvey anne eğer kendisini aşabilen, gerçeklerle yüzleşebilen biriyse denge kurup .adil davranmayı başarabiliyor. Fakat problemli ailelere de çok daha sık rastlıyoruz. Bu nedenle üvey anne çocuk ilişkisine bu başlık altında değinmek yerine bu konuyu ayrı bir başlıkla değerlendirmeyi daha faydalı buluyoruz. Boşanma konusu üzerine söylediklerimizi toparlarsak; boşanmalardan çocuğun nasıl en az zararla çıkabileceğini düşünmek gerekir. Çocuğun boşanmadan ötürü kendi 75 76 suçlaması muhakkak önlenmelidir. Ebeveynlerin "Biz ayrılıyoruz ama annelikten babalıktan ayrılmıyoruz. Arkadaş kalacağız ve senin iyiliğin için elimizden gelen her şeyi yapacağız" mesajını çocuğa vermeleri, ayrıldıktan sonra da geçmişte yaşananlara sünger çekip çocuğun ihtiyacı doğrultusunda dayanışmaya girmeleri çocuk açısından en iyi-sidir. Çocukluk döneminin kişiliğin oluşması açısından ne denli önemli olduğunu biliyoruz. Çocuğun bu dönemi mümkün olduğunca sağlıklı geçirmesi için aileler ellerinden gelen özeni göstermelidirler. ÜVEY ANNE ÇOCUK İLİŞKİSİ Bundan önceki başlıkların birinde anne babanın vefatını, birinde ise boşanmayı ele almıştık. Toplumumuza baktığımızda bu iki sebepten biriyle biten evliliklerden bir süre sonra çoğunlukla ikinci bir evlilik konusu gündeme geliyor. İkinci evliliklerin başarısı da çoğu zaman üvey anne/baba ve çocuk ilişkisinin başarısına bağlı oluyor. Üvey anne çocuk ilişkisine öncelikle üvey anneliğe toplumumuzda yüklenen anlamı irdeleyerek başlamak faydalı olacaktır. Üvey anne imajını bilmeden bu konuya yaklaşmak doğru olmaz. Hakim Üvey Anne imajı Toplumumuzda anneye yüklenen bir imaj vardır: Anne dayanıklıdır, çocuğu için hiçbir fedakarlıktan kaçınmaz, merhametlidir, ne olursa olsun yavrusunun yanındadır. "Üvey anne"ye yüklenen anlam ise bunun tam tersidir. Üvey anne denince insanların zihninde sinirli, kıskanç, merhametsiz, üvey çocuğa eziyet eden bir kişi imajı oluşur. Ilı! Düşünce kalıplarının üvey anne ile ilgili yanlış bir imaj çizmesi üvey anne konumundaki kişileri de etkiler. Bu imaj nedeniyle üvey anneler yanlış bir ön kabulle hareket eder- ler. İnsanların zihninde kendisiyle ilgili bir önyargı olabile- ceğini hisseden üvey anne, her hareketinin o önyargı doğ- rultusunda algılanacağı korkusuyla bir gerilim yaşar. Üvey annelik psikolojisinden kurtulamayan kişi duygularını fazlasıyla bastırır. Bir anne kendi çocuğuna kızsa bu durum kimsenin dikkatini çekmez ama üvey anne çocuğa kızdığı zaman çoğunlukla tepki çeker. Bu düşüncenin , baskısı altında kalan üvey anne duygularını bastırır, duy- | gularını bastırdığı için de gergin ve sinirli olur, ani tepki-1; ler verir ve dolayısıyla daha çok hata yapar. f Elbette ki pratik yaşamda üvey çocuklarına öz annenin | veremeyeceği kadar büyük bir sevgi veren, onları en ufak ayrım yapmadan büyüten çok güzel üvey anne örnekleri de vardır. Biyolojik anne çocuğunu sevmek zorundadır ama üvey anne için böyle bir zorunluluk söz konusu değildir. Buna rağmen üvey anne çocuğa değer verip onu seviyorsa, onu güzel bir şekilde yetiştiriyorsa bu çok önemli ve özel bir şeydir. Çocuğun Gözüyle Üvey Anne Üvey annelik kavramını çocuk açısından da ele almakta fayda vardır. Çocuk üvey anneyi birdenbire ortaya çıkan ve çok sevdiği annesinin yerine geçmeye çalışan bir insan olarak algılayabilir. Örneğin, gerçeklik duygusu henüz gelişmediği için beş yaşındaki bir çocuk olayları tam olarak algılayamaz ve hiç tanımadığı bir kadını sevmek zorunda bırakıldığını hisseder. Çocuk üvey annesiyle ilişkiye girmeyi öz annesine ihanet etmek gibi algılayabilir. Bu nedenle çocuğun üvey anneye tepkili olması doğaldır. Babaya düşen önemli bir görev, ikinci evliliği yapmadan önce çocuğa durumu anlatıp onun fikrini almaktır. Çocuğa kendisinden üvey annesini, öz annesinin yerine koymasının beklenmediğini, annesiyle kendisinin arasına hiçbir şeyin giremeyeceğini, üvey anneyi kendisini sevecek ve yardım edecek bir yakını gibi kabul edebileceğini, bu evliliğin hayatını kolaylaştıracağını anlatmak çocuğun önyargılarından kurtulmasını sağlar. Çocuk, fikrinin alınmasını kendisine önem verildiği şeklinde algılar ve durumu kabullenmesi kolaylaşır. Baba bu duruma alışmanın zaman alabileceğini, başta bazı sorunlar yaşayabileceklerini de ifade edip daha sorun yaşanmadan önce çocuğu zihinsel ve duygusal olarak hazırlarsa daha da iyi olur. Üvey Annelerin Dikkat Etmesi Gerekenler Bir kişi üvey anne rolünü üstleneceği bir evliliğe adım atmadan önce kendisini çok iyi tanımalı ve durumu çok iyi analiz etmelidir. Çünkü evlilikle beraber üvey çocuğun ruhsal sorumluluğunu da üzerine alacak ve büyük bir ihtimalle üvey çocuğuna kendi öz çocuğuna davrandığı gibi rahat davranamayacaktır. Üveyliği hissetmeden ve hissettirmeden davranma psikolojisine girebilen anneler vardır; ama bu vericilik ve ciddi bir sorumluluk isteyen bir şeydir. Diyelim ki evlendiniz ve 12-13 yaşlarında bir çocuk sizin sorumluluğunuza girdi. Bu durumda yapılacak en büyük hatalardan biri çocuğa kendinize "anne" dedirtme konusunda baskı yapmaktır. Bu duygusal bir alış veriştir ve zaman içinde oluşur. Çocuk ilk başta üvey anneye karşı önyargılı olabilir, bu onun yaşadıklarından ötürü verdiği ani bir tepkidir. Bu noktada çocuğu anlamalıyız. Çocuğun üvey annesini kabul etmesi zaman alabilir, uzun bir süre 79 80 beklemek gerekebilir. Annenin bu süreçte çocuğa saygı göstermesi gerekir. Anne çocuk ilişkisinde iki sözden biri sevgidir fakat sevgi tek başına yetmez. Saygı sevgiden önce gelmelidir. Çocuğun üvey anneye saygı duyabilmesi için kendisine saygı duyulduğunu, kendisinin önemsendiğini hissetmesi, evde işlerin adil bir şekilde yürüdüğünü görmesi gerekir. Kendisine saygı duyulduğunu hisseden çocuk bir süre sonra aynı davranışı örnek almaya başlar ve sağlıklı bir ortam yaratılabilir. Çocuk Üvey Anneye Tepki Gösterirse Üvey anne ve baba çocuğa olumlu ve yapıcı davrandıkları halde çocuk ilk zamanlarda üvey anneye tepki gösterebilir. Ebeveyn çocuk ilişkisinin anahtar kelimelerinden birisi sabırdır, çocuğa zaman tanımak gerekir. Çocuğa büyük bir insanmış gibi davranmak ama onun tepkisinin çocukça olmasına izin vermek gerekir. Üvey anne çocuğa çeşitli sevgi dilleri ile yaklaşabilir; güzel bir şey yaptığı zaman takdir etmek, hediye vermek, dokunmak gibi. Mesela gece yatarken üzerini örtmek sevgiyi anlatan bir hizmet davranışıdır. Çeşitli sevgi dilleri ile çocuğa yaklaşılarak ona zaman tanınmalıdır. Bu şekilde davranılırsa çocuk bir müddet sonra kendisini üvey annesinin yanında güvende hissetmeye başlar. Çocuklar üvey anneyi test etme yöntemine de sıklıkla başvururlar. Çocuk üvey anneye karşı öfkeliyse, üvey anneyi kızdırmaya çalışıyorsa, kapris ve huysuzluk yapıyorsa büyük ihtimalle üvey annesini test ediyordur. Onu kızdırıp, sinirlendirip "Bu kadın beni seviyor mu, sevmiyor mu?" diye bakıyordur. Bu testlerde oyuna gelmemek gerekir. Böyle bir durumda çocuğa sert tepkilerle yaklaşmak da, üvey anneye alışsın diye çocuğun her istediğini yapmak da doğru değildir. Üvey Anne Çocuk İlişkisinde Babanın Rolü Üvey anne ile çocuk arasında sağlıklı bir ilişki kurulması için babanın da bu meselede etkin rol alması gerekir. Bir problem yaşandığında, baba olayı iki tarafı da dinleyerek nesnel bir şekilde değerlendirdiğini çocuğa hissettirmelidir. Babanın yaklaşımı önemlidir, çocuk babasını bir avukat gibi değil, bir hakim gibi görmelidir. Çocuk "Ben ne yaparsam yapayım babam benim yanımda" dememeli ama doğru davrandığı takdirde babasının yanında olacağından da emin olmalıdır. "Ne yaparsam yapayım, babam benim yanımda" imajının oluşması çocuğun kişiliğinin gelişmesi açısından doğru değildir. "Babam haksızlık yapmaz. Doğru davrandığım zaman benim arkamdadır" imajı zihnine yerleşmelidir ki kafasında doğru hak duygusu oluşsun. Doğru hak duygusunun kabul gördüğü evde kavga olmaz,, işler iyi yürür. İkinci evliliklerini yapan babaların şöyle bir hatası da oluyor: Çocukla konuşurken ona hak verdiklerini söylüyor, çocuğu okşuyorlar ama üvey anne odaya girince gayri ihtiyari farklı davranmaya başlıyorlar. Çocuk bu durumda "İşte bak, üvey anne geldiği zaman farklı davranıyor, o olmadığı zaman farklı. Demek ki üvey anne benim babamla ilişkimi bozuyor" diye düşünür. Babanın farkında olmadan değişen yüz ifadesi bile çocuğun bu düşüncesini destekler. Babalar ikinci evliliklerinde yaptıkları başka bir hata da şudur: îlk evliliklerinde yaşadıkları sıkıntıları, yaptıkları hataları tekrarlamamak için ikinci eşlerine fazla iyi dav- 81 ,= ranabilirler. Çocuk bunu fark eder ve kendi kendine "De-•^ mek ki bu kadını benim annemden daha çok seviyor" der. - Babanın neden böyle davrandığını büyük bir insana anlata tır gibi çocukla paylaşması gerekir. "Sev, değer ver, paylaş" 1 diye bir söz vardır. Bu yapıldığı zaman çocuk rahatlıkla 82 annenin babanın istediği şekle girer. Üvey Kardeş Üvey annenin de bir çocuğu varsa çocuk, bir de üvey kardeş kavramıyla tanışmak zorunda kalır. Farklı ortamlarda yetişmiş iki çocuğun kişilik özellikleri de ruhsal yapıları da farklıdır. Çocuklar içgüdüsel eğilimlerinden ötürü genellikle benmerkezci olurlar ve paylaşmayı sevmezler. Çocukları zorla bir araya getirmek yerine onlara verme duygusunu, paylaşmayı, iyilik yapmayı, yardım etmeyi, uzlaşmacı olabilmeyi öğretmek gerekir. İletişim adına adımlar atılarak çocuklar ortak bir noktada buluşturulabilir. Çocuklara "Sizin yaşlarınız birbirine yakın, arkadaş olabilirsiniz. Kişilikleriniz farklı olabilir ama kader sizi buluşturdu. Önemli olan her konuda aynı şeyi düşünmeniz değil, birbirinize saygı duyabilmenizdir. Ancak böyle mutlu olabilirsiniz" şeklinde yaklaşmak, birbirlerini hemen sevemeseler de saygılı davranmaları gerektiğini hatırlatmak faydalı olacaktır. Ayrıca çocuklara "Şunu beraber yapın, bunu beraber yapın" diyerek onları birtakım şeylere zorlamak ters tepebilir. Bunun yerine onlara biraz zaman tanıyarak birbirlerini merak etmeleri sağlanabilir. İki kardeş zamanla bir ilişki başlatacaktır. Onları bir anda yakınlaştırmaya çalışmak, birbirlerine karşı daha çok önyargılı olmalarına neden olabilir. Çocuk doğal olarak üvey annesinin kendi çocuğunu daha çok sevdiğini düşünüp kendisinin dışlandığını hissedebilir. Üvey anne her iki çocuğa da eşit davranma kaygısını her zaman taşımalı, iki çocuk arasında farklılık yaratmamalıdır. Çocuğun "Üvey annem beni değil, kendi çocuğunu seviyor" diye bir kaygısı olduğu hisseden üvey annenin, çocuğa "Sen haklısın, hata yapmış olabilirim. Babanla beraber oturup konuşalım, karar verelim" şeklinde yaklaşması hem çocuğun kendisini aileye ait hissetmesine hem de sorunun ortaya konma ve çözüm süreçlerine katılmasına katkıda bulunacaktır. 83 KEKEMELİK SORUNU YAŞAYAN ÇOCUKLAR Kekemelik birçok ailenin, çocukları küçükken karşı karşıya kaldığı, konuşmanın akıcılığının ve ritminin bozulmasıyla ilgili bir problemdir. Konuşma güçlüğü doğuştan olabileceği gibi sonradan da ortaya çıkabilir. Nörolojik veya psikolojik etkenlerle ilgili olarak ortaya çıkan bu problem, konuşmayı oluşturan beyin alanının iyi çalışmaması veya yanlış çalışmasının sonucudur. Beyin kabaca şöyle çalışır: Kelimeler, konuşmanın lin-guistik özellikleri, gramer vs. beynin sol tarafına kaydedilir; duygusal öğeler, anlamlar ise beynin sağ tarafına yazılır. Bu yapılanma biyolojik bir olaydır. Konuşma bozukluğu beyindeki bu yapılanmanın bozukluğudur. Bu durum kabaca ayrık beyin denilen, beynin sağ tarafı ile sol tarafının farklı çalışması olgusu olarak tarii edilebilir. Konuşma Nasıl Öğrenilir? Çocuk doğduğu andan itibaren çevresini gözlemlemeye başlar. Genellikle ilk 1-1,5 sene sadece gözlemle geçer. Bebek bu zaman zarfında konuşamaz ama yavaş yavaş dili anlamaya başlar. İlk 18 ayda kelimeleri, 18. ve 24- aylar arasında ise cümleleri anlamaya başlar. 1,5-2 yaş arasında özel komutları anlamaya başlar fakat hâlâ konuşamamak-tadır. Önce gözlemler ve anlar, daha sonra konuşmaya başlar. Konuşma genellikle 2 yaştan itibaren başlar, 2 ile 4 yaş arasında iyice gelişir. Erkek çocuklarda bu sürenin üzerine 6 ay daha koymak gerekir. Beynin konuşma ile ilgili alanları yönünden genetik olarak kadınlar daha şanslıdır. Kadınların konuşma becerisi daha iyidir, sözel ifade yetenekleri daha gelişmiştir. Konuşma güçlüğü erkek çocuklarda 3- 4 misli daha fazla görülür. Konuşma Bozukluğunun Nedenleri Konuşma bozuklukları iki ayrı sebepten olabilir: Bu sorun bazen fizyolojik, bazen psikolojik nedenlere bağlı olarak yaşanır. Çocuklarda kekemeliğin sebebinin ne olduğunun erken araştırılması çok önemlidir. Genelde aileler bunun psikolojik bir durum olduğunu düşünürler fakat sorun fizyolojik bir sebepten kaynaklanıyor olabilir. Fizyolojik bir sorunsa ancak profesyonel bir tedavi ile iyileştirilebilir. Konuşma güçlüğü çeken çocukların birinci derece ak' Tabalarında % 40-60 oranında konuşma bozukluğu yaşayan birine rastlanıyor. Hastalar konuşma bozukluğu şikayetiyle ile geldiklerinde biz önce olayın biyolojik boyutunu ele alırız. Beynin konuşmadan sorumlu hücrelerinin nasıl çalıştığına, fizyolojik bir bozulma olup olmadığına bakarız. Konuşma güçlüğü çekenlerin beyninin konuşmadan sorumlu alanları hatalı protein üretir. Bu nedenle beynin konuşmayı yöneten hücrelerinde kimyasal ve elektriksel faaliyette bozulma olur. Konuşma bozukluğuna sebep olan psikolojik etkenler olarak stres, korku ve şiddeti sayabiliriz. Stres altındaki bazı kişilerde konuşmayla ilgili sesi üreten alanlar etkilenir. 85 86 Kekeleyen çocuklar beyindeki hava akımını iyi kullanamazlar. Beyin bu tarzda bir konuşmayı öğrenir. Çocuk hatalı konuştuğunu fark edip daha hızlı konuşmaya çalışır, hızlı konuştukça da konuşması daha çok bozulur. Konuşma bozukluklarında sesin oluşturulması önemli bir noktadır. Çocuk dikkatini konuşmasına verdikçe konuşması daha çok bozulur. Zaten tedavi yöntemlerinden birisi de kişinin dikkatini nasıl konuştuğu üzerinden dağıtmaktır. Konuşmaya yeni başlayan bir çocuğa konuşması için baskı yapmak, tuvaletini söylemeye zorlamak gibi davranışlar çocukta konuşma bozukluğu doğmasına yol açabilir. Konuşması için baskı yapıldığı zaman çocuğun kendine güveni gider, konuşamama korkusu gelişir ve beynin konuşmayla ilgili alanı kilitlenir. Çocuğa doğrudan "Konuş" demek yerine boya, resim, şekil yaptırarak hissettirmeden konuşturmaya çalışmak gerekir. Konuşmaya henüz başlayan bir çocuk oyun çocuğudur, onu oyun içerisinde konuşturmaya çalışmak çok daha faydalı olacaktır. Çocuk oyun içerisinde farkında olmadan kendisini ifade etmeye başlar. Kaldı ki çocuğun hayal kurması, resim yapması, oyun küplerini üst üste dizmesi gibi etkinliklerin hepsi çocuğun dil gelişimi açısından çok önemlidir. Böylece çocuğun kafasında anlamlar, kavramlar oluşur, konuşma esnasında kullanacağı malzemeyi biriktirmiş olur. Konuşma Bozukluklarının Tedavisi Konuşma bozukluklarında erken tanı çok önemlidir. Takılmalar başladıktan hemen sonra fark edilip tedaviye başlanırsa çözüm daha kolay olur. Tedavi öncesi teşhis aşamasında ilk olarak bozukluğun neden kaynaklandığına bakılır, sonra ona göre bir tedavi planı hazırlanır. Terapi ve ailenin doğru yaklaşımı konuşma bozukluklarının giderilmesi açısından kuşkusuz önemlidir. Ancak beynin konuşmadan sorumlu hücreleri hatalı protein üretiyorsa, beynin ihtiyaç duyduğu kimyasalı da vermek gerekir. Bu nedenle kekemelik sorunu yaşayan çocukların fizyolojik taramasını vakit kaybetmeden yaptırmak faydalı olacaktır. Beynin yeni bir network oluşturması için verilecek ilaçlarla eşgüdümlü olarak sesi doğru kullanma yöntemlerinin öğretildiği terapiler uygulanmalıdır. İlaç tedavisi çocuk psikiyatrisi ve çocuk nörolojisi uzmanları kontrolünde, konuşma terapisti ve psikologlar tarafından yürütülen terapi ile desteklenmelidir. Terapi ve beyin için gerekli kimyasalların takviyesi bir araya geldiğinde konuşma bozuklukları büyük oranda çözümlenir. 87 Anne Baba Bu Süreci Nasıl Etkiler? Kekemeliği arttıran sebeplerden biri ailelerin çocuklar-daki konuşma bozukluğunun üzerine gitmeleri ve çocuğu eleştirmeleridir. Mesela çocuk konuşurken anne sabırsız davranır, çocuğun yerine onun sözünü tamamlar veya hızlı konuşsun diye baskı yapar, hatta çocuğu tekrar tekrar konuşturur. Oysa ki konuşmasını düzeltmeye çalışmak çocuğa, konuşamamasmın annesi için çok önemli olduğunu hissettirir ve çocuğun yaşadığı gerilim artar. Kimi anneler de çocuğa acıyarak veya kaygıyla bakarlar. Bu durumların hepsi çocuğun dikkatini konuşmasına yöneltir ve o anda konuşma bozukluğu artar. Kekeleyen çocuklar beyindeki hava akımını doğru kullanamazlar, kekeledikçe dikkatleri bunun üzerine odaklanır ve bozukluk daha da artar. Anne babalar öncelikle çocuğun dikkatini konuşmasının dışına çekmelidir. Çocuğun konuşmasını tamamlamasını beklemek tabii ki çok zordur, takılarak konuşan birisinin konuşmasını beklemek özel bir sabır gerektirir. Ama bunu yapabilen bir anne babanın çocuğu bir müddet sonra düzelir. Çocuk annesini gördüğü zaman "Annem yine beni konuşma konusunda hizaya çekecek" diye düşünmemelidir. Anne baba "Bunu sen kendi çabanla düzeltebilirsin, bu düzelebilecek bir sorun. Merak etme biz ne gerekiyorsa yapıyoruz" deyip sorunun düzelmesini istediklerini ama bu konuyu çok abartmamak gerektiğini çocuğuna hissettirmelidirler. Çocuk bunu hissederse dikkati dağılır, üzerindeki psikolojik baskı kalkar ve konuşması kolaylaşır. Aileler konuşma bozuklukları konusunda fazla kaygılanmadan soğukkanlı bir biçimde hareket etmelidirler. Aksi halde ailenin duyduğu kaygı çocuğa da yansıyacaktır. O nedenle fazla kaygılanmadan çözüme odaklanmak gerekir. Unutulmamalı ki Churchill, Hz. Musa, Aristo da kekemelik sorunu yaşamış, fakat konuşma güçlüğü çekmeleri hayatta başarılı olmalarına engel olmamıştır. Çicero'nun kekemeyken deniz kenarında çakıllarla konuşa konuşa yaptığı çalışmalar sonucu dünyanın en iyi hatiplerinden biri olması çok bilinen bir gerçektir. Konuşma Geriliği Çocuklarda zaman zaman gecikmiş konuşmalara da rastlıyoruz. Gecikmiş konuşmalarda sorun, çoğu zaman fizyolojik değil duygusaldır. Çocuğun beyninde duygusallıkla ilgili akımlar iyi gelişemediyse konuşması da gecikir. Çocuk konuşmak için duygusal bir malzemeye ihtiyaç duyar. Bu tür vakalarda en çok saptadığımız etken şu oluyor: Anne babalar kolaya kaçıp gayet sağlıklı olan bir çocuğu televizyonun karşısına bırakıyorlar ve en fazla iki saat televizyon seyretmesi gereken çocuk sabahtan akşama kadar televizyonun başında kalıyor. Bu durumda çocuğun beynindeki konuşma alanı gelişemiyor. Televizyonun dozunu kaçırmak çocuğun konuşma yeteneği ve zihinsel gelişimi üzerinde belirgin bir olumsuz etki yaratıyor. Bu konuyu "Çocuklarda Televizyon İzleme Alışkanlığı" başlığı altında daha detaylı olarak değerlendireceğiz. 89 YARAMAZLIK YAPAN ÇOCUKLAR Çocukların yaramazlık yapması doğal bir durumdur. Dünyayı tanıma, olanları anlamlandırma çabasındaki çocuk hata da yapabilir yaramazlık da. Ancak yaramazlık bazı çocuklarda öyle bir dereceye varır ki anne babalar çocukları karşısında çaresiz kalırlar. Çocuğun aşırı derece yaramazlık yapması durumunda anne babalar ani tepkiler verip çocuğu cezalandırmadan önce yaramazlığın neden kaynaklandığını araştırmalı ve soğukkanlı çözümler bulmaya çalışmalıdır. Yaramazlığın nedenlerini iki ayrı başlık altında toplayabiliriz: Bunlardan ilki eğitim hatalarından kaynaklanan yaramazlık, ikincisi ise hiperaktivite dediğimiz, çocuğun beyin fizyoloj isiyle ilgili olarak elinde olmadan yaramazlık yapması durumudur. Eğitim Hatalarından Kaynaklanan Yaramazlık Anne babalara daima çocuğu sevmenin yeterli olmadığını, buna ek olarak çocuğun duygu dünyasını anlamaya çalışıp onun psikolojik ihtiyaçlarını karşılamanın ne kadar önemli olduğunu hatırlatıyoruz. Çocuğun yiyip içmek kadar büyük ihtiyaçlarından birisi önemsenmek ve ilgi görmektir. Çocuk eğitiminde en çok yapılan hatalardan birisi annenin kendisini ev işlerine kaptırmasıdır. Anne çocuğu yedirir, içirir, giydirir ve bunları yapmakla görevini yerine getirdiğini düşünür. Oysa ki kendisine değer verilmesine ve önemsenmeye ihtiyaç duyan çocuk bu davranışı annenin düşündüğünden çok daha farklı algılar. Anne çocuğunu sevse de bunu ifade edemediği için çocuk annenin ilgisini çekmek için birtakım arayışlara girer. Yaramazlık yapan çocuk annesinin kendisiyle -negatif bir ilgi de olsa- ilgilendiğini görünce anneyle iletişim kurmanın yolunun bu olduğunu düşünür. "Ağladığım zaman annem benimle ilgileniyor, o zaman annemi çağırmak istediğimde ağlamam lazım" diye düşünen çocuk huysuzluk eder, yaramazlık yapar. Ama onun asıl niyeti annesinin ilgisini çekmektir. Çocukların yaramazlık yapmasını pekiştiren diğer bir eğitim hatası çocuğun yaramazlığın onaylandığı bir ortamda büyümesidir. Birçok aile bebeklik döneminde yapılan yaramazlıklardan keyif alır. Örneğin çocuk oynarken bir arkadaşına vurduysa bu olay tekrar tekrar hatırlanır, neşeyle anlatılır. Çevresinde olup biten her şeyi kaydeden çocuk bütün bunları hafızasına yazarken yaptığı hareketi olması gerekenler hanesine ekler. Özellikle babalar kendi çocukluklarında yaptıkları yaramazlıkları, haylazlıkları övünerek anlatırlar. Çocuğun buna tepkisi şöyle olur: "Sen çocukken çok yaramazlık yapmışsın. Ben çocuğum, ben de yaparım." Başka bir eğitim hatası ise çocuklara disiplin eğitimini j yanlış vermektir. Evin içinde sadece kendisini bağlayan I kuralların olduğunu, anne babasınmsa istedikleri her şeyi 91 92 yapabildiğini gören bir çocuk disiplinin gerekliliğini kav-rayamaz. Evin içinde bazı kuralların koyulması gerekli bir şeydir. Fakat bu kurallar herkes için eşit olmalı ve adil bir şekilde uygulanmalıdır. Disiplinle ilgili olarak düşülen diğer bir hata da ailelerin ceza odaklı bir anlayış benimsemeleri ve çocuğu korkutarak istedikleri noktaya getirmeye çalışmalarıdır. Oysa ki çocukta istenilen davranış değişikliğini yapmak için onun önce "Neden?" sorusuna cevap bulmasını sağlamak gerekir. Korkuyla, cezayla yüz yüze olan çocuk kuralların nedenleri ve haklılığı üzerine düşünemez. Yaramazlık Durumunda Ne Yapmak Gerekir? Çocuğa disiplin kazandırmanın ne kadar önemli olduğunu sık sık ifade ediyoruz. Ancak önemli olan çocuğun doğru bir disiplin uygulaması içinde yetişmesidir. Çocukta bir dış disiplin, bir de iç disiplin vardır. Dış disiplin anne baba korkusuyla kurallara uymaktır. Dış disiplinin etkisi altında olan bir çocuk anne babasının yanında kurallara uygun davranır ama yalnız kaldığında aynı şeyi yapmaz. Doğru olan, çocuğun bu kurallara gerçekten inanarak uy-masıdır. Çocuğa iç disiplin kazandırmak, benlik disiplini oluşturmak gerekir. İç disiplinini kazanan bir çocuk öfkesini, arzularını, dürtülerini kontrol etmeyi öğrenir. İç disiplin kazandırabilmek için anne baba çocuğa rehber olmalıdır. Çocuk yaramazlık yaptığı zaman, daha önce de anlattığımız hedefe yönelik davranış eğitimini uygulamak gerekir. Çocuğun yapması ve yapmaması gerekenler belirlenir ve davranışları takip edilir. Her günün sonunda yapılan değerlendirmelerin neticesine bakılır. Sonuç olumluysa ödül, olumsuzsa çocuğun canını yakmadan uygulanacak bazı cezalar verilir. Ceza şu şekilde olabilir: Çocuk 4 yaşın-daysa 4 dakika, 5 yaşındaysa 5 dakika oturma cezası verilip, kalkarsa sevdiği bir şeyden (televizyon izlemek gibi) mahrum edilebilir. Anne babanın kararlı davranması önemlidir. O günkü ruh haline göre farklı davranmak, sabah farklı, akşam farklı davranmak kuralların yerleşmesini engeller. Anne baba kararlı ve tutarlı davranılmalıdır ki çocuk davranışını sürekli hale getirebilsin. Olumlu pekiştirme yöntemi de çok önemlidir. İyi şeyler yaptığı zaman ödüllendirilmek çocuğun hoşuna gider. Ödül deyince hemen para ya da maddi, somut ödüller düşünülmemelidir. Çocuğa övgüyle yaklaşmak, çaba ve becerilerini takdir etmek davranışını pekiştirecektir. Çocuğun yaramazlığı fizyolojik bir nedenden değil de anne babanın yanlış tutumundan yahut eğitim hatalarından kaynaklanıyorsa aileler tutarlı ve adil kurallar koyar, bu kararların gerekliliğini çocuklarına anlatır ve elbette kendileri de kurallara uyarak çocuklara örnek olurlarsa yaramazlık sorunu kolaylıkla çözülebilir. Hiperaktivite Bazı çocuklar vardır kıpır kıpırdırlar, yerlerinde dura-Imazlar, sürekli hareket halindedirler; bu çocuklara hipe-raktif çocuklar diyoruz. Hiperaktif çocuklar söz dinlemezler, çok konuşurlar. Anne babalar ve öğretmenler hiperaktif çocuklarla baş edemezler. Yaramaz olarak bilinen bu çocuklar sürekli dışlanır ve eleştirilirler, eleştirildikçe de daha çok yaramazlık yaparlar. Hiperaktivite çocuğun elinde olan bir şey değildir. Hiperaktif çocuklar sürekli bir şeyler yaparlar; arkadaşlarını 93 ı .1 li kızdırırlar, ağaca çıkarlar, sıraların üzerinde dolaşırlar, kalo- rifer borularına tırmanırlar vs. Bu çocuklar okulda da sıkıntı yaşarlar. Öğretmenler hiperaktiflere söz geçirmekte çok zor- lanırlar. Hiperaktif çocuklar dikkatlerini uzun süre bir yere veremezler. Beş dakikada öğrenilecek şeyi bir saat okur, bir türlü öğrenemezler. Unutkandırlar, eşyalarını kaybederler. İki üç kişiye yetecek kadar kalem, silgi harcarlar. Dürtülerini kontrol etmeyi öğrenemedikleri için aniden yola fırlarlar. Arzularını dizginleyemez, kendilerini kontrol edemezler. Hiperakitif çocukların özelliklerini kabaca bitmez tükenmez bir enerjiyle devamlı hareket halinde olma, dikkat dağınıklığı ve dürtüsel davranma şeklinde özetleyebiliriz. Bu çocukların beyinlerinin ön bölgesinde dopamin eksikliği ile oksij enlenme ve kanlanmada yetersizlik olur. Davranışlarındaki farklılık bundan kaynaklanmaktadır. Bu durum çocuğun elinde olmayan bir şey olduğu gibi anne baba da tek başlarına bu soruna çözüm bulmakta yeterli olamaz. Ancak hiperaktivite tedavi edilebilir bir şeydir, bir uzmanın yardımı ile çözülebilir. Beyninin ön bölgesindeki kimyasal denge düzeltilerek çocuk çok uyumlu hale getirilebilir. Çok kısa sürede olumlu sonuç almak mümkündür. Çocuğun hiperaktif olduğunu anne baba anlamayabilir ama rehber öğretmenler anlar. O nedenle anne babalara okullardaki rehberlik kurumlarından etkin bir biçimde yaralanmalarını tavsiye ediyoruz. Tedaviden önce çocuğun duygu dünyası, kişiliği test edilir. Zihinsel durumuna, durumunda normal yaş grubuna göre sapmalar olup olmadığına bakılır. Çocuğun önce durup düşünüp sonra hareket etmesini sağlamak için tedavi yoluyla dürtü kontrolü öğretilir. Bilgisayarlı eğitim mo-dülleriyle stres altında soğukkanlı kalmayı öğretmek de tedavinin başka bir safhasıdır. Konuşmayla ilgili cognitive terapi yöntemleri uygulanır. Ayrıca dikkat dağınıklığı problemini ortadan kaldırmak için zihin geliştirme programlarıyla konsantrasyon becerisi kazandırılmaya çalışılır. Tedavi sürecinde hekimin de, psikologun da, aile.ve okulun da yapması gereken birtakım şeyler vardır. Çocuklarının yaramazlığından şikayet eden anne babalar, öncelikle bunun kendi eğitim hatalarından kaynaklanıyor olup olmadığını sorgulamalıdırlar. Ayrıca çocuğun yaptıklarının basit bir yaramazlık mı, yoksa fizyolojik nedenli bir şey mi olduğunu dikkate almalıdırlar. Böyle bir durum varsa uzmanlarla eşgüdümlü olarak sorun çözülebilir. Işığın olduğu yerde karanlık kendiliğinden gider. Biz doğru, iyi ve güzel şeyleri yaparsak bu, kötülükleri kendiliğinden giderir. Çocuğun yanlışlarını düzeltmeye uğraşmak yerine önceden çocuğa iyi ve güzel huyları, davranışları kazandırırsak kötülükler kendiliğinden yok olur. 95 , I ÇOCUKLARDA TELEVİZYON İZLEME ALIŞKANLIĞI Televizyon giderek günlük hayatımızda vazgeçilmez bir alışkanlık haline dönüşmeye başladı. Aileler işlerinden arta kalan zamanı büyük çoğunlukla televizyon başında geçiriyorlar. Televizyon izleme alışkanlığı neredeyse bir bağımlılık, esaret halini alıyor. Televizyon karşısında çok fazla zaman geçirmek hem yetişkin insanların hem de çocukların zihinsel gelişimini olumsuz yönde etkiliyor. Önce genel anlamda televizyon esaretinin tehlikelerinden bahsedip sonra özel olarak televizyon ve çocuk ilişkisi üzerinde duralım. Televizyonun giderek aileleri esir alması, tüm dünyanın dikkatini televizyonun kişiler üzerindeki etkileriyle ilgili düşünmeye ve bu konuyla ilgili çalışmalar yapmaya yöneltti. Batıda televizyonun aile içinde bu denli etkili olmasının gelecek nesilleri nasıl etkileyeceği üzerine çok ciddi araştırmalar yapılıyor. Aile içi sorunların artmasında ve boşanmalarda televizyonun etkisinin olup olmadığını araştıran çalışmalar yürütülüyor. Hatta Alzheimer hastalığının ortaya çıkmasında televizyonun etkili olduğuna dair ciddi bulgular var. Öyle görünüyor ki yakında sigara bağımlılığı gibi televizyon bağımlılığı da psikiyatri kitaplarına girecek. Aşırı derecede televizyon izlemek kişinin konsantrasyon becerisini bozmakta, beynini tembelleştirmekte ve pasifize etmektedir. Çünkü televizyon beyni yormadan bilgi verir. Halbuki beyni en çok geliştiren şey konuşmak ya da dinlemek değil, düşünmektir, yorum yapmaktır. Televizyon işte bu becerileri azaltmaktadır. Araştırmalar, insanların çoğunun günde ortalama 3-4 saati televizyona ayırdığını ama aslında bunun 2 saati geçmemesi gerektiğini göstermektedir. Günde 2 saatten fazla televizyon izleyenlerde bazı sorunlar ortaya çıkmaktadır. Birincisi, televizyon kişilerde zihinsel tembellik yapar. Beynin yorumlama ve düşünme ile ilgili kısımlarının gelişmesini engeller. Kişinin yorum yapma, analitik düşünme, sentez yapma, zihinsel beceri yönüyle öğrenme gücünü azaltır. Bireysel yaratıcılığı köreltir. Bu durum, çocuklarda daha da belirgin bir biçimde gözlemlenmektedir. Televizyonun ikinci olumsuz etkisi ise aile içi iletişime ve etkileşime zarar vermesi yönünde olmaktadır. Bu durum ailedeki sevgi, saygı ve güven bağını zayıflatmakta ve aile içinde psikolojik bir duvar örmektedir. Televizyonun Çocuklar Üzerindeki Etkisi Günümüzde görüyoruz ki televizyon çocukların zihinsel (gelişimini ve dil gelişimini sekteye uğratıyor. Konuşması gerekirken konuşamayan, hece kurması gerekirken hece kuramayan, 2,5 yaşında olmasına rağmen 5 kelime bilen Içok sayıda çocukla karşılaşıyoruz.^ Konuyu biraz araştırınca 97 ı .! ¦i-i 'f-\ 98 ortaya çıkıyor ki bakıcısı yahut annesi çocuğu bütün gün televizyonun karşısında bırakıyor, onunla konuşmuyor, bunun sonucunda da çocukta etkileşim ile ilgili beyin alanları gelişemiyor. Çocuğun dokunarak, oynayarak, kırarak vs. öğreneceği motor beceriler gelişmiyor. Çocuğun sosyal gelişiminin olması için diğer çocuklarla oynaması, onlara dokunması, onlarla konuşması, yani etkileşim içinde olması gerekir. Fakat sürekli televizyon izleyen çocuklarda bu etkileşim olamıyor. Çocuk sadece mesaj alıyor, hiç mesaj veremiyor. Zamanını sürekli televizyon karşısında geçiren çocuklarda mutsuzluk, doyum-suzluk ve yalnızlık gözleniyor. Özellikle 7 yaşma kadar olan dönemde çocukta gerçeklik duygusu gelişmemiş durumdadır. Henüz soyut düşünme becerisi olmadığı için izlediği şeylerin gerçek olup olmadığını, doğru olup olmadığını ayırt edemez. Kan ve şiddet içeren, adam öldürülen filmleri izleyen çocuk onun yanlış olduğunu idrak edemez. Hatta Pokemon yüzünden evlerinin balkonlarından atlayan çocuklara dahi şahit olunmaktadır. Çocuklar buradaki tehlikeyi algılayamazlar. Demek ki böyle bir durum olduğu zaman, bu şekilde davra-nılmalı diye düşünürler. Eğer çocuğun bu türden yapımları bir biçimde seyretmesi gerekiyorsa anne ya da baba çocukla birlikte olmalı ve gördüğü şeylerin hayal olduğunu, gerçek olmadığını, böyle durumlarda neler yapmak gerektiğini paylaşım içine girerek anlatmalıdır. ABD'de çocuklar üzerinde yapılan bir araştırmada çocuklara "Babanızın mı, televizyonun mu evden gitmesini istersiniz?" diye soruluyor. Çocukların % 70'i "Televizyon kalsın, baba gitsin" diyor. Bu örnek çocuğun üzerinde televizyonun ne derece etkili olduğunu göstermektedir. Mühim olan bu etki gücünü olumsuzdan olumluya çevirebilmektir. Ne Yapılmalı? Televizyonun çocuklar üzerinde ne derece etkili olduğunu vurguladık. Bu durumda yapılması gereken çocuğun mümkün olduğunca iyi yönde etkilenmesini sağlayabilmektir. Bir çocuğun sağlıklı bir kişilik geliştirebilmesi için yetiştiği ortamda sevgi kadar disipline de ihtiyacı vardır. Her evin kendi içinde belirlediği bazı kuralları olmalıdır, kuralsızlık doğru değildir. Bu kurallar televizyon konusunda da alınmalı ve muhakkak televizyonla ilgili bazı sınırlar konmalıdır. Televizyon seyretmenin kötü sonuçları uzun vadede ortaya çıkar. İlk anda görünmeyen bu sonuçlar hakkında baştan bilinçli olup ona göre davranmak gerekir. Anne baba olmanın yüklediği sorumluluk bu konuda da hassas olmayı gerektirir. Aile, televizyon izlemede seçici ve yönlendirici olmalıdır. Büyükler çoğunlukla televizyonu eğlenmek amacıyla, çocuklarsa dünyayı anlamak ve tanımak amacıyla kullanırlar. Bir eğitim aracı haline geldiği için televizyon çocuklar açısından daha önemli bir konumdadır. Çocuğun o yaşlarda öğrendiği her şey kendi dünyasına iyi veya kötü olarak girer ve ileriki yıllarda yansıma halinde ortaya çıkar. O nedenle "Çocuk televizyonun karşısında çok iyi vakit geçiriyor, ben de rahat ediyorum" diye düşünmek yanlıştır. Çocuğun o anda dünyayı tanıma çabası içinde olduğu ve doğru mesajlar alması gerektiği gözden kaçırılmamalıdır. Anne ve baba bunun sorumluluğunu hissetmeli, çocuğa Kangi programı izleyip hangisini izleyemeyeceğini öğretmelidir. Önemli olan çocuğa bu anahtarı vermek ve neyin iyi, neyin kötü olduğunu doğru bir şekilde gösterebilmektir. Bu noktada anne ve babanın çocuğa nasıl birer örnek olduğu konusu önem kazanır. Aile çocuğa yasakladığı şeyleri 99 100 yaparsa çocuğun doğru ve yanlışa ilişkin kavrayışı zarar görür. Çocuk yan odada ders çalışıyorken ailesi "neşeyle" kendisine yasak olan programı izliyorsa doğal olarak çocuğun aklı orada kalır. Anne baba gereksiz programları seyretme-meyi başarabildiği takdirde örnek davranış sergileyebilir. Televizyonun dünyayı tanımak ve anlamak için kullanılan bir araç olduğu unutulmamalıdır. Doğru kullanılması halinde televizyon faydalı da olabilir. Çocuğa televizyonu eleştirel kullanma becerisi kazandırılırsa televizyon faydalı bir araç haline gelebilir. Eleştirel kullanma derken seçici olmak önemlidir. Televizyon program rehberini alıp çocukla beraber hangi programı seyretmek, hangisini seyretmemek gerektiğini belirler, bunun nedenlerini çocuğa anlatır ve çocuğa söylediklerinizi kendiniz de uygularsanız televizyonu kaldırmak, yasaklamak gibi bir çözüm yoluna gitmeye gerek kalmaz. Kaldı ki yasaklar her zaman merak uyandırır, çocuk gizli gizli televizyon izlemeye çalışır ve daha kötü olur. Ailelere düşen çocuğa seçici olmayı ve televizyon gibi hem olumlu hem olumsuz etkilere sebep olabilecek bir aracı doğru kullanmayı -örnek olma yöntemini de kullanarak- gösterebilmektir. Sözün özü, televizyon bizi değil, biz onu kontrol etmeliyiz. ÇOCUKLAR BİLGİSAYAR OYUNLARINDAN ETKİLENİR Mİ? Yaşadığımız dönemde bilgisayar oyunları çocuklar için adeta vazgeçilmez bir eğlence konumuna geldi. Bilgisayarı olan ailelerin çoğu çocuklarını bilgisayarın başından kaldıramamaktan, olmayanlar ise çocuklarının eve bilgisayar alma yönündeki ısrarlarından şikayet ediyorlar. Ayrıca son dönemlerde şiddet içeren oyunların giderek artması, aileleri bu oyunların olumsuz etkileri üzerine de düşünmek zorunda bırakıyor. Bilindiği gibi oyun oynamak çocuklar için bir lüks değil, ihtiyaçtır. Bununla beraber çocuğa doğru bir eğitim verilmesi açısından ailelerin oyuna ayrılacak süre ve oyunun içeriği konusunda dikkatli olması ve bilinçli hareket etmesi kuşkusuz önemlidir. Bu başlık altında hem bilgisayar oyunlarının çocuk üzerindeki etkilerini hem de ailelerin dikkat etmesi gereken noktaları ortaya koymaya çalışacağız. Bilgisayar Oyunları Çocukları Nasıl Etkiler? Bilgisayar oyunları deyince çoğunluğun aklına şiddet içeren oyunlar ve bunların olumsuz etkileri geldiği için bu konuyu şöyle bir araştırmadan yola çıkarak anlatalım. Bir grup çocuğa tek başlarına iken şiddet içeren görüntüler iz- letiliyor. Aynı görüntüler başka bir grup çocuğa ise yanla- rmda bir büyük varken gösteriliyor. Görüntüleri yalnız ba- sına izleyen çocuklar her seferinde bu görüntülerden daha çok zevk almaya ve günlük hayattaki konuşmalarında orada duydukları kelimeleri kullanmaya, görüntüdeki kahramana benzer hareketler yapmaya başlıyorlar. Bir yakınlarıyla birlikte görüntüyü izleyen çocuklar ise giderek şiddet içeren sahnelerden rahatsızlık duymaya başlıyorlar. Çünkü izleme esnasında yanlarındaki büyükleri, çocuklara izledikleri olayların kötü olduğunu anlatıyor. Dahası şiddete maruz kalan kişinin hissedecekleri hakkında düşünmelerini sağlayarak çocukların empati yeteneğini geliştirmeye çalışıyor. Yalnız başına izleyen çocuklar bu görüntüleri oyun olarak görüp ondan zevk alıyorlar, diğerleri ise gördükleri olayların gerçekte nasıl anlamlandırılması gerektiğini öğrendikleri için aynı görüntülerden rahatsızlık duyuyorlar. Televizyon gibi bilgisayar oyunlarının da küçük çocuklar üzerindeki etkisi daha fazladır. Çocuğun gerçeklik duygusunun yedi yaşında geliştiğini hatırlarsak yedi yaşından küçük bir çocuğun gerçekle hayal arasındaki sınırı çizeme-diğini görürüz. Gördüklerini anlamlandıramayan çocuk anne babasının tepkisine bakar. Eğer anne baba panik yapıyorsa, ciddiye alıyorsa çocuk bunun ciddi bir şey olduğunu düşünür. Beyninde korkuyla ilgili alanlar harekete geçer ve aşırı stres kimyasalları salgılamaya başlar. Anne baba soğukkanlı ise daha az etkilenir. O nedenle çocukların, özellikle küçük çocukların, gerek televizyon izlerken gerekse bilgisayarda oynarken mümkün olduğunca yalnız bırakılmaması gerekir. Son yıllarda iyice yayılan bir akım, kitle iletişim araçları vasıtasıyla popüler kimliklerin oluşturulması ve bu kimliklerin bilgisayar oyunlarıyla desteklenmesi yoluyla çocuklara benimsetilmeye çalışılmasıdır. Çocukların popüler kimliklerle özdeşim kurması sağlanarak o kimliklerin üzerinden tüketim arttınlmaya çalışılmaktadır. Buna karşı çocukları küçük yaştan itibaren bilinçlendirmek gerekir. Aileler çocuklara bu kimliklerin kasıtlı olarak ortaya çıkarıldığını anlattıkları takdirde çocuk eleştirel düşünme becerisi kazanır. Eleştirel düşünebilen bir çocuk da her gördüğüne, duyduğuna inanmak yerine, görüp duyduklarını bir süzgeçten geçirdikten sonra kabul ya da reddeder. Gördüğü her şeyi olduğu gibi beynine yazan bir çocuk şiddeti haklılaştıran görüntüleri zihnine kaydederse büyük olasılıkla hak arama, sorun çözme yöntemi olarak şiddeti seçecektir. Bilgisayarı ve televizyonu baştan sanık sandalyesine oturtmak yerine çocuğa bu aletleri doğru kullanmayı öğretmek gerekir. Yapılan araştırmalar bilgisayar oyunlarının çocukların zihinsel gelişimi üzerine olumlu etkilerinin de olduğunu gösteriyor. Doğru oyunlar aracılığıyla öğrenmeyle ilgili zihinsel süreçleri harekete geçirerek çocuğa stres altında soğukkanlı kalma becerisi, dikkatini uzun zaman sürdürme becerisi kazandırılabilir. Çocuğa doğal bir ihtiyacı olan oyun sayesinde birçok şey öğretilebilir. Mesela psikiyatride kullandığımız bilgisayarlı eğitim modülleri dikkat dağınıklığı çeken, okuldaki başarısı düşük olan çocuklara kavrama, algılama, akıl yürütme, görsel beceri gibi yetenekler kazandırmakta oldukça faydalıdır. Özellikle hiperaktif çocukların acelecilik ve sabırsızlık gibi belirgin özelliklerini törpülemek, onlara katlanmayı, yılmamayı öğretmek için bu tür oyunlar kullanılmaktadır. 103 104 Bilgisayar Karşısında Çok Fazla Zaman Geçiren Çocuklar Çocukların oyun oynamalarının onlar için doğal bir ihtiyaç olduğunu ve bilgisayar aracığıyla da çocuklara bazı şeylerin öğretilebileceğini ifade ettik. Ancak bir çocuğun bütün gününü bilgisayarda oyun oynayarak geçirmesinin de doğru olmadığı açıktır. Oyunda başarılı olmak, örneğin bir makineyi kontrol edebilmek, bir yarışı kazanabilmek çocukta üstünlük duygusu oluşturur. Bu durum çocuğun hoşuna gider ve çocuk kendisini mutlu hisseder. Bunun nedeni o esnada beyninin mutluluk kimyasalları salgılamasıdır. Fakat çocuk bunu sürekli yaptığı zaman sadece onunla mutlu olmayı öğrenir, başka mutlulukları tadamaz. Halbuki insan beyni başka sebeplerle, uğraşlarla da mutluluk hormonu salgılayabilir. Bilgisayar oyunları da, televizyon vb. de kontrollü kullanılmalı, insanın hayatında başka şeylere de zaman ayrılmalıdır. Çocuk başka şekillerde karşılayamadığı duygusal ihtiyaçlarını karşılamak için bilgisayar oyunlarına sığınıyor olabilir. Fakat şöyle bir sorun vardır; çocuk oyun oynarken mutlu olur ama oyun bittiği zaman hayatın gerçekleriyle karşı karşıya kalır, mutsuz olur ve tekrar oyuna döner. Bir müddet sonra bütün gününü bilgisayar karşısında geçiren, gece geç yatan, sabahleyin kalkamayan, gözü bir şey görmeyen, okuldaki başarısı düşen bir çocuk ortaya çıkabilir. Böyle bir durumla karşılaşmamak için baştan önlem almak gerekir. Aileler Ne Yapmalı? Bir çocuğa "Bilgisayar oyunu oynama" demek hiçbir zaman gerçekçi olmaz. İnsanlarda yasaklanan şeylere karşı merak ve öğrenme içgüdüsü uyanır. Bu nedenle yasaklamak çözüm değildir. Yasaklamak yerine çocuğa bilgisayarı doğru kullanmayı öğretmek ve onu farklı alanlarla, hobilerle tanıştırmak gerekir. Öncelikle çocuğu anlamak lazımdır, anlamazsak çocuk için doğru olanı bulamayız. Uzun bir süre bilgisayar istedikten sonra buna kavuşan çocuğun ilk günlerde bunun keyfini çıkarmasına izin verilmelidir. Ondan sonra aile içi oturum yapılmalı ve çocuğa bilgisayar kullanma kültürü anlatılmalıdır. Çocuğa şöyle diyebiliriz: "Bilgisayarda oyun oynama-nın yararları da zararları da var. Kimi oyunlarla zekanı, düşünsel kapasiteni geliştirebilirsin. Ancak her konuda olduğu gibi bilgisayarla da ilgili bazı kurallarımızın olması gerekir. Biliyoruz, senin eğlenmeye de dinlenmeye de ihtiyacın var ama bunun belli bir süresi olmalı." Aileler bilgisayarla ilgili koydukları kurallara çocuklarının ne kadar uyduğunu takip etmelidirler. Çoğu anne bunu ilk birkaç gün takip edip sonra bırakabiliyor. Çocuklar annelerinin yufka yürekliliğinden yararlanıp bir müddet sonra rahatlıkla eskisi gibi davranabiliyorlar. Aileler uygulamayacakları kuralları koymamalı, koydukları kuralın da arkasında durmalıdırlar. Çocuk böylece bilgisayarla oynamanın, televizyon seyretmenin yöntemini öğrenmiş olur. Çocukta görev bilgisi, sorumluluk duygusu oluştuktan sonra gerisi kolay olacaktır. Sorumluluk bilincine eren çocuk gereğinden fazla oyun oynarsa zaten kendisini huzursuz hisseder. Ailelerin yaptığı hatalardan birisi de şudur: Çocuk tam kendisini bilgisayara kaptırmış oynarken "Hadi ders çalış" denilince çocuk derse düşman olur. Onun yerine "Vaktin doluyor, bak sana 10 dakika daha müsaade. 10 dakika sonra dersinin başına oturacaksın" denirse daha iyi olur. Öbür 105 106 türlü çocukla anne zıtlaşır ve ilişkileri daha da bozulur. Bozulan ilişkiyi düzeltmekse oldukça zordur. Aile çocuğu bir türlü vurdulu kırdılı oyunlardan vazge-çiremiyorsa hiç olmazsa bunu onaylamadığını çocuğa ifade etmelidir. Uzmanlar çocukların günde en fazla iki saati bilgisayar başında geçirebileceğini söylüyorlar. Bu süre arttıkça zararlar da artıyor. Onun için anne babalar çocuklarına başka uğraşlar edindirme konusunda yardımcı olmalı, mümkün olduğu kadar onlarla birlikte olup hep birlikte zaman geçirecekleri hobiler geliştirmelidirler. Bilgisayar oyunlarının popüler kimlikler benimsetme ve şiddete eğilimi arttırma gibi olumsuz etkilerinin olabileceğini vurgulamıştık. Bunun için anne babalar çocuğun gerek bilgisayar gerekse televizyon aracılığıyla maruz kaldığı mesajları takip edip gerektiğinde uyarılarda bulunmalı, çocuğa eleştirel düşünme yeteneği kazandırmalıdırlar. Çocuğun doğru-yanlış, iyi-kötü kavramlarını doğru kurgulaması büyük ölçüde ailenin göstereceği dikkat ve özene bağlıdır. Anne baba çocuğu eğitemiyor, doğru yönlendiremiyor-sa, sorunu bilgisayar oyunlarında değil kendilerinde aramalıdırlar. Doğru yöntemler kullanıldığı takdirde bilgisayar oyunları zaman yönetimi, mesajları doğru algılama, eleştirel düşünme, görsel becerinin artışı, zihinsel kapasiteyi yükseltme, stres altında soğukkanlı kalabilme becerisi gibi özelliklerin kazandırılmasına aracı olabilir. Bilgisayar oyunlarını zararlı deyip yasaklamak yerine doğru kullanmayı öğretmemiz gerekir. ÇOCUKLARIN ÖDEVLERİNE NASIL YARDIMCI OLABİLİRİZ? Okulda verilen ev ödevleri çocukların pek hoşuna gitmeyen, yapmak istemedikleri bir şeydir. Oyun çağındaki bir çocuğa okuldan geldikten sonra dersin başına oturmak zor gelebilir. Çevremizdeki ailelere baktığımızda birçok anne babanın çocuklarına ödev yaptıramamaktan şikayetçi olduğunu görürüz. Çocuğa ödevi bir külfet gibi algılatmamak için yapılması gereken bazı şeyler vardır. Bunların bir kısmı öğretmenlerin sağduyusuna ve tecrübesine, bir kısmı da anne babaların göstereceği özene bağlıdır. Aile çocuğa ödev yapmayı sevdirmek için öncelikle çocuğun nasıl bir öğrenme modelinin olduğunu bilmelidir. Bir insanın beş çocuğu varsa beşinin de öğrenme modeli birbirinden farklı olabilir. Çocuklarımızın öğrenme modelinin ne olduğunu bilirsek ona göre okuldaki başarılarını arttırmalarına yardımcı olabiliriz. Çocuğu karşımıza alıp konferans verir gibi dersini anlatmak yerine onun öğrenmeyle ilgili alanlarını nasıl harekete geçirebileceğimiz üzerinde düşünmek gerekir. 108 Kalıcı Öğrenmeyi Sağlayabilmek Öğrenme bir beyin faaliyetidir ve insanın beyninde sinir bağlantısı oluşturmak demektir. Bir kişi konuşurken karşı taraf onu dinler, söylediklerine inanır ve kabul ederse o anda beyninde bir network, sinir hücreleri arasında bir bağlantı oluşur ve öğrenme gerçekleşir. Ancak bunu anlık belleğe yazmak yeterli değildir. Önemli olan kalıcı öğrenmeyi gerçekleştirebilmektir. Kuma bir yazı yazarsanız bir süre sonra yazı uçup gider ama bir taşa kazıyarak yaz-dıysanız kalıcı olur. Anne babaların öğretecekleri şeyi, işte böyle taşa yazar gibi, çocuğun beynine yazmaları gerekir. Son yıllarda kalıcı öğrenmeyi sağlamak için, sadece konuyu anlatmak yerine, işin içine çocuğun duygularını da katmak gerektiği ortaya çıktı. Çünkü öğrenmenin % 20 oranında zihinsel, % 80 oranında ise duygusal olduğu bulgulandı, dolayısıyla duygusal zeka kavramı önem kazandı. Bu nedenle çocuklarında öğrenme bozukluğu olduğunu saptadığımız ailelere ders çalışma ortamını sadece disiplinli değil, hem eğlenceli hem de disiplinli hale getirmelerini öneriyoruz. İlkokul çağındaki çocuk için oyun çok önemlidir. Oyun haline getirilmiş bilgi çocukta kalıcı hale gelir. Korku duygusunu harekete geçirmek yerine merak ve hayret duygusunu harekete geçirmek çocukların öğrenmesini de öğrendiklerini kalıcı hale getirmelerini de kolaylaştırır. Kendimizi düşünürsek, yaşadığımız bir olaya çok şaşırdığımız, onu çok önemsediğimiz zaman o şeyi daima hatırladığımızı görürüz. Çocuklar da aynı şekilde konuya ilgi, sempati ve sevgi duyarlarsa öğrendikleri kalıcı olur. Öğrenme esnasında beyindeki sinir hücreleri arasında bir bağlantı oluştuğunu ifade etmiştik. Bu bağlantıyı sağlayan nörokimyasallar ilgi duyulmayan bir konu öğrenilirken damla damla; sevilen, ilgi duyulan bir konu işlenirken sel gibi akar. Bu kimyasalları harekete geçirmek için çocukta merak ve ilgi duygusunu uyandırmak, bunun için de çocuğun beyninin duyguyla ilgili alanlarını işin içine katmak gerekir. Çocuğa bir şey öğretmenin püf noktası budur. Freud çocuğun ruh sağlığını "sevmek ve oynamak" olarak tanımlar. Oyun çocuğun en önemli ve en ciddi işidir. Her şeyi oyun içerisinde öğrenir, oyun içinde öğrendiklerini kendi kendine tekrar eder. Çocuklarımıza ders çalıştı-Irırken oyundan en etkin biçimde faydalanmanın yolunu |bulmalıyız. Farklı Öğrenme Modelleri Eskiden tekil bir kavram olarak düşünülen zekanın, aslında çok boyutlu olduğunun ortaya çıkması ile farklı zeka alanları tespit edildi. Bunlardan bir tanesi, mesela müzik zekasıdır. Müzik zekası gelişkin çocukların illa ki müzikle ilgilenmeleri gerekmez ama çocuk bir şey öğrenirken müzikten faydalanılabilir. Müzik zekası gelişmiş çocuklar sürekli mırıldanır, şarkı söyler, ritim tutarlar. Böyle bir çocuğa ders çalıştırılırken ritmik unsurlar kullanılırsa çocuk daha kolay öğrenir ve öğrenme kalıcı olur. Sözel zekası üstün olan bir çocuğun duygularını ve düşüncelerini ifade etme yeteneği vardır. Sözel zekası olan çocuklar anlatmaya yatkındırlar. Onları bol bol konuşturmak gerekir. Monologla değil diyalogla öğrenirler. Görsel zekası gelişkin olan çocuklar görsel unsurları kullanarak, şekillerle vs. öğrenirler. Bedensel zekası gelişkin olan çocuklar kıpır kıpırdırlar. Hareketsiz kalmak zorunda bırakılırlarsa öğrenemezler. İçsel zekası yüksek olan ço-cuklarsa düşünmeye, felsefeye meyillidirler, kendi kendilerine okuyarak daha rahat öğrenebilirler. 109 M 110 Aileler çocuklarının hangi zeka alanında gelişkin olduğunu bilirlerse o alana uygun, daha bilinçli çalışma planları yapıp çocuğun okuldaki başarısının artmasına yardımcı olabilir. Öğrenmede Ödül ve Ceza Çocuk eğitiminde ödül ve ceza sık sık kullanılan bir yöntemdir. Ancak aslolan olumlu pekiştirme yani ödüldür. Ödül varken ceza uygulamak acelecilik etmek, sabırsız davranmaktır. Bu ayrıca kötü bir model oluşmasına neden olur. Sürekli sert cezalar alan çocuğun kendisi de ileride aynı yöntemi benimseyebilir. Eğitimde ceza son çaredir ve en güzel ceza çocuğu sevdiği bir şeyden mahrum bırakmaktır. Her evde belli kuralların olması çocuğun içsel disiplin mekanizmasını oluşturması açısından önemlidir. Fakat bu tatlı bir disiplin olmalıdır. Örneğin çocuk ödevini yapmıyorsa aileler çocuğu takip etmeli ve günlük olarak ödevini yapıp yapmadığına bakmalıdır. Çocuk ödevini düzenli olarak yapıyorsa ödül, yapmıyorsa televizyon izlememek gibi kişiliğini örselemeyecek cezalar verilmelidir. Aile kural koymalı ve kuralların uygulanmasını sağlamalıdır. Ama bu kurallar uygulanamayacak kurallar olursa, çocuk kurallara uymamayı öğrenir. Çocukların başladığı işi bitirme sorumluluğunu kazanması gerekir. Çocuk başladığı işi bitirmenin, başarılı olmanın tadını almalıdır. Annenin gülümsemesi, çabasını övmesi bile çocuk için en büyük ödüldür. Aileler çocukta merak duygusunu uyandırarak, konuyu zevkli hale getirerek, başladığı işi bitirdiğinde ödüllendirerek çocuğu ders çalışmaya teşvik etmelidir. Bazı çocuklarda kasıtlı bir boş vermişlik vardır. Çocuğun neden bu şekilde davrandığını, davranışının ardında yatan etkeni bulmak gerekir. Bunun nedeni ailenin motivasyon düzeyinin çok yüksek olması olabilir. Çocuğu "Sınıfın en başarılısı olmalısın" diye şartlandırdığımızda çocuk başaramadığını anladığı zaman yenilgiyi kabul etme psikolojisi içinde her şeyi bırakır. Onun için çocuğa başarabileceği hedefler koyulmalı, başarının tadını alması sağlanmalıdır. Başarısı görülen ve takdir edilen çocuk gördüğü sevgi ve övgüyü kaybetmemek için kendisini harekete geçirir. Kişiliğine değil, davranış ve çabalarına yönelik övgüyle büyüyen çocuk için en büyük ceza övgüyü kaybetmektir. Bu nedenle başarılı olmak için elinden geleni yapar. Ancak bu arada okul başarısını çocukta davranış bozuklukları oluşturacak kadar önemli bir hale getirmemek gerekir. Bu tip yanlış davranışlar eğitim hataları alt başlığında değerlendirilecektir. Bazı Eğitim Hataları Çocukların ödeve soğuk bakmaları ve ödev yapmak istememelerinde ailelerin ve öğretmenlerin bazı yanlış tutumlarının etkisi olabilir. Bu kitabın temel konusu aile içi ilişkiler olmakla birlikte bu konuda öğretmen davranışlarıyla ilgili birkaç saptama yapmak da faydalı olacaktır. En azından anne babaların dikkatleri bu konuya çekilirse çocuklarının öğretmenleriyle eşgüdüm halinde ödev yapmama sorununa çare bulabilirler. Ödev çocuk için bir korku nesnesi haline geldiyse çocuk ödevden de okuldan da soğur. Okul günleri aklına geldikçe' bile irkilir, o günleri nefretle ve soğuk duygularla hatırlar. Böyle durumlarda çocuğun öğrenmesi de zaten kalıcı olmaz. Ödevi böylesi bir korku aracı haline getirmeme konusunda anne babalar kadar öğretmenler de duyarlı olmalıdır. Verilen ödevler bütünleştirici, konunun anlamına 111 112 yardımcı, çocuğu sıkmadan merak uyandıracak mahiyette az ama öz olursa çocuk için daha faydalı olacaktır. Çok başarılı bir öğretmen emekli olurken genç bir meslektaşı kendisine başarısını neye borçlu olduğunu sormuş, başarılı öğretmen şöyle cevap vermişti: "Öğrencinin başarılı olabilmesi için dersi sevmesi, dersi sevebilmesi için öğretmeni sevmesi, öğretmeni sevebilmesi için de öğretmenin öğrenciyi sevmesi gerekir. Öğrenciyi seversen ona öğretmek daha kolay olur." Gerçekten de sevginin çocukları etkileyici bir gücü vardır. Bu gücü kullanabilmek için öğrenciye değer vermek gerekir. Öğrenciyi azarlayan, aşağılayan, hata yaptığı zaman yerin dibine batıran, arkadaşları arasında küçük düşüren öğretmen modeli bu çağın modeli değildir. Ne yazık ki hâlâ öğrencileri aşağılayan, kaba kuvvet uygulayan öğretmenlere rastlayabiliyoruz. Halbuki çocukta korku duygusu yerine sevgi duygusunu harekete geçirerek öğretmek çok daha kolaydır. Öğretmen öğrenciye sevgiyle yaklaştığı zaman çocuğun beyni öğrenmeyle ilgili bir mutluluk kimyasalı salgılar ve Öğrenme kalıcı hale gelir. Ailelerin yaptıkları eğitim hatalarından ilki ise çocuk okuldan gelir gelmez onu dersin başına oturmaya zorlamaktır. Dinlenmesi için hiç fırsat vermeden, hemen ödevini yapmaya zorlamak çocuğun ödeve karşı antipati duymasına, kötü duygular beslemesine neden olur. Bazı anneler sanki çocuk ödevi olduğunu, ders çalışması gerektiğini düşünemeyecekmiş gibi masanın başına oturtana kadar çocuğa sürekli çalışması gerektiğini hatırlatırlar. Çocuk hiç dinlenmeden ödeve başlatılırsa ödevden de oyundan da bir tat alamaz. Halbuki çocuk okuldan geldikten sonra belli bir süre serbest bırakılsa, rahat bir nefes alsa daha verimli bir çalışma yapacaktır. Sürekli ders çalışmasını hatırlatan bir anne varsa, çocuk onu gördüğü zaman sadece ders çalışma zorunluluğunu hatırlar, başka bir şey hatırlamaz. Anneyle çocuğun ilişkisi bozulursa, düzeltmek zor olur; oysa dersteki zayıflık bir şekilde telafi edilir. Onun için anneyle olan ilişkiyi bozmadan ders çalışmayı zevkli hale getirmek gerekir. Aynı şekilde öğretmenle öğrencinin ilişkisi de bozulmadan gidebilmelidir. Çocuğun hayatının programlı olması gerekir. Okuldan sonra belli bir süreyi oyun ve dinlenme ile geçirmeli, ardından ders çalışmalıdır. Aileler de bu saatleri belirleyip çocuğun buna riayet etmesini sağlamalıdır. Çocuk ders çalışırken ödevin konusunun yanı sıra hayatı, ders çalışma metodunu, disiplinli olmayı, zorluklara dayanmayı öğrenmelidir. Çocuğa güven duygusunun eşlik ettiği bir sorumluluk duygusu kazandırmak gerekir. Aksi halde sadece itaati öğrenir. Halbuki çocuk bireysel yaratıcılık, sorun çözme, insanlarla iletişim kurabilme gibi beceriler kazanmalı, sadece kurallara uyan, otoriteye itaat eden bir insan olarak yetişmemelidir. Ancak özgür düşünen, farklı olabilen, sorgulayan, yeteneklerini geliştirebilen çocukların yetiştiği bir toplum gelişebilir. O nedenle ödev salt bir bilgi yığını değil hayat becerisi öğretebilmelidir. Yapılan hatalardan birisi de ailelerin çok yüksek moti-vasyonlu olmaları ve çocuğa devamlı çok başarılı olmasını beklediklerini hissettirmeleridir. Ailedeki yüksek beklenti düzeyine ulaşamayan çocuk ne yaparsa yapsın ailesini memnun edemez. Bu nedenle "Nasıl olsa ben annemi ve babamı memnun edemeyeceğim" deyip yenilgiyi baştan kabul eder hiç çalışmamaya başlar. Aslında yeterince zeki olan çocuk, "yapamam, başaramam" duygusuna yenildiği için başarısız olur. Hem öğretmen hem de aile hep olumsuza; çocuğun hatalarına, kusurlarına odaklanırsa çocuğun kendine güveni 113 r lıiİ İ zayıflar, çalışma şevki kırılır. Sık sık verdiğimiz bir örnek ~ vardır: Diyelim ki çocuk karne getirdi. Notlarının yedi tanesi iyi, üç tanesi zayıf. Çoğu ailenin yaklaşımı neden üç t tane zayıf olduğunu sorgulamak şeklinde olur. Aileler bu-^ nu iyi niyetle, çocuğun daha başarılı olmasını istedikleri 114 için yapıyorlar fakat farkında olmadan çocuğu ders çalışmaktan soğutuyorlar. Oysa "Bak, şu dersler pekiyi, bunları çok güzel başarmışsın. Hadi beraber bu üç zayıfı nasıl düzelteceğimizi düşünelim ve bir çözüm bulalım" denirse çocuk "Annemle babam benim olumlu yönlerimi de görebiliyor" der ve dikkatini zayıfları düzeltmeye verir, başarabileceğine inanır ve çözüm üretir. Öğrenme Güçlüğü Çocuğun başarısızlığı çalışmamasının (ya da çalışması için uygun şartların hazırlanmamasının) yanı sıra başka bir nedenden de kaynaklanıyor, çocuk öğrenme bozukluğu yaşıyor olabilir. Okuma bozuklukları, hesaplama bozuklukları öğrenme güçlüğünden ileri gelebilir. Zeki olduğu halde okul başarısı iyi olmayan, mesela astronomiyle ilgili son bulgulardan haberi olup da basit bir matematik problemini çözemeyen çocuklar vardır. Bu çocukların sorunu büyük ihtimalle fizyolojik kökenlidir. Öğrenme bozukluğu fizyolojik bir olaydır. Normalde sol beyin sağ beyne göre biraz büyüktür. Öğrenme güçlüğü çeken çocuklarda ise sağ beynin ve sol beynin eşit olduğu, hatta sağ beynin daha büyük olduğu tespit edilmiştir. Çocuklar sorunları söz diliyle anlatamaz, davranış diliyle anlatırlar. Bu davranışlardan biri de okul başarısızlığı, tembelliktir. Böyle bir sorun yaşanıyorsa, aileler bunu kendi başlarına çözmek için vakit kaybetmeden bir profesyonele başvurmalıdırlar. Öğrenme güçlüğü çeken bir çocuk bize geldiği zaman çocuğun beyninin fizyolojik durumuna, beyninde stres bulgularının olup olmadığına ve öğrenme modeline bakıyoruz. Zeka, dikkat testi gibi bilgisayar ortamında yapılan testler uyguluyoruz. Anlama, kavrama ve konsantrasyon durumunu, okuma, yazma, akıl yürütme ve hesaplamasını da değerlendirdikten sonra çocuğun öğrenme özellikleri hakkında fikir sahibi oluyor, gerekiyorsa terapi uyguluyoruz. Bunun dışında bilgisayarlı eğitim modülleri ile de çocuğun düzensiz çalışan sinir alanlarını güçlendirici tedaviler yapılır, stres düzeyi yüksekse ona göre tedbirler alınır. Çocuğun ilgi alanları kullanılarak öğrenmeyle ilgili yeni yöntemler geliştirilir. Oyun çağındaki çocuklara ödev yapmanın zor gelmesi çok doğaldır. Önemli olan ailelerin eğitim hatası yapmadan çocuğun ders çalışması için gerekli koşulları hazırlayarak ders çalışmayı zevkli hale getirebilmeleridir. Ailenin çözemeyeceği birtakım sorunlar yaşanıyorsa bu da profesyonel destekle rahatça halledilebilir. 115 -¦%' KARDEŞLER ARASI ÇATIŞMALARDA AİLENİN TUTUMU Bir insanın kardeşinin olması aslında kendisi için çok önemli bir şans, hayat boyu sürecek bir arkadaşlık demektir. Kardeşlik ilişkisi insana paylaşma duygusunu öğreten ilk tecrübelerdendir. Ancak çocuklar küçükken ufak tefek konulan mesele haline getirip sık sık kavga ederler. Aslında kardeşler arasındaki küçük kavgalar ailenin tadı tuzu sayılabilir. Fakat bu kavgalar ciddi boyutlara vardıy-sa, kardeşlerin arasında ciddi bir rekabet ve kıskançlık yaşanıyorsa anne babanın durup bir kendi tavırları üzerine düşünmesi gerekir. Kardeşlik, paylaşma duygusunu öğreten ilk tecrübelerden biridir demiştik. Gerçekten de çocuklar aslında yaradılışları gereği benmerkezci oldukları halde kardeşler arasındaki sevgi bağı onlara paylaşma yeteneğini kazandırır. Bir çocuğun verebilmesi, paylaşabilmesi kişiliği için atılmış önemli bir adımdır. Çocuklar küçükken kardeşler arası ilişkilerde daha çok yeni bir kardeşin gelmesini kabullenememe, kıskançlık ve i j '- t rekabet gibi sorunlar yaşanırken, yaşlan büyüyünce özellikle ağabey kız kardeş ilişkisinde ağabeyin kız kardeşinin hayatına müdahale ederek onu korumak istemesinden kaynaklanan sorunlar ortaya çıkabiliyor. Küçük Kardeşi Kabullenememe İlk çocuğun ardından aileye yeni bir çocuk daha katılınca bu durum büyük çocuk açısından bir sorun haline gelebilir. Buna sıklıkla rastlıyoruz. Çocuğun kardeşini ka-bullenebilmesi, onu sevebilmesi için anne babalara düşen bazı vazifeler vardır. Böyle bir durumda abla ya da ağabey olan çocuk ihmal edilmişlik duygusuna kapılır. Çünkü kardeşi olunca şimdiye kadar sadece kendisine yönelmiş olan sevgi ister istemez ona da gider. "Annem beni eskisi gibi sevmiyor" diye düşünen çocuk, kardeşinin duygusal olarak kendisinden bir şey çaldığını hisseder. Çocuğa bunun doğru olmadığını göstermek gerekir. Baba eve geldiği zaman küçük çocuğu kucağına alır, öbürü boynu bükük kalırsa bu, çocuk açısından son derece duygu zedeleyicidir. Kendisini azarlasanız çocuk o kadar zedelenmez, çünkü azarlamak da negatif bir ilgidir. Çocuk içinden "Keşke babam beni azarlasaydı" der, çünkü anne babasının artık kendisine yönelik ilgi ve sevgisini kaybettiği duygusuna kapılır. Çocuk bu duyguyu ailesine davranış dili ile anlatır. Annenin babanın ilgisini çekmek için bir şeyler yaparlar, kimi kez kardeşlerine zarar vermeye çalışır. Bunları yaparken "Benim farkıma varın, bana değer verin, beni adam yerine koyun" demek ister. Onun için anne babasını kızdıracağını bildiği davranışlara girişir. Buna karşı yapılacak şey çocuğa onu anladığınızı hissettirmektir. "Sen haklısın" demek "Seni seviyorum"dan bile daha güçlü bir söz olabilir. Böyle durumlarda ona "Senin 117 118 kardeşin oldu, ona kendi kendisini yönetemediği için daha çok zaman ayırmamız gerekiyor. Sana eskisi gibi zaman ayıramıyoruz. Çok haklısın, seni anlıyorum" derseniz "Annem beni anlıyor" duygusunu hisseden çocuk rahatlayacaktır. Aileler çocuğun durumu zaten gördüğünü düşünüp ona açıklama yapma ihtiyacı hissetmeyebilirler. Oysa ki çocuğun olanları anlamak için ailenin yönlendirmesine, destek ve yardımına ihtiyacı vardır. Ailenin yapması gereken şey, çocukta oluşan ihmal edilmişlik duygusunu silmeye çabalamaktır. Ayrıca çocuğa kardeşinin bakımında bazı sorumluluklar verilirse çocuk bu durumu bir oyun gibi algılayıp kardeşine yardımcı olmaya, görevlerini yerine getirmeye çalışacak; böylece duruma alışması daha kolay olacaktır. İşe yaradığını hissetmek hem çocuğun kişilik gelişimi açısından hem de kardeşini kabullenmesi açısından yararlı olacaktır. Kardeşler Arası Kıskançlık Kıskançlık doğal fakat yönlendirilmesi, dışavurumunun dizginlenmesi gereken bir duygudur. Çocuklar gerek yeni bir kardeşleri olduğunda gerekse bu duruma alıştıktan sonra, hatta yıllar sonra dahi birbirlerini kıskanırlar. - Sevgi ve ilgiden yoksun kalma korkusu olarak tanımlayabileceğimiz kıskançlık duygusu anne babanın kardeşiyle daha yoğun ilgilenmesi, onu takdir etmesi gibi durumlarda açığa çıkar. Burada önemli olan çocuğa kıskanmadan paylaşmayı öğretmektir. Bunu öğrenmek belki kolay olmayacaktır ama öğrenildiği zaman hayatı boyunca insanın işine yarayacaktır. Hak duygusu küçük yaşta çocuğa benimsetilirse "Benim sınırlarım buraya kadar, başkasının sınırları buraya kadar" diyebilen çocuk kardeşinin başarısının, iyi huyluluğunun doğal sonucu olarak ödüllendirilmesinden, takdir edilmesinden rahatsızlık ve dolayısıyla kötü kıskançlık duymaz. Olsa olsa kendisi de kardeşi gibi olmak için çaba sarf eder. Çocuk eğitimindeki ana ilkelerden birisi çocukların arasında dostluk duygularını geliştirmek, aralarında çıkan sorunları kişiliklerini güçlendirmeye vesile kılmaktır. Çocuğa iyi bir şeyi benimsetmek istiyorsak bunu iyi şeylerle bağlantı kurarak anlatmak gerekir. Yani kardeş kıskançlığını ortaya çıkararak anlatmaktan, çocuğun olumsuz duygularını harekete geçirmekten sakınmak lazımdır. "Bak, kardeşin pekiyi almış, sen niye zayıf aldın?" demek yerine "Hadi, bu konuyu birlikte çalışın. Eminim kardeşin sana yardımcı olacaktır" demeyi tercih etmek gerekir. İlk örnekteki gibi davranıldığında çocuk kardeşiyle kıyaslandığını hisseder ve hem ailesine hem de kardeşine tepki duyar. Çocukların arasında yanlış bir rekabetin tohumlarını ekip sonra da "Bu çocuklar çok kavga ediyorlar" diye şikayet etmek yerine anne babalar durup bir kendilerine bakmalıdırlar. Kardeşler arasında bir sorun yaşandıysa yaşanan sorunun etkili hayat becerisine dönüşmesi için öncelikle sorunun nereden kaynaklandığının tespit edilmesi gerekir. Çocuklar, genellikle kardeşinden daha az sevilme kaygısıyla, annenin sevgisini kazanmak için kardeşini hatalı duruma düşürmek gibi bir yol seçerler. Farkında olmadan anne bunu onaylar gibi bir tutuma girerse çocuklar arasındaki yanlış rekabet, kıskançlık, yarışmacılık olumsuz anlamda pekişmiş olur. Diyelim ki iki kardeş oyun oynarken biri kardeşini kızdırdı ve diğeri de ona karşı sesini yükseltti. Anne kızdıranı görmeyip sadece sesini yükselteni cezalandırırsa yanlış bir tutum izlemiş olur. Ailenin olaya düşünerek yaklaşması ve iki çocuğun açısından da bakması gerekir. Genellikle 119 118 kardeşin oldu, ona kendi kendisini yönetemediği için daha çok zaman ayırmamız gerekiyor. Sana eskisi gibi zaman ayıramıyoruz. Çok haklısın, seni anlıyorum" derseniz "Annem beni anlıyor" duygusunu hisseden çocuk rahatlayacaktır. Aileler çocuğun durumu zaten gördüğünü düşünüp ona açıklama yapma ihtiyacı hissetmeyebilirler. Oysa ki çocuğun olanları anlamak için ailenin yönlendirmesine, destek ve yardımına ihtiyacı vardır. Ailenin yapması gereken şey, çocukta oluşan ihmal edilmişlik duygusunu silmeye çabalamaktır. Ayrıca çocuğa kardeşinin bakımında bazı sorumluluklar verilirse çocuk bu durumu bir oyun gibi algılayıp kardeşine yardımcı olmaya, görevlerini yerine getirmeye çalışacak; böylece duruma alışması daha kolay olacaktır. İşe yaradığını hissetmek hem çocuğun kişilik gelişimi açısından hem de kardeşini kabullenmesi açısından yararlı olacaktır. Kardeşler Arası Kıskançlık Kıskançlık doğal fakat yönlendirilmesi, dışavurumunun dizginlenmesi gereken bir duygudur. Çocuklar gerek yeni bir kardeşleri olduğunda gerekse bu duruma alıştıktan sonra, hatta yıllar sonra dahi birbirlerini kıskanırlar. - Sevgi ve ilgiden yoksun kalma korkusu olarak tanımlayabileceğimiz kıskançlık duygusu anne babanın kardeşiyle daha yoğun ilgilenmesi, onu takdir etmesi gibi durumlarda açığa çıkar. Burada önemli olan çocuğa kıskanmadan paylaşmayı öğretmektir. Bunu öğrenmek belki kolay olmayacaktır ama öğrenildiği zaman hayatı boyunca insanın işine yarayacaktır. Hak duygusu küçük yaşta çocuğa benimsetilirse "Benim sınırlarım buraya kadar, başkasının sınırları buraya kadar" diyebilen çocuk kardeşinin başarısının, iyi huyluluğunun doğal sonucu olarak ödüllendirilmesinden, takdir edilmesinden rahatsızlık ve dolayısıyla kötü kıskançlık duymaz. Olsa olsa kendisi de kardeşi gibi olmak için çaba sarf eder. Çocuk eğitimindeki ana ilkelerden birisi çocukların arasında dostluk duygularını geliştirmek, aralarında çıkan sorunları kişiliklerini güçlendirmeye vesile kılmaktır. Çocuğa iyi bir şeyi benimsetmek istiyorsak bunu iyi şeylerle bağlantı kurarak anlatmak gerekir. Yani kardeş kıskançlığını ortaya çıkararak anlatmaktan, çocuğun olumsuz duygularını harekete geçirmekten sakınmak lazımdır. "Bak, kardeşin pekiyi almış, sen niye zayıf aldın?" demek yerine "Hadi, bu konuyu birlikte çalışın. Eminim kardeşin sana yardımcı olacaktır" demeyi tercih etmek gerekir. İlk örnekteki gibi davranıldığmda çocuk kardeşiyle kıyaslandığını hisseder ve hem ailesine hem de kardeşine tepki duyar. Çocukların arasında yanlış bir rekabetin tohumlarını ekip sonra da "Bu çocuklar çok kavga ediyorlar" diye şikayet etmek yerine anne babalar durup bir kendilerine bakmalıdırlar. Kardeşler arasında bir sorun yaşandıysa yaşanan sorunun etkili hayat becerisine dönüşmesi için öncelikle sorunun nereden kaynaklandığının tespit edilmesi gerekir. Çocuklar, genellikle kardeşinden daha az sevilme kaygısıyla, annenin sevgisini kazanmak için kardeşini hatalı duruma düşürmek gibi bir yol seçerler. Farkında olmadan anne bunu onaylar gibi bir tutuma girerse çocuklar arasındaki yanlış rekabet, kıskançlık, yarışmacılık olumsuz anlamda pekişmiş olur. Diyelim ki iki kardeş oyun oynarken biri kardeşini kızdırdı ve diğeri de ona karşı sesini yükseltti. Anne kızdıranı görmeyip sadece sesini yükselteni cezalandırırsa yanlış bir tutum izlemiş olur. Ailenin olaya düşünerek yaklaşması ve iki çocuğun açısından da bakması gerekir. Genellikle 119 120 anne babalar olaylar karşısında akla gelen ilk tepkiyi verirler. Halbuki çocuk eğitimi çok hassas bir konudur. Çocuklar arasında devamlı tartışma varsa o zaman aile bir şeyleri yanlış yapıyor demektir. Ağabey Kız Kardeş Çatışmaları Küçük yaşlarda kıskançlık ve rekabet şeklinde kendini gösteren kardeşler arası sorunlara ilerleyen yaşlarda ağabey kız kardeş çatışmaları da eklenir. Bu çatışma tıpkı evladının iyiliği için aşırı korumacı davranan ebeveynlerin davranışına benzer bir tutum hatasından kaynaklanır. Ağabey kız kardeş çatışmaları en çok kız kardeşin ergenlik dönemine girdiği zamanlarda kendini gösterir. Bazı ağabeyler kardeşlerinin giysilerine, gittiği yerlere, arkadaşlarına karışırlar ve bunu da onun iyiliği için yaptıklarını düşünürler. Böylesi davranışlarının haklılığını da zaten kardeşlerini koruma içgüdüsünde bulurlar. Korumak istemek, elbette bir ilginin, iyi niyetin yansımasıdır. Ancak bunu yaparken kullanılan yöntemin de önemli olduğunu göz ardı etmemek, davranışların dozunu iyi ayarlamak gerekir. İlişkilerde haklı olmak yetmez. Bazen insanın kullandığı yöntem o kadar yanlış olur ki haklıyken haksız duruma düşülebilir. Kardeşi korumak için illa ki onun özel hayatının içine girmek gerekmez. Ağabeyler kardeşlerinin arkadaşlarıyla tanışarak, kardeşleriyle dostça konuşmalar yaparak da onun neler yaptığı hakkında bilgi sahibi olabilirler. Kardeşin özel eşyalarını karıştırmak, takip etmek hiçbir işe yaramayacağı gibi kardeşlerin arasındaki ilişkiyi de bozar. Anne babalar böyle durumlarda kardeşler arasında dengeyi sağlamaya özen göstermelidirler. Çocuklarının başından kötü bir tecrübe geçmemesi için onlar da kendilerini ağabeyin tavrına daha yakın görebilirler. Fakat nesnel ölçütleri elden bırakmadan her iki tarafı da dinleyerek çocukları ortada buluşturmak gerekir. Kaldı ki çocuğa iyi-kötü, doğru-yanlış kavramlarını doğru öğretip ardından da kendisine güven duyduğunuzu ve onun sorumluluklarını yerine getireceğine inandığınızı ifade etmek hem çocuğu ürkütmez hem de baskıyla sağlanmaya çalışılan bir kontrolden daha etkili bir sonuç verir. Ağabeyler muhtemelen iyi niyetle kız kardeşlerinin hayatını yönlendirmek isteyebilirler. Ancak unutmamalıdırlar ki bu hayat kardeşlerine aittir. Kardeşleri kendilerine ilişkin kararları kendileri almalı ve bunların sorumluluğunu da kendileri taşımalıdır. 121 KARDEŞLER ARASI DAYANIŞMADA AİLENİN ROLÜ Bir önceki konuda kardeşler arası ilişkilerde yaşanabilecek sorunlar ve bu sorunların çözümleri üzerinde durmuştuk. Bu kez ise kardeşler arasında dayanışma ruhunun nasıl yaratılacağı, ideal bir kardeşlik ilişkisinin nasıl olması gerektiği konusunu değerlendireceğiz. Kardeşler arasındaki ilişkinin niteliği büyük oranda çocukların yetiştikleri ortamın özelliklerine bağlı olarak değişir. Rekabetin değil, işbirliğinin ön planda olduğu bir ortamda yetişen çocuklar, diğer çocuklara nazaran daha dayanışmacı, uzlaşıcı olabiliyor, gerek kardeşleriyle gerekse arkadaşlarıyla işbirliğine girebiliyorlar. Kardeşler arasında kıyaslamanın yapıldığı, rekabeti arttıran davranışların sergilendiği ortamlar ise benmerkezci ve dayanışmaya uzak duran çocukların yetişmesine sebep oluyor. Vücudumuzdaki organların işleyişini düşünelim. Organlar arasında bir yarış yoktur, aksine işbirliği vardır. Bir el diğer elin yardımına koşar, organlar hep birbirlerinin yardımına koşar. Aynı ahenk evin içinde de, ailede de olmalıdır. Rekabetçilik insanın ve evrenin doğasına aykırıdır. Her ne kadar günümüzde çıkarcılık ve yarışmacılık üzerine kurulu bir ahlak anlayışı hakimse de bu anlayışın insanın mutluluğuna hizmet etmediği ortadadır. Çağımızda insanın yaşadığı en büyük sorunlardan birisi yalnızlıktır. İnsanı yalnızlığa itense çağımıza hakim olan benmerkezci yaklaşımlardır. Birbirini aramayan, görüşmeyen kardeşler bu anlayışın sonuçlarından biridir. Halbuki insanın her şeyi konuşabildiği, duygularını paylaşabildiği bir kardeşinin olması çok büyük bir ruhsal gerekliliktir. Çocuklara küçük yaşlardan itibaren bir kardeşe sahip olmanın getireceği kazanımları yaşayarak görme fırsatı sunulmalıdır. Ailelerin çocuk yetiştirirken gözetmesi, çocuğd kazandırması gereken başlıca özellikleri -dürüstlüğü, çalışkanlığı, hak duygusuna sahip olmayı, başkalarına ve kendine saygı duymayı, merhametli ve vefalı olmayı vs.- tek bir kavramla, ahlaklı olma ilkesiyle ifade edebiliriz. Anne babalara düşen en önemli görev bu özelliklere sahip çocuklar yetiştirmektir. İnsanın bir kardeşinin olması paylaşma, dayanışma, iletişim kurma gibi özelliklerin kazanılması için aslında çok önemli bir fırsattır. Aileler bunun bilincinde olup çocuklarını kardeşlik ilişkisinden en etkin biçimde faydalandırarak eğitmelidirler. Kardeşler Arası Rekabeti Kamçılayan Davranışlar Kardeşlerin arasında doğru bir ilişkinin kurulamamasında ebeveynlerin çok büyük etkisi olmaktadır. Çocuklar yetişirken, ailede çocukları birbirleri ile yarışmaya özendirici bir tavır varsa, kıyaslamalar yapılıyorsa çocuk da kardeşiyle kendisi arasında bir karşılaştırma yapma ihtiyacı 123 124 hisseder. Bu ihtiyaç kardeşler arasında rekabetçilik duygu-j larınt kamçılar. İşte bu nedenle başarılı insanların çok ya? j kınındaki kişilerin, örneğin söz konusu kişinin kardeşinin^ kuzeninin bu durumdan rahatsız olduğu, kıskançlık duy*? gularına kapıldığı aile tablolarına sık sık rastlarız. Halbuki çocuklar birbirleriyle işbirliği yapabildikleri, birbirlerinin eksiğini tamamlayabildikleri bir ortamda "ben" duygusuyla değil "biz" duygusuyla yetiştirilmiş olsalar büyüdükle-? rinde yakınlarının başarısından ancak mutluluk duyarlar. ,« İlerleyen yaşlarda kardeşler arasında özellikle miras ko-f nusu önemli bir sorun haline gelmektedir. Bu olayın ne-' denlerini çocukların yetiştirilme tarzında aramak gerekir. Paylaşma bilinciyle yetiştirilen kardeşler, birbirlerinin hakkına saygı duymayı, onun mutlu olmasından mutluluk duymayı, onun üzülmesine üzülmeyi küçük yaşta öğrenirler ve birbirlerinin hakkına göz dikmeyi düşünmezler bile. Bu noktada anne babaların nasıl bir model olduklarını sorgulamaları gerekir. Çocuklar kamera gibidirler. Her şeyi kaydeder, hiçbir şeyi hafızalarından silmezler. Anne baba arasında yoğun bir biçimde zıtlaşma ve inatlaşmalar yaşanıyorsa aynı şey çocuklar arasında da olacaktır. Hiç kimse mükemmel değildir; tabii ki her ailede bazı kavgalar, çatışmalar, tartışmalar olur. Fakat çocuk hafızasına tartışmadan sonra barışabilmeyi, özür dileyebilmeyi de yazmalıdır. Bunu öğrenmek bir bakıma hayatı tanımaktır. İnsan sırasında sevdiği kişiyi de kırabilir ya da ona kırılabilir; ama o ilişkiyi doğru bir şekilde yönetebilmeyi de öğrenmelidir. Aileler çocuklar arasında adaleti sağlama konusunda çok hassas olmalıdırlar. Hangi anne babaya sorsak çocukları arasında ayrım yapmadığını söyler, fakat uygulamada farkında olmadan ayrım yapılır. Eğer kardeşlerden birisi daha sevimli ya da çekici ise herkes farkında olmadan onunla daha fazla ilgilenir. Özellikle en küçük çocuklar diğerlerinden daha fazla ilgiyle büyütülür. Anne baba çocuklar arasında farkında olmadan ayrım yapıp yapmadığına dikkat etmelidir. Aile çocuklardan birine -bu genellikle ailenin en küçük ferdi olur- özel davranıyorsa çocuk bunu hayatı boyunca çevresindekilerden bekler. Kendisinin kardeşlerinden daha çok sevildiği gibi bir duyguya kapılan çocuk, ileride kardeşler arasında birtakım sorunlar yaşandığı zaman da kendisini herkesten fazla hak sahibi görür. Kardeşler Arasında Dayanışma Bilinci Oluşturma Anne baba çocuklar arasında her koşulda eşitlik sağla-yamayabilir. Mutlak bir eşitlik yerine, çocuklar arasında adalet tesis edilmeli, birine diğerinden daha fazla ilgi gösterme zorunluluğu varsa bu, diğer çocukta daha az sevilme duygusu uyandırmayacak bir biçimde yapılmalıdır. Kardeşlik hukukunun, örneğin kaybedilen bir oyuncaktan daha önemli olduğu çocuklara öğretilmelidir. Bunu öğrenen çocuklar hem kardeşlerinin sahip olduğu şeyleri kıskanmaz hem de kardeşlerinin hakkı olduğunu düşündükleri şeylerden pay istemezler. Kardeşlik ilişkisinin birtakım fedakarlıkların ötesinde bir değer taşıdığı, burada fedakarlık yapanın kaybetmediği, aslında kardeşini mutlu ettiği için kazandığı bilinci çocuklara benimsetilebilmelidir. Empati (eş duyum) yani, olaylara karşıdaki kişinin penceresinden bakabilme, karşı-dakinin duygularını ve ihtiyaçlarını anlayabilme yeteneğine sahip çocuklar kardeşlerinin ihtiyaçlarını ve onları mutlu edecek şeyleri görür ve bunları karşılayabilmek için çaba gösterirler. 125 126 İnsanın içerisinde hem iyicil güçler, hem de kötücül güçler vardır. Kötücül güçleri beslersek sadece kendi isteklerinin karşılanmasını bekleyen, vermeden almak isteyen bir insan ortaya çıkar. İyicil güçler beslendiği zamansa vermeyi, faydalı ve yardımsever olmayı seven, yani iyilik yapmaktan zevk alan bir insan gelişir. Çocuk fedakarlığı zorunlulukla değil içinden gelen bir istekle yapmalıdır. : Fedakarlığın, verici olmanın iki türü vardır; ilkinde ki» şi bunu gerçekten istemediği halde aklı "vermesi gerekti' ğini" söyler. İkincisinde ise seve seve, isteyerek verme söz konusudur. İdeal olan bu tür fedakarlıktır, diğeri bir süre sonra kişinin bastırılmış duygularını ortaya koymasıyla sonuçlanabilir. Bir insana isteyerek verme özelliğini kazandırmak için çocukluk dönemi en ideal zamandır. Aileler gerek model olarak, gerekse vermenin güzelliğini anlatarak çocuklara bu davranışı kazandırmalıdır. h Vericilikte Sınır Olmalı mıdır? Kardeşlerin birbirleri için birtakım şeylerden feragat etmeleri, birbirlerinin ihtiyaçlarını karşılamaya çalışmaları çok güzel ve takdir edilmesi gereken bir davranıştır. Ancak çocuklarımıza iyilik yapma alışkanlığını kazandırırken onlara yaptıkları iyiliğin hedefine gidip gitmediğini sorgulama alışkanlığını da kazandırmalıyız. İyi niyetle yapılan her şey, iyi sonuçlara gitmez. Kural, kardeşler arasında dayanışma bilincini oluşturmaktır ama yardımın sonuçlarının iyi olabilmesi için doğru yerde ve zamanda yapılması, hatta kimi zaman yapılmaması gerekir. Aksi halde yapılan yardım kardeşi tembelliğe, vermeden almaya alıştırabilir. Söz konusu olan insanın kardeşi bile olsa, yaptığı hatayı tekrarlama ihtimali varsa desteğin çekilmesi gerekir. Hatasına rağmen desteklediğimiz kişinin hatasını pekiştirmiş oluruz. Bazı ailelerde büyük kardeş anne baba vekili gibi büyütülür. Bu ailelerde çoğu zaman büyük kardeşler adeta bir ebeveyn rolü üstlenerek kendilerini her şart altında kardeşlerine destek olmak zorunda hisseder, bunu yapama-ymca vicdani bir rahatsızlık duyarlar. Oysa ki anne babalar dahi çocuklarına her şart altında yardımcı olma sorumluluğu taşımadıkları gibi bu, çocuğun kişisel gelişimi açısından da doğru değildir. Böyle bir yaklaşım çocuğu tembelliğe, sorumluklarını üstlenememe ve sorunlarını çözememe durumuna götürür. Kardeşe iyilik yapmak sadece ona maddi destek vermek ya da onun işlerini üstlenmek değildir. Gerektiğinde desteğe sınır koyarak onu hayata hazırlamak, zorluklarla başa çıkmayı öğretmek de çok esaslı bir yardımdır. "Artık sen şu yaşı geçtin, kendi sorununu kendin çözmeli, kendi kendini yönetebilmelisin. Bunun için, hem ben sana yardım edeceğim hem de sen kendinden bir şeyler katacaksın" diyerek ona kendi sorumluluklarına sahip çıkmayı öğretmek gerekir. Nasıl ki insan çocuğunu kendisinin yanında olamayacağı durumlara hazırlıklı olmak üzere büyütüyorsa, ağabey ya da ablalar da her zaman kardeşlerinin yanında olmayacaklarını hesaba katmalı ve kardeşlerine hayat becerileri kazandırmaya çalışmalıdırlar. İnsanların yalnızlıkla baş başa kaldığı şu günlerde bir kardeşe sahip olmak insanın alabileceği en büyük armağanlardan biridir. Aileler kimi zaman farkında olmadan, kimi zaman da bilinçli olarak -çağımızın yarışmayı, rekabeti destekleyen anlayışına ayak uydurmak için- çocuklarını aralarında kıskançlık ve rekabet duygusunu su yüzeyine çıkaracak şekilde eğitiyorlar. Hayatta başarılı olmanın 127 128 önemli olduğu tartışma götürmez bir gerçektir; fakat her zaman vurguladığımız gibi iyi insan olmak her şeyden daha önemli bir gerekliliktir. Bu nedenle çocuklarımıza bir kardeşe sahip olmanın kazançlarını göstererek, aralarındaki dayanışmayı geliştirerek yaklaşmamız onların mutluluğu açısından daha faydalı olacaktır. ÇOCUKLARIN ARKADAŞLARIYLA İLİŞKİLERİ Çocuk ailesinin içine doğar, kişiliğinin ilk özelliklerini orada kazanır. Fakat arkadaş ilişkileri de çocuğun sosyalleşme süreci açısından önemlidir. Anne babalar arkadaş seçimi, arkadaşlar arası ilişkiler ve bu ilişkilerde yaşanan sorunlar konusunda duyarlı ve yol gösterici olmalıdır. Arkadaşlık kişilik gelişimi açısından, sorunların paylaşımı a jısmdan önemli bir kurumdur ve aile içi ilişkilerde olduğu gibi gerçek arkadaşlıklarda da samimi olmak, emek vermek, empatik olabilmek ve sorunları birlikte aşmak için çaba sarf etmek gerekir. Ancak elbette ki böyle bir ilişki kurabilmek için öncelikle doğru arkadaşlara ihtiyaç vardır. Arkadaş Seçiminin Önemi Çocukların doğru insanlarla arkadaşlık etmesi her dönem için önemlidir. Bununla beraber ergenlik öncesi dönemde çocuk aile tarafından şekillendirilmeye, ailede öğrendiği ilkeleri benimsemeye daha yatkındır. Ergenlik döneminde ise bu dönemin doğal bir özelliği olarak çocuk ailesinden uzaklaşır, ailesine karşı tavır alır ve müdahalelere 130 tepki gösterir. Ailesinden çok arkadaşlarıyla birlikte olmak ister ve arkadaşlarını kendi "doğru'larma göre seçer. Günümüzde Batılı toplumlarda aileler yanlış arkadaşlıklardan doğan sorunları yoğun olarak yaşıyorlar. Özellikle ABD'de gece yarısına doğru televizyonda "Çocuğunuz şu anda nerede?" diye altyazı geçiyor. Türkiye'de de madde bağımlılığı, genç yaşta suça yönelme, okul başarısızlığı gibi olayları incelediğimizde bunların arkasında çoğunlukla şu iki sebebi buluyoruz: Kötü arkadaş ve zayıf aile. Genç bir insan aklından çok duygularıyla hareket eder, sağlıklı bir muhakeme yapamaz. Yani verdiği kararın sonuçlarını tam olarak düşünemez. Kısa vadeli düşünür ve hoşuna giden şeyleri yapmak ister. Onun için bazı araştırmacılar ergenlik dönemine "şizofrenik dönem" demişlerdir. Ergenlik dönemi çocuğun yanlışa, kötüye sürüklenmeye meyilli olduğu bir dönemdir ve bu dönemde çocuk bir rehbere, kişiliğini ezmeden kendisini yönlendirecek birisine ihtiyaç duyar. Ergenlik döneminin bu özelliği biyolojik bir olaydır. Beynimizin sağ ön tarafı haz, zevk ve eğlence ile ilgili, sol ön tarafı ise acı, elem ve kendinden kaçma ile ilgili olayları yönetir. Ergenlik döneminde kişi beyninin sol ön tarafını etkin olarak kullanamaz. Hazza, zevke, lezzete yönelmeyle ilgili beyin alanları ise fazla çalışır. Aslolan beynin sol tarafının sağın üzerinde denetim kurmasıdır. Gencin bu beceriyi kazanması gerekir ve bunu kazandırma görevi de aileye düşer. Dolayısıyla özellikle ergenlik döneminde genç iyi bir çevreye, aile desteğine, iyi arkadaşlara çok ihtiyaç duyar. Kişiliğini ezmeden yol göstermek, demiştik. Çocuk bu dönemde ailesine karşı hırçınlaşacak, kendi sözlerini geçirmeye, kendi ayakları üzerine basmaya ve çevrenin kendisine saygı duymasını istemeye başlayacak ve ailesinden gelecek müdahalelere tepki gösterecektir. Böyle bir durumda ailenin sakin ve serinkanlı olup çocuğu uzaktan kontrol etmesi, kimlerle görüştüğünü, arkadaşlarının nasıl insanlar olduğunu izlemesi ama bunu çocuğa her hareketinin takip edildiği hissini yaşatmadan yapması gerekir. Çocuğun kişiliğini ezmemek adına onu fazla serbest bırakmak da doğru değildir. Bazı aileler ya çocuklarına çok güvendikleri ya da bu konuda fazla duyarlı olmadıkları için çocuklarını tamamen özgür bırakma, ona hayatı bu şekilde öğretme yolunu seçebilirler. Ancak unutulmamalı ki bu yaştaki genç bir ergen olsa da hâlâ yönlendirilmeye ihtiyaç duyduğu, duygularına hükmedemediği bir dönem yaşamaktadır. Sonradan pişman olmamak için aile bu dönemde çok duyarlı olmalı fakat bunu çocuğu incitmeden yapmalıdır. Bazı aileler çocuklarının arkadaşlarını beğenmedilerse hemen çok kesin yargılarla kesin tavırlar içine girer, "Bu arkadaşınla kesinlikle bir daha görüşemezsin" derler. Böyle davranmak adeta genci bunun tam tersi şeklinde davranmaya itmektir. Ailesine karşı zaten tepkili olan genç o arkadaşlarıyla daha çok görüşmeye başlar. Ailenin çocuğa yaklaşımı çok önemlidir. Tepki göstermek, eleştirmek yerine onu anlamaya gayret göstermek, ona yaklaşmak ve ilişkiye herhangi bir zarar gelmeden çocuğa yardımcı olmak gerekir. Arkadaşlar Arasında Kıskançlık ve Rekabet Kıskançlık ve rekabet duygusunun doğal fakat yönetilmeye "muhtaç bir duygu olduğunu vurgulamıştık. Bu duygular kardeşler arasında yaşanabileceği gibi arkadaşlar arasında da yaşanabilir. Kıskançlık nedeniyle insan kardeşinin ya da arkadaşının başarılı olmasından hem rahatsızlık duyup hem de bu duygudan ötürü utanabilir. Kıskançlıktan 131 132 ötürü suçluluk ve utanç duygusu yaşayan kişiye bir duygu daha eşlik eder; eksiklik duygusu. Kişi eksik olmadığı hal' de kendisini eksik hisseder. Arkadaşını kıskanan bir çocuk mutlu değildir, kendini huzursuz hisseder. Aileler çocuğa kıskançlık duygusunu yen' menin yollarını göstermelidir. Kıskanç bir insan duyduğu eksiklik acısını memnuniyet haline, şükran duygusuna na' sil dönüştürebilir? İşte bu beceriyi kazanmak gerekir. Kıs-kanma duygusu insani bir olgudur, kıskançlık hissetmek doğaldır, önemli olan kıskançlık duygusuna kapıldıktan sonra ne yaptığımızdır. Kıskançlık hissettiğimiz zaman onu kontrol etmeyi öğrenmek gerekir. ş. Aileler çocuklarında kıskançlık duygusunu pekiştirecek tarzda yaklaşımlardan kaçınmalıdır. Sürekli başka arkadaşlarıyla karşılaştırılan çocuk ister istemez onların başarısından dolayı kendini kötü hisseder. Oysa ki esas olan insanın başkalarıyla değil, kendisiyle yarışmasıdır. Aile bunu vurgulamak, arkadaşlarının başarılarından ötürü çocuğun kendisini kötü hissetmesini önlemelidir. Kaldı ki iyi insan olmak, başarılı olmaktan çok daha önemlidir. İyi insan olma yolundaki sınamalardan birisi de insanın yakınlarının başarılarından dolayı kıskançlık duymadan onurlanabilmesidir. Çocuklar bu duygular üzerine yetiştirilmeye çalışılmalıdır. Bu sorunun tam aksi de çocuğunuzun başarılı olması ve arkadaşlarının onu kıskanması durumudur. Bu noktada çocuğa, kendisini başarıyla çok fazla özdeşleştirmeme, hem başarılı hem de alçakgönüllü olabilme konusunda telkinlerde bulunmak gerekir. Çocuğun böyle bir bilinçle hareket etmesi lazımdır. Şu anda başarılı olunsa bile ileride ne olacağı belli değildir. "Başanrsam mutluyum, başa-ramazsam kötüyüm" gibi bir yaşam ilkesi en başta insanın kendisine yapacağı bir haksızlık olarak dönecektir. Hayata ve ilişkilere verilen anlam ve değer insanın başarılı olmasından daha önemlidir. "Simyacı"nm yazarının ilginç bir hikayesi vardır. Hikaye şöyledir: Sıcak bir yaz günü çölde kendisi, atı ve köpeği yorgun ve susuz olarak yürürler. Büyük bir kapıya gelirler, kapının üzerinde "Cennet" yazıyordun İçeri girmek isterler fakat hikayenin kahramanı "Ben atımı ve köpeğimi de almak istiyorum" der. "Buraya at ve köpek giremez" karşılığını alınca kahramanımız oraya girmekten vazgeçer ve yoluna devam eder. İleride daha başka bir kapı görür. O kapının üzerinde de "Cennet" yazıyordun Kahramanımız yine "Ben köpeğimi ve atımı da almak istiyorum" der. "Buyur al" cevabını alınca hep birlikte içeri girerler, sularını içerler, dinlenirler. Sonra adam başlarından geçeni mlatır: "Biz biraz önce bir kapıya rastladık. Köpeğimi ve ıtımı içeriye kabul etmediler." O zaman şöyle bir cevap alır: "Gerçek cennet burası. Arkadaşını yarı yolda bırakanlar bize gelemiyor." Hayat böyle testlerle doludur. Önemli olan insanın hayatında arkadaşlığın mı, yoksa çıkarın mı ön planda olduğudur. Arkadaşlığı önemseyen insanlar rekabet durumlarında arkadaşlarını terk etmezler. Arkadaşının Sorunlarına Duyarlı Olmak Arkadaşlar arası ilişkilerde son olarak çocuklarda yardımlaşma, birbirlerinin sorunlarına duyarlı olma bilincini yerleştirme üzerinde duracağız. Gerçek arkadaşlıklar ömür boyu süren, hayatın her anında dayanışmayı gerektiren ilişkilerdir. Çocuklara bu bilinci vermek için anne baba öncelikle kendi ilişkileri yoluyla çocuğa örnek olmalı, etraflarındaki insanların sorunlarına karşı duyarlı hareket etmelidir. 133 * Çocuğunuzun sevdiği bir arkadaşının başına kötü bir şey gelebilir ya da çocuğunuzun arkadaşı hata yapabilir. Böyle bir durumda çocuğunuzu koruma içgüdüsüyle hareli ket edip ondan uzaklaşmasını istemek çocuğun arkadaşlık 1 kavramına yüklediği anlamı kötü etkiler, çocuk doğru 134 davranışın bu olduğunu düşünebilir. İnsanlar arası ilişkilerde yaşanan sorunların nedenlerinden bir tanesi "Her koyun kendi bacağından asılır" düşüncesinin hakim olmasıdır. Çocuklarımızı bu düşünce doğrultusunda yetiştirmekten kaçınmalıyız. Çocuğunun arkadaşının hata yaptığını gören kişi o çocuğu da kendi çocuğu gibi kabul edip ona hatasını göstermeye, onu yönlendirmeye gayret etmelidir. Belki de küçük bir çaba hem o çocuğu kurtarmaya yetecek, hem de kendi çocuğunuz için ileriye dönük çok faydalı bir tecrübe olacaktır. Aileler benmerkezci olmamalı, kendi çocuğunu korumak adına başka çocukların hataya düşmesine göz yummamalıdırlar. Arkadaş ilişkileri, doğru arkadaş seçimi ve arkadaşlar; arası dayanışma çocuğun sosyalleşme süreci ve sağlıklı bir kişilik gelişimi göstermesi açısından çok önemlidir. Aile-, ler bu süreçte çocuğa yol göstermeli ve örnek olmalıdır. ERGENLİK ÇAĞI VE ŞİDDET EĞİLİMİNİN ARTIŞI Ergenlik çağı duyguların coştuğu bir dönemdir. Bir önceki konuda da bu dönemin özelliklerini kısaca anlatmıştık. Bu çağda gençlerde cesaret yüksektir. Kendini kanıtlama isteği vardır. Bu duygu içerisindeki genç onurlu olduğunu gösterebilmek için kolaylıkla kavgaya karışabilir. Kendini kanıtlamak için şiddete başvurmaktan kaçınmayabilir. Çok basit bir sebep kötü sonuçlara yol açabilir. O nedenle bu dönemin özelliklerini bilip çocukları doğru bir şekilde yönlendirmek gereklidir. Ergenlik Çağının Özellikleri Çocukluktan ergenliğe geçiş, ergenin çözmesi gereken önemli bir sorundur. Beden hızla gelişirken ruh ona uyum sağlamakta zorluk çeker, çocuk psikolojik bir sarsıntı geçirir. Şimdiye kadar yanlarında olmakla kendisini güvende hissettiği ailesinden artık kopmak istemektedir. Bağımsızlık dürtüsü artar. İtaat duygusu ve çekingenlik azalır. Önceki yıllarda çok sakin olan bir çocuk girişken, atak, hareketli bir insana dönüşebilir. Bu dönemde biyolojik yapı gereği » haz, heyecan, coşku gibi duygular ağırlık kazanır. Çocuk kendisini frenleyemeyebilir. » Ergenlik çağındaki genç, kimliğini bulma çabası içerisindedir. Neyin iyi, neyin kötü olduğu öğretilmeyen, kü-136 çük yaşlarda iç denetim mekanizmasını kuramayan çocuk için ergenlik daha zorlu bir dönemdir. Şaşkınlık hali içindeki çocuk kendisine "Ben kimim? Nereye yönelmeliyim?" gibi sorular sorar ve bunların cevabını kendi başına vermek ister. Kendisini anne babasından farklı bir birey olarak gerçekleştirmek istediği için sorunlarını ailesinden saklar. Bu arada hayatı tanımadığı için dürtüsel davranır, ani tepkiler verir, çıkışlar yapar, hırçın ve tepkilidir. Duygusal iniş çıkışlar yaşar, sabah üzüntülü, öğlenden sonra sevinçli, bir anda neşeli, bir anda neşesiz olabilir. Hep vurguladığımız bir nokta vardır; bazı psikologlar ergenlik dönemini "normal şizofrenik dönem" olarak kabul ederler. Bu dönemdeki çılgınca hareketleri doğal karşılamak gerekir. Ergenlik çağında önem verilen konular; onurlu olmak, başarılı olmak, arkadaşlarının yanında küçük düşmemektir vs. Bu dönemde anne babadan daha çok arkadaşlara değer verilir. Sonuçlarını düşünmeden çeşitli maceralara girilir. Önemsenmek, değer görmek ergenlik çağındaki çocuklar için de en önemli psikolojik ihtiyaçtır. Çocuk bu dönemde kendi haline bırakıldığı zaman doğruyu bulamaz. Muhakkak bir yönlendirmeye ve rehbere ihtiyacı vardır. Akıldan çok duyguların ön planda olduğu ergenlik çağında, kendisi kabul etmese de çocuğun anne babanın yönlendirmesine ihtiyacı olduğunu görmek ve ona olayları analiz etme becerisi kazandırmaya gayret etmek gerekir. Bu yapılmazsa çocukta yanlış kişilik özellikleri gelişebilir. Ergenlikte Şiddet Eğiliminin Artışı Ergenlik çağında onurlu olmak çok önem kazanır demiştik. Gerçekten de her ne kadar bu dönemde arkadaşlık ilişkileri çok önemsense de gençler, aralarındaki ufak tefek sorunları onur meselesi haline getirebilirler. Bir de bu dönemdeki dürtüsel davranışlar buna eklenince arkadaşlar arasında sık sık kavgalar yaşanır. Herhangi bir anlaşmazlıkta ciddi kavgalara kadar gidilebilir. Bilindiği gibi günümüzde Amerika'da sık sık okul cinayetleri işleniyor. Çocuklar ellerine silah alıp arkadaşlarını öldürüyorlar. Çünkü orada sinema televizyon endüstrisi vasıtasıyla şiddet daha çok özendiriliyor ve çocuksu onur ve gurur duygularının etkisiyle böyle büyük olaylar yaşanıyor. Amerika'da yapılan araştırmalar son yıllarda okullarda şiddetin ciddi bir oranda arttığını hatta çocukların uyguladıkları şiddeti kameraya alıp zevkle izlediklerini gösteriyor. Örneğin çocuklar kadınlara plastik mermiler atıp onların çektikleri acıyı seyretmekten zevk alıyorlar. Evlerde toplanıp basebali sopasıyla ne var ne yoksa kırıyorlar. Çocukları böyle davranmaya iten en büyük nedenlerden birisi televizyon aracılığıyla yanlış mesajların verilmesi, televizyonda gördüklerinin çocuğun zihnine doğru ve olması gereken şeyler şeklinde yazılmasıdır. Çocuklarda şiddet eğiliminin artışında eğlence endüstrisinin etkisini hesaba katmak gerekir. Ergenlik çağındaki çocukların şiddete yöneliminde ailelerin yaptığı eğitim hatalarının da payı vardır. Bazı ebeveynler çocuğa yanlış model sundukları için çocuklar doğru davranış geliştiremiyor. Saldırganlığı teşvik eden baba modellerine, anlaşmazlıklarda yatıştırıcı olmak yerine kışkırtıcı davranan ailelere rastlıyoruz. Kavga etmeyi, altta kalmamayı bir "erkeklik göstergesi" olarak tanımlayan ko- 137 138 nuşmalar çocukların zihnine yazılıyor. Çocuk da en ufak bir anlaşmazlık olduğunda kavgayla kendisini ispatlamaya, gücünü göstermeye gayret ediyor. Adam yaralama, öldürme gibi suçlardan hüküm giymiş kişilere baktığımızda bu kişilerin çoğunun çocukluk dönemlerinde şiddete maruz kaldıklarını ya da şahit olduklarını görüyoruz. Böyle yetişen çocuklar şiddeti öğreniyor, büyüdükleri zaman çocukluklarında gördükleri eziyetin aynısını başkalarına yapabiliyor. Acımasızlık, merhametsizlik ve şiddet öğrenilir. İnsanda genetik olarak şiddete yatkınlık olsa da bu tarz davranışlar asıl öğrenmeyle yerleşir. Genç ailesinde sorun çözme yöntemi olarak neyi görürse onu benimser. Anne baba ne kadar aksine öğütler verse de evde sorunlar kavga ile çözülü-yorsa genç duyduklarını değil gördüklerini uygulayacaktır. Ergenlik döneminin gencin kendisini dizginleyemedi-ği, duygularının etkisinde kaldığı bir dönem olduğu bir gerçektir; ancak çocuğun şiddete eğiliminin altında böylesi nedenler de yatabilir. Ergenlik döneminde şiddete yönelmeyi bu dönemin bir özelliği olarak görmek yerine çocuğun doğumundan itibaren maruz kaldığı mesajların içeriğine göz atmak daha doğrudur. Kavga Eden Çocuğa Nasıl Yardım Edebiliriz? Ergenlik çağı çocuğun bedensel olarak hızla büyüdüğü ve geliştiği bir dönemdir. Her ne kadar çocuk birdenbire büyüse, boyu uzasa da ruhu hâlâ küçük bir çocuk gibidir. Çocuğun cüssesine bakıp ondan büyük gibi davranmasını beklemek yanlıştır. Hangi yaşta olursa olsun çocuğa karşımızda bir büyük varmışçasına dikkatli ve özenli davranmak gerekir. Özellikle bu dönemde çocukta önemsenme, kendini kabul ettirme ihtiyacı had safhaya çıktığı için çok dikkatli ve özenli olunmalıdır. Çocuğa büyük bir insan gibi davranmalıyız ama ondan büyük insan davranışları beklememeliyiz. Kendini kanıtlama çabası içindeki genç çeşitli duygusal iniş çıkışlar yaşayacak, ufak tefek anlaşmazlıkları mesele haline getirecektir. Öncelikle çocuğun neden kavga ettiğini ortaya çıkarmak gerekir. Neden ortaya çıktıktan sonra gerekirse aileler arabuluculuk edebilirler fakat böyle bir tavrın çocuğu incitme ihtimali de vardır. Sorunlarını ailesine yansıttığının bilinmesi durumunda arkadaşlarının gözünde "süt kuzusu" ya da "ispiyoncu" konumuna düşeceğini düşündüğü için buna tepki duyabilir. Aile her ne yapacaksa bunu çocuğun onurunu incitmeden, onu arkadaşları arasında "küçük düşürmeden" yapmaya gayret etmelidir. Böyle meselelerde okullardaki rehberlik hizmetlerinden faydalanmak yararlı olabilir. Aile çocuğun rehber öğretmeniyle ya da sınıf öğretmeniyle görüşüp durumun neden kaynaklandığını, okulda bir sorun olup olmadığını öğrenebilir, gerektiğinde öğretmenin dikkatini çocuğa çekebilir. Rehber öğretmenler sadece çocuklara değil velilere de rehberlik etmektedirler. Bu hizmetten faydalanmak ailelerin işini kolaylaştıracaktır. Okuldan alınan rehberlik yeterli olmazsa özellikle bu dönem üzerine çalışan ergen psikologlarından yardım alınabilir. Çocuğun kendisine hayatı tanıtacak birisine ihtiyacı vardır. Bu konuda ailenin yapamadığını bir profesyonel rahatlıkla yapabilir. - Çocuğun arkadaşıyla kavga etmesi halinde yapılacak en kötü şey, ailenin de kavgaya karışması ve çocuğu kavgaya itmesi olacaktır. Aileler elbette ki çocuklarına haklarını savunmayı öğretmelidir. Fakat bir iş yaparken onun yoluna da dikkat etmek gerektiğini hepimizi biliyoruz. 139 140 Sosyal iletişimi doğru kuramayan, kendisini yanlış ifade eden, şiddete ve saldırganlığa yatkın çocuklar yanlış eğitimin sonucu olarak bu davranışlarını terk edemezlerse kendilerini ve çevrelerindeki insanları zor bir hayat bekliyor demektir. O nedenle anne babalar küçük yaşlardan itibaren çocuğun kişilik organizasyonunu doğru yapmasına, kendi içinde denetim mekanizması kurmasına özen göstermelidir. Unutulmamalı ki şiddet en çok öğrenme yoluyla yeni nesillere aktarılmaktadır. GENÇLERİ MADDE BAĞIMLILIĞINDAN KORUMAK Bağımlılık yaratan madde kullanımı son yıllarda sadece Türkiye'de değil bütün dünyada giderek yaygınlaşıyor. Madde kullanımı yaygınlaştığı gibi bağımlılık yaşı da her geçen gün düşüyor. Özellikle ergenlik dönemi, çocukların alkol, uyuşturucu gibi alışkanlıklar edinmeleri açısında büyük bir risk taşıyor. Anlık zevklerin, heyecanların doruğa ulaştığı bu dönemde aileler çocuklarını doğru yöntemlerle korumak için ciddi bir çaba ve özen göstermelidir. Bağımlılık Nedir? Bağımlılık yaratan maddeler insana yapay bir mutluluk verir. Bu maddeler alındığında beyindeki sinir hücreleri mutluluk veren kimyasalları yoğun bir biçimde salgılamaya başlar. Bu salgılamaya bağlı olarak kişide o anda yapay fakat çok güçlü bir mutluluk duygusu oluşur. Kişi aldığı keyifle her şeyi unutur, hayaller görür. Kendisini bütün ihtiyaçları giderilmiş, arzuları karşılanmış, üzüntülerini yok olmuşçasma mutlu hisseder. Bu aşkın duyguya alışan kişi o !^ duyguyu yinelemek için devamlı içmeye başlar. ~ İçmeye devam ettikçe bu bir ihtiyaç halini alır. Artık o madde insanın hayatındaki en önemli şeydir, kişi söz ko-— nusu maddenin esiri olmuştur. Bağımlı insan sağlıklı düşünemez. Bugün iki hap alan kişi bunu yarın üçe, daha sonra dörde çıkarma ihtiyacı hisseder. Bu aşamaya gelen kişileri zorla tedavi etmek gerekir çünkü ikna yoluyla tedaviye götürmek mümkün olmamaktadır. Bağımlılar madde kullanımına son verdikleri zaman bünyelerinde birtakım yoksunluk belirtileri ortaya çıkar. Fizik bağımlılık oluştuysa kişi maddeyi bıraktığı zaman krize girer, kriz anında çektiği ıstırap o maddeyi yeniden almasına neden olur. Kriz öyle dehşetli bir şeydir ki bağımlı krize yakalanmamak için madde alımına yeniden başlamak zorunda kalır. Uyuşturucu maddeleri uzun süre kullananların beyin hücrelerinde hasar oluşur ve akıl hastalıkları yaşanabilir. Biz alkol veya uyuşturucu kullanma şikayetiyle gelen hastaların önce beyinlerinde bir hasar oluşup oluşmadığına bakarız. Beyinde hasar oluşmuşsa; beyin kimyası, beyindeki elektro-fizyolojik denge bozulmuşsa, tedavi ona göre şekillendirilir. Tedavinin başında uyuşturucu maddenin vücuttan temizlenmesi gerekir. Maddeyi bıraktığı zaman krize gireceğini hissedersek hastayı hastaneye yatırırız. Kanı temizlendikten sonra kişilik analizi yaparak kişiliğinin olumlu, olumsuz yönlerini, güçlü ve zayıf taraflarını ortaya çıkarırız. Daha sonra tedavi esnasında bağımlının kişiliğinin güçlü taraflarını kullanarak onda maddeye "hayır" deme gücü oluşturmaya çalışırız. Hastanın sosyal yaşamı da bu noktada önem kazanır. Bu nedenle hastanın üstünde çete ilişkisi ve grup baskısının olup olmadığını, aile içi ilişkilerinin kalitesini de araştırmak lazımdır. Eğer grup baskısından kaynaklanan bir durum varsa sosyal yaşamını yeniden düzenlemek, aileden kaynaklanıyorsa aile içi ilişkilerine kalite kazandırmak gerekir. Madde kullanımı bağımlılık oluşmadan önce fark edilir ve kullanan kişi bir iki deneme sonucunda bunun kötü sonuçlarını görürse farkmdalık sağlandığı için önüne geçmek çok daha kolaydır. Gençleri Kötü Alışkanlıklara Sürükleyen Nedenler ve Belirtileri Gençleri bağımlılık yaratan madde kullanımına iten nedenler olarak kötü arkadaş gruplarını, parçalanmış aileleri, aile içi şiddeti sayabiliriz. Ergenlik döneminde arkadaşlık çok önem kazanır. Arkadaşlar arasında grup baskısı oluşur. Zaten çocukların sigaraya başlamasına, çoğunlukla arkadaşlarına karşı büyüdüğünü, ailesinden ayrı bir kimliği olduğunu kanıtlamaya çalışması yol açar. Gençler sigarayı bir çeşit kendini kanıtlama göstergesi olarak kullanırlar. Her sigara kullananın uyuşturucu kullanımına aday olduğunu düşünmek doğru değildir fakat yine de madde kullanımına yönelme riski vardır. Uyuşturucu madde ticareti yapanlar gençlerin arkadaşlarının gözündeki itibarlarını çok önemseme zaafını kullanarak arkadaş gruplarına ücretsiz uyuşturucu dağıtır ve grup baskısıyla çocukların uyuşturucunun tadına bakmasını sağlarlar. Bazı gençler bu oyuna gelmezken kimileri de alışır ve zamanla uyuşturucunun esiri olur. Madde kullanımının üç ayağı vardır: Birincisi kişiliktir. Bazı insanlar uyuşturucu kullananların ortasına bırakılsalar 143 2 yine de alışmazlar. İkinci ayak, kişinin uyuşturucuya karşı direncidir. Yıllarca kullanıp da bağımlı olmayan insanlar - vardır. Üçüncü ayak ise alt kültür grubudur. Bağımlılık kültürünün oluştuğu yapılarda eğlenme, müzik zevki, oturup kalkma tarzı kendine hastır. Tam bir alt kültür özellik- 144 leri gösteren bu gruplara bağlı kişiler tedavi olsalar bile aynı gruba dahil oldukları müddetçe uyuşturucuya yeniden başlama ihtimalleri oldukça yüksektir. Parçalanmış aileler de risk gruplarının içindedir. Aile içinde gevşek bir yapı varsa ve aile fertleri arasında bağlılık yoksa çocuk huzuru dışarıda arayacaktır. Parçalanmış ailenin yanı sıra aile içi şiddetin yaşandığı aileler de çocuklarını sokağa itmektedirler. Henüz duygularının üzerinde kontrol kuramayacak yaşta olan gencin sokakta büyümesi ciddi bir risktir. Bu tip ailelerin çocuklarına karşı daha bilinçli olmaları ve çocukla yeniden sağlıklı bir ilişki başlatmaları gerekir. Önemli bir risk grubu da ekonomik düzeyi iyi olan fakat aile içi ilişkilerin yetersiz kaldığı ailelerdir. Bol harçlıkla büyütülen ve harçlığını nerede harcadığı takip edilmeyen çocuklar, eğer bir de aile içinde kendilerine önem verilmediğini görüyorlarsa mutluluğu dışarıda ararken bağımlılık batağına saplanabilirler. Bu ailelere çocuğun fiziksel ihtiyaçları kadar psikolojik ihtiyaçlarının da olduğunu, zaman ve ilginin çocuk için paradan daha önemli bir hediye olduğunu hatırlatalım. Madde kullanımına başlayan çocuk çeşitli şekillerde bunun sinyalini verir. Ailelere düşen, çocuğun hal ve ta-vırlarındaKi değişiklikleri gözlemleyip bunların nedenlerini anlamaya çalışmaktır. Uyuşturucu madde kullanan çocuk çok para harcamaya başlar. Çocuğun kendine bakmaması, banyo yapmak istememesi, durgunlaşması, her zaman yaptığı rutin işleri ihmal etmesi, okul başarısının düşmesi birer ipucudur. Bir çocuğun bunları yapıyor olması elbette hemen onun uyuşturucu kullandığını kanıtlamaz fakat yine de bunlar göz ardı edilmemesi gereken değişikliklerdir. Bilindiği gibi büyük felaketlere küçük adımlarla gidilir. O nedenle aileler çocuğun davranışlarındaki değişimlere ilgisiz kalmamalıdır. Ailelerin Yaklaşımı Nasıl Olmalı? Yukarıda uyuşturucu madde kullanımında risk gruplarını saydık ama aile içi ilişkilerin iyi olduğu ailelerdeki çocuklar da bu tür maddelere özenebilir. Çünkü okula giden bir çocuğun hayatının önemli bir bölümü dışarıda geçer. Okul yönetimleri de bu konuda duyarlı olmalıdır ama gerek sınıfların kalabalık olması, gerekse öğretmen sayısındaki yetersizlikten ötürü ailelerin bu konuya, okulun hiçbir şey yapmadığı ön kabulüyle yaklaşması gerekir. Anne babanın "Okul nasıl olsa sahip çıkar" diye düşünmesi kendilerini kandırmaları anlamına gelir. Ailelerin çocuklarıyla ilgili her konuda duyarlı olmaları, çocuğun duygu dünyasına girerek onu anlamaları gerektiğini daima vurguluyoruz. Aileler çocukların her hareketinin farkında olmalıdır ama bunu çocuğa kendisini izleniyor, sorgulanıyor, yargılanıyor gibi hissettirmeden yapabilmelidir. Ailenin çocuğa polis şefi gibi yaklaşması çok riskli ve bedeli ağır bir davranıştır. Çocuğun davranışlarını kontrol etmek çekmecelerini karıştırarak, ağzını koklayarak vs. yapılmaz. Anne baba çocuğa güvenmiyor gibi bir izlenim uyandırmadan çocukla ve arkadaşlarıyla yakınlaşmalıdır. Onlarla beraber zaman geçirerek, sohbet ederek gençlerin duygu dünyasına girmelidir. Bunu hesap sorar gibi değil, 145 gündelik meselelerden konuşurken laf arasına sıkıştırarak, ~ fark ettirmeden yapmak gerekir. Ailesinin kendisine böy-- leşine sıcak ve dostça yaklaşımı zaten çocuğu etkileyecek, Z çocuk hata yapıyorsa bile bundan ötürü utanç duyup çıkış 1 yolu arayacaktır. ™ Ergenlik çağındaki gencin özgürlük ihtiyacı fazladır. Ailesinden farklı olmak isteyecektir. Bu dönemde gençlerin bazı şeyleri yaşamasını göze almak gerekir. Bu bir risktir fakat gencin nereye gittiğini bildikten her zamanki saatinden biraz daha geç gelmesini, arkadaşlarıyla zaman geçirmesini kabul etmek gerekir. Çocuk böyle böyle hayatı öğrenecektir. Çocuğu cam kavanoz içindeymiş gibi büyütürsek sorumluluk almaya başladığı zaman, mesela askere gittiği zaman, evlendiği zaman başarılı olamaz; bağımsız hareket edemez. Onun için çocuğun bazı şeyleri yaşamasına fırsat verirsek daha iyi olur. Bu çocuğa karşı gevşek olmak olarak algılanmamalıdır. Esnek olmakla, gevşek olmak farklıdır. Gevşek bir disiplin, kuralsız bir ortam demektir. Oysa ki çocuğun ihtiyacı olan tatlı bir disiplindir. Çocuğa karşı tutarlı olmak gerekir; tutarlı olmak, değişmez olmak değildir. Evin içinde belirli sınırların çizilmiş olması katı olmak anlamına gelmez. Anne baba çocuğu zorlamadan kurallara uyacak hale getirmenin yolunu bulmalıdır. Aşırı tepki göstermek, ağır cezalar vermek çocuğu yalana sevk eder. Genç kötü bir şey yapmak istedikten sonra bunu anne babası fark etmeden yapmanın yollarını da bulabilir. Çocuğun vicdanına, kalbine girmedikten sonra yasaklar gerçek anlamda işe yaramaz. MESLEK SEÇİMİNDE AİLENİN ETKİSİ Bir insanın hayatında vermesi gereken iki çok önemli karar vardır. Bunlar eş seçimi ve meslek seçimidir. Meslek seçimi çoğunlukla eş seçiminden daha erken yaşta yapılmak zorunda kalman ve ailenin çocuğu yönlendirmesi gereken bir yol ayrımıdır. Genel olarak insanın 22 yaşma kadar daha çok duygularının etkisinde olduğu, aldığı kararların duygusal nitelikli olduğu kabul edilir. İşte bu sebepten ötürü meslek seçimi arifesinde anne babalara çocuklarına destek olma, yön gösterme vazifesi düşer. Öncelikle meslek seçiminde hangi ölçütlere göre değerlendirme yapmak gerektiğinin üzerinde duralım. Mesleklerle ilgili bir seçim yapmadan önce kişi kendisini tanımalı; ilgi alanlarını, yeteneklerini, güçlü ve zayıf olduğu yönleri tespit etmelidir. Mesleklerle ilgili beklentilerini ve hangi mesleği seçerse mutlu olacağını iyice analiz etmek için kişinin kendisine "Hangi mesleği seçersem başarılı olurum?" sorusunu sorması gerekir. Çocuk "Annem, babam, yakınlarım, toplum değil ben hangi mesleği istiyorum, hangi mesleğe daha yatkınım?" diye düşünmelidir. Meslek seçimindeki ikinci aşama ise çocuğun aklından £ geçen mesleklerle ilgili bilgi edinmesidir. Çocuğun kendisini, yeteneklerini ve meslekleri tanıma sürecinde; hangi ~ mesleğin kendi özelliklerine uygun olduğunu, hangi işi ya-^ parsa mutlu olacağını saptama sürecinde anne baba çocuk 148 için malzeme toplamalıdır. Çocukta gördükleri yetenekleri, nasıl bir işi ona uygun bulduklarını evlatlarına aktarmalı ama kararı çocuğun kendisinin vermesi gerektiğini özellikle vurgulamalıdırlar. Bu karar ve ondan kaynaklanan sorumluluk çocuğa ait olmalı, çocuk bunun bilincinde olarak karar vermelidir. Ailenin çocuğa yön göstermek için yapacağı şeylerden biri "Senin önceliğin ne?" diye sormaktır. "Çocuğun önceliği iş doyumu mu, ruhsal doyum mu?" sorusu önemlidir. Bazı insanlar mesleki doyumu önemserler ve akademik alana kayarlar. Bazıları ise maddiyatı önemser ve işletmecilik gibi işlere yönelirler. Bu o kişinin önceliklerine göre değişir. Burada çocuk özgür bırakılmalıdır. Çocukla oturup bu konuları konuşmak, artı ve eksilerine bakmak ve buna göre karar vermek gerekir. Konuşma derken kastedilen diyalogdur. Bazı anne babalar çocuklarıyla çok konuşur ve bu görevi yerine getirdiklerini düşünürler. Oysa yaptıkları sadece vaaz vermektir. Bu konuşma bir monologdur ve çocuk sıkılır. Diyalogda ise iki taraf da konuşur. Çocuk kendisinin dinlendiğini, kendisine önem verildiğini hissettiğinde gerçek bir diyalog başlar. Taraflar diyalog halinde kendilerini ifade etme şansı yakalarlar ve çözüm bulmak kolaylaşır. Çocuk Hangi Alana Yatkın Olduğunu Nasıl Gösterir? Çocuğun yeteneklerini saptama, en çok hangi alanda başarılı olacağını belirleme alanında yapılan bilimsel çalışmalar mevcuttur. Anne babalar çocuklarına kişilik ölçekleri uygulatarak bunu tespit edebilirler. Bilimsel bir çalışma elbette daha kesin sonuçlar verir, ancak dikkatli bir aile kolayca çocuğunun meyilli olduğu alanı saptayabilir. Eskiden zekanın tekil bir kavram olduğu düşünülüyordu. Şimdi ise zekanın tekil değil, çoğul olduğu belirlendi. Gördükleri her şeyi okuyan çocuklar sözel alana yatkındır. Matematik zekası olan çocuklar hesap kitabı, para yönetimini çabuk öğrenirler. Çocuğun görsel zekası varsa, bir şeyi öğrenirken görsel unsurları çok fazla kullanır. Bu çocuk sanat alanında başarılı olur, detayları görebilir. Olayların duygusal yönünü görebilirse bu duygusal zekadır. Sanat etkinlikleriyle kendisini gösterebilir. Bedensel zekası yüksek çocuklar koşmayı, oynamayı, sıçramayı severler, aşırı hareketlidirler. Hareketli ortamlarda daha kolay öğrenirler. Müzik zekası olan çocuklar her şeyi müzikle ilişkilendire-rek düşünürler. Sosyal zekası yüksek olan çocuklar grup içinde oynamayı severler. Sosyal zekası olanlar, politikaya vs. yönlendirilebilir. İçsel zekası olan çocuklar tek başına oynamayı severler; felsefeye, psikolojiye yönlendirilebilirler. Doğa zekası olan çocuklar çiçeklerin, ağaçların, kuşların renklerini ve biçimlerini öğrenirler. Çocuklarımızı gözlemlersek onların hangi alana daha yatkın olduğunu görebiliriz. Her çocuğa kendi özünü keşfetmesi için yardımcı olmak gerekir ki istediği meslekte mutlu olabilsin. Çocuğun Başarısında Ailenin Rolü - Bir aile çocuğun hayat ve okul başarısından memnun olamıyorsa ilk önce kendini sorgulamalıdır. Aslında çocuk her haliyle "Ben sizin ürününüzüm" demektedir. Aileler çocuğu yetiştirirken farkında olmadan bazı eğitim hataları yaparlar ve sonra sorunun çocuktan kaynaklandığını düşünürler. 149 * Sürekli eleştiriye, hakarete uğrayan çocuk ister istemez ~ önemsenmeme, kendisini değerli hissetmeme duygusuna - kapılır. Bu insana acı veren bir duygudur ve özgüven eksikli ligine sebep olur. Bu duyguyu yaşayan kişi depresif olur, ha- - yattan zevk alamaz, dolayısıyla başarılı da olamaz. Böyle bir '50 muamele gören çocuk zeki olduğu halde girişimci olamaz, tuttuğunu koparamaz, fikrini söyleyemez. Kendini beceriksiz, değersiz gördüğü için riske girmekten korkar ve kaçar. Ayrıca mesleki başarıda da okul başarısında da sadece yetenekler yeterli olmamaktadır. Başarının formülü; yete-nek+çevre=başarıdır. Çevrenin başarı üzerindeki etkisini göz ardı etmemek gerekir. Uygun bir çevre olmadığı takdirde çocuğun yetenekleri gelişemez. Başarılı çocukların anne babalarına "Bu çocuğa ne yedirdiniz, ne içirdiniz?" diye sorarlar. Oysa yedirmek, içirmek değil; çocuğu yüreklendirmek, cesaretlendirmek, evde rahat bir ortam sağlamak, kendisini güvende ve değerli hissettirmek başarıyı arttırır. Çocuk ancak temel güven duygusu olduktan sonra kendisini çalışmaya verebilir. Kendini çalışmaya vermiyorsa bu, kendini rahat ve güvende hissedemiyor anlamına gelir. Özgüven yıkıcı bir eğitim hatası olarak yüksek motivasyon konusunu birkaç kez vurgulamıştık. Yüksek motivasyonu olan anne babalar çocuklarından hep daha başarılı olmasını isterler. Bu durumda çocuk sürekli kendisini kanıtlama çabasına girer. Anne babanın onayını almak için sürekli bir şeyler yapar, kendisini kanıtlamak için olduğundan daha büyük, daha iyi, daha başarılı görünmeye çalışır, kendi isteklerini göz ardı edip ailenin istediği mesleği seçebilir. Bu durumda çocuk başarılı olmaya değil de anne babasını tatmin etmeye odaklanmıştır. Yüksek motivasyonu olan anne babalar farkında olmadan çocuklarına zarar verirler, bu nedenle ailenin motivasyonu gerçekçi olmalı, çocuktan yapabileceği kadarı beklenmelidir. Anne babalar elbette çocuklarını çok iyi yerlerde görmek isterler ancak hedefler koyulurken çocuğun kişisel imkanlarını da göz ardı etmemek gerekir. Ebeveynler çocuğa kendi düşüncelerini söylemeli ancak bu emir değil, fikir verme tarzında olmalı, "Sen de gördüğüm özellikler bunlar" deyip kararı çocuğa bırakmalıdırlar. Aile malzemeyi verecek, seçimi çocuğa bırakacak ve çocuk kararı kendisinin verdiğini bilecek, kendi sorumluluğunu hissedecek. Bu yol çok daha sağlıklı sonuç verir. Bir de yüksek motivasyonlu ailelerin tamamen tersi olan bazı aileler vardır ki çocuklarına hiç müdahale etmezler. Meslek seçimi esnasında çocuğa "Sen nasıl istersen öyle yap" derler. Bu durum, anne babanın çocuğa fazla güvenmesinden kaynaklanabileceği gibi çocuğa fazla zaman ayırmamaları ile de ilgili olabilir. Bu da pek doğru bir yaklaşım değildir. En iyisi çocuğu uzaktan kontrol etmektir. Çocuk kendisine gösterilen duygusal ilginin farkına varacaktır. Aileler çocuklarıyla ilgilenmeli; fakat bu ilgi karışma şeklinde olmamalıdır. Çocuğu Cesaretlendirme Bazı insanlar ideallerine ulaşma yolunda yeterli azmi göstermezler. Karşılarına çıkan küçük bir engel pes etmelerine neden olur. Aslında o zaman kişinin kendisine "Acaba bu benim gerçekten arzu ettiğim şey miydi, idealim miydi?" diye sorması gerekir. Çünkü insan gerçekten istediği bir şey için mücadele eder. Hemen vazgeçen insan ya o şeyi çok fazla istemiyordur ya da başka bir sorun vardır. Kimi zaman çocuklarda da çabuk vazgeçme eğilimiyle karşılaşıyoruz. Eğer çocuk gerçekten istemediği bir şeyden 151 f vazgeçiyorsa burada bir sorun olmaz. Fakat yapılması gereken ya da çocuğun gerçekten istediği bir şey söz konusu ise aile bu noktada çocuğu biraz cesaretlendirmeli, elin-t den geldiğince çocuğu desteklemelidir. Bazı insanların 1 morali çok çabuk bozulur, hemen başaramama duygusuna 152 kapılırlar. Çocuğunuzun böyle bir kişilik yapısı varsa ona vereceğiniz duygusal destek çok faydalı olacaktır. Ailesin-den başarabileceğini duyan çocuğun kendine güveni ve çalışma azmi artacaktır. Tanıdığım bir sporcu halterle uğraşıyordu, sonra bir sağlık sorunu yaşadı ve çok istediği halde halterden vazgeçmek zorunda kaldı. Bir sene gibi bir dönem depresyona girdi, daha sonra çok önemli bir vücut geliştirme yazarı oldu. İnsan yenilgiyi kabul etmeyip kendi idealine uygun farklı stratejiler geliştirebilir. Hedefe başka bir yoldan gidip ruhsal doyumu başka bir şekilde sağlayabilir. Eğer bir çocuk yetenekli olduğu halde ilk yenilgide hedefinden vazgeçiyorsa anne baba ona destek olmalı, çocuğun başarılı olabileceğine inandıklarını söyleyip onu da kendisine inandırmahdırlar. Çocuk, eğer halterci örneğinde olduğu gibi kaçınılmaz bir nedenden ötürü hedefinden vazgeçiyorsa yeteneğini başka bir yere kanalize etmesini sağlayacak şekilde yönlendirmek olumlu sonuç verir. Okul hayatında ve meslek seçiminde aile daima çocuğun yanında olmalı, onun yeteneklerini, nasıl bir hayat tarzından mutlu olabileceğini araştırmalıdır. Elde ettiği bilgilere dayanarak çocuğu yönlendirmeli ama çocuk adına karar vermeyip kararı konuyu birlikte müzakere ettikten sonra çocuğun inisiyatifine bırakmalıdır. EŞ SEÇİMİNDE ANNE BABANIN ETKİSİ Bir önceki konuda insanın hayatında çok önemli iki karar vermesi gerektiğini, bunların meslek seçimi ve eş seçimi olduğunu söylemiştik. Gerçekten de gerek meslek gerekse eş seçiminde hata yapmak insanı yanlış ve mutsuz bir hayat yaşamak zorunda bırakabilir. Evlilik kararı, üzerinde uzun boylu analizler yapıldıktan, konu ailece değerlendirildikten sonra alınmalıdır. Aileler bu süreçte çocuklarının yanında olmalı, ona yol göstermeli arna kararı çocuğun kendisine bırakmalıdırlar. Evlilikte sevgi önemlidir ama sevgi her sorunu çözmeye yetmez. Evliliğe karar verirken hem duygusal açıdan hem de mantıki açıdan analiz yapmak gerekir. Anne baba ileride çıkabileceğini düşündüğü sorunları önceden çocuğa anlatmalıdır. Çünkü yanlış bir evliliğin getireceği sorunlar herkesi üzecektir. Anne Babanın Tavrı Nasıl Olmalı? Açıktır ki evlilik gibi ciddi bir konuda ailenin kararı tamamen çocuğa bırakması da, kendi aldığı kararı çocuğa uygulatması da doğru değildir. Aile zoru ile yapılan evli-^ likler hüsranla sonuçlanabilir. Bu, ailesinin isteği üzerine evlenen hiç kimsenin mutlu olamayacağı anlamına gelmez. t Görücü usulü ile evlenip çok mutlu olabilen aileler vardır _ ama yine de böylesine önemli bir konuda çocuğun sesine 154 önem vermek gerekir. Çocuğun evlenmesi söz konusu olduğunda aile ve genç karşılıklı oturmalı, bu evliliği neden istediklerini ya da istemediklerini madde madde yazıp değerlendirmelidirler. Çocuk gençliğin verdiği duygusallıkla bazı şeyleri göreme-yebilir, gençliğin ve aşkın verdiği heyecanla yanlış bir karar vermek üzere olabilir. Ailenin gencin kararıyla ilgili bir rahatsızlığı varsa sözlerinin ciddiye alınması için kullanacağı üsluba ayrı bir özen göstermesi gerekir. Aile fertleri gence kendisini sevdiklerini, önemsediklerini, üzülmesini istemediklerini ifade ederlerse genç ailesinin söylediklerini daha çok ciddiye alacaktır. Önemli olan ailesinin kendisinin iyiliği için çabaladığını görmesidir. "Sen bilmezsin, senin aldığın hangi karar doğru ki?" tarzında yaklaşmak çözümsüzlükten başka bir şey getirmez. Aile Gencin Seçimini Onaylamıyorsa Ne Yapmalı? Aile çocukla bir araya gelip öncelikle bu evliliği istememesinin gerekçelerini söylemeli, çocuk için bu evliliğin artılarını ve eksilerini göstermelidir. Birlikte yapılan bir kâr-zarar analizinden sonra terazinin hangi kefesi ağır basarsa ona göre hareket etmek gerekir. Aileler ve gençler çoğunlukla böyle bir-istişareden uzak duruyorlar. Oysa ki böylesine ciddi konular ailede mutlaka istişare edilmelidir. Zararın neresinden dönülürse kârdır. Nişan olduktan sonra, evlendikten sonra ya da çocuk olduktan sonra ayrılmak daha büyük bir risktir. Aile çocuğunun seçimini onaylamıyorsa "Biz bunu onaylamıyoruz ama hayat senin, karar senin" deyip kararı ona bırakmalıdır. Öyle örneklerle karşılaşıyoruz ki çocuk evlenmeye karar veriyor. Bu kararı ailesine açtığı zaman ailenin tutumu çok sert oluyor. Bu sefer nişanlısının yanlışlarını, onun kendisine uygun biri olmadığını gördüğü halde ailenin tutumdan ötürü genç, kendisini nişanlısının hatalarına sahip çıkmak zorunda hissediyor. Aile esnek davranmadığı için iş inada biniyor ve hatadan dönme şansı varken dönülmüyor, yanlış insanla evleniliyor. Aileler kararlı bir biçimde neden bu evliliği istemediklerini anlatmaya çalışmalıdırlar. Gençler de eğer verdikleri kararda samimi iseler, bunun doğru olduğunu düşünüyorlarsa sonuna kadar kararlarının arkasında durmalıdırlar. Aile Genci Zorla Evlendirmek İsterse Ne Yapılmalı? Evlilik konusunda yaşanan diğer bir sorun, çocuğun evleneceği kişiyi anne babanın seçmesi ve onu evliliğe zorlamasıdır. Aileler mutlaka ki bunu çocuklarını sevdikleri için, onun kiminle mutlu olacağını iyi bildiklerini düşündükleri için yapıyorlar. Fakat unutulmamalı ki bu, çocuğun kendi hayatıdır ve kararlarını kendisi alıp sonuçlarına kendisi katlanmalıdır. Böyle durumlarda gencin kendi doğrularının arkasında durması gerekir. Seviyorsa, sevgisinin arkasında durmalıdır. Risk görüyorsa, istemiyorsa, bunu ailesine bildirmeli ve gerekçelerini madde madde sıralamalıdır. Gerekirse ailelerden, kendilerini anlayacak kişilerden yardım istenebilir ama sorunu ertelemek, zamana bırakmak doğru olmaz. Gençler durumu aileleriyle paylaşmadan önce ailelerinin kendilerini anlamayacağına ilişkin önyargılardan kurtulmalıdırlar. Henüz aileyle bir paylaşımda bulunmadan 155 156 "Konuşsam da bir şey değişmeyecek" yargısıyla hareket etmek yenilgiyi baştan kabul etmektir. Sırf ailenin hatırı için evlilik yapmak doğru değildir. İnsan içine yatmıyorsa böyle bir ilişkiye girmemelidir çünkü böyle zorla yapılan evliliklerde evlenilen kişiye de haksızlık yapma ihtimaji vardır. Sevmediği biriyle beraber olan bir insan evliliğin gerektirdiği özen ve ciddiyeti göstere-meyebilir. Kısacası, insanın sevmediği biriyle beraber olması uygun değildir. Gençlerin elbette sevme ve mutlu olma hakkı vardır. Ancak mutluluk hak eden kişiye gelir, çaba gerektirir ve mutluluk yolunda adım atmadan ilerlenemez. Gençler eğer ilişkilerine güveniyorlarsa sevgilerinin arkasında durmalıdırlar. Aileyi kırmadan da bu işi çözmenin bir yolu olabilir. Enerjilerini ona harcamalıdırlar. Çocuğunun kararının arkasında durup durmayacağı da bir ölçüde yetişme tarzına bağlı olacaktır. Anne babanın baskın olduğu, kararların daima onlar tarafından verildiği bir evde büyüyen çocuk ne kararının arkasında durabilir ne de sorun çözme yeteneğini kazanabilir. Ailelerin çocuklarını sevmesi güzel bir şey; ama aşırı korumacı tavırlar, kişiliğinin yanlış gelişmesine neden olabileceği gibi çocuğu yanlış kararlar almaya götürebilir. Bu noktada Hocam Ayhan Songar'la torunu arasında geçen bir anekdotu anlatalım. Torun şöyle diyor: "Dedem beni Almanya'ya gönderirken şunu söyledi: 'Kızım seni önce Allah'a, sonra kendine emanet ediyorum.' Bunu duyduktan sonra içimden çocuksu bir şey yapmak geldiğinde, yanlış bir şey istediğimde hemen bu sözü hatırladım ve kendi kendimi engelledim." Bu sözle gencin içine hem inançlarıyla ilgili bir yasakçı koyuluyor, hem de "Sana güveniyorum" denilerek bunu yapabileceği ifade ediliyor. Genç kendisine güvenen bir insanı mahcup etmemesi gerektiğini düşünüyor ve o doğrultuda hareket ediyor. Bu şekilde yetiştirilen bir çocuk güven duygusuyla yetiştirilmiş bir çocuktur ve gelişimcidir, özgüven sahibi olduğu için sorunlarını kendisi çözebilir. Evlenip yeni bir yuva kurmak üzere gitmekte olan bir genci uğurlarken; "Bak kızım, bu evden gelinlikle çıkıyorsun, kefenle dönersin. Artık kocan ne derse o olur. Sakın bize güvenip kocana sırtını dönme" demek çocuğun ruh sağlığında ciddi bir yaralanmaya neden olur. Babalar iyi niyetle, geleneksel kalıplarla kızlarının yeni evine alışması için, kolay pes etmemesi için böyle bir söylem benimsiyorlar. Bu boşanmaya karşı olan toplumsal önyargılardan beslenen ve Anadolu'da çok yaygın olarak uygulanan bir tavırdır. Fakat aileler bunu yaparken çocuğun ruhunda açılacak yarayı göz ardı etmemelidirler. O halde bunun tamamen aksine bir yaklaşım mı benimsemek gerekir, diye sorulabilir. Hayır! "Sen bizim kızı-mızsm, bundan sonra ne zaman bir ihtiyacın olursa seninle olacağız, sakın kendini sahipsiz hissetme" demek de doğru değildir. Çocuğun ilk sorunda geri dönmesine, mücadele etmemesine zemin hazırlamamak gerekir. • En doğrusu, ailenin "Yavrum! Seni seviyoruz. Sen bizim için çok değerlisin. Fakat evlendikten sonra artık senin önceliğin evin olacak. Bundan böyle biz senin hayatında ikinci plandayız. Sorunlarını kendin çözmen gerekir.. Bunu yapabileceğine inanıyoruz. Ama olur da çöze-me ;sen bizim kapımız her zaman sana açıktır" şeklinde bir tutum benimsemesidir. 157 2. BÖLÜM: EŞLER ARASI İLİŞKİLER EVLİLİKTE SEVGİNİN ÖNEMİ İnsanın günlük yaşamda en çok kullandığı sözcüklerden birisi sevgidir. Sevgiyi içinde yedi renk barındıran ışığa benzetebiliriz. Sevginin içerisinde de çok çeşitli renkler vardır. İnsan beyninde biyokimyasal bir karşılığı olan sevgi aynı, ışığın bir bitkiye etki ettiği gibi karşımızdaki insanlara etki eder. Sevgi karşımızdaki kişinin beyninde görmediğimiz bir ışık, akıllı bir enerji olarak etki uyandırır ve karşımızdakinin beyninde değişimlere, mutluluk kimyasallarının salgılanmasına neden olur. Bu yönüyle sevgi somut bir şeydir. İnsanda genetik olarak sevme yeteneği vardır ama bizim bu potansiyeli fark ederek onu geliştirmemiz gerekir. İnsanın içinde bir ham duygu olarak var olan sevgiyi, çekim duygusunu kültürel olarak şekle sokmak gerekir. Bu bakımdan sevgi öğrenilmesi gereken bir duygudur. Sevginin Gücü Sevginin gücünü açıklamak için şu hikayeyi anlatalım: Küçük bir kız çocuğu bir gün kederli ve üzüntülü bir insana sevgi ile bakar. Küçük kızın sevgi dolu bakışı kederli = olan kişinin içinde güzel duygular uyandırır. Adam bu duy-!= guların etkisiyle daha önceden kendisine hediye almış bir - arkadaşını arayıp teşekkür eder. Arkadaşı böyle bir sevgiyle ™ hatırlanmaktan mutlu olur ve o sırada yemek yediği lo- - kantada kendisine servis yapan garsona bolca bahşiş verir. 162 Ardından garson fakir bir insana rastlar ve aldığı bahşiş ile ona yiyecek bir şeyler alır. Fakir kişi de kendisine verilen yemeğin bir kısmıyla yolda gördüğü aç, susuz ve soğuktan titreyen bir köpeğin karnını doyurur. Karnı doyan köpek gece vakti dolaşırken bir apartmanda yangın çıktığını görür ve havlamaya başlar. Köpeğin sesi apartman sakinlerini uyandırır. Koca apartman yangından kurtulur. Bu elbette karikatür ize edilmiş bir örnek ama gerçekten de sevginin bizim göremediğimiz, fark edemediğimiz çok güzel sonuçları vardır. Sevgi insanlar arasında pozitif iletişimi sağlar. "Sevgi bir enerjidir" tabiri sadece süslü bir sözden ibaret değildir. Evrendeki gezegenlerin birbirinin arasındaki bağ da sevgidir, atomdaki nötronların, elektronların bağı da bir çeşit sevgidir. Sevgi ile büyütülen bir çiçeğin öz sularının daha hızlı aktığı tespit edilmiştir. İnsanların yakalandığı hastalıkların, mesela şizofreninin tedavisinde sevginin hızlandırıcı bir etkisi vardır. Sevgi duygusu ile şizofreninin % 50-60 oranında düzeldiği görülüyor. Bakıcıların kendilerine sevgiyle ve güler yüzle yaklaştığını, kendilerine değer verildiğini, kendilerinin önemsendiğini hissetmek hastaların güven duygusunu geliştirir. Güven duygusu gelişince çevreye, insanlara ve dünyaya duyulan korku gider. Beynin duyguları yöneten alanındaki bozuk çalışma, sevildiğini hissetme duygusu ile düzelir. Çünkü sevgi o bölgedeki kimyasal dengeyi değiştirir. O nedenle sevginin gerçekten büyülü bir unsur olduğunu kabul etmek gerekir. Kanserde de aynı şekilde sevginin farklı renklerinden biri olan ümit duygusuna sahip olan hastaların taşıdıkları pozitif duygular beynin mutluluk kimyasalları salgılamasına yol açıyor. Bu kimyasallar kemik iliğini güçlendirip ilikteki kanserli hücreleri yok ediyor. Ümit duygusu kanser hastalığını düzeltebiliyorsa insanlar arasındaki sorunları, korkuları neden gideremesin? Evlilikte Sevgi Sevgi insanın doğal bir ihtiyacıdır. İnsanda sevgi ihtiyacı olmasaydı evlilik kurumu ortaya çıkmazdı. Cinsel ihtiyaçlar, bir şekilde, diğer canlılarda olduğu gibi giderilebilirdi. Evlilik kurumunu oluşturan sevgi ihtiyacıdır. Evlilikte sevgi, tek başına her şeye yetmese de her türlü ilişkiyi başlatan bir unsur olarak evliliğin temel taşlarından birisidir. Esas olarak evlilik sevgi, saygı ve güven bağına dayanır. Sevgiyi saygı ve güvenle besleyip doğru yönetmek evliliğin sağlıklı yürümesi için gerekli koşulları hazırlar. Sevgiyi şartlı sevgi ve şartsız sevgi olarak ikiye ayırmak gerekir. Sevgilerin en güçlüsü karşılıksız ve şartsız olduğu için anne sevgisidir. "Çünkü"ye "eğer"e dayanan sevgi ise bir şarta bağlıdır. "Eğer iyi insan olursan seni severim, eğer güzelsen seni severim" gibi bazı şartlara dayanan sevgilerde karşımızdaki kişi o özelliğini kaybettiğinde sevgimizi kaybedecektir. İnsan bu hissini söz diliyle ifade etmiyor olabilir fakat bu düşüncenin davranışlara yansıması karşısındaki kişi tarafından fark edilip karşı tarafta sevgiyi kaybetme korkusu uyandırır. Bu korkunun karşıdaki kişide güvensizliğe yol açacağını görmek zor değildir. "Çünkü"lü sevgi de aynı şekilde "Güzelsin onun için seviyorum, yeteneklisin onun için seviyorum, bu özelliklerini kaybedersen seni sevmem" gibi bir duygu ortaya 163 çıkarır. Kaybedilme korkusuyla seyreden bu sevme biçim- leri doğru değildir. Sevgi fedakarlık ve vefa gerektiren bir duygudur. Karşımızdaki kişinin güzelliğinde, sağlığında, sosyal konumun- da olabilecek değişikliklere bağlı olarak azalacak bir duygu olmamalıdır. İlişkilerde tek başına sevginin yeterli olamayacağını ifade etmiştik. Gerçekten de güven, saygı, karşılıklı anlayış gibi temel gerekliliklerin yanı sıra eşlerin birbirlerini tanımaları, birbirlerine uygun olmaları ve emek vermeleri de sevgiyi diri tutan ve yaşatan unsurlardır. Bu noktaları ilerleyen konularda detaylı olarak açıklayacağız. Karşımızdaki kişiye "Seni seviyorum" diyebilmekten daha zor ve çoğu zaman bu sözden daha önemli olan "Sen haklısın" diyebilmektir. Bu söz karşımızdaki kişiye değer verdiğimizi, onu anladığımızı gösterir. Sevgiyi saygı gibi, güven gibi doğru kaplar içinde sunarsak mutlu bir yaşam geçiririz. Farklı Sevgi Dilleri İnsanlar sevgiyi sadece söz diliyle ifade etmezler. 'Çok çeşitli ifade biçimleri vardır. Sevgi söz ile ifade edilebileceği "gibi, dokunarak, ilgilenerek, hizmet ederek, birlikte vakit geçirerek de anlatılabilir. Eşlerin kullandıkları sevgi dilinin farklı olması bazen insanlar arasında sevginin anlaşılmaması durumuna yol açar. Karşıdaki kişi sevgisini farklı bir şekilde ortaya koyuyorsa bunu anlayamayan kişi hayal kırıklığına uğrayıp sevilmediğini düşünebilir. Bir çocuk her an "Seni seviyorum" denilerek büyütül-düyse o çocuk büyüyüp evlendiğinde eşinden de aynı şeyi bekleyebilir. Eşinin kullandığı sevgi dilini öğrenene kadar sevilmediği duygusuna kapılıp kendisi de sevgisini ifade etmeyebilir. Onay sözleri, takdir sözleri bir çeşit sevgi dilidir. "Ne güzel giyinmişsin", "Yaptığın yemeği beğendim", "Şu ne güzel olmuş" vs. bunlar hep sevginin bir ifadesidir. Fakat, bazı insanların onay sözcüklerine o kadar ihtiyacı vardır ki, dört-beş kişilik onay, sevgi sözcükleri beklerler. Böyle bir kişilik yapısının hangi eğitim hatalarından kaynaklanabileceğini "Ebeveyn Çocuk İlişkileri Bölümü"nün çeşitli alt başlıklarında anlatmıştık. Böyle bir insanla evli olan kişiler az sayıda sevgi ve onay sözcüğü kullandıkları takdirde eşlerini mutlu etmekte bir hayli zorlanacaklardır. Eşleri büyük ihtimalle önemsenmeme, sevilmeme duygusuna kapılabilirler. Böyle durumlarda eşinin o ihtiyacını anlayan kişinin sevgi ve onay sözcüklerini daha fazla kullanması gerekir. Ancak bu, yanlışı da onaylama anlamında düşünülmemelidir. Bu kişiler eşlerinin iyi taraflarını bol bol onaylayıp takdir etmeli ama yanlış olduğunu düşündükleri yönlerini de onlarla paylaşmalıdırlar. Başka bir sevgi dili de hediyeleşmedir. Hep hediyelerle büyütülmüş bir insanın eşinin kendisine hediye vermemesi durumunda yukarıda anlattığımız duygulara kapılması olasıdır. Fiziksel temas da başka bir sevgi dilidir. Buna alışan kişiler hep dokunulmayı, okşanmayı beklerler. Hizmet davranışı da bir sevgi dilidir. Bazı insanlar eşlerine sevgilerini hizmet ederek ifade ederler. Bu geleneksel yapımızda belirgin bir biçimde öne çıkan bir ifade biçimidir. Sevgi dillerinden bir tanesi de nitelikli beraberliktir. Eşler otururlar, saatlerce günlük olayları konuşurlar, sohbet ederler. İnsanın karşısındakine sevgisini ifade etmesi için illa ki "Seni seviyorum" demesi gerekmez. O nedenle karşımızdaki kişiyi iyi tanıyıp, onun sevgi dilinin ne olduğunu anlarsak ilişkideki ahengi sağlamak kolaylaşacaktır. 165 166 Sevmekten veya Sevilmekten Korkanlar Sevgi duygusal bir ihtiyaçtır ama bazı insanlarda sevgi ihtiyacının ifadesini engelleyen duygular olabilir. Bunlar sevmekten veya sevilmekten korkmak olabilir. İnsan sevmekten neden korkar? Sevdiği kişiyi kaybetmekten korktuğu için "Sevdiğim kişiyi kaybedebilirim, sevgisini yitirebilirim. Ondan sonra hayal kırıklığı, üzüntü yaşamaktansa bari sevmeyeyim de üzülmeyeyim" diye düşünür. İnsanın kaybetme korkusuyla başa çıkması gerekir. Böylesi bir korku hayatın yaşanmasına, mutlu olma fırsatlarının kaçırılmasına neden olur. İnsan elbette ki sevdiği kişiyi kaybedebilir. Veyahut o kişiyle anlaşamayıp ayrılabilir. Bunlar üzücü şeylerdir. Ancak üzüntü duygusu insana sorunlara çare araması için verilmiştir. İnsan üzülecek ama ardından kendisini geliştirecektir. Bazı insanlar da sevilmekten korkarlar, insanlar onları sevmek isterler ama onlar bir türlü kendilerini sevdirmezler. Sevilmekten korkmanın arkasında "Ben bu sevgiye layık değilim" duygusu yatar. İnsan bu duyguyu aştığı zaman korkularını yenmiş olur. Bunun çözümü de sevgi becerimizi, sevgi yeteneğimizi geliştirmektir. Son olarak şunu söylemek istiyoruz: Sevgi artınca nefret azalır. Karşımızdaki kişiye sevgiyle yaklaşırsak yolladığımız sevgi ışığı, karşımızdaki kişinin psikolojik savunma sistemini harekete geçirir ve korkularını yenmesini kolaylaştırır. EVLİLİKTE EŞLERİN BİRBİRİNİ TANIMASININ ÖNEMİ Evlilikle insan uzun bir hayat yolculuğuna çıkar. Evlilik evcilik değildir; "Bu kişiyle mutlu olmazsam ayrılırım" gibi bir ön kabulle evliliğe başlamak doğru olmaz. Evliliğe başlarken "Bu evlilik, benim hayatım. Evlendikten sonra hayatım başka bir şekilde akacak. Buna hazır mıyım?" diye düşünmek gerekir. Bir evliliğin sağlıklı ve uzun ömürlü olması için gereken şartlardan biri; tarafların birbirlerini tanımaları ve birbirlerine uygun, denk insanlar olmalarıdır. Evlilikte eşler arası sosyo-kültürel ve ekonomik benzerliğin taşıdığı kolaylaştırıcı etkiye bir sonraki konuda değinmek üzere şimdi eşlerin birbirlerini tanımasının önemine dönelim. Toplumumuzda evlilikler ya görücü usulü yöntemi ile I ya da aşk evliliği şeklinde yapılmaktadır. Bu iki evlenme şekli de aslında eşlerin birbirlerini tanıması açısından bazı riskler taşır. Öncelikle görücü usulünü değerlendirelim. Görücü usulünde tarafların birbirlerini tanımaları pek kolay değildir. Ama artık görücü usulü yarı görücü biçimde uygulanmakta ve evlenecek kişilere daha fazla birbirlerini ¦^ tanıma fırsatı sunulmaktadır. Taraflar birbirlerine tavsiye - edilirler. Aileler durumu değerlendirir, araştırma yapılır. ~ Ardından evlenecek kişiler için bir tanıma süresi bırakılır, Ü, bunun sonucunda evliliğe karar verilir ya da vazgeçilir. Bu 168 tip evliliklerin şöyle bir avantajı vardır; taraflar birbirlerine âşık olmadıkları için farklılıkları, kusurları daha iyi görüp olmayacak bir işten baştan vazgeçebilirler. Fakat ne yazık ki ülkemizde hâlâ birçok genç sırf ailesinin baskısı yüzünden, kendi iradesine rağmen istemediği bir kişiyle evlenmek zorunda bırakılıyor. Buradaki asıl hata görücü usulünden çok ailelerin baskıcı tutumudur yoksa bir gencin ailesinin de uygun gördüğü birisiyle evlenmesi kendiliğinden kötü bir şey değildir. Aşk evlilikleri ise daha çok okul dönemlerinde birbirlerini seven kişiler arasında yapılmaktadır. Her zaman vurguladığımız bir şey var; insan yirmi iki yaşına kadar aklının değil duygularının yönetiminde karar verir. Bu nedenle erken yaşta yapılan aşk evliliklerinde gençler çoğu zaman birbirlerini objektif olarak tanıyamamakta, o dönemde aşk ve sevgililik ön planda olduğu için kusurlar görülmemektedir. Aşkla ilgili bu sözler âşıkları kızdırabilir. Doğrusu aşk güzel bir şeydir, insanda havada uçma duygusu uyandırır ama maalesef uzun vadede sahte bir duygu şeklinde insanı yanıltır. Romantizm kişinin bütün arzularını belki bir süreliğine karşılar, âşık olan kişi kendini çok mutlu hisseder fakat bir müddet sonra okyanusun gerçek dalgalan ile karşılaşan taraflar arasındaki anlaşmazlıklar su yüzüne çıkar ve ayrılıklar başlar. Böyle örneklere çok rastladığımız için âşıkların ileride acı çekmemelerini sağlamak maksadıyla kendilerine gerçekçi olmalarını tavsiye ediyoruz. Böyle durumlarda karşı tarafı da tanıyan güvenilir birinin görüşünü almak, onun görüşünü kendi düşünceleri ile birleştirip öyle karar vermek daha doğru olacaktır. Evleneceğiniz Kişiyi Nasıl Tanıyabilirsiniz? Tarafların birbirini tanıması sürecinde bizim uyguladığımız bazı testler vardır. "Eşiniz neyi seviyor, nelerden hoşlanıyor, neden nefret ediyor?" gibi evlilik öncesi tarafların birbirlerini ne derece tanıdıklarına yönelik sorular sorarız. Bu testlerle, evlenmeyi düşünen çiftlerin karşı tarafı ne kadar tanıdığını, karşı tarafı anlayabilme derecesini ortaya koyarız. Tarafların fikirlerinde, hayat felsefelerinde ve kişiliklerindeki uyumu belirler ve birbirlerini anlamak yönünde adım atıp atmadıklarına bakarız. Evlenme niyeti taşıyan kişiler kendilerine ve eşlerine bu soruları sorup cevap arayabilirler. Evlenme niyeti taşıyanlar aralarındaki fikir ve kişilik uyumunu test ettikten sonra karşılarındaki kişinin kendilerine yönelik gerçek duygularını; sevgi uyumunu anlamaya çalışmalıdırlar. Hamlet'te şöyle bir değinme vardır: "Kocam beni seviyor mu?" sorusuna cevaben "Sana yaptığı fedakarlıklara bak" denir. Burada sevginin ölçütü; seven kişinin verici olması, fedakarlık yapmasıdır. Eş malından fedakarlık yapabileceği gibi dinlenmesinden, zevkinden, eğlencesinden fedakarlık yapabiliyor mu, verici olabiliyor mu, diye düşünmek gerekir. Karşı taraf verici ise seviyordur, eğer vermiyorsa arada zayıf bir sevgi bağı var demektir. "Sevdiğim kişi benim için bir şeyden vazgeçti mi? Benim için bir alışkanlığını terk etti mi? Benim için özel bir şey yaptı mı?" diye kendinize sorun. Bunu yaparken sevdiğiniz kişinin çabalarını "Bir yere söz vermişti, benim için vazgeçti" gibi somutlaştırmaya çalışın. Bu sorulara olumlu cevap veriyorsanız; seviyordur. 169 Şuna da değinmeden geçmeliyim: Bazı kişiler eşlerinin » kendilerini sevip sevmediğini anlamak için onu kızdırır, içindeki kötüyü ortaya çıkarırlar. Karşılığında eşleri kötü bir söz söyleyince de "Bak, beni sevmiyormuş" deyip onu ^ suçlarlar. Halbuki bu söz onun sevmediğini göstermez. Bu- 170 nu tahrik altında yapılmış bir davranış olarak kabul edip karşı tarafın size karşı olan hislerini olağan süreçler içinde değerlendirmek gerekir. Kişinin ısrarcı bir şekilde karşı tarafın sevgisini sorgulaması sevgi beklentisinin yüksekliğindendir. Böyle durumlarda insanın asıl kendisini "Ben de sevgi açlığı mı var, doyumsuzluk mu var?" diye sorgulaması gerekir. Bazı kişiler üç dört kişilik ilgi ve onay sözcükleri beklerler. Çocukluğundan beri anne babası kendisine sevgisini hep hediye ile ifade ettiyse arkadaşları, eşi hediye almayınca sevilmediğini zanneder. Oysa karşı tarafın sevgi dilinin ne olduğunu düşünmek gerekir. Belki karşı tarafın sevgi dili hediye vermek değil de dokunmaktır, düşünmektir vs. Böyle bir durumda üstünde durulması gereken bu sorgulamayı başlatanın içinde bulunduğu ruh halidir. Böyle bir yönteme başvuran kişi öncelikle kendisinin sevgi beklentisinin yüksek olduğunu görmelidir. Karşı tarafın bizimle ilgili gerçek duygularının ne olduğunu sorguladıktan sonra onun dürüst olup olmadığına, olayları nasıl değerlendirdiğine, başkalarıyla olan ilişkilerinde nasıl bir tutum sergilediğine bakmak gerekir. Kişinin beden dili ve seçtiği kelimeler, olayları değerlendirme tarzına ve karakterine yönelik açıklayıcı ipuçları taşır. Karşınızdaki kişi size duyduğu aşkın etkisiyle size karşı ideal tepkiler veriyor olabilir. Ancak evlilik bunun ötesinde hayatı birlikte taşımayı gerektiren bir olaydır. Nelere nasıl reaksiyon verdiğini, hassas olduğu noktaların neler olduğunu gözlemlemek ileride sizi nasıl birinin beklediği konusunda bilgi verecektir. Karşımızdaki kişiyle bir ömür boyu birlikte olabilecek miyiz, aşk bittikten sonra da aynı yolda yürüyebilecek miyiz diye düşünmek evliliğin devamlılığı açısından önem taşır. Tanımak Yeterli mi? Evlilikte eşlerin birbirlerini tanımları kuşkusuz önemlidir ancak bir evliliğin sağlıklı bir şekilde yürümesi için ye-¦ terli değildir. Uzun flört dönemlerinden sonra evlenip altı ayda ayrılan çiftlere sık sık rastlıyoruz. Evlilik öncesi uzun bir süre arkadaşlık yapılsa da bu birbirini tanıma konusunda yeterli olmuyor, insan bazı şeyleri yıllar içinde öğreniyor. Freud diyor ki: "Ben 30 yıldır kadın psikolojisi ile uğraşıyorum ama hâlâ kadınları çözemedim." İnsan değişken, çok zor analiz edilebilen bir varlıktır ve evlendikten sonra da değişebilir. Bir insan, evlilikten önce eşini ne kadar tanırsa tanısın evlendikten sonra takınacağı tavır, göstereceği özen çok önemlidir. Doğru davranılırsa evlilikteki sorunlar aşılır. Karşılıklı olarak sıcaklık hissetmek, tarafların birbirine yakın olması evliliğin sağlıklı yürümesini kolaylaştırır. Aşkın ortalama süresi iki yıldır; iki yıldan sonra aşk biter, arkadaşlık, dostluk ön plana çıkar. Zaten aşk değişkendir, nefrete de dönebilir, sevgi haline de gelebilir. "Ben seviyorum, ömür boyu da seveceğim" demek yerine sevgiyi beslemek gerekir. İnsanın beraber yaşayacağı kişiyi tanıması her şeyin yolunda gideceği anlamına gelmez. Evliliği 1G0 puan üzerinden değerlendirirsek evlilik öncesi tanıma 20-30'dur. Geri kalan 70-80 puan ondan sonra gösterilecek çabaya ve özene bağlıdır. 171 EŞLERİN SOSYAL VE KÜLTÜREL AÇIDAN DENKLİĞİ Evlilikte eşler arasında denklikten kasıt eşlerin ekonomik düzey açısından, kültürel düzey açısından birbirine uygun olması, birbirlerini anlayabilmeleridir. Evlilik ömür boyu sürmek üzere çıkılan bir yolculuk olduğu için eşlerin birbirine uygun kişilikte, birbirine yakın gruplardan olması sevgi, saygı ve karşılıklı anlayış bağını güçlendirir. Evlilikteki denklik insan ilişkileri konusunda profesyonel çalışmaların henüz başlamadığı çok eski zamanlara dayanan, ailelerin evlatlarını evlendirirken göz önüne aldıkları bir konudur. Hatta bu konuya uygun olan "Davul bile dengi dengine çalar" atasözü de kültürümüz içinde sıkça anılır. Denklik derken sadece ekonomik düzeyi kastettiğimiz düşünülmesin. Eşlerin ortak zevkleri yoksa, birinin hoşlandığı şeyden diğeri nefret ediyorsa, birinin toplum içindeki tavırlarından diğeri rahatsız oluyorsa bu evliliğin birtakım sorunlara gebe olduğunu görmek zor değildir. Evlilikte denklik konusunda göz önünde tutulan parametreler; kişiliklerin uyumu, yetiştirilme tarzları, yetiştikleri kültür ortamı, eğitim düzeyleri, zenginlik, soy gibi özelliklerdir. Bütün bu kıstasların hepsinin bütün olarak değerlendirilmesi gereklidir. Aşkın geçici olduğu hesaba katılırsa eşlerin yetiştikleri ortam, sahip oldukları alışkanlıklar, kişilik uyumu, ailelerin birbiriyle anlaşabilecek durumda olmalarının ne denli önemli olduğu ortaya çıkacaktır. Bu noktada şahit olduğum bir olayı anlatmak isterim: Entelektüel düzeyi yüksek ve zengin bir ailenin kızı, bir gün fakir bir gence âşık oluyor. Daha sonra ailelerine rağmen evleniyorlar. Damadın ailesi bir apartmanın temizlik işlerini yapıyor ve o apartmanın bodrum katında oturuyorlar. Bu genç kız bize geldi ve biz böyle bir evlilikte yaşanacak muhtemel sonuçlan, o güne kadar alıştığı yüksek standardı evliliğinde yakalayamayabileceğini anlattık. Genç kız buna rağmen, "Sevgi her şeye yeter" diyerek evlendi ve aşağı yukarı bir iki ay sonra eşini terk edip baba evine döndü. Evinde huzur bulamayan, anne baba baskısı altında bunalan gençler kimi zaman aradıkları çözümün evlenmekte olduğunu zannedip bu türden evlilikler yapmaktadırlar. Evin içinde gördüğü muamele, gencin evlilik konusunda acele etmesine ve evliliği bir kaçış olarak görmesine neden olabiliyor. O nedenle aileler çocuklarının her türlü hatasının altında kendilerinden kaynaklanan nedenler olup olmadığını sorgulamalıdırlar. Ailelerin Tavrı Nasıl Olmalı? İnsanın hayatında biri evlilik, diğeri meslek seçimi olmak üzere iki önemli tasarruf vardır. Bu iki tasarrufta da karar verirken kâr-zarar analizini iyi yapmak gerekir. Bir evliliğin ne getirip ne götüreceğinin analizi iyi yapılmazsa çok ağır bir bedel ödenebilir. Bu nedenle anne babalar böylesine önemli konularda karar verme aşamasında olan çocuklarını yalnız bırakmamalı ve onlara yol göstermelidir. 173 Gençleri aceleyle alınmış evlilik kararma götüren ne?; den, ihtiyaç duyduğu ilgi ve anlayışı aile içinde bulama* mak olabilir. Ebeveynler böyle bir kararla kendilerine ge- len çocuklarıyla uzun uzun konuşup durumu değerlendir- melidir. Gencin ihtiyaç duyduğu şey sabır ve anlayıştır. Zaten genci bir kaçış evliliği yapmaya iten büyük ihtimalle zihnindeki "Bana bu evde değer verilmiyor. Ailem beni anlamak için hiç çaba harcamıyor" düşüncesidir. Aile eğer çocuğunun yapacağı evliliğin doğru olmadığını düşünüyorsa ona zaman vermelidir. Kendisine zaman verildiği takdirde genç yapacağı evliliğin kendisine uygun olup olmadığını değerlendirebilecek, karşısındaki kişinin kendisine uygun olmayan yönlerini, varsa hatalarını görecektir. "Sen ne kadar yanlış yapsan da bizim çocuğumuzsun. Seni söküp atamayız ama bu kararını onaylamıyoruz" dendiği zaman genç bundan etkilenir ve olaya bir de ailesinin penceresinden bakmaya çalışır. Ebeveynler elbette ki birçok deneyime sahiptirler; fakat "Hayır, doğrusunu ben biliyorum. Bu şekilde olacak. Böyle yapacaksın" şeklinde sert bir tepki olduğu zaman çocuk işi inada bindirerek söylenenin aksini yapmaya çalışabilir. Bu tarz bir yaklaşım genci evlenmek istediği kişiye daha çok yaklaştıracak, evde bulamadığı huzur ve anlayışı onda bulmaya itecektir. Bu noktada yine özeleştirinin altını çizelim. Hem anne babalar, hem de gençler karşılarındakinin yanlışını görmek yerine kendi yanlışlarına odaklanırlarsa sorunlar çok daha kolay halledilir. Bu aslında sadece aile içi ilişkilerde değil, hayatın her safhasında temel ilkelerimizden biri olmalıdır. Evladının kusuruyla uğraşan anne baba kendi kusurlarını göremeyebilir, aynı şey gençler için de geçerlidir. Halbuki özeleştiri yapmak, sorgulamak, sorumlu olmak, kendisini değiştirme davranışı içinde olmak daha uzlaşmacı bireyler yaratır. Empatik iletişim kurabilmek, herkes için ama özellikle ebeveynler için çok önemli ve faydalıdır. Farklı soyo-kültürel katmanlardan gelen insanların sağlıklı bir evliliği yürütmesi konusunda bazı riskler olacaktır. Ancak önemli olan kişinin kendisini tanıması, geliştirmesi ve kendini denetlemeyi öğrenmiş olmasıdır. Aileler tavır koymadan önce karşı tarafı tanımaya yönelik bir gayret içinde olmalıdır. Çocuklarının arkadaşını önyargısız ve gerçekçi olarak gözlemlerlerse belki de o kişinin çocukları için uygun olduğuna karar verebilirler. Son olarak şunu söyleyelim: Sevgi insanın psiko-sosyal bir ihtiyacıdır. Anne babalar çocukların sevgi ihtiyacını giderebilmelidir ki çocuklar acele kararlarla yanlış evliliklere adım atmasın. Evlenecek gençler de evde sevgi ve anlayış bulamadıklarından ötürü üzerinde fazla düşünmeden, karşılarındaki kişiyi tanımadan evlilik gibi ciddi bir işe girişmemelidirler. Yürümeyen evliliklerde en büyük fatura hep çocuklara çıkar. Bu nedenle kişiler potansiyel birer anne ve baba adayı olarak evlilik kararını çok ince eleyip sık dokuyarak vermelidir. Eşler Birbirlerine Denk Değilse % 100 denk bir çift bulmak mümkün değildir. İki taraf birbirine % 70-80 oranında denkse bunu yeterli görmek gerekir. Otuz yaşın altındaki kişiler duygularının etkisiyle denkliği pek önemsemezler. Ama yaş otuzu geçtikten sonra, deyim yerindeyse, kişiler daha müşkülpesent olurlar, tam bir uyum ve denklik ararlar. Belli bir yaştan sonra kişinin beklentilerinin, isteklerinin artması doğaldır fakat başka başka insanlardan söz ettiğimiz için mutlaka bazı farklılıklar olacaktır. % 70-80 oranında bir uyum varsa geri 175 kalan farklılıklar zaman içinde çözümlenebilir. Denkliğin yanı sıra tarafların birbirlerini sevmesi, birbirlerine güven- mesi ve saygı duyması da önemlidir. Taraflar güven bağını arttırıcı şekilde davranırlarsa ilk zamanlarda yaşanan denklikle ilgili sorunlar daha sonra düzelebilir. Denklik konusunda ayrıca tahsil konusuna da değinmek gerekir. Çoğunlukla kadınların tahsilinin eşlerinden daha az olması sorun yaratmıyor da erkekler biraz daha geride kaldığında şikayetler artıyor. Erkekler eşlerinden geride kalmayı kabullenemiyorlar. Aslında yalnız tahsil değil gelir seviyesi, makam ve mevki gibi konularda kadınların erkeklerin önünde olması erkekleri rahatsız ediyor. Erkek eğer olgun biri değilse, eşinin kendisinden daha güçlü olmasından rahatsızlık duyar. Aslında tahsil de, makam ve mevki de birer etikettir. Önemli olan kişinin kendisini geliştirmesi, oturmayı, kalkmayı, konuşmayı bilmesi, hayatı tanımasıdır. Eşler aralarındaki bu türden farklılıkları bir kişilik sorunu haline getirmemelidirler. Aradaki fark kendilerini rahatsız ediyorsa enerjilerini soruna değil, kendilerini geliştirmeye harcamalıdırlar. Eğer taraflar inatçı ve benmerkezci değillerse birisi bir adım atar, diğeri de ona doğru bir adım atar ve ortada buluşulur. KISKANÇLIK Kişiler arası ilişkilerde, özellikle de eşler arasında çok sık karşılaştığımız bir olgu olan kıskançlık; insanın değer verdiği şeye gösterdiği aşırı sevgi ve onu başkalarıyla pay-laşamamasıdır. Bir kimsenin değer verdiği şeyi başkasıyla paylaşmaması genellikle ya güvensizlikten ya da sahiplenme duygusundan kaynaklanır. Hangisinden kaynaklanıyorsa gösterilen tepki ona göre değişir. Kıskançlık duyan insanlar genellikle bunu karşılarındaki kişiyi çok sevmelerinin bir sonucu olarak ifade ederler. Aslında bu, sevgiden çok ilgi ve sevgiyi kaybetme korkusunun bir tezahürüdür. Yani bir kimsenin sahip olduğu bir şeyi kaybetmeyle ilgili kaygısı varsa o kişi kıskançlık yapabilir. Bunu eşler arası ilişkilere uyarlarsak, bir insan sevdiği kişiyi kaybetme korkusu yaşıyorsa kıskançlığı artacaktır. Eşler arası ilişkilerde kıskançlığın etkilerine değinmeden önce genel anlamıyla kıskançlık olgusunun türlerini ve neden kaynaklandığını irdeleyelim. 178 Kıskançlık Türleri Sevginin türleri olduğu gibi kıskançlığın da türleri vardır. En masum kıskançlık türü özenmektir. Kişi bir başkasının sahip olduğu bir şeyi görüp aynı şeyin kendisinde de olmasını isteyebilir; bu doğaldır. İnsanı harekete geçirir, çalışmaya teşvik eder. Özenme duygusundan biraz daha güçlü olan gıptada kişi bu kez sevdiği, beğendiği şeyin kendisinde de olmasını ister ama bunun olamayacağını düşünüp üzülür. Böyle durumlarda kişi kendisini şanssız gibi algılar. Bu duygu iyi yönlendirilirse kişide kamçılayıcı bir etki yaparak olumluya çevrilebilir. Olumsuz kıskançlık türleri sınıfına sokabileceğimiz kıskançlıklardan ilki çekemezliktir. Kişi sevdiği, beğendiği bir şeyin kendisinde olmadığı halde başkalarında olmasını kabullenemez. Bu duygu kişide, istediği şeye sahip olanlara yönelik olumsuz duygular uyandırır ve kişi artık kendine zarar vermeye başlar. Kıskanan kişi, en çok kendine acı çektirir. Bazı şeylerin başkalarında olup da kendisinde olmamasını haksızlık olarak nitelendirir. Bunu düşündüğü an içinde isyan ve düşmanlık duygulan uyanır. İşte bu kıskançlık kişiye zarar verir. Bir de halk arasında haset olarak anılan daha büyük bir kıskançlık türü vardır. Kişi bende yoksa başkasında da olmayacak diye düşünür. Enerjisini yapıcılıktan yıkıcılığa doğru yönlendirmeye başlar. Böyle kişiler her şeyi yapmaya hazırlıklıdırlar, aralarında yuva yıkanlar dahi olabilir. Beynimizde şüphecilik, kıskançlık, panik, hayattan zevk alma gibi farklı duygulardan sorumlu farklı hücre grupları vardır. Hastalık derecesindeki kıskançlıkta bu bölge aşırı duyarlı hale gelir. O bölgenin kimyasal dengesi bozulur. Kişide artık kıskandığı şeyi/insanı paylaşamama duygusu oluşur ve bu denge bozukluğu kişinin kendisini ve kıskandığı kişiyi öldürmesine kadar gidebilir. Kıskançlık Neden Doğar? Genelde ikili ilişkilerde, üçüncü şahıs diyebileceğimiz bir kişinin -özellikle de bu kişi karşı cinsten ise- varlığı kıskançlık duygusu yaratır ve bu durum ilişkileri güvensizlik, kaygı ve korku ortamına dönüştürür. Kişinin ilişkisine güvensizlik duyması gerçekten ilişkisindeki bazı sorunlardan kaynaklanıyor olabileceği gibi bu durum, kıskanan kişinin kendisine güvensizliğinin ve kaygılarının bir yansıması da olabilir. Kıskançlıkla mücadele edebilmek için nedeninin doğru tespit edilmesi gerekir. Kıskançlık aslında insanın sevgi, korku, öfke gibi doğal duygularından birisidir fakat negatif bir duygudur. Kıskançlık negatif bir duygu olduğu için, kıskanan insanlar çoğunlukla bunu saklama gereği duyarlar. "Ben hiç kıskanmıyorum" diyen bir insan aslında, büyük ihtimalle, "Kıskanıyorum" diyen bir insandan daha çok kıskanıyordun Kıskanan kişi genellikle şu şekilde konuşur; "Ben sana güveniyorum ama başkalarına güvenmiyorum." Aslında güvenmediği başkaları değil kendisi olabilir. Kendisindeki birtakım eksikliklerden ötürü bu duyguya kapılan ve evliliğini kabusa döndüren birçok insanla karşılaşıyoruz. Örneğin, kişi vücudunda estetikle ilgili bir sorun olduğu için kendisini beğenmiyor ya da kendini yeterince başarılı, yetenekli görmüyor olabilir. Kısacası kişinin bazı eksikleri vardır ve bu nedenle kendisiyle barışık değildir. Bu eksikliklerden ötürü eşinin sevgisini, ilgisini kaybetme, ondan yoksun kalma korkusunu yoğun bir şekilde yaşamakta ve bu duyguyu kıskançlık şeklinde dışarı vurmaktadır. Halbuki kendisine güvenen bir kişi bu korkuya kapılmaz. Aşırı derecede kıskanç kişiler genellikle çok kuşkucu tavırlar sergileyen, kolay güvenmeyen kişilerdir. Olaylar arasında akla hayale gelmeyecek bağlantılar kurarlar. 179 180 Karşılarındaki insanın bir dakikasını bile öğrenmek isterler. Başkalarının kendisiyle ilgili olumsuz duygularını öğrenmek için mahsustan onları öfkelendirirler. Her şeyin hesabını sorma eğilimindedir. Ufak tefek bocalamalar, küçük dil sürçmeleri onlar için çok önemli bir delildir. Bu kişiler kolay güvenmedikleri için her şeyi güven bunalımı haline getirirler. Tarif ettiğimiz kişilik yapısı sağlıklı olmayan bir ruh halinin dışavurumlarına ilişkin birkaç örnek vermektedir. Bu tip kıskançlıklar bir evliliğin sağlıklı yürümesine imkan bırakmaz. İçlerinde ufak tefek kıskançlık hissi taşıyan insanlar başka, bu türden problemli bir ruh haline sahip insanlar başkadır. Önemli olan kıskançlığın bu derece ciddi bir güven bunalımından mı, yoksa sahiplenmeden mi kaynaklandığını tespit etmektir. Kıskançlık doğal bir duygudur, bu duyguyu hissetmekten dolayı bir insanın kendisini suçlamaması gerekir. Önemli olan kıskançlık hissetmekten çok kıskançlıktan kaynaklanan tepkilerimizin sağlıklı olup olmadığıdır. İkili ilişkilerde, aslında hayatın her veçhesinde, kıskançlık hisseden kişinin kendisine sorması gereken soru budur: Kıskançlık duygusu hisseden kişi bu duyguyu nasıl dışa vuruyor? Kıskanç kişi sahip olduğu enerjiyi yapıcı bir şekilde mi, yoksa yıkıcı bir şekilde mi kullanıyor? Kıskançlık Evliliği Nasıl Etkiler? Aslında az miktarda kıskançlık duygusu evlilikte tutkal etkisi yapar; eşleri bir arada tutmak, evlilik bağlarını güçlendirmek açısından yararlıdır. Yalnız şunun üzerinde durmak gerekebilir: İlişkiyi diri tutan, kişileri birbirine bağlayan az miktarda kıskançlık duygusu doğaldır. Ancak çok ciddi bir ilgiden, sevgiden yoksun kalma kaygısı taşınıyorsa bu hem kıskanan kişiye hem de ilişkiye zarar verir. Yoğun bir şekilde kıskançlığın yaşandığı evlilikler kıskanan için de kıskanılan için de çekilmez hale gelir. Her şeyden önce yersiz yere kıskanılan kişi kendisini kapana kısılmış gibi hisseder. Kıskanan ise zaten en büyük zararı kendisine vermektedir. Çözümsüz kalan kıskançlık olayları evliliğin temelini sarsar. Kıskançlık duygusunun öyle örneklerine rastlıyoruz ki sabah evden giderken açılıp açılmadığını kontrol etmek için perdeleri işaretleyenler, eve gelince banyoyu, sabunu kontrol edenler, eşlerini kapıcı ile dahi konuşturmayanlar gibi hezeyan derecesinde kıskançlık hisseden insanlar vardır. Bu bir hastalıktır ve ilaç tedavisi gerekir. Bunun zor tarafı şudur ki kişi kendisinin hasta olduğunu ve tedaviye ihtiyacı olduğunu kabul etmez. Böyle durumlarda bütün ailenin uyanık olması gerekir. Hayatı çekilmez hale gelen eş aile büyüklerinden yardım isteyebilir, bu durumda tedavi ağırlıklı hareket etmek gerekebilir. Bu derece yoğun yaşanmayan, hastalık sınıfına koymadığımız ama evliliğin ahengini bozan kıskançlıkların çoğu kişinin sevdiği insanı kaybetme korkusunun ve kendine olan güvensizliğinin sonucudur. Bazı insanlar eşlerinin karşı cinsten birisinin bazı özelliklerini beğenmesinden, onun güzel özelliklerini vurgulamasından rahatsız olurlar. Bunu eşlerinin kendilerini beğenmediği şeklinde algılayıp kıskançlık duygusuna kapılırlar. Oysa bu yanlış bir algılamadır. Kimse mükemmel değildir, başka bir insanın bazı özellikleri insanın kendi özelliklerinden daha iyi olabilir. İnsanın, eşinin başkalarının bazı özelliklerini takdir etmesinden kendisini sevmediği, istemediği anlamını çıkarmaması gerekir. 181 182 Kıskanan Kişi Ne Yapmalı? Kıskanan kişi öncelikle kıskançlıktan kaynaklanan olumsuz duygularını kontrol etmeye çalışmalıdır. Bazı kıskanç eşler eşlerini eve bağlı tutmak için tehdit yolunu kul-lanırlar. Halbuki sadakat tehditle değil ancak sevgiyle sağlanır. Eşini baskı altında tutmaya çalışmak, her hareketini takip etmek, aşırı şüpheci davranmak, kıskançlığı öfke biçimde yansıtmak karşı tarafı daha çok uzaklaştırır. Olumsuz duygularla baş etmenin yolu onların yerini olumlu duygularla doldurmaktır. Kişi sevdiği insana sevgiyle yaklaştıkça karşısındaki de ona aynı şekilde yaklaşacak ve belki de kıskançlığı doğuran nedenler ortadan kalkacaktır. Bu tür sorunlar yaşayan kişilere bunu eşleriyle paylaşmalarını önerdiğimizde karşımızdaki kişiler bunu ifade etmeyi bir zayıflık olarak görüyorlar. Arzu ediyorlar ki, eşleri bunu kendi kendine anlasın, kendileri bu durumu itiraf etmek durumunda kalmasınlar. Oysa eşleri kendilerini incittiklerinin farkında bile olmayabilir. Duygularını ifade etmelidirler ki eşleri kendilerini anlayabilsin. "Eşim beni anlasın, duygularımı anlasın" diye düşünmek zaman kaybettirir. Duygular ifade edilmediği takdirde karşı taraf bunu yanlış da anlayabilir. "Eşim çok kaprisli oldu" diyebilir. "Nedensiz yere bana surat asıyor" diye düşünebilir. Ortada kişinin incinmesini gerektirecek somut bir neden varsa, eşi onu anlayacak ve böylece sorunu çözmek yönünde bir adım atılmış olacaktır. Güven duygusunu zayıflatan en önemli etken açık iletişimin olmamasıdır. Birbirlerine dolaylı, imalı mesajlar veren, kinayeli konuşan insanlar düzeltmek istedikleri yanlışı farkında olmadan daha da arttırırlar. Sorunların büyümemesi için kesinlikle açık iletişim şarttır. Bilindiği gibi ilişkilerde kişinin kullandığı yöntem de söyledikleri kadar önemlidir. Kişi doğru bir şey söylüyor-ken yanlış bir üslup seçerse hem kendisini doğru ifade edemez hem de taraflar gerginleşir ve çözümsüzlük artar. Tarafların her şeyden önce empatik iletişimi öğrenmesi ve uygulamaya geçirmesi gerekir. Kıskanılan Kişi Ne Yapmalı? Kaybetme korkusunu azaltan en büyük şey sevgidir. Sevgi arttığı zaman kıskançlık gibi negatif duygular azalır. Kıskanılan kişi eşinin kıskançlığını, korkusunu, güvensizliğini gidermek için savaşmak yerine daha çok sevgi vermeye çabalamalıdır. İkili ilişkilerde en büyük ihtiyaçlardan biri karşılıklı güvendir. Sürekli kıskanılmak, güvenilmemek elbette kıskanılan tarafı da yoracak ve gerecektir. Böyle bir muameleye maruz kalan kişi eşine şu şekilde yaklaşmalıdır: "Bana vereceğin en büyük armağan bana inanmandır. Ya bana güven, ya da güvenmemekte haklı olduğu kanıtla. Haklıysan da sen yoluna git, ben yoluma gideyim" tarzında kesin bir dil kullanmalıdır. Eşinize vereceğiniz kaçamak cevaplar onun şüphesini daha çok arttıracak, üzerinize daha çok gelecektir. Hastalık derecesinde kıskanç bir insanla birlikte yaşamak zorunda kalanlar günün her saatinde karşılarmdaki-nin güvenini yeniden kazanmak zorunda bırakılırlar. Çünkü karşılarında kişi kendilerini sürekli sıkıştırır, hesap so-Far. Böyle insanlara şaka bile olsa yalan söylememeli, her şart altında dürüst olmalısınız. Aksi halde en ufak bir yalanı, dil sürçmesini vs. size karşı kullanacaklardır. Hastalık derecesinde kıskanç kişilerle yaşamak zorunda kalanlar mutlaka sabır eğitimi almalıdırlar. Karşılarındaki 183 184 kişi tartışmayı çok sever. Tartışmayı uzatmamak için onlara çok kesin ve net yanıtlar vermek gerekir. Sorun neyse masaya yatırıp açık açık konuşmak lazımdır. Bu bir risktir ama göze alınmazsa hayat daha da çekilmez hale gelir. Kıskançlık birçok evliliğin yüz yüze kaldığı ve aile içi ahengi bozan bir durumdur. Kıskanan kişi de kıskanılan kişi de bu sorundan ötürü yaralanır. Bu nedenle sorunu elbirliği ile mümkün olduğunca açık ve empatik yollarla çözmeye çalışmak faydalı olacaktır. FEDAKARLIK Fedakarlık bütün ilişkilerde -özellikle de aile içi ilişki' lerde- yapı taşı sayılabilecek önemli bir kavramdır. "Hayat mücadeledir" diye bir söz vardır. Aslında bu söz hayatın % 5-10'luk kısmı için geçerlidir. Hayat % 90-95 bir yardımlaşmadır; öyle olmalıdır. Birleşmiş Milletler 1994 yılını depresyonun çoğalması nedeniyle aile yılı ilan etmişti. Boşanmaların artışındaki en büyük sebep olarak aile kurumunun zayıflaması görülüyor. Ailedeki ahenk bozulunca insanlar mutlu olamıyor ve mutluluğu başka şeylerde arıyorlar. Orada da mutlu olamayınca intiharlar, uyuşturucu kullanımı vs. artıyor. ABD'de boşanmanın hızlı artışı aileyi güçlendirme politikasını gündeme getirdi. ABD'de neredeyse her şehirde aile araştırma merkezleri kuruluyor ve aileyi güçlendirme çabalarına hız veriliyor. Çünkü ailenin iyi olması toplumun iyi olması demektir. Aileyi canlı bir organizmaya benzetebiliriz. Aile aynı bir canlı organizma gibi uyum ve ritim içinde olmalıdır. Organizmayı oluşturan unsurlar birbirlerinin ihtiyaçlarını 186 tamamlamazsa; kalp beynin yardımına koşmazsa, el diğer elin yardımına koşmazsa vücut solumaz. İnsan vücudundaki uyum ve yardımlaşma aileye de örnek olmalıdır. Aile bireyleri birbirlerini tamamlayıcı, birbirlerinin eksiğini giderici olmalı, birbirlerinin yerine düşünmelidir. Nasıl bir organizmada çeşitli rahatsızlıklar olursa bir ailenin hayatında da bunalımlı dönemler vardır. İnsanın bir yeri ağrıdığı zaman bütün vücut onunla ilgilenir, bütün organlar önceliği ona verir. Ailede de böyle olması gerekir. Yapılan şey fedakarlık gibi görünebilir ama aslında bunlar ailenin hayatını devam ettirmesi için gerekli şeylerdir. Fedakarlık yapan kişiler bir şeyler verirler ama bu ilişkide veren kaybetmez, kazanır. Mühim olan kaybedeni olmayan bir ilişki kurmak ve onu yaşatmaktır. Bu başarıldığı takdirde uzun vadede herkes kazanır. Önce Ben mi, Önce Biz mi? İdeal insan kendisi kadar karşısındakini de düşünmelidir. Aile öyle bir kurumdur ki "Önce can, sonra canan" sözü geçerli değildir. "Önce ben" diyen kişi benmerkezcidir ve bu kişilik yapısı bir evliliği sağlıklı bir biçimde yürütme becerisinden yoksundur. Aslında ailede öncelik sadece karşı tarafta da değil, ailenin kendisinde, "biz"de olmalıdır. Aile içinde yapılan fedakarlık uzun vadede çok güzel bir şekilde bütün aile fertlerine geri döner. Bu aslında fedakarlık değil, geri dönüşü olan bir yatırımdır. Ailede herkesin birbirinin eksiğini tamamlamasıyla, birbirine yardımcı olmasıyla uzun vadede herkes kazanacaktır. "Önce ben" değil "önce biz", "önce ailenin mutluluğu" diyebilmek ve bunu uygulayabilmek önemlidir. Aile içinden bir kişi bile bunu söylemezse dengeler bozulur. Oysa ailede ahengin olması, uyumun olması sonuçta herkesin mutlu olmasıdır. Aile içerisinde iki türlü beslenmenin olması önem taşır. Hem birey olarak ailenin her ferdi, hem de bir bütün olarak ailenin kendisi beslenmelidir. Ne yazık ki günümüzde aile içinde kaliteli birlikteliklerin azaldığını ve aile fertlerinin birbirlerini çok iyi tanımadıklarını ve anlaşmazlık içinde birbirlerini yargıladıklarını görüyoruz. Bu ailenin ahengini tehdit eden bir durumdur. Umalım ki bu durum tersine dönsün ve sağlıklı ailelerde sağlıklı bireyler yetişsin. Fedakarlık Nedir? Fedakarlığın anlamı kişiye ve yere göre değişir. Bir davranışa fedakarlık demek için onu kimin, "ne için" yaptığına bakmak gerekir. Bir insan sevdiği için intihar edebilir ve bunu fedakarlık zannedebilir. Aslında yaptığı fedakarlık değildir. O kendisi için intihar etmiştir. Onu intihara iten yaşam sebebinin ortadan kalktığı düşüncesidir. Bu aslında benmerkezci bir davranıştır, fedakarlık değildir. Bir davranışın fedakarlık olabilmesi için kişinin kendi çıkarına rağmen yaşadığı topluma ve insanlığa bir şeyler vermesi gerekir. Pasif agresif tabir ettiğimiz kişiler hep verirler; herkese hediye alırlar, yardım ederler, ellerindeki her şeyi dağıtırlar, insanlar da bu kişilerin çok fedakar, cömert olduğunu düşünür. Oysa bu kişiler sadece bu sözleri duymak için ve-riyorlardır. Kendilerinin onaylanmasından çok hoşlanır-lar, övgüyle beslenirler ve tam da bu nedenle, yani kendi egolarını tatmin etmek için verirler. Bu fedakarlık değildir, bu arkasında bencillik olan bir vericiliktir. Doğru ve-ricilik uygun yerde, uygun kişiye verebilmektir. İslam tarihinde bu konuyla ilgili güzel bir örnek vardır: Adam pazara gider, orada herkesle çetin bir pazarlık yapar. Aslında kendisi oldukça zengin birisidir ama üç kuruş için 187 pazarlık yapmaktadır. Sonra evine döner, evinin kapısına ° birisi gelir ve adam ona bir şeyler verir. Bu arada, bu ada-- mı takip eden birisi yaklaşıp: "Ben senin ne yaptığını an-Z layamadım" der. "Üç kuruş için çetin bir pazarlık yaptın, 1 sonra kapıda rastladığın adama bir sürü altın verdin. Bunu 188 ne için yaptın?" Adamın cevabı şu olur: "Pazarlık yapmam iktisadın gereği idi. Öbür tarafta benim gizli olarak kapıma gelene bir şeyler vermem cömertliğin gereği idi. Çünkü onun buna ihtiyacı vardı." İşte, bir tarafta cimri gibi gözüken birisi diğer tarafta cömert olabiliyor. Bu hikaye bize yerine göre davranmayı, nerede ne yapmak gerektiğini bilmenin önemini gösteriyor. Fedakarlıkta Sınır Olmalı mıdır? Fedakarlık yapılacak kişinin buna layık olup olmadığı önemlidir. Dikkat edilmesi gereken; nankörlük, küstahlık duyguları olan, değer bilmeyen bir insana vermenin o kişinin kötülüğünü arttıracağıdır. Kendi çocuğunuz bile olsa küstahça, nankörce bir yaklaşım ve tutum içerisindeyse ona verdiğiniz zaman onun o kötü özelliğini desteklemiş olursunuz. Bazı durumlarda vermemek de gerekli olabilir. Aile fertleri bunun sınırını iyi çizebilmeli, gerektiğinde "Ben senin iyiliğin için sana vermiyorum" diyebilmelidir. Yoksa tembelliğe alışan ya da narsisistik özellikleri olan insanlar ortaya çıkabilir. O nedenle bir insana iyilik yapmadan önce, bunun ne getirip ne götüreceğini uzun boylu düşünmek faydalı olacaktır. Şu noktayı da vurgulamayız; bir insanın sürekli verip kendisini muhtaç duruma düşürmemesi gerekir. İnsan kendisine karşı da, başkalarına karşı da adil olmalıdır. Fedakarlık "sencilik" demek değildir. Sürekli veren kişi karşılığında hiçbir şey alamıyorsa bir süre sonra karşısındaki kişiye karşı olumsuz duygulara kapılabilir. "Neden hep ben veriyorum?" sorusuna cevap aramaya başlar. Kişi kendine de haksızlık etmemeli ve gerektiğinde kendini korumayı becerebilmelidir. Aile içi ilişkilerde verici olmak herkesin kazanacağı bir şeydir. Birbirleri için fedakarlık yapan insanlar uzun vadede kazanırlar. Ancak verirken de bazı sınırlan gözetmek sırasında bencil, nankör kişilere vermemek gerekir Çünkü vermek bu durumda onların kötü özelliklerini destek-emek anlamına gelebilir. Doğru kişiye verilirse, veren kaybetmez ama herkes kazanır. 189 HIRS DUYGUSU VE İŞ-AİLE HAYATI DENGESİ Sağlıklı bir ilişki, aile hayatı ile iş hayatı arasında bir denge kurmayı gerektirir. Günümüzün yoğun iş temposu, uzun ve yorucu mesai saatleri çalışan insanları öylesine stres altında bırakıyor ki insanlar evlerini bir sığınak olarak görüyorlar. Buna karşılık eve gittiklerinde, birlikte bir paylaşım yaşayabilmek için gün boyu kendilerini bekleyen eşlerinin talepleriyle karşılaşan bazı kişiler ne yapacağını bilemiyor. Bir yandan kendi ihtiyaçları, diğer yandan eşinin talepleri arasında sıkışan kişi denge kurmakta zorlanabiliyor. Evlilikte iş ve aile hayatı arasında denge kurmanın öneminden bahsetmeden önce hırs duygusunun ne olduğunu, bu duygunun nasıl yönetilmesi gerektiğini değerlendirelim. Hırs Nedir? Bilindiği gibi insanda hem iyicil duygular, hem de kötücül duygular vardır. Kötücül olan duygulardan bir tanesi de hırstır. Hırs, yetinme duygusunun azalması ve beklenti düzeyinin yükselmesidir. İyi yönetilen hırs insanı belli bir başarıya götürür ama iyi yönetilmezse hata yaptırır. Genellikle hırs duygusu yaşayan insanda duygusal bir bağlılık oluşur. İnsanın duyguları bağlandığı zaman da duygusal bir körlük ortaya çıkar; akıl kapanır ve kişinin yargı gücü zayıflar. Hırs içindeki insan küçük hataları çok iyi fark eder ama küçük güzellikleri gözünden kaçırır. Olaylara abartılı yaklaşır, bu nedenle de hata yapar, insanları incitebilir, kendisine zarar verebilir. Genellikle hırs duygusunu hisseden insan, uzun vadede sık sık pişmanlık yaşayan insandır. Hırslı insan kendisini geliştirme, yaşadıklarından ders alma, bir şeyleri öğrenme çabası içinde değilse bu duygu ona çok acı çektirir. Ailesini ihmal edebilir, çocuklarına karşı yükümlülüklerini yerine getirmeyebilir ve sonuç olarak da hayatı anlamlı kılan kimi duygusal doyumları yaşamamış olur. Yoğun hırs duygusunun insan üzerindeki olumsuz bir etkisi de strese ve buna bağlı psikosomatik rahatsızlıklara sebep olmasıdır. Depresyona kadar giden ciddi rahatsızlıklarla karşılaşılma ihtimali vardır. Bu noktada ABD'nin Pennsylvania eyaletinin Rosita adlı kasabasında yapılan bir araştırmayı sizlerle paylaşalım. Rosita'da 1960'h yıllarda kalp hastalarının sayısının ABD'nin geneline kıyasla üçte bir oranında daha az olduğu saptanıyor ve bunun nedeni merak ediliyor. Yapılan araştırmadan çıkan sonuç şu: Burası İtalyanların yaşadığı Katolik bir kasabadır ve burada geleneksel değerler hüküm sürmektedir. Buradaki insanlar lüks peşinde koşma-makta, hızlı yaşantı, rekabetçilik, pahalı arabalar vs. henüz bu kasaba halkı için önem taşımamaktadır. Araştırma sonucunda kültüre bağlı özellikler nedeni ile bu bölgede kalp hastalıklarına daha az rastlandığı bulgulanrnıştır. On sene sonra Rosita'ya yine bir araştırma ekibi gidiyor. Bakıyorlar ki orada da hızlı yaşantı, rekabet, tüketim, 191 beklenti düzeyleri yüksek aileler artmış; yardımlaşma ve ~ olanla yetinme gibi değerler zayıflamış. Kalp hastalığına ya-- kalanma oranı ise ABD'nin geneline eşit hale gelmiş. Bu-t radan şu çıkıyor; stres beyindeki kimyasal dengeyi bozuyor. L Bunun sonucunda da vücudun mide, bağırsak, kalp gibi he-192 def organları zayıflıyor ve omuz, bel, sırt ağrıları gibi şika^ yetler artıyor, tansiyon, kolesterol ve kan şekeri yükseliyor. | Hırs duygusu bir noktaya kadar insanı kamçılayan, çalışma azmini arttıran, daha başarılı olmaya götüren olumlu bir duygu olarak nitelenebilir ancak hırsın sınırını iyi belirlemek, hırsın esiri olmamak gerekir. Hırs insanı başarıya götüren bir araç olarak kullanılabilir fakat hırsı başlı başına bir amaç haline getirmek uzun vadede hem hırslı kişiyi hem de çevresindekileri mutsuzluğa sürükleyebilir. İş Hayatı—Aile Hayatı S Mutluluk aynı ekonomik bir değer gibi üretilmeden tüketilmez. Mutluluğu üretmek için yatırım yapmak, enerji sarf etmek gerekir. Ağır yaşam koşullarının altında ezilen birey kimi zaman mutluluk için enerji sarf edecek takati kendinde bulamayabilir. Bununla beraber evlilikte emek verilmeden mutluluğa ulaşmak zordur. Evlilikte bazı öncelikler vardır. Eşler bu öncelikleri iyi belirleyip o doğrultuda bir yaşama biçimi geliştirmelidir. Ailenin önceliği maddi güvence ise farklı, duygusal paylaşım ise farklı bir yol benimsemek gerekecektir. Gerçi bu ikisi de bir evliliğin yolunda gitmesi için olmazsa olmaz koşullardır. O halde karşılıklı anlayış çerçevesinde bir yol çizmek gerekmektedir. Eşlerin evlilikle ilgili önceliği sevgi, saygı, güven ve "biz" duygusu olmalıdır. Evlilik danışmanları olarak bizler sorun yaşayan çiftlerin ilk önce bencil olup olmadığına bakarız. Kişilerde benmerkezcilik varsa o evlilikte sorun yaşanma ihtimali bir hayli yüksektir. Evliliği ayakta tutan "biz" duygusu kişisel hırsları ve bencilliği bir tarafa bırakmayı zorunlu kılar. Fakat iş hayatını önemseyen, başarılı olmak için büyük çaba sarf eden bir eşi kişisel hırslarının peşinden koşan birisi olarak suçlamadan önce o kişinin "ne için" çabaladığına bakmak gerekir. Aile içindeki mutluluğun devamlılığı ister istemez bir noktada maddi koşullara dayanmaktadır. Ailesinin refahını sağlamak için canla başla çalışan bir insan zaten bir ölçüde kendi menfaatinden fedakarlık yapmaktadır. Günümüzün iş hayatı öylesine kuşatıcı bir hal aldı ki mesai saatleri neredeyse önemini yitirdi. Bu yeni düzen, çalışan kişilerin iş zamanı ve dinlenme zamanı arasına sınır çizmelerini zorlaştırmakta, çalışanlar neredeyse yirmi dört saat işlerini akıllarının bir köşesinde taşımak zorunda kalmaktadır. Anlaşılacağı üzere, bu ağır koşullar, çalışan kişiyi bir hayli yormakta ve ciddi bir gerginliğe mahkum etmektedir. Eğer eşlerin ikisi de çalışıyorsa ikisi de dinlenmek için fırsat kolluyor olacakları için birbirlerini anlamaları daha kolaydır. İş ve aile hayatı arasında denge kuramamaktan şikayet eden aileler çoğunlukla annenin çalışmadığı ailelerden çıkmaktadır. Bu söylediklerimiz, ev dışında çalışmayan kadının vazifelerini küçümsemek olarak algılanmamalıdır. Takdir edileceği gibi ev kadınlığı dünyanın en ağır işçiliklerinden biridir ve karşılığı olmadığı için de kadını tatminsizlik ve ihmal edilme duygusuna itebilmektedir. Dışarıda çalışan kadın kazandığı gelir, sahip olduğu statü ve prestij ile duygusal bir tatmin hissedebilir. Ancak ev kadınları yaptıkları işin karşılığında takdir göremedikleri, bunun karşılığında somut bir kazanım elde edemedikleri, daha- 193 194 sı yaptıkları işler yapmak zorunda oldukları vazifeler şeklinde algılandığı için haklı olarak rahatsızlık duymaktadırlar. Bu durumda bir parça abartılmış bir aile fotoğrafı çekersek elimizdeki resim şudur: Gün boyu çalışıp yorulmuş, geri kalan zamanı kendisiyle baş başa gazete okuyarak, televizyon seyrederek, dinlenerek geçirmek isteyen bir erkek ve yine gün boyu çalışıp yorulmuş fakat günün geri kalanını eşiyle duygusal bir paylaşım içinde geçirmek isteyen bir kadın. Bu çift eğer duygularını kontrol etmeyi beceremeyen, öfkelerini dizginleyemeyen eşlerden oluşuyorsa o evde kavgaların yaşanması neredeyse kaçınılmaz olacaktır. Ne Yapmalı? Öncelikle evliliği doğru kavramlar üzerine bina etmek gerekmektedir. Evlilikle ilgili bir su molekülü örneğimiz vardır: Su molekülünü oluşturan iki hidrojen ve bir oksijen atmosferde hürdür, özgürdür. Ama bir araya geldikleri zaman su oluşur. Su molekülünde o özgürlük gitmiştir ama bir hayat kaynağı oluşmuştur. Evlilik de bunun gibidir. Evlilikte taraflar "ben" değil, "biz" derler. "Biz" demek; eşinin düşünceleri ile düşünmek, kaygılarıyla kaygılanmak, derdi ile dertlenmektir. O zaman evlilikte iki farklı kişi olmaz, yan yana duran, birbirini tamamlayan iki kişi olur. İş hayatının aile hayatının önüne geçmesini aslında evliliklerde yaşanan sıkıntıların görünen sebebidir. Asıl neden iş yoğunluğu, maddi sıkıntılar veya sevgisizlikten ziyade taraflar arasında ilgi azalmasıdır. İlgi azalması evliliğin temelini etkiler, sevgi, saygı ve güven bağını zayıflatır. Çoğu erkek dışarıda bir iş arkadaşına yaklaştığı şekilde eşiyle ilgilenmeyi ihmal eder. Örneğin iş arkadaşına "Nasılsınız?" der ama eve geldiğinde eşine bunu sormayabilir. Evlilikte sevgiden daha önemli olan saygıdır. Eşine değer vermemek, ona hatır sormamak, onunla bir paylaşım içine girmemek saygı azalmasının tezahürüdür. Eşlerinin kendilerine yönelik ilgisinin azaldığını fark eden kişiler "Ne yapabilirim de eşimle iletişim kurabilirim?" sorusuna kafa yormalıdır. Onun ilgi alanlarına, neye önem verdiğine dikkat edip kendileri de o alanla ilgilenebilirler. Eşi sporu seven bir hanım, spor gündemini takip eder ve eşiyle onun ilgilendiği konular üzerinden iletişim kurmaya çalışırsa eşinin dikkatini ve ilgisini daha kolay çekebilir. Bir de eş işten gelir gelmez değil, onun biraz dinlemesine fırsat verdikten sonra iletişim kurmaya çalışmak daha doğru olacaktır. Ev çalışan insan için rahatlatıcı, mutluluk verici bir sığınaktır, eşler konuşmadan da bir sevgi alış verişi yaşabilirler. Sevginin çeşitli dilleri vardır: Bunların bir tanesi konuşmaksa, bir diğeri beraber susmak, başka bir tanesi hizmet davranışıdır. Yani eş eve geldiği zaman karşılıklı çay içmeyi bile bir sevgi iletişimi sayabiliriz. Çalışan kişinin yapması gerekenler açısından soruna baktığımızda ilk olarak "Mesleğim benim için amaç mı, yoksa araç mı?" sorusuna cevap verilmelidir. Bazı insanlar için meslek amaçtır. Bu düşünceyi yargılayamayız. Ama insanlar düşüncelerini doğru tanımlayıp o doğrultuda hareket etmelidirler. Kişinin mesleği kendisi için bir amaç ise o kişinin belki de evlilik gibi ciddi bir kararı almaması gerekir çünkü evlilik başlı başına çok önemli bir sorumluluktur. Meslek eğer kişi için sadece bir- araçsa da onun araç olduğunu unutmaması lazımdır. Kendi beklentileri, istekleri doğrultusunda koşarken eşinin ve çocuklarının beklenti ve ihtiyaçlarından uzak kalan insan kör bir noktadadır. Bu durum sadece eşinin ve çocuklarının değil, ileride kendisinin de üzülmesine neden olabilir. 195 Gerçi erkeklere sorduğumuz zaman aileleri için çalıştıklarını, bütün çabalarının ailelerinin ihtiyaçlarını karşılamak olduğunu söylüyorlar. Bu gerçekten çok güzel ve fe-« dakarca bir bakış açısıdır fakat unutulmamalı ki insan biyolojik ihtiyaçlar kadar psikolojik ihtiyaçlara da sahiptir 196 ve gerek hanımlar eşlerinden gerekse çocuklar babalarından bunları bekler. Evin ekonomik sorumluluğunu üzerine almış ve bunu karşılamayı görev edinmiş bir insan, iyi işadamı olabilir. Ama evli bir insan aynı zamanda iyi bir eş, çocuğu varsa da iyi bir baba da olmak zorundadır. Bu rollerin her biri insana ayrı ayrı sorumluluklar yükler. Elbette sorumuza aynı cevabı verip gerçekte farkında; olmadan asıl hedef olarak işteki başarıyı seçenlere de rastlıyoruz. Hırsın kişiye ve ailesine nasıl zarar verdiğini anlatmıştık. Hırs duygusunu gereğinden fazla yaşayan kişi çevresine karşı duyarsızlaşıp aslında iyi niyetli olsa bile,, niyeti doğrultusunda hareket edemeyebilir. Hırs duygusu-! nu kontrol altına alıp daha sağlıklı bir hayat yaşamaya ça-, lışmak uzun vadede kişinin kendisine de, ailesine de daha büyük kazanımlar getirecektir. Kaldı ki evlilik gibi ciddi bir sorumluluğu yüklenen bireyler "Evlilikte kaliteyi nasıl arttırabilirim?" sorusuna daima kafa yormalıdırlar. Burada kaliteli birlikteliğe bir kere daha değinmemiz yerinde olacaktır. Taraflar çok yoğun çalışıyor olsalar bile belli bir süreyi birbirlerine ve ailelerine ayırarak, bu zamanı karşılıklı bir paylaşım içinde dolu dolu geçirerek evlilikteki ahengi yakalayabilirler. i: Yoğun Çalışan Kadınsa Bu aşamaya kadar erkeğin yoğun çalışıp kadının ihmal edilmişlik duygusu yaşaması sorununu değerlendirdik. Fakat nadir de olsa eşinden daha yoğun çalışan kadın örneklerine rastlıyoruz. Aslına bakılırsa bu hanımların işleri daha zordur. Kadın olarak hem iş hem de ev idaresini yürütme zorunluluğuna bir de eşlerinin kendi başarılarından rahatsızlık duymaları sorunu eklenebilir. Genellikle erkeğin psikolojisi şöyledir: Olgun bir insan değilse bir erkek eşinin kendisinden daha başarılı, güçlü olması halinde eziklik duygusuna kapılır. Eşinin kendisinden üstün olmasından rahatsız olur; bu rahatsızlığını da eşini azarlayarak, onun hatalarını görerek ortaya çıkarmak ister. Bu durumu yaşayan kadınlar kendilerini övüyor gibi bir tavır içine girmekten özellikle kaçınmalıdır. Eşlerinin doğru taraflarını görü ), onları mübalağaya kaçmadan gerçekçi bir şekilde takdir etmelidirler. Çünkü içlerindeki ezikliğin azalması için eşlerinin övgü sözcükleri duymaya ihtiyacı vardır. Hanımlar bunu yapabilirlerse bir müddet sonra eşleri "Ben eşimi seviyorum. O da çalışıyor, eve katkı sağlıyor. Bu hayat bir paylaşımdır. Biz de paylaşıyoruz" demeye başlayacaktır. Erkeklerin bu durumu kişilik çatışması haline getirmemeleri için hanımlar eşlerini tahrik edecek şekilde yaklaşmaktan özellikle kaçınmalıdır. İnsan evlilikte her şey güzel gitsin diye bekler ama bu, işin doğasına aykırıdır. însan hayatında, toplum hayatında olduğu gibi evlilikte de bunalım dönemleri vardır ve bu dönemlerde kaçınılmaz olarak kriz yaşanır. Daima krizi kazanıma dönüştürme yönünde gayret sarf edebilmek gerekir. İçgüdüsel ve duygusal tepkiler sorunu sadece büyütür. Yanlış tepkiler, üstesinden gelinebilir sorunları çözüm-süzleştirerek evliliği kopma noktasına götürebilir. Böyle durumlarda sabırsız ve duygusal davranmak yerine mücadele etmek gerekir. "Bir işin çabuk olmasını istiyorsan, sabırlı ol" diye güzel bir söz vardır. İnsan, hayatının bazı dönemlerinde birtakım sorunlara katlanmak zorunda kalabilir. 197 Ama eşler bu sorunlara doğru çözümler bulabildikleri tak- dirde aralarındaki ilişkinin daha da güçleneceğini göre- çeklerdir. Önemli olan bu gibi imtihanlardan başarıyla çı- kabilmektir. Açık iletişim yöntemleriyle her aile kendi içinde farklı çözümler geliştirebilir. Son olarak, hırs duygusu içinde olan insanın sağlıklı düşünemediği için davranışlarının sonuçlarını doğru değerlendiremeyeceğini tekrarlayalım. Hırslı insanlar genellikle sabırsız olurlar. Oysa ki başarılı olmak için beklemeyi bilmek, kendine zaman tanımak çok önemlidir. Kaldı ki hayat makam, mevki, servet hırsından ötede ve çok daha anlamlı bir armağandır. Dizginlenmemiş hırs duygusu içindeki insan elbette ki ailesine ve çevresine zarar verecektir fakat bundan en büyük zararı görecek olan yalnız ve yalnız kendisidir. j EVLİLİK ARKADAŞ İLİŞKİLERİNE ENGEL MİDİR? Arkadaşlık insanın önemli ihtiyaçlarından birisidir. Aralarında kaliteli bir arkadaşlık olan kişiler birbirlerine ailelerinden daha yakın olabilir, çok candan ilişkiler kurabilirler. İnsan arkadaşıyla hayatı paylaşır, duyguları paylaşır, geleceği paylaşır, üzüntü ve sevinci paylaşır. Bu payla-. şım insan için psikolojik bir ihtiyaçtır. Çünkü sosyal bir varlık olan insan, tek başına yaşayamaz, bu onun psikolojik doğasına aykırıdır. Aslında insanı evliliğe iten nedenlerden biri de dostluk ve paylaşma ihtiyacıdır. Ancak evlilik, evlenen kişinin bütün dostluk ve paylaşma ihtiyacını eşiyle gidermesi anlamına gelmez. Evlilik eşlerin var olan arkadaşlık ilişkilerini söküp atmaları için bir gerekçe değildir. Eşlerin arkadaşlarıyla ilişkileri kuşkusuz devam etmelidir. Bazı insanlar evlendikten sonra eşlerinin kendilerine ait olduğunu düşünerek "Sen dertlerini, sevinçlerini sadece benimle paylaşmalısın" derler. Bu duyguları taşıyan kişiler, eşlerinin başka birisiyle samimi olmasından, içtenlikle konuşmasından çok rahatsız olurlar. Buna benzer hisler ~ taşıyan insanların benmerkezci olduklarını, kıskançlık duygusuyla bu şekilde davrandıklarını söyleyebiliriz. » Oysa ki insanın evlilikteki arkadaşlık, dostluk ilişkisiyle, iş hayatındaki veya özel hayatındaki arkadaşları birbi-2"° rinden farklıdır. Hepsinin konumu ayrıdır. Bunları karıştıran kişiler eşlerini arkadaşlarından kopararak sadece kendisine ait kılmak isterler. Aslında insan eşini seviyorsa onun mutlu olmasını istemeli, onu mutlu etmek için çaba sarf etmelidir. Eşini arkadaşından kopararak sadece kendine bağlı hale getirmek, diğer tarafı mutsuz ediyorsa kişi durup bir kendi davranışını sorgulamalıdır. Böyle benmerkezci yaklaşımlar uzun vadede ilişkiye zarar verir. Evlilik ve Arkadaşlık İlişkilerinde Denge Evlenmek tabii ki kişinin arkadaş ilişkilerini silip atmasını gerektirmez ama evlendikten sonra insanın hayatındaki önem ve öncelik sırası değişir. Arkadaşlık önemlidir fakat birincil önem ve öncelik evlilik ve onun getirdiği sorumluluklardadır. Kişisel özveride bulunmak arkadaş ilişkilerinden, bazı zevklerden ve eğlencelerden fedakarlık yapmayı gerektirir. Bunu yapamayan kişi, evlilik sorumluluğunu taşıyacak psikolojik olgunluğa ermemiş demektir. "Hem gece geç saatlere kadar arkadaşlarımla gezeceğim, eve gelmeyeceğim, hem de evleneceğim" diyenlere biz; "Aman evlenmeyin. Evliliğin gerektirdiği olgunluğa henüz erişmemişsiniz" diyoruz. Evliliğin sorumluluklarını ta-şıyamadan kafasına göre yaşamak, canının her istediğini yapmak ve eşini ihmal etmek hiç doğru değildir. Erkekler de kadınlar da evlendikten sonra arkadaş ilişkilerinde ölçülü, dengeli olabilmeyi, ailenin iç değerlerine uygun davranabilmeyi başarabilmelidir. Ortak zevkler geliştirip eğlence, dinlenme ihtiyacını mümkün olduğunca birlikte karşılayabilmek gerekir. Evlilik insanın arkadaşlarıyla görüşmesine, onlarla vakit geçirmesine engel olmasa da sorumluluklar arttığı için ister istemez arkadaşlara daha az vakit ayırmak söz konusu olmaktadır. Eşlerden birinin arkadaş ilişkilerine karşı çıkması durumunda kişi eşine karşı yüklendiği sorumlulukları yerine getirip getirmediğini, onu ilgisiz bırakmış olup olmadığını hesaba katmalıdır. Bu konularda kendisinde hata bulamadığı halde eşi sorun çıkarıyorsa da eşine kendisini iyi ifade edip etmediğine bakmalıdır. Çünkü bilindiği gibi ilişkilerde ne söylendiği kadar, nasıl söylendiği de önemlidir. Doğru bir yöntemle kelimeleri seçerek kullanmak, ses tonuna bile dikkat etmek gerekir. Bazı insanlar istedikleri her şeyi söylerler ama istediğini söyleyen insan, istemediği şeyleri de duyar. İstediği şeyi söylemek yerine, doğru şeyi söylemeye çalışmak önemlidir. Eşiniz Arkadaşlarınızla Görüşmenizi İstemiyorsa Bu türden davranışların kıskanan kişinin eşinin ilgisinden, sevgisinden mahrum kalma korkusuna dayandığını ifade etmiştik. Evliliğin ilk yıllarında çiftler buna benzer davranışlara hoşgörüyle yaklaşıp eşlerinin isteği doğrultusunda davranabilirler. Ancak yıllar ilerleyip duyguların yoğunluğu azaldıkça taraflar kendi hayatları üzerindeki bu tür müdahaleleri kabullenmekte zorlanırlar ve bu durum ciddi bir soruna dönüşebilir. - Bu konu da diğer konular gibi üstü örtülüp yok sayılmadan, eşler arasında soğukkanlı bir biçimde müzakere edilmelidir. Eşinin arkadaşlarıyla görüşmesini engelleyen bir kişinin bu davranışının ardında yatan nedenleri ortaya çıkarmak gerekir. Bu görev büyük ölçüde karşı tarafa düşer. 201 ,= "Ondan hoşlanmıyorum, sıkılıyorum" gibi gerekçelerle = yetinmeyip eşin asıl rahatsızlığını öğrenmek, olayın üstü- - ne gitmek lazımdır. Kişi eşine arkadaşının kendisi için » önemli olduğunu, onunla zaman geçirmek istediğini anlatmalıdır. Eşinin sıkıntısının gerçek nedenini araştırmalı, 202 onu ikna etmeye çalışmalıdır. Eşi istemediği için arkadaşlığa son vermek ne doğru bir davranıştır, ne de fedakarlıktır. Bu, eşinin her dediğine, yanlış isteklerine bile "evet" demek anlamına gelir. Bu fedakarlık değil pasif kalmak, gerçekçi davranmamaktır. Doğru olan arkadaşlık hukukuyla evlilik hukuku arasında denge kurmaya çalışmaktır. Arkadaşlığa son vermek evlilik hukuku için arkadaşlık hukukuna zarar vermek demektir. İnsanın toplumsal bir varlık olduğunu ifade etmiştik. Yaşam sadece evlilikten ibaret değildir, evlilik hayatının yanı sıra insanın iş hayatı vardır, sosyal hayatı vardır ve bütün hepsinin kuralları farklıdır. Bunlardan birine uygun davranmaya çalışırken diğerine zarar vermemeye dikkat edilmelidir. Eşi istediği için -haklı bir sebep olmaksıztn-arkadaşlığını bitiren kişi fedakarlık yapmış gibi gözükür ama aslında yaptığı sadece kolaya kaçmak, bir tarafı memnun etmek için diğer tarafa haksızlık etmektir. Her şeyden önce eşler birbirlerinin farklılıklarına anlayış göstermeyi öğrenmelidirler. "Herkes benim gibi düşünmeli, herkes benim hissettiğimi hissetmeli" demek yanlış, böyle bir şeyin olabileceğini düşünmek olanaksızdır. Nasıl ki her insanın yüz ifadesi birbirinden farklıysa düşünceleri, duyguları da farklı olacaktır. Eşlerin her konuda aynı şeyleri düşünmesi, aynı insanları sevip, aynı insanlardan hoşlanmaması gerçekçi bir düşünce değildir. Elbette ki eşler ilkeleri ve hayata bakışları bakımından asgari ölçülerde birbirine uyumlu olmalıdır ancak aralarında bazı farklılıkların olacağını da kabul etmek gerekir. Onun için evlilik gibi ciddi bir yükün altına giren insanlar özgürlükçü, çoğulcu olmayı, farklılıkları kabul edip kendi fikirlerini zorla uygulatmamayı öğrenmiş olmalıdırlar. Kaldı ki insan bir şeyi tüketmek istiyorsa, önceden onu üretmiş olmalıdır. Sevgi, saygı, anlayış görebilmek için önce vermek gerekir. Psikolojide gizli karşılıklılık ilkesi vardır: İnsan karşısındakine ne verirse, aynı şey kendisine de döner. Sayı gösteren saygı görür, karşısındakini dinleyen dinlenir. İnsanlar bir sorunla karşılaştıklarında ilk önce kendi tutum ve davranışlarını sorgulayıp hatanın kendilerinden kaynaklanmış olabileceğini de göz önüne almalıdırlar. Eşiniz Arkadaş Grubunuza Katılmak İstemiyorsa Bu sorun bir öncekinden daha hafif olmakla birlikte yine de evliliğin ahengini bozan bir durumdur. Eşleri kendi arkadaş gruplarıyla olan toplantılara katıldığı halde bazı insanlar eşlerinin grubuna katılmak istemeyebilir. Böyle bir durumda yine bu davranışın ardında yatan neden ortaya çıkarılmalıdır. Bu gibi olayların ardında kimi zaman aşırı derecede çekingen, yeni insanlarla tanışmaktan korkan kişilik yapılarına rastlıyoruz. Böyle bir kişiliğe sahip olan insan kendisine güvenmiyor, eşinin arkadaşlarıyla tanışıp, onlarla vakit geçirmekten, sırasında eleştirilmekten korkuyor olabilir. Yahut eşinin arkadaşlarından hoşlanmamasının gerçekten haklı sebepleri olabilir. Taraflar karşılıklı anlayış içerisinde durumu ele almalıdır. Sorunları örtbas etmek onları çözmez, aksine sorun olduğu yerde kalır ve gitgide büyür. Anlaşmazlıkları ört bas etmek yerine ilişkiye ve yaşanan sorunlara zaman ayırarak, çaba harcayarak zora talip olup yanlışı düzeltmek evliliğin devamlılığı açısından faydalıdır. 203 ,= Eşini arkadaş toplantılarına katılmaya ikna edemeyen •° kişi sıkıntısını eşiyle içtenlikle paylaşmalıdır. Eşinin arkadaş grubuna farklı bakmasını sağlamak, onu düşünmeye ~ sevk edecek bir şeyler yapmak yararlı olabilir. Bu noktada L kullanılacak üslubun önemine dikkat çekelim. Devamlı 204 şikayet etmek yerine "Ne yaparım da farklı baktırırım?" diye düşünmek daha doğrudur. "Ben senin arkadaşlarınla ayrım yapmadan görüşüyorum ve bundan da mutlu oluyorum. Çünkü bu durumun senin hoşuna gittiğini görüyorum, bu da beni mutlu ediyor. Ama benim de sevdiğim bir grubum var. Onlarla birlikte vakit geçirirken mutlu oluyorum. Eğer benim mutlu olmamı istiyorsan, bu fedakarlığa katlanmalısın. Bunu senden bekliyorum" gibi dostça bir yaklaşım eşinizin sizi anlamasına yarayabilir. Evlilik kararı alan bir kişinin mutlu bir evlilik için kişisel özveriye hazır olması gerekir. Kişisel özveriden kastımız sadece maddi özveri anlamında değildir. İnsanın rahatından, zevklerinden, eğlencesinden, uykusundan vs. de fedakarlık yapması gereklidir. Belli ölçülerde eşinin arkadaş grubuna uymalı, eşi için fedakarlık yapmalıdır. Kişisel özveride bulunamayan bir insan, bir gün evliliğin gereğine uymamasının bedeline katlanmak zorunda kalabilir. Evlilik ilişkileri de arkadaş ilişkileri de önemli ve özen göstermeyi gerektiren ilişkilerdir. Bunlar arasındaki öncelik sıralamasını doğru yapıp ona göre davranmak, biri için diğerine haksızlık etmemek gerekir. Elbette ki verdiğimiz örneklerle genel bir çerçeve çizmeye çalışıyoruz. Her ilişkinin tarafları kendi özellikleri ve ihtiyaçları doğrultusunda bu çerçevenin içini kendileri dolduracaktır. Unutulmamalı ki her konuda olduğu gibi emek vermek ilişkiyi hem güzelleştirir hem de ilişkinin kıymetini arttırır. KAYINVALİDELERİ İLE BİRLİKTE YAŞAYAN GELİNLER Gelinler ve kayınvalideler arasındaki sürtüşmeler herkesin malumudur. Geçmişte aynı evin içinde geniş aileler olarak yaşandığı dönemlerde bu türden sorunlarla daha çok karşılaşıyorduk. Günümüzde yaşam biçimi daha yaygın olarak çekirdek aileye dönüştüğü halde yine de ülkemizde birçok aile aynı evi paylaşmaya devam etmektedir. Kaldı ki evler ayrılsa bile gelinler ve kayınvalideleri arasında çok iyi giden ilişkilere nadiren rastlanmaktadır. Bu konuda tıpkı üvey anne konusunda olduğu gibi insanların zihinlerinde bir önyargı vardır. Bu önyargı hem gelin hem de kayınvalide konumundaki kişileri etkiler ve farkında olmadan duygularını bastırmalarına sebep olabilir. Sürekli bastırılan duygular açığa çıkmak için bir boşluk arar ve ufak tefek sorunlar gelin ve kayınvalide arasında ciddi sürtüşmelere kadar gidebilir. Hatta bu türden sorunlar eşlerin arasındaki ilişkiyi bozmaya, evlilikleri sarsmaya varabilir. Bu konuyu hem kayınvalide, hem gelinin bakış açılarını yansıtarak hem de her iki tarafın da dikkat etmeleri gereken noktalara işaret ederek değerlendirelim. 206 Kayınvalide Açısından Durum Annenin psikolojisini şöyledir: "Ben evladımı bugüne kadar büyüttüm, sıkıntılarına katlandım, nihayet evlendirdim. Evlendiği kişi şimdi bir bakıma çocuğumu benden alıyor, duygusal olarak koparıyor." Eğer oğlu da gerçekten anneyi umursamaz bir tavır içine girerse, bu durum anneyi psikolojik olarak çok zedeler. Annenin evladı için yaptıkları, fedakarlığı, vericiliği normal şartlarda herkesin yapabileceği şeyler değildir. Bunların karşılığında annenin beklediği tek şey, kendisine bir "Merhaba" denmesi, hatırının sorulması, biraz zaman ayrılmasıdır. Gelini ve oğlu kendisine biraz özen gösterirse anne de bir noktadan sonra tepkilerini kontrol edebilir. Şu da var ki bazı kayınvalideler bunun ötesinde sorun çıkarıyorlar. Gelinlerini oğullarını kendilerinden uzaklaştıran, aralarına giren kişi gibi algılıyorlar. "Oğlumun pantolonu buruşuk, sen oğluma bakmıyorsun. Çok fazla alışveriş yapıyorsun, oğlumun parasını çarçur ediyorsun" diyen, gelinin kendisi için yaptığı bir sürü fedakarlığı görmeyip ufak tefek kusurlarıyla uğraşan kayınvalideler vardır. Böyle bir kişi ister istemez gelinini kendisinden uzaklaştırır. Gelin doğal olarak "Ne yaparsam yapayım kayınvalidemin kalbine giremedim" diye düşünür. Duygusal olgunluğa erişememiş insanlar hangi rolü üstlenirlerse o rolle ilgili bazı sorunlar yaşarlar. Yani duygusal açıdan olgunlaşmamış bir insan gelin de olsa, kayınvalide de olsa bazı hatalar yapabilir. Böyle bir insan kayınvalide olduğunda "Çocuğum hep beni düşünsün, hep beni sevsin" der. Herhangi bir olay olduğu zaman içgüdüsel olarak oğlunu savunma eğilimi içine girer. Oysa ki kayınvalide yahut anne baba çocuğunu büyüttükten sonra şunu idrak edebilmelidir: Nasıl bir kuş yuvada büyüdükten sonra uçup giderse, evlenen çocukların da artık birer kuş gibi uçup gideceğini kabul etmek gerekir. O artık bir bireydir ve özgürdür. Gerçi anne sevgisi, çocuk 60 yaşında da olsa 80 yaşında da olsa aynıdır ama çocuk büyüdükten sonra anne evladını uzaktan sevmeyi başarmalıdır. Oğlunu mutlu, huzurlu gördükten sonra bununla yetinmelidir. Kayınvalideler gelinlerini evlat yerine koymalı, onlara zorunluluk gereği değil gerçekten inanarak "Kızım" demeliler, insanın bu düşünceyi taşıyıp taşımadığı bakışlarından belli olur. Gelinine eleştirmeden, iğnelemeden sevgi dolu bir bakışla yaklaşan kayınvalide karşı taraftan da olumlu bir tepki alacaktır. Kayınvalideler gelini özgür bırakıp ona yaşadıkları evi kendi evi gibi hissetme özgürlüğünü vermelidirler. Evde müfettiş gibi dolaşan bir kayınvalide olduğu zaman kim olsa kendini özgür hissedemez. Mutfağını kendisine ait hissedememek, sürekli denetlenmek herkesi yorar. Her şeye karışan bir kayınvalide varsa gelin bir noktadan sonra patlayacaktır. Çocuğunu uzaktan yöneten bir kayınvalide muhakkak sorun çıkarır. Yani çocuklar kendi sorunları kendileri çözsünler, kendi işlerini kendileri yönetsinler diyebilmek, onlara inisiyatif vermek gerekir. Elbette ki kayınvalide kendisinin ihmal edildiğini düşünüyorsa bunu uygun bir dille, kıskançlık duygusu uyandırmadan ifade edip sorunu çözmek için uğraşmalıdır. Ama gençlerin yaşamlarına karışarak onları yönetmeye çalışmak doğru değildir. Gelin Açısından Durum Nasıl ki kayınvalide gelinini bir evlat yerine koymalıysa gelin de kayınvalidesini annesinin eş değeri olarak kabul 207 etmelidir. Gelin bu durumu eşiyle ilişkisi bağlamında da ¦° düşünmeli ve eşinin sevdiği birisini sevmeye, hiç olmazsa - ona saygı duymaya çalışmalıdır. Yani şöyle düşünmelidir: « "Ben eşimi seviyorsam, onunla iyi bir ilişki kurmak istiyorsam eşimin değer verdiği kişilere değer vermem, en 208 azından onlarla iyi geçinmem gerekir." Evi bir başkasıyla paylaşmak gerçekten zor bir şeydir. Yaşlı insanlarla bir arada olmak, onlarla birlikte yaşamak, hoşgörü, sabır ve anlayış gerektirir. Ama bu zorluğun üstesinden gelmek bir ölçüde insanın evliliğe verdiği öneme bağlıdır. Evlilik iki kişinin bir kişi gibi davranması, olayları iki kişilik görmesi, iki kişilik düşünmesi, iki kişilik hissetmesi demektir. Evlenen kişinin ben değil, biz demeyi başarması gerekir. Gelin kayınvalideyle bir sorun yaşadığı zaman onu kayınvalide olarak görmemeli, kendi annesinin yerine koyarak böyle bir durumda annesine nasıl dav-ranacaksa o şekilde davranmaya çalışmalıdır. Ben birinci plandayım, kayınvalidem ikinci planda gibi bir düşünceyle hareket edilirse büyük sorunlar yaşanır. Zaten sorunların en büyük nedenlerinden birisi tarafların önceliğin kendilerinde olduğunu düşünmeleridir. Aslına bakılırsa evliliğin ilk yıllarında evde bir büyüğün bulunmasının bazı avantajları da olabilir. Evliliğin ilk yıllarında en sık rastladığımız sıkıntılardan birisi de gelinin evde yalnızlık hissetmesi, çocuğu varsa onu bırakıp bir yere gidememesidir. İlişki sınırlarının iyi çizildiği bir ailede kayınvalidenin varlığı gelinin kendisini yalnız hissetmemesine, rahatlıkla çocuğunu emanet edebilmesine olanak sağlaması açısından faydalı olabilir. Çocuk bakımı konusunda tecrübesiz olan bir kişi için yanında bir büyüğün olması, kendisine yardım etmesi önemli bir psikolojik destek sayılabilir. Taraflar Nasıl Davranmalı? Bu tarz sorunları yaşayan insanlar bize geldiklerinde genellikle gelinin de kayınvalidenin de aralarındaki sorunlara objektif bakamadığmı görüyoruz. Herkes olaya kendi penceresinden bakıp öyle değerlendiriyor ve hep karşı tarafı değiştirmeye çalışıyor. îki taraf da kendini yeterli ve mükemmel görüyor, karşı tarafı suçluyor. Gelinler de kayınvalideler de başkalarını örnek gösterip birbirlerinden onlar gibi olmasını bekliyorlar. Oysa taraflar birbirlerini değiştirmeye çalışmak yerine kendilerini sorgulayıp değiştirseler karşı taraf da farkında olmadan kendiliğinden değişip düzelir. Gelin kayınvalidenin yaşma hürmeten biraz sabır gösterse, kayınvalide de gelinin kendisine olan hizmetlerini takdir edip ona teşekkür etse aralarında bir sevgi iletişimi kurulabilir. İnsanlar zihinlerindeki gelin ve kayınvalide kavramlarıyla ilgili önyargıları silip birbirlerine iyimser bir bakışla yaklaşsalar her şey daha farklı olabilir. İlişkilerde fedakarlığın tek taraflı olması doğru değildir, iki tarafın da fedakarlık yapması gerekir. Bazı aileler kızlarının evliliği yürüsün diye "Aman büyüklere saygı göster, sakın hiçbir şey söyleme" telkinleriyle çocuklarını eğitiyorlar. Ailesinin bu şekilde yetiştirdiği bir hastamız vardı. Biz ailede birtakım problemler olduğunu hissediyorduk ama kaymvalidesiyle yaşayan hastamız ısrarla "Hiçbir sorunum yok, gayet memnunum, gayet iyiyim" diyordu. Eşiyle, kaymvalidesiyle görüşmeler yaptık; "Aramızda bir sorun yok" dediler. Sonradan anlaşıldı ki hasta ailesinden aldığı eğitimden ötürü kendisini her şeye katlanmak zorunda hissediyor, hiç sesini çıkarmıyor, içine atıyor. Bir müddet sonra durum dayanma sınırını aşmış ve ruh sağlığı bozulma noktasına gelmiş. 209 ,= Birden patlayıp haklıyken haksız duruma düşmek, da- 1_ hası ruh sağlığını tehlikeye sokacak durumlara gelmek ye-- rine kayınvalide ile iyi bir ilişki içinde sınırları çizmek ge-t rekir. Gelinler kayınvalideleriyle açık ve net bir şekilde _ konuşarak kendilerini ezdirmeden onları da ezmeden bir 210 çözüm yolu bulmalıdırlar. İnsanın başkasına haksızlık yapmaması kadar kendisine haksızlık yapmaması da önemlidir. Büyüklere saygı gösterirken benlik saygısını unutmamak, kendimize karşı da adil olmak gerekir. Olumsuz şeyleri örtbas etmek, inkar etmek, onlardan kaçmak çare değildir. Sorunu içimize atmak yerine üslubunca ortaya koyup çözüm aramak gerekir. Gördüğümüz kadarıyla birçok insan ya sorunlarını içine atıyor, çözüm aramıyor ya da olaya duygularıyla yaklaşıp birdenbire ani tepkiler veriyor. Tepkisel davranmak incitici olabilir, karşı tarafın da duygularını hesaba katarak hareket etmek daha doğrudur. "Benim bu olaya tepki vermem ilişkiye bir şey kazandırmaz, sorunu çözmez. Şu anda tepki vermeyip bu konuyu nasıl çözebileceğimi düşünmeliyim" demek hareketli ve etkin bir sabır örneğidir. İnsanlar birbirlerine hata yapma hakkını tanımalıdırlar. Hiçbir insanın sıfır hatalı olması mümkün değildir. Bunu düşünerek insanları yaptıkları hatalardan sonra ba-ğışlayabilmeyi öğrenmemiz gerekiyor. Bir insana verilecek en güzel hediyelerden birisi bağışlayıcı olmaktır. ALKOL BAĞIMLILIĞI VE AİLEYE ETKİSİ Alkol tarihin eski dönemlerinden beri insanların gerek keyiflenmek, gerekse sıkıntılardan kurtulmak, duygulan bastırmak amacıyla kullandıkları bağımlılık yaratan bir maddedir. Sosyal içicilik dediğimiz aşamadan başlayarak bağımlılığa kadar gidebilen alkol kullanımı aile içi ilişkileri derinden etkileyen bir sorundur. Cinayetleri, adi suçlan, cinsel suçları, şiddet olaylarını mercek altına aldığımızda bunların çoğunlukla alkollü kişilerce işlediğini görürüz. Trafik suçlarında da % 60 civarında ciddi bir oran, alkol kullanımı sonucu meydana gelmektedir. Kısacası alkol kullanımı sadece kullanan kişinin ve ailesinin hayatını olumsuz etkilemekle kalmamakta, suç işleme oranını en çok etkileyen faktör olarak toplumsal açıdan da kötü sonuçlara yol açmaktadır. Alkol ve madde kullanımı dünyada katlamalı bir şekilde hızla artmaktadır. Alkol bağımlılığının ulaştığı boyut gerçekten endişe verici ölçüdedir. Eğer artış bu hızla giderse yirmi yıl sonra daha büyük sorunlar ortaya çıkacaktır. 212 Alkol Bağımlılığı Alkol kullanımı az önce ifade ettiğimiz gibi çeşitli nedenlere dayanmaktadır. İnsanları geçici olarak rahatlatan, dertlerinden kurtardığı düşünülen alkolün uzun dönemde vereceği zarar nedense görmezden gelinir. Alkol kullanımının verdiği zararlar baş gösterdiği zaman alınan tedbirler bazı insanların bu alışkanlığı terk etmesi için faydalı olmakla birlikte kimilerinde etkili olamamakta ve alkolizmin önüne geçilememektedir. Alkol bağımlılığı dört safha şeklinde seyreder, ilk safhada kişi sosyal içicidir. Alkolün kendisi için önemli olduğunu söyler fakat alkol tüketimini kontrol edebilecek durumdadır. İkinci aşamada da kontrollü bir şekilde içmektedir; istediği zaman içmeyebilir. Yalnız bu safhada kişi alkolsüz kalmaktan korkar, yanında hep alkol bulunmasını ister. Üçüncü safhada kontrolsüz kullanım başlamıştır. Kişi alkolü kontrolsüz bir şekilde içtiği için sık sık sarhoş olmalar, sızıp kalmalar, taşkınlıklar -kimi insanlarda ağlama, kimisinde gülme, bazılarında ise şiddet kullanımı şeklinde olabilir- yaşanmaya başlamıştır. Dördüncü safha ise artık alkolsüz yapamama, kronik alkolizmdir. Kronik alkolik olan bir kişi için alkol her şeyden önemlidir. Alkol için işini bozar, ailesini bozar, her şeyini kaybetmeyi göze alır. Mide kanaması, karaciğer büyümesi gibi fiziksel rahatsızlıklar başladığı halde kişi kendisini durduramaz. Birinci safhadan dördüncü safhaya geçiş genellikle beş-on sene gibi bir zaman almaktadır. Kişi senelerce sosyal içici olarak kaldığı halde sonradan alkolik olabilir. Sosyal içicilik şu açıdan tehlikelidir: Uzun süre alkol kullanımı kişinin alkol toleransının gelişmesine neden olur ve alkol içme dürtüsü durdurulamaz hale gelebilir. Bunda kişinin genetik yatkınlığının olup olmaması önemlidir. Birinci derece akrabalardan (anne, baba, kardeş) birinde alkol kullanımı ve kronik alkolizm varsa o kişinin genetik olarak alkolizme yatkın olduğunu söyleyebiliriz. Alkol Kullanımının Sonuçları Yoğun bir şekilde alkol kullananlarda bir süre sonra çeşitli bedensel rahatsızlıklar gözlenmektedir. Alkol kullanan kişi kendisine bakmıyorsa, karaciğer ve pankreas' hastalıklarına yakalanma, mide kanaması geçirme riski yüksektir. Kişi kendisine dikkat etse bile alkol kalp kaslarında bozulmalara, kalp hastalıklarına sebep olabilir. Alkol kullanımına bağlı felç başlangıcı yaşanabilir. Bunların hepsi alkol kullanımının bedensel sonuçlarıdır. Alkol bağımlılığının sigara, tütün bağımlığından farkı, kişinin sadece sağlığına değil davranışlarına ve insan ilişkilerine de etki etmesidir. Bunun için alkol bağımlılığına aile hastalığı gözüyle bakılıyor. İleri derecede alkol kullanan kişi sarhoş olmasının, birtakım taşkınlıklarının önüne geçemez. Bilinci kapandığı için eşine ve çocuklarına fiziksel ve sözlü şiddet uygulayabilir. Bütün bunlar evin içindeki huzuru bozar. Alkolün etkisiyle birçok aile parçalanma aşamasına geldiği gibi dağılmayan ailelerde de çocukların sağlıksız bir ortamda büyüdüklerini görmek zor değildir. Alkol bağımlılarının eşleri de depresyona girebilir. Bir alkol bağımlıstyla birlikte yaşamak zordur ve bir noktadan sonra kişiyi çaresizliğe itebilir. Alkolik bir baba/anne çocuğa yanlış bir model olma bakımından da risk taşır. Alkol kullanan bir yetişkin farkında olmadan çocuğuna alkol kullanmayı öğretebilir. Dahası bazı vakalarda görüyoruz ki hastalar çok küçük yaşlarda alkol kullanmaya başlıyorlar. 10 yaşındaki bir çocuk alkol alıyorsa bunda ailenin 213 etkisi çok büyük olsa gerektir. Çünkü o yaştaki bir çocuk = bilinçli olarak alkol kullanma ihtiyacı hissedemez. Alkolizmin Tedavisi ve Tedavide Ailenin Rolü 214 Alkol kullanımındaki artışının en önemli nedeni insanların stres altında yaşamalarıdır. Alkol kullanan kişilerin % 80'ininde depresyon belirtileri görülmektedir. Birçok vakada, depresyonu tedavi ettiğimiz zaman alkol içme ihtiyacının da kaybolduğunu görüyoruz. Depresyondaki kişi sorumluluktan kaçma, zorluklara tahammül edememe gibi nedenlerle çözümü alkolde bulabilir. Kişiyi alkol almaya götüren sebep depresyonsa, onu tedavi ettiğimiz zaman alkol bağımlılığa da ortadan kayboluyor. Alkol bağımlılığı tedavisinde üç önemli ayak vardır: Birinci ayak, alkolün kişinin üzerinde yarattığı tesiri, ikinci ayak alkol bağımlısının kişilik yapısını, üçüncü ayak ise' kişinin içinde bulunduğu alt kültür grubunu saptamaktır.' Tanı koymak ve tedavi yöntemini geliştirmek için elimizde bu üç ayakla ilgili verilerin olması gerekir. Alkol bağımlığı tedavi edilebilir bir sorundur. Ancak tedavi olabilmek için kişinin bunu gerçekten istemesi şarttır. Bununla beraber alkoliklerin çoğunda durumu kabullenmeme eğilimi görülür. Kişi alkollüyken bile alkolü kendine yakıştıramaz. Ailenin desteği de tedavi aşamasında önemli etkenler den biridir. Alkolizmin aile hastalığı olarak da anıldığını söylemiştik. Gerçekten de bu tür sorunlarda aileler ve çevre farkında olmadan kişiyi alkole itecek davranışlar sergileyebiliyorlar. Aslında bağımlıların çoğu alkolü sığınılacak bir, şey olarak görürler. Alkolik bir insanın çevresindekiler kişiyi alkole sürükleyecek tavırlardan kaçınmalıdır. Aile ve yakın çevre hem tedaviye ikna etme sürecinde, hem de alkolden uzaklaştırma aşamasında yönlendirici olmalıdır. Zaten tedavinin bir ayağı hastanın çevresinde bu konuyla ilgili farkındalık yaratmaktır. Ailenin doğru yaklaşımı, 100 alkolikten 70-80'ini alkolizmden geri çevirebilir. Onun için alkoliklere kızmak yerine, yardım etmek ve destek olmak gerekir. Alkol kullanımında kişinin içinde bulunduğu alt kültür de önemli bir etkiye sahiptir. Çevresindeki herkesin alkol aldığı bir toplulukta kişinin bundan uzak kalabilmesi zordur. Alkol kullanımının bir yaşam biçimi haline geldiği ortamlardan kaçınmak gerekir. Alkolik bir insan tedavi sürecinde içki içenlerden, alkol alt kültür grubundan uzak kalmalı, alkolün onaylanmadığı bir ortamda yaşamalıdır. Ayrıca kişinin kolaylıkla ulaşabileceği yerlerde alkol bulunmamalıdır. Bütün bunlar ailenin desteği ile olabilecek şeylerdir. 215 EŞİ VEFAT EDEN KADINLAR Bir insanın eşini kaybetmesi gerçekten çok ağır fakat önüne geçilemeyecek bir durumdur. Mutlu bir evliliğin sona ermesi ve eski günlerin bir daha yaşanamayacak olduğunu bilmek insanın yaşayacağı en büyük travmalardan birisidir. Eşini kaybeden bir insan bir taraftan yarım kal' mış işlerle, planlarla karşı karşıya kalırken diğer yandan da yaşadığı olaydan kaynaklanan üzüntüler, korkular ye heyecanlarla yüzleşmek durumundadır. Kadın erkek herkes için katlanılması güç olan bu du-rum, kadınlara yüklenen toplumsal rolün etkisiyle daha da zorlu bir hale bürünüyor. Böyle bir olaydan sonra ka-dınların en çok hissettikleri duygulardan biri suçluluk duygusudur. Eşi vefat eden bir kadına gülmek bile suç gibi gelir. Etrafındaki insanların kendisinden -televizyon seyretmemek, eğlenmemek, nikah yüzüğünü takmaya devam etmek gibi- birtakım beklentilerinin olduğunu ve çevresindekiler tarafından her hareketinin izlendiğini düşünür. Gerçekten de toplumda böyle bir eğilim vardır. Çevrenin geride kalan eşi sahiplenmesi aslında kendiliğinden kötü bir şey değildir. Ancak bu sahiplenme baskı ve kontrol biçimde gelişiyor ya da o şekilde algılanıyorsa sorunu büyütmekten başka bir şey yapmaz. Vefatın ardından geride kalan kişinin yaşamı bu olayı kabullense farklı, kabullenmese farklı şekilde seyreder. Eşleri vefat eden hanımlarda depresyona çok sık rastlıyoruz. Depresyonu muhakkak terapitik bir yaklaşımla aşmak gerekir. Sadece ilaç gerekecek derinlikte bir depresyon da yaşanabilir ama yardım almak çok önem taşır. Çünkü eşini kaybetmek, insanın hayatını derinden etkileyen ve kendisine yeniden bir yol çizmesini gerektiren bir durumdur. Matem Dönemi Ölüm gibi travmalara yol açacak olaylarla baş etmede insanın daha önceki kişilik birikimleri ön plana çıkar. Böyle bir durumda matem doğal bir tepkidir. Bir insan sevdiğini kaybettiği için travma geçirecek, ona karşı yoğun bir özlem duyacak, onunla ilgili bir örselenme yaşayacaktır. Matemi yaşamak, cenazeye katılmak, kabristana gitmek, matem elbiseleri giymek vs. aslında ruh sağlığı açısından faydalı şeylerdir. Çünkü acıdan kaçmamak, acıyı zamanında yaşamak gerekir. Acı zamanında yaşanmadıysa duygulan bastırmanın sonucu olarak başka ruhsal sorunlar ortaya çıkabilir. Acıyı matem vaktinde yaşayıp tüketmek daha iyidir. Acıyla yüzleşen insan zamanla bunu gerçekçi bir şekilde göğüsleyip aşabilecektir. Bu dönemde sık sık rüyasında eşini, onun ölümünü görenler, iştah kaybı, kilo kaybı, uyku düzeninde bozulmalar yaşayan kişiler olur. Bunların dışında sürekli o konuyu düşünme, korkularda artış (yere bir şey düşse hemen irkilme, sıçrama) gibi stres bozuklukları yaşanabilir. 217 218 Eşi vefat etmiş kadınların hissettiği acılardan bir tanesi de yalnızlık duygusudur. İnsan ölümden çok ayrılık nedeniyle acı çeker. Sevdiğine ulaşamamanın verdiği ayrılık duygusunu doğru yönetmek gerekir. İnsanın ileride eşine kavuşacağına ilişkin sağlam bir inancı varsa rahatlaması çok daha kolay olacaktır. Bu türden olaylarda kişinin ruhsal olgunluğa erişmiş bir insan olması önem taşır. Kişinin verdiği tepkiler ruhsal olgunluğuna göre değişir. Bütün sorun, yaşam felsefesini hayatın yeni akışına uygun olarak değiştirmek, yani kendine uygun yeni stratejiler geliştirebilmektir. Bu acıyı yaşayanlar ölümü hayatın kaçınılmaz bir gerçeği olarak kabul etmeli ve bunu bir yok oluş şeklinde algılamamayı ba-şarabilmelidir. Eşlerini kaybeden kadınların hayatlarına devam etmeleri halinde suçluluk duygusuna kapıldıklarını ifade etmiştik. Dışarı çıkmak, kuaföre gitmek bile kişinin büyük bir suçluluk duygusu hissetmesine yol açar. Gitmek istemez, gitse de insanların kendisini yargılayacaklarını düşünür. Eşinin sevdiği yemeği yerken bile kendisini suçlu hisseden insanlar vardır. Bütün bunlar insanın eşine duyduğu sevginin derinliğini gösteren şeylerdir ama bir taraftan da hayatın devam etmekte olduğu, varsa insanın çocuklarına karşı sorumlulukları olduğu da unutulmamalıdır. Çevrenin Etkisi Ölümün ardından aileler ve çevre yalnız kalan kadına destek olmalıdır. Bütün ailenin yalnız kalan kişiye sahip çıkması, hem duygusal hem de ekonomik ihtiyaçlarını karşılamaya çalışması gerekir. Bazı kadınlar güçlüdürler, o zamana kadar hiç çalışmamış olsalar bile bir yolunu bulup ekonomik olarak kendilerine yetmeyi başarabilirler. İdeal olan da budur zaten. Ancak kişi ekonomik ihtiyacını karşılasa bile duygusal bir desteğe ihtiyaç duyacaktır. Böyle bir acıyı yaşayan kişi ilk başta depresif bir dönem geçirir. O dönemde muhakeme gücü azalır, sağlıklı düşünüp karar veremeyebilir. Kişinin ileride pişman olacağı şeyler yapmaması için depresif ruh halindeyken büyük kararlar vermemesi, hayatının seyrinin nasıl olacağı konusundaki kâr-zarar analizini o dönemi atlattıktan sonraki bir zamana ertelemesi daha doğru olur. Matem dönemini yaşayan kişinin yakınlarının bir yandan acıyı paylaşırken diğer yandan da kişiye hayatına çizeceği yön konusunda tavsiyelerde bulunmaları yerinde olacaktır. Bu dönem kişinin manevi desteğe en fazla ihtiyaç duyduğu dönemlerden biridir. Fakat çevrenin ve özellikle ailenin sahip çıkma işini abartıp kişiyi adeta bir cenderenin içindeymiş gibi hissettirecek tavırlardan da kaçınması gerekir. Aile büyükleri bazı durumlarda aşırı bir baskı ve koruyuculuk içerisinde kişinin nefes almasını bile kontrol etmek istermişçesine davranırlar. Bu tavrın açıklaması da çoğu zaman "Aslında biz sana güveniyoruz ama çevreye güvenmiyoruz" şeklinde olur. Kişinin kendisine güvenilmediğini hissetmesi ani kararlar alıp bu duruma son vermeye çalışmasına neden olabilir. Kişinin alacağı kararlar, yaşamına vereceği yön ailesinin isteklerini karşılama amacıyla değil kendisi için doğru bir hayat kurma motivasyonuyla biçimlenmelidir. Aile baskı yapmak yerine sevgi ve bağlılığını hissettirmelidir. Bir kişiyle hem ilgilenmek hem de aynı zamanda onu özgür bırakmak mümkündür. Yakınlar böylesi dönemlere karşı duyarlı olmalı, iyilik yapmak isterken yanlış kararlara vesile^olmaktan kaçınmalıdırlar. 219 220 Yeni Bir Dönem İnsanın ölüme verdiği anlam o insanın hayatının yeni dönemde nasıl şekilleneceğini belirler. Böyle bir olay insanın kendisini tanıması ve kendini geliştirmesi için bir fırsat da olabilir. İnsanın yaşadığı travma onun yaşam felsefesini doğruya ve güzele götürebilir. Ölüme gösterilen ilk tepki kadere isyan ve bunu kabullenememe şeklinde olur. Ölümü bir son, bitiş gibi algılayan insanın bu acıyı yaşaması ve onun üstesinden gelmesi çok zordur. "Öldükten sonra yok olup gitmeyecek, toprakta çürümeyeceğiz. Bu sadece bir boyut değişimidir. Ölüm tesadüfi, başı boş bir olay değildir. Hayatı veren de alan da aynı kudrettir" diye düşünen kişi ölüm acısını da, ölümle ilgili korkuları da daha rahat atlatır. Çok sevdiği birini kaybedenlerin en çok yaptıkları hatalardan birisi geçmişte yaşamaktır. Kendi kendine "aca-ba'larla "keşke"lerle geçmişle hesaplaşarak, "Doktor öyle yapmasaydı, böyle yapmasaydı. Keşke ameliyat olmasına engel olsaydım" deyip durmanın hiçbir faydası yoktur. İnsan düşününce kendi hayatındaki ufacık şeylere bile hakim olamadığını görür. Başımıza böyle bir olay geldiyse, artık kaçınılmaz olan bu gerçeği kabul etmekten başka yapılabilecek bir şey yoktur. Bu dönemde tekrar birine bağlanma korkusu söz konusu olabilir. Yeniden aynı acıyı yaşamaktan korkan kişi bundan sonra hiç kimseye bağlanmamaya, kimseyi hayatına almamaya çalışabilir. Bu şekilde aynı acıyı yeniden yaşamamak için kendince bir çare bulduğunu düşünür. Ama tabii ki bu, gerçek bir çözüm değildir. Matem dönemini atlatan kadın bir yol ayrımmdadır. Kendisine yeni bir hayat kurması gerekir. Hangi yolda yürüyeceğini belirlerken kendi önceliklerinin ne olduğunu ortaya koymalıdır. Bu olayda doğru tek değildir. Kişiye göre, kişinin hayata bakış açısına göre bulunacak çözüm değişir. Bazıları "Ben artık sadece çocuğumla birlikte bir hayat geçirmek istiyorum" derler. Bu bir tercihtir ve kimi insanlar bu şekilde mutlu olabilirler. Kişi kendisinin ve çocuğu-nun ihtiyaçlarını karşılayabiliyor ve bu şekilde mutlu ola-biliyorsa bu seçime saygı duymak gerekir. Önemli olan hayatı yeni şartlara göre yeniden düzenleyebilmek, kendi önceliklerine göre yeni bir hayat kurabilmektir. Bazı insanlarsa tercihlerini evlenme yönünde kullanabilirler. Çocuklarının yanı sıra bir hayat arkadaşına da ihtiyaç duyarlar. Böyle bir insana "Evlenmeyeceksin" demek doğru değildir ancak onu doğru evliliğe yönlendirme konusunda bir şeyler yapılabilir. Evlilik kararı alacak kişiler, bazı sorunlardan kaçmak için evlenirken yeni sorunlarla karşı karşıya kalabileceklerini de unutmamalıdırlar. Evlenilecek kişi yeni sorunları beraberinde getiriyor olabilir. Evlenmeye niyetlenen kişi buna hazır olup olmadığını iyice tartıp düşünmelidir. Sorunlardan yılıp ani bir karar vermemek gerekir. Kişi kararını vermeden önce çevresinde bulunan güvenilir kişilerin fikrini almalı fakat sonuçta bunları bir süzgeçten geçirerek kendi kararını kendi vermelidir. Matem dönemi yaşanmalı ama bütün bir ömür de matem havası içinde geçmemelidir. Ölümle yüzleşmek ve ardından gelen duyguları, korkuları yönetebilmek kişinin ruhsal olgunluğuna, ölüme verdiği anlama göre zorlaşır veya kolaylaşır. Önemli olan insanın bu durumu kaçınılmaz bir gerçek olarak kabul edip kendi öncelikleri doğrultusunda kendisine yeni bir yön tayin edebilmesidir. 221 PSİKOLOJİK SAVAŞ nevzat tarhan Psikolojik savaş; klasik anlamdaki savaşın kazanılması veya kaybedilmesinde, savaştan sonra da üstünlüğün devam etmesinde yahut sorunların çözülmesinde insanların ruh haline etki ederek sonuç almak olarak tanımlanır. Düşmanı tanımayan, savaşta yenilir. Tanıyan gücün ise yenilme ihtimali yok gibidir. D&R, Dünyo Aktüel, Net Kitabevi, Remzi, Dost, Nil-Tuna ve tüm seçkin kitancılardaTlflMîfBiBBSHBiB / hshılt Satıcı i Henat Tartan Mutfukk "evzat tarh Stres ve zaman yönetiminde; duygu, düşünce ve davranış denetiminde beynimizi doğru kullanırsak, mutlu, başarılı ve nitelikli yaşayabiliriz. Bu yaşantı bizim vereceğimiz kararlara bağlı olduğuna göre, dünyayı değiştirmek yerine kendimizi değiştirmeye öncelik vermeliyiz. Bu kitabın amacı, yaygın hastalıklardan pek çoğunun temel kaynağı olan stresi mutluluğa dönüştürmenin püf noktalarını vurgulamaktır. D&R, Dünyo Aktüel, Net Kitabevi, Remzi, Dost, Aşağıdaki formu doldurarak bize gönderin, yayınevimizin kitap katalogu düzenlediği etkinlikler ve yayın bültenimiz d adresinize gelsin. ÜYELİK FORMU Adı Soyadı Doğum Tarihi Eğitim Durumu Mesleği Posta Adresi e-mail web adresi ilgilendiği konular D Roman-Öykü-Şiir D Sosyoloji D Kişisel Gelişim ? Ekonomi D Tarihi Roman D Çocuk D Gençlik Romanları D Tarih D Psikoloji D Siyaset D Hatırat DAİle-Sağlık D Din D Biyografi D Edebiyat İncelemeleri Timaş Yayınları hakkındaki genel kanaatiniz: Arka kapak yazısı: Makul Çözüm Prof. Dr. Nevzat Tarhan'ın kaleminden, aile içi ilişkilerde yaşanabilecek sorunlara çözüm önerileri sunan bir başvuru kaynağı. Aile içinde sağlıklı ilişkiler kurabilmenin yolunu karşılıklı anlayış ve sevgi-saygı-giiven bağında gören yazar, kaliteli ilişkiler kurabilmenin ipuçlarını veriyor. Makul Çözüm, çocuklara özgüven kazandırmanın yollarından saygı eğitimine, ergenlik dönemi sorunlarından eşler arasındaki kıskançlığa ve alkolizmle mücadeleye kadar /geniş bir yelpazeye sahip bir aile içi iletişim rehberi.