MUTLU YAŞAMA SANATI Josef Kirschner Çeviren: Aydın Arıtan Arıtan Yayınevi Kitabın Özgün Adı : Die Kunst, glücklich zu leben Tüm Türkiye Hakları: 1996 ARITAN Baskı ve Cilt : Medya Ofset Şamandıra Tesisleri Kapak Tasarımı : Onur Tunaşat Kapak Fotoğrafı : Anna Palma COSMOPOLITAN DERGİSİNİN HEDİYESİDİR. COSMOPOLITAN, 1 NUMARA HEARST YAYINCILIK A.Ş. ÜRÜNÜDÜR İÇİNDEKİLER Çevirenin Sunuşu 5 I. Mutlu Bir Hayatın 17 Öğesi 7 1. Gerçek mutluluk, günlük hayatı belirleyen bütün faktörlerin arasında oluşacak bir uyum sonucunda ortaya çıkar 2. Yalnızca iyi bir geleceği arzulayan ve o uğurda yaşayan bir kişi, bugün elde edebileceği mutlulukları kaçırıyor demektir 3. Hayatınızın geri kalan bölümü için bir plan yapmak ne demek? 4. Başkalarına değil de, kendine inanmak konusunda kesin kararlı olmak 5. Sağlığınızla ilgilenmeye, hastalıklara yenik düşmeden önce başlamanız daha iyi olur 6. Kendinize yapacağınız "ben kendimi seviyorum" itirafı, bakın size neler kazandıracak 7. Yemek, içmek ve doğru yaşamak üzerine bize en doğru şeyleri kim söyleyebilir? 8. Önemliyi, önemsizden ayırmayı bilin 9. Aşırılıkların nerede başladığını anlamanın formülü 10. Evlilik müessesesi ve birlikte yaşama konusunu yeniden bir düşünmekte neden fayda var? 11. Her gün karşılaştığımız manipulatif oyunun, en önemli kuralları 12. Korkularımızla başa çıkmayı becerirsek, kimse onları kullanarak, bize bir baskı uygulayamaz 13. Başarı, önce onu yeterince zihinde canlandırma ve tahayyül etme ile kazanılır 80 14. Cinsellik ve erotizmi dünyanın en doğal şeyi haline getirmenin en basit yolu..84 11 17 24 30 37 42 47 52 57 61 67 73 15. Hayaller ile günlük hayatın gerçeklerini birleştirebilmenin stratejisi89 16. Ölümle dost olmayı öğrenen, hayattan korkmaz 98 17. Soru sormaktan bıkmayan bir kimse, gerçek bilgiye giden yolun kapısını daima açık tutar 103 II. Tasarımlarımızı Pratiğe Dönüştürmenin Yolları 109 1. Hayatımızı içine yerleştirdiğimiz çerçeveyi belirlemek 112 2. Kendi kendinize bir şeyi yeterince tekrar eder ve söylerseniz, bir süre sonra o, artık kendiliğinden gerçekleşir 116 3. Her an doğru olarak gevşeyebilme yeteneğinin önemi 122 4. Yazarak, sorunlardan kurtulmanın yolları 127 in. Hayata Bir Anlam Katmanın Dört Yolu 131 1. Özgür ve bağımsız bir insan olabilme sanatı 134' 2. Savaşmadan kazanmayı becerebilme sanatı 139 3. Gerçekten duymak, görmek ve hissetmek sanatı 144 4. Kendini doğru olarak ifade edebilme sanatı 149 IV. Herkesin Ancak Tek Başına ve Kendi Bildiğince Gidebileceği Yol İçin Üç Öneri...157 1. Bizim için "en iyi olan" ile "gerekli olan" arasındaki ayrımı yapmak.161 2. Her şeye (ve kendinize) gereken zamanı ayırma sabrını göstermek 166 3. Mutluluğunuza sahip çıkma, onu koruma ve başkalarının keyfine bırakmama konusunda kararlı olmak 171 --- MUTLU YAŞAMA SANATI Çevirenin Sunuşu Josef Kirschner'in bir kitabı ile karşınızdayız. "Mutlu Yaşama Sanatı". Kirschner ilk kitaplarında, bencilliği öne alan ve yerleşik düzene ters olarak yaptığı çıkışlarla dikkatleri üzerine çekmişti. Gerçi şimdi de aynı tavrı sürdürüyor, ama sonunda "elinden geleni yap, değiştiremiyorsan, sonuca razı ol" diyerek, sözlerini tamamlıyor. Batı toplumlarının içine girdikleri o yapay, aldatıcı, manipu-latif ve herşeyin kâr amacına göre düzenlendiği çağdaş düşünce ve davranış biçimi, kimseyi mutlu edemiyor. Aslında bu konu, çok farklı düşünürler tarafından ele alındı ve alınmaya da devam ediyor. Ancak Kirschner, sonrasının ne olacağı ya da yeni bir düzenin nasıl kurulması gerektiği gibi felsefî konulara ve ütopik tasarımlara girmeden, varolan bu toplumsal düzen içinde, bireyin pratik çıkış yollarını kullanarak, kendisini korumasının, savunmasının ve bir "insan" olarak yaşayabilmesinin çarelerini göstermeye çalışıyor. Bu kitabında önce, mutlu bir hayat yaşayabilmenin 17 öğesini ele alıyor. Burada; hayatı belirleyen faktörler arasında bir uyum oluşturmamız gerektiğini, bunun için belirli bir disiplinin ve çeşitli çalışmaların yapılmasının zorunlu bulunduğunu, bunun yollarını, mutluluğun tek çaresinin kendimize inanmak ve güvenmek olduğunu ileri süren Kirschner, ikinci bölümde, tasarımları pratiğe dönüştürmenin yolları üzerinde duruyor. Bu bölümde, kendi kendine telkin ve gevşeme egzersizinin faydalarını anlattıktan sonra, hayata bir anlam katmanın yollarından bahsediyor ve sonuçta, herkesin hayatını ancak kendi gücü ve çabası ile daha iyi kılabileceğine değinerek, sözlerini tamamlıyor. Sanırız, onun genel düşüncelerinin bir çerçevesini oluşturan bu kitabı da, Kirschner'in diğer eserleri gibi beğenecek ve okurken "iyi anlamanın" keyfini de tadacaksınız. Aydın Arıtan İstanbul, Mayıs 1996 Mutlu Bir Hayatın 17 Öğesi MUTLU YAŞAMA SANATI Hayatta gerçekleştirmek istediğimiz herşey, bu, ister anlık bir ihtiyaç, isterse de bir çocukluk hayali olsun, önce kişinin beyninde ve düşüncesinde başlar. Bir yerden bir impuls ya da bir uyaran gelir ve düşünmeye başlarız: "Bunu mutlaka almalıyım", "böyle birisi olmam gerekir" ya da "ben de böyle yapmalıyım." Hemen hergün bir çok kere, bir karar alma durumu ile karşı karşıya kalırız: • Yapmak istediklerimizi yapabiliyor muyuz? • Yoksa bu duygulan bastınyor muyuz? Bu kararın sonucu, kendimizi bizim dışımızdaki istekler, yasaklar, kurallar, tabular ve toplumun oluşturduğu davranış biçimlerine ne kadar uydurduğumuza bağlıdır. Ya kendimizi bu türlü değer yargılarına esir kılar ve onların gösterdiği gibi davranırız ya da kendi oluşturduğumuz kurallar ve inançlar çerçevesinde hareket ederiz. Geçenlerde Akdeniz güneşi ile teni iyice bronzlaşmış bir arkadaşım bana: "Aslında ben tatilimi, evimizin arka bahçesinde geçirmek istiyordum, ama eşim ve çocuklar ille de deniz kenarına gitmeyi arzu ettiler" diye anlattı ve ekledi: "Güney'e gitmek için sekiz saat süreyle araba kullanmak zorunda kaldım. Bir yandan da radyodan, sınırda ne kadar beklemek durumunda olduğumuzu ve hangi sahillerin yosunlarla kaplı bulunduğu haberlerini dinliyorduk." "Peki ya dostum, o halde niçin evde kalmadın da, bunca sıkıntıyı göze aldın?" Çünkü toplumun ondan beklediği "iyi aile reisi" rolü, onun kendi benliğindeki gerçek isteğin önüne geçmişti. Bu rol dağılımına göre: • Önce kendini değil, ailesini düşünmek zorundaydı. • Yıl boyunca çok az ilgilenme fırsatı bulduğu çocuklarına, hiç değilse tatil döneminde zaman ayırmalıydı. • Eğer sosyal konumlarına uygun bir tatil yapmazlarsa, komşuları ve çevrelerindekiler, onlar için hiç de olumlu şeyler düşünmeyeceklerdi. • Yabancı ülkeler, eski kültürler ve dış dünya ile ilgilenmeyen kişiler, dar görüşlü ve geri kalmış vatandaşlar olarak damgalan- MUTLU YAŞAMA SANATI maktaydılar. • Modern bir insan hep evde oturmaz, biraz da dış dünyaya açık olmalıdır kanaati yaygındı. Eğer bir kişi, kendi bahçesinde tatil yapmak isteğini, bu türlü görüşlere bağlı kılarsa, bu isteğini bastırmak ve toplumunu ondan beklediği role bürünmek zorunda kalır. Ama nasıl mutlu yaşayabileceği konusunda kesinleşmiş bir fikri ve bir tasarımı varsa, bunu gerçekleştirme gücünü de kendinde bulacaktır. Ve bu kararının komşuların, toplumun ya da turizm endüstrisinin hoşuna gidip-gitmeyeceği de hiç umurunda olmayacaktı. Hayatlarına değişiklik getirmek isteyen ve alternatif bir yol arayan kişiler, bunu başkalarından beklemek yerine, kendileri geliştirmek zorundadırlar. Kitabın bu ilk bölümünde, benim uymaya ve hayatımı onlara göre kurmaya çalıştığım 17 adet tasarım yer alıyor. Ben kendi istek ve kararlarımı, onlara göre düzenlemekteyim. Şüpheye düştüğüm ya da kararsız kaldığım durumlarda, onlara başvurmayı bir alışkanlık haline getirdim. O konu ile ilgili olan bölümü tekrar tekrar okumak, çoğu kez bana olumlu yönde bir katkı sağlıyor. Tabii şunu da eklemeliyim. Her yıl, bu tasarımlarda belirli bazı değişiklikler yapmakta ve ilerlemeler kaydetmekteyim. Ama onlarsız davranmayı seçtiğimde, hep bazı yanlışlar ya da başarısızlıklarla karşılaştığım da bir gerçek. Bildiğim yoldan vazgeçmemek, bana şunları kazandırıyor: • Yılların verdiği tecrübe, bana kendim ile ilgili olarak sabır göstermem gerektiğini gösteriyor. Ayrıca kendimi olduğum gibi kabul edip, öylece sevmeyi de öğrendim. Yani kendimi yalnızca yeteneklerim ve güçlerim açısından değil, zayıflıklarım, tersliklerim ve hatta nefret edilecek yanlarım ile birlikte, bir bütün olarak kabul ediyor ve öylece benimsiyorum. • Herşey yolunda giderken, kişinin kendisiyle barışık ve bir uyum içinde olması kolaydır. Asıl zor olan ve bir sanat gerektiren, mutsuzluk, başarısızlık ve yenilgi anlarında da kişinin kendinden hoşnut ve memnun ya da kendisiyle barışık olabilmesidir. Bu sa- ?&l MUTLU YAŞAMA SANATİ natı ilerletebilmek için, onu bir hayat görüşü haline getirmek ve geri kalan ömrümüz için uygulamaya dökmek gerekir. Yoksa bugün ya da yarın elde edilecek bir sonuç olarak bakarsak, mutlu yaşama sanatını öğrenememişiz demektir. Hayattan beklentilerinizi ve onun hakkındaki tasarımlarınızı yazılı olarak tesbit etmenin en büyük yararı, "Hayat Kitabı"nm sıkıştığınız anlarda başvuracağınız bir merkez ya da ucuna aşılabileceğiniz bir zincir gibi görev yapmasıdır. Başkalarının uzattığı iplere sarılan ve zor anlarını onların yardımları ile aşmaya çalışanlar, o dönem geçtikten sonra ellerinin bomboş kaldığını görürler. 10 MUTLU YAŞAMA SANATI Gerçek mutluluk, günlük hayatı belirleyen bütün faktörlerin arasında oluşacak bir uyum sonucunda ortaya çıkar Yaklaşık 20 yıldır, her sabah benim için aynı törensel olaylar tekrarlanır, durur. Sessiz bir köşeye otururum, gözlerimi kapatırım ve bedenim ile ruhum iyice gevşeyene kadar, derin derin nefes almayı sürdürürüm. Sonra beynimdeki bütün düşünce, sorun ve dertlerin, parkta bir köpeğin üzerlerine doğru koşma-sıyla, hızla göğe doğru yükselen güvercinler gibi dağıldığını tasavvur ederim. İçimde, arzuladığım huzurun sağlandığını hissedince de, kendi kendime on kere: "Şimdi kendimle ve bütün evrenle "bir" olduğumu hissediyorum" diye tekrarlarım. "Hayat Kitabı’mda bu çalışmanın adı: "Büyük Birleşme" olarak geçer. Sürekli biçimde düzen ve düzensizlik (ya da kaos) arasında gidip-gelen dünya içinde, bu, kendime özgü bir huzur arayışıdır. Belki bazılarınız şimdi: "Kendimle ve evrenle bir olmak da nedir?" diye soruyorsunuzdur. Buna kısaca şöyle bir cevap verebilirim: "Mutlu olabilmek için, hayatı belirleyen bütün faktörlerin arasında bir uyum olması gerekir." Eğer kendinize, maddî gücünüzü aşan bir değerde bir otomobil alacak olursanız, istekler ve imkânlar arasında bir denge ve uyum sağlanamamış olur. Belki maddî imkânlarını-zın üzerinde bir şeye sahip olmak, ilk başta size gurur verici ve mutlu edici gelebilir. Ama daha sonra ortaya çıkacak olan sıkıntılar ve tedirginlikler, kısa bir süre içinde bu sevinci bastıracaktır. Belki de daha başka bir tutum içine gireceksiniz ve daha yeni ve mükemmel bir otomobil arzusu ile içiniz yanmaya başlayacaktır. Her ne kadar eski otomobil için ödemekte olduğunuz banka kredileri daha sürmekte bile olsa, bu durum değişmeyecektir. Halbuki eğer bütçenize uyan bir otomobil almış olsaydınız, istekler ve imkân-lar arasındaki denge ve uyum sağlanmış 11 MUTLU YAŞAMA SANATI olacaktı. Bazı insanlar vardır, bütün ömürleri boyunca, kendilerim içten ve bütün yürekleriyle sevecek birini ararlar. Bazen böyle birini bulurlar da, ama mutlulukları uzun sürmez. Çünkü onlar hep "beni kim sevecek?" konusuyla ilgilenirler, ama hiç kendilerine dönüp de: "Ben acaba kendimi seviyor muyum?" diye sormayı hiç akıl etmezler. Bir kimse kendini beğenip, sevmiyorsa, nasıl olur da başkalarından bir sevgi ve ilgi bekleyebilir? Kendini sevmek demek ise, kişinin kendisi ile bir uyum içinde olması demektir. Belki siz de bu eski Çin atasözünü duymuşsunuzdur: "Bedendeki rahatsızlık, ruhta başlayan rahatsızlığın yansımasıdır yalnızca." Bu sözün doğruluğunu görmek için, herhangi bir hastaneye gitmek yeterlidir. Hasta olarak yatan insanların çoğu, aslında kalben yaralıdırlar. Sorunlarını çözmekte yetersiz kaldıkları ya da kimseden ilgi ve saygı göremedikleri için hastalanmışlardır. Beden, ruhla belli bir uyum ve ahenk içine giremezse, bunun bedelini hasta olarak öder. Hayatı planlama ile ilgili yaptığımız bir seminerde, bir katılımcının şu sorusu üzerinde tam bir hafta süreyle tartıştığımızı hatırlıyorum: "Mutlu olmak için, çevremizde ve kendi içimizde yer alan hangi etmenleri ya da öğeleri birbirleriyle bir uyum içine sokmak gerekir?" Sonuçta yedi nokta üzerinde anlaşmaya varmıştık: 1. Başarılı olma yaşantısı ve çevrenin bizim yaptıklarımıza onay vermesi, kabul etmesi ve saygı göstermesi. 2. Para ve mal-mülk edinmenin getireceği rahatlık ve haz duygusu. 3. Duygularımızın gelişmesi ve arkadaş, aile ve cinsellik gibi konulardaki insan ilişkilerinin düzenli olması. 4. Maddî imkânlara uygun bir hayat sürmek ve kişisel sınırlarımızı iyice tanımak, onlara uygun davranmak. 5. Kim olduğumuz ve nasıl bir kimse olmak istediğimiz konusunda bir fikrimizin ve bir plânımızın olması. 12 MUTLU YAŞAMA SANATI 6. Hastalanmamak için, sağlığımıza dikkat etmek. 7. Hayallerimizi gerçekleştirebilmek. Bir kaç yıl sonra bu seminerlerin birine, bir taşımacılık firmasının 45 yaşlarındaki genel müdürü katılmıştı. Geçirdiği ikinci kalp krizi sonrası, dinlenmeye geldiği Davos'ta, bizim seminerimize katılmaya karar vermişti. Hastanede geçirdiği günlerin, onu daha çok hasta ettiğini söylüyordu. Onu asıl yıkan, bedenindeki rahatsızlıktan çok, kendisiyle ilgili bazı gerçeklerin farkına varması olmuştu. Aslında onun asıl sorunu, ihtiyacı olan mutluluk yaşantısını bir türlü yakalayamamış olmasıydı. Geride kalan yirmi yıl boyunca, şoförlükten, genel müdürlüğe kadar giden uzun bir yol katetmişti. Güzel ve gösterişli bir kadınla evlenmişti, bir kızı vardı ve çevresinden takdir görmesini sağlayacak her türlü imkâna sahipti. Mutluluğu, mesleğindeki yükselişinde ve başkalarından daha başarılı olduğunu ispat etmekte buluyordu. Ama bu türlü bir mutluluk anlayışı, insanın diğer bütün kişisel özelliklerinden soyutlanmış bir özellik taşımaktaydı. Bunları, az önce sıraladığımız yedi nokta ile karşılaştırdığımızda: • Parayı, malını ve mülkünü, kendisine toplumsal bir yer ve statü kazanmak için kullanıyordu. Oysa yalnızca ona bir mutluluk duygusu ve bir haz verecek olan şeyleri yapmak, hiç aklına gelmiyordu. Ona gurur ve toplumsal değer getirmeyen ayrıntıları da önemsemiyordu. • Başarılı olma tutkusu, giderek aile duygusunun ve cinsel hayatın önüne geçmeye ve hatta, onların yerini almaya başlamıştı. Bu nedenle karısının, onun parasını kullanarak kendine genç bir sevgili bulması bile, dikkatini hiç çekmemişti. • Başarı ve kendini kabul ettirme stresi, ona iyice kendini kaybettirmişti. Kafasındaki bir hedefe ulaştıktan sonra, hemen bir yenisinin peşinde koşturmaya başlıyordu. Bir an bile, gücünün ve kapasitesinin sınırlarının nerede olduğunu düşünmüyordu. 13 MUTLU YAŞAMA SANATI Bütün bunlar, bir gün bürosunda çalışırken, göğsünde büyük bir yanma ve acı hissedene kadar sürmüştü. Hastaneye zorla yetiştirilip, yeniden hayata döndüğünde, anladığı bir şey vardı. Geçirdiği bu kalp krizi, bedenine, ailesine, sağlığına ve kendi içsel dengesine gösterdiği saygısızlık ve ilgisizliğin doğal bir sonucuydu. "Beni yalnızca başarılarım ayakta tutuyor" dediği günler, artık geride kalmıştı. Kendisiyle uyum içinde olmayan bir insanın, sonuçta nelerle karşılaşabileceği konusunda oldukça çarpıcı bir örnektir bu genel müdürün öyküsü. Kendini tek bir amaç uğrunda hırpalayan bu kişiyi, ihmal ettiği öğelerden biri olan "sağlık" hasta etmişti. Eğer, insandaki genel uyumu sağlayan her öğeye gereken değeri ve önemi vermezsek, onların intikamı işte böyle oldukça ağır olmaktadır. Karşılarında bir kahraman gibi görünmek istediği kişiler, artık ona acıyorlardı. Karısının onu aldattığını bilenler ise, onun ne denli kötü bir durumda olduğunun zaten uzun zamandır farkındaydılar. Yani, üzerinde o çok durduğu "başarılı iş adamı imajı" yıkılıp, gitmişti. Aslında bu kişi, toplumun bizi yönlendirmek istediği biçimden farklı davranmamıştı. Bu biçim ise, insanları ve onların hayatlarını küçük parçalara bölmek, böylece bütünün işleyişi hakkında bilgi sahibi olmalarını önlemek anlamım taşımaktadır. Böyle bir durum içine girince, artık hayatımız bizim elimizden ve inisiyatifimizden çıkar ve uzmanlar ile otoritelerin yardımları olmaksızın bir adım bile atamaz oluruz. Eğer çevrenize dikkatle bakarsanız, bu türlü gelişmelerle ilgili birçok örneği rahatlıkla bulabilirsiniz: • Cinsel hayatımızla ilgili yönlendirmeler, uzun zamandan beri kendi içgüdülerimiz, ihtiyaçlarımız ve hayallerimiz tarafından değil de, üniversitelerdeki bilim adamları, cinsel bilim uzmanları, terapistler, psikologlar ve bu konuda bir sürü yayınlar yapan medya tarafından belirlenmektedir. • Doğal bir süreç olan doğurma işlemi, tıbbî müdahale egemenliğine girmiş durumdadır. 14 MUTLU YAŞAMA SANATI • Yine her günkü gazete haberlerinden, insanların sorunlarını halletmek için, karşılıklı görüşme ve konuşma yerine, işlerini avukatlara ve mahkemelere bıraktıkları haberlerini okuyoruz. • Hayatlarına bir eşle birlikte daha büyük bir değer katmayı ve tek başına elde edilebilecek olandan daha fazla bir mutluluğa ulaşmayı bilenlerin sayısı, gün geçtikçe daha da azalıyor. Olaylar arasında bir denge ve uyum sağlamaya çalışmak yerine, mutluluğu yakalayabilmek için dış çevreden yardım bulmaya çalışıyoruz. Ama bu yolla yalnızca "klişe çözümler" edinebiliyoruz. Belki bu çözümler, kişilere biraz mutluluk esintisi getirebilirler, ama hiç kimseyi tam anlamıyla mutlu edemezler. Bu konuda, insanların acı duygusu ile ilgili davranışları ilginç bir örnek oluşturur. Başımız ağrıdığında, bedenimizin bize karşı bir tavır aldığını sanırız ve hemen "bize kim yardımcı olabilir?" diye düşünmeye başlarız. En kolay çare olarak da, bir hap yutar ve bu olayı unutmaya çalışırız. Hiç başınız ağrıdığında şöyle düşündüğünüz oldu mu? "Bu ağrı ile bedenimdeki doğal uyarı sistemi, bana, herhangi bir yerde bir sorun olduğunu göstermeye çalışıyor. Nerede sorun olduğunu ve bunun neden doğduğunu anlamak, sonra da sorunu kökünden halletmek gerek." Başka türlü söylersek; "başağrısmı doğuran nedenler arasındaki uyumu sağlayabilirsem, ağrım geçer" diye aklınızdan geçirdiniz mi? Belki burnumun sinüslerinde bir rahatsızlık vardır, belki de sırtımın ağrısı, oraya vuruyordun Bir ihtimal, ba-şağrısı bedensel bir problemden değil de, düşüncelerimi rahatsız eden ve bir süredir unutmaya çalıştığım bir konudan kaynaklanıyor olabilir. Bunlardan hiç biri, başağrısmı geçiren bir hapla iyileştirile-mez. Belki acı hissi ortadan kalkar, ama onu doğuran nedenler tedavi edilmedikçe, ağrı her an yeniden kendini gösterebilecektir. "Unutmaya çalışmak" ise, bizi her zaman yanlışa sürükler. Sebebi ortadan kaldırılamayan ağrılar, kendilerini, daha yoğunlaşmış bir şekilde yeniden ortaya koyarlar. Belki gece rüya- 15 MUTLU YAŞAMA SANATI MUTLU YAŞAMA SANATI larınıza girer, belki de sizi alkolik yapar, ama sonuçta mutlaka kendim bir biçimde size kabul ettirir. İşte bundan yaklaşık 2.000 yıl önce Çinli'leri az önce yazdığımız şu sözü söylemeye iten de, bu konudaki tecrübeleridir: "Bedendeki rahatsızlık, ruhta başlayan rahatsızlığın yansımasıdır yalnızca." Eğer bizi mutsuz kılan faktörler arasındaki dengeyi ve uyumu sağlamaya çalışmazsak, sürekli bir mutluluğu elde etme konusunda hiç bir şansımız yok demektir. "Kendimizle ve evrenle bir olmak" demek, davranışlarımızı, şu iki ilkeye göre ayarlamak demektir: 1. Kendimiz için neyin doğru olduğunu bilmek ve bunu uygulamak. 2. Kendimizi evrendeki büyük düzenle uyum içine sokmak ve oradaki en ufak bir öğeyi bile değiştiremeyeceğimizi bilerek, bu doğal düzene ayak uydurmak. Tanıdığım insanların çoğu, ne kendileri, ne de doğal düzen (doğal hayat) ile uyumlu olarak yaşamayı başaramamaktadır-lar. Çünkü ne istediklerini ve kendileri için neyin doğru olduğunu bilememektedirler. Bu konuda onlara söylenenler ve gösterilen hedefler ise, tamamen başkalarının arzu ve istekleri doğrultusunda oluşmuş olan şeylerdir. Günde bir ya da iki kez, sessiz bir köşeye oturmak ve kendi içinizin sesini dinlemek, uyum ve huzuru bulmak için tek başına yeterli değildir. Ama eğer benim 20 yıllık şahsî tecrübeme güvenecek olursanız, şunu söyleyebilirim ki, bu antrenman, mutluluğa giden yoldaki ilk ciddî adım olacaktır. Ama tabii bu konuyu ciddiye almak ve çabuk bir başarı beklentisiyle, bir ya da iki hafta içinde bu çalışmadan vazgeçmemek şartı ile. Eğer hergün bu uğurda çalışma yapma fedakârlığını göste-rebilirseniz, kendinizde ortaya çıkan gelişmeleri farkeder ve küçük adımlarla ileriye doğru gittiğinizi görebilirsiniz, bu da size, devam etme konusunda bir moral ve bir güç verir. Yalnızca iyi bir geleceği arzulayan ve o uğurda yaşayan bir kişi, bugün elde edebileceği mutlulukları kaçırıyor demektir Geçenlerde bir radyo programında dinlemiştim. Konuşmayı yapan kişi, hayatın zorluklarına göğüs gerebilmenin tek' çaresinin, daha mutlu ve daha güzel bir geleceği hayal etmek olduğunu söylemişti. Aynı kişi, elimizdeki tüm imkânları ve güçleri, çocuklarımız ve onların da çocuklarına daha iyi bir dünya bırakmak uğrunda seferber etmemiz gerektiğini, bunun da bizim en büyük görev ve sorumluluğumuz olduğunu iddia etmişti. Ama kendi mutluluğumuza nasıl ulaşacağımız konusunda, tek bir söz bile söylememişti. Bu konuşmayı yapan profesör, bütün bunları mevkisinin ona verdiği güvenle, otoriter ve kesin ifadeler kullanarak söylüyordu. Kendisinden ve bilgisinden emindi. Bu türlü kişiler toplumlarda her zaman vardırlar ve bizlere hep birşeyleri "umut etme" yönünde telkinlerde bulunurlar. Ama bence bu kişiler aslında bizleri hiç de ciddiye almıyorlar, hatta enayi yerine koyuyorlar. Öyle bir hava yaratıyorlar ki, birgün birileri olağanüstü bir biçimde gelip, bugün bizlerin vazgeçtiği tadlar ve mutluluklar da dahil olmak üzere, herşeyi mucizevî bir şekilde değiştirecekler ve herşey daha iyi olacakmış gibi bir hisse kapılmak zorunda bırakıyorlar bizleri. Oysa bunca yıldır ben hep çevreme bakınırım ve hiç de böylesi mucizeler yaratan kişiler ya da kurumlarla karşılaşamadım. Tam tersine, hergün biraz daha artan bir biçimde farkediyorum ki, insanlara umut dağıtan ya da insanların onlardan yardım bekledikleri kişiler, aslında herkesten daha güçsüz ve daha çok yardıma muhtaç durumdalar. Bunu farkettikten sonra, bize tercih edebileceğimiz iki seçenek kalıyor: 1. Sürekli olarak, güvenebileceğimiz yeni kişileri aramak ve onların aracılığı ile daha güzel bir geleceği umut etmek. 2. Yalnızca kendimize ve kendi çabamıza güvenmek ve bunun 16 17 bize getirecekleri ile yetinmek. Buradaki en önemli öğe, bilinçli olarak "burada ve şimdi" yaşamak esasını temel almaktır. Hep geleceği beklemek ve o uğurda yaşamak yerine, bugünü ve elimizdeki imkânları en iyi şekilde kullanmak zorundayız. Çoğu insan, karışlaştıkları sorunların çözümü ile doğacak olan sorumluluğu başkalarının üzerine ya da kadere atmak eğilimindedir. Gelecekten korkmak da, bizleri yine aynı tür bir davranışa yöneltir. Oysa gelecekten korkmanın, şu anda hiç bir anlamı ve geçerliliği yoktur. Burada ve şu anda mümkün olanı ve elinden geleni yapan bir kimse, hiçbir zaman gelecekten korkmaz. Ya da başka türlü söylersek: İçinde yaşadığı anı değerlendiren ve mutluluğu günlük yaşantısında bulan bir kişi, birilerinin gelip de, onu mutlu edeceği bir gelecek gibi belirsiz bir vaade inanmaz, çünkü buna ihtiyaç duymaz. Geçtiğimiz yaz, her yıl olduğu gibi, dağlarda bir tatile çıkmıştım. Uyku tulumu, sırt çantası, mutfak araç-gereçleri ile donanmış bir vaziyette, 2000 metreye çıktım. Hergün sekiz-dokuz saat boyunca, yemyeşil tepelerde ve ovalarda dolaştım, durdum. Amacım, kendimle başbaşa kalabilmek ve kendimi "burada ve şimdi" yaşamaktı. İkinci günde, tam yürüyüşe çıkmışken, şiddetli bir yağmur bastırdı. Yürümeye ve tepeye doğru çıkmaya devam edince, Ağustos ayının ortaları olmasına rağmen, kar yağmaya başladı. Az sonra çıkan güneş ise, karları eritti ve zemin iyice kaygan ve tehlikeli bir hal aldı. Yanlış atacağım bir adım, beni yüzlerce metrelik uçurumlara düşürebilirdi. Adımlarıma dikkat etmez ve tüm dikkatim ile düşüncelerimi bir sonraki adım üzerinde yoğunlaştırmazsam, tehlike ile burun buruna kalacaktım. Birden bütün hayatım bir film şeridi gibi gözümün gününden geçti. Böyle bir şey, daha önce hiç başıma gelmemişti. Eğer o anda bütün gücümü kullanarak doğru olan şeyi yapamazsam, belki de bunu hayatımla ödeyecektim. Siz hiç bir "an"ın, hayatınızın geri kalan bölümü için taşıdığı 18 MUTLU YAŞAMA SANATI önemi düşündünüz mü? Ya da hiç böyle bir "an"ı yaşadınız im? Belki bütün hayatınız boyunca, bir arzunun gerçekleşmesini hayal ettiniz. Hergün bu konuda bir karar vermek ya da sorunları nasıl aşacağınızı düşünmek için yeterince zamanınız oldu. Ama sonuçta, ne yapacağınız konusunda verdiğiniz karar, bir "an" içinde gerçekleşti. "Evet" ya da "hayır" dediğiniz o "an" da. İşte böylesi "an"lar, hayatımızın geri kalan bölümünün nasıl geçeceği, zafer ya da yenilgi, mutluluk ya da mutsuzluk gibi konuları belirlerler. Eğer "burada ve şu anda" yanlış bir karar vermişsek, daha sonra bunun şu ya da bu biçimde düzeleceği konusunda bir umut taşımak, boşuna olur. Ben de her yıl niçin dağlara tırmandığımı, sonra gece tek başıma uyku tulumunun içinde böylesi sonuçlara vardığımı tam olarak bilemiyorum. Aslında bütün hayatımız, değişik biçimlerde oluşan "an"ların bir bileşkesinden ibaret. Çünkü sürekli olarak, bizi mutlu edecek ya da mutsuz kılacak kararlar alırız. Burada kendimize şu soruları sormamız gerekir: • Kararı hemen alıyor muyuz, yoksa bunu ileriye ve geleceğe mi bırakıyoruz? • Önce düşüncesizce bir "evet" deyip de, sonra günlerce bu yanlıştan dolayı acı mı çekiyoruz? • Yoksa, başka birini kırmamak ya da onun gözünde kötü kişi olmamak için, "evet" demeyi istediğimiz bir durumda "hayır" mı diyoruz? • Ya da, her "an", o "anın" gerektirdiklerini mi yapıyoruz? Sanırım siz de: "Annemin dırdırından bıktığım için, yirmi yıl önce kocamla evlenmiştim. Bana hiç bir kötü söz söyleme-yen ilk insandı, böyle birini sevebileceğini düşünmüştüm" türünden sözleri sıkça duymuşsunuzdur. Belki değişik biçimleri ile biz bile, bu türlü düşüncelere kapılmış olabiliriz. Bir anlık kararlarda yapılan hatalar, günler hatta yıllar boyu bizi yanlışlıkların içinde çırpınmaya ve mutsuz olmaya itebilir. Ben, böyle bir hataya düşmemek için, hayatımı üç ayrı alana bölmüş durumdayım. 19 MUTLU YAŞAMA SANATI • Hayatımın geri kalan bölümü. Bununla ilgili olarak yaptığım kesin tasarılarımı "Hayat Kitabı"na yazarım. • İçinde bulunduğum gün. Elimden geldiğince, özgür ve mutlu yaşayabilmem için ne gerekiyorsa, onu yaparım. Böylece bana neler getireceğini bilmediğim gelecekten korkmama da gerek kalmaz. • Yaşadığın an, yani burada ve şimdi. O an neyi gerektiriyorsa, onu yerine getiririm. Yaşarken, hayatımın her anının, bir daha yaşanamayacağı-nı ve yerine getirilemeyeceğini düşürünüm. Eğer zamanı gelen ve yapılması gereken bir şey varsa, hiç geciktirmeden onu yoluna koymam gerekir. Yoksa belki bir daha, o iş için gerekli imkânı ve gücü bulamayabilirim. Belki az sonra, haftalardır üzerinde düşündüğünüz bir konu ile ilgili bir karar vereceksiniz. Zamanı gelmiştir, kararı verip, adımı atmanız gerekmektedir. O halde bu seçimi, bir gün sonraya bırakmanın hiç bir anlamı yoktur. Kararı alın ve o işe girişin. Yoksa hâlâ klasik bahanelerle, karar vermekten kaçınıyor musunuz? Karar vermekten çekiniyor ve "yarın da bu kararı verebilirim" diye düşünüyorsanız, bu günün işini yarma bırakmış oluyorsunuz. Ama yarın da, o gün verilmesi gereken kararlar olacaktır. Onlar ne olacak? Hayatı hep ileriye doğru uzatarak mı yaşayacaksınız? Bugün bütün enerjinizi aynı konu üzerinde toplayıp, daha güçlü bir biçimde hareket edebilme imkânınız varken, yarın bu gücü bulamayabilirsiniz ya da daha başka kararlar almak zorunda kaldığınız için, gücünüz ikiye bölünür. Çünkü yarın, belki daha önceki günlerden ertelemiş olduğunuz kararlar da üs-tüste yığılacak ve içinden çıkılmaz bir durumla karşı karşıya kalacaksınız. Günümüzün stresli ve aceleci hayat temposu, bizi yalnızca kendimize değil, "şimdi ve şu anda" kavramına da yabancılaştırmış ve uzaklaştırmıştır. Haksız mıyım dersiniz? • Çalışırken, aklımız bizi akşam evde bekleyen sorunlarla doludur. 20 • Yemek yerken, işten bahsederiz. • Cinsel eylem sırasında, daha sonra bize eleştiri gelmesin endişesi ile herşeyi doğru yapıp, yapmadığımızı düşünürüz. • Bir karar alırken, başarısız olmamız halinde, arkasına sığınabileceğimiz bir cevap ya da bahaneyi önceden hazırlamaya çalışırız. Aslında hiç birimiz "şu an"ı ve "şimdi"yi yaşamıyoruz. Gelecekten korkuyor, daha iyi bir yarının özlemini duyuyor, güzel şeyleri hayal ediyor, geçmişteki mutlu günleri anıyor ya da kendimizden ve yerimizden şikayet ederek, başka bir yerde başka şartlarda herşeyin daha iyi olacağını düşünüyoruz. Sürekli olarak kendimizden ve şu anda çözmemiz gereken sorunlardan kaçıyoruz. Bu kaçış eylemini haklı gösterecek bahaneleri ise, hepimiz çok iyi biliyoruz: • "Mahcup olmaktansa, bu işe hiç girişmem daha iyi." • "Gel, bu konu üzerinde konuşmayalım, yoksa aramızda yine bir tartışma çıkacak." • "Doğru, bu işi bugün yapmam gerekiyor, ama yarın da yapsam bir şey değişmez." • "Bu işi benden daha iyi bilenlere bırakmak en doğrusu." • "Çoğunluğun fikrine katılıyorum." Böyle yaparak, geçtiğimiz günleri, bu güne taşımaktayız. Bu kez bugün çok yüklendiği için de, sıkıntıdan kurtulabilmek amacıyla, onları yarına ertelemeyi seçiyoruz. İşte çoğumuzun davranışlarını belirleyen zaman olgusu, bu şekilde işlemektedir. Şu anda yapmamız gereken herşeyden kaçmayı tercih ediyoruz. Bu davranışı haklı gösterecek olan bahane de hemen hazırdır: "Evet, bunu hemen yerine getirmeliyim, ama ne yazık ki, yeterli zamanım yok." "Şimdi ve şu an"dan kaçmak, aslında kişinin kendisinden kaçması ile eşanlamlıdır. Çünkü "burada ve şimdi" yaşamak demek, içinde bulunulan anda kendi kişiliğimizle işin içine katılmak, onunla birlikte yaşamak anlamına gelir. "Ben bunu yapamam" dediğimizde, gelecekte bu işi yapabilecek bilgiyi öğrenme umudunu içimizde taşıyor ve bu umuda 21 sığmıyoruz demektir. Ama öte yandan bu türlü davranmak, öğrenme için gereken motivasyon ve isteği de ortadan kaldırmaktadır. Eğer o işin içine girip, başarılı olmamı engelleyen ve bu nedenle de öğrenmem gereken şeyleri tesbit edemezsem, neyi öğreneceğimi nasıl bilebilirim ki? "Şu anda bunu başaramayacağım, en iyisi bunu tam olarak öğrenene kadar bekleyeyim" demek yerine, "şu anda yapmam gerekeni, elimden geldiğince yerine getireyim. Eğer bir sonuca varırsam, çok iyi olur. Yok eğer başarısız kalırsam, o zaman da neyi ve nasıl öğrenmem gerektiğini, yani bende neyin eksik olduğunu iyice anlamış olurum" diye düşünmek, bence daha doğrudur. Size "burada ve şimdi yaşamak" üzerine anlatmaya çalıştıklarım, belki biraz teorik gelmiş olabilir. Ama bu, bizim günlük yaşantımızdır. Akşam dalgınlıkla bir yere koyduğunuz otomobi- . linizin anahtarlarını sabahleyin acele ile bulamıyorsanız, işte bizim sözünü ettiğimiz durumla karşı karşıyasınız demektir. Anahtarı normalde koymamız gereken yere koyarken, aklımız başka yerde olduğu ya da başka bir şey düşündüğümüz için, onu her zamankinden farklı bir yere bırakırız. Çünkü düşüncemiz "burada" değildir ve böylece "şimdi" yapmamız gerekeni, doğru olarak yerine getirmemişizdir. Oysa bu iş için gereken konsantrasyon, yalnızca bir "an"lıktır. İşte o bir "an"lık yanlış karar, bize ertesi gün belki de beş-on dakika kaybettirmiş ve anahtarı ararken zaman kaybetmenin yanısıra, sinirlerimizi de gerginleştirmiş olur. Geçen bölümde anlatmış olduğum egzersiz biçimini hatırlıyor musunuz? Hani, sessiz bir köşeye çekilip, on beş dakika ya da yarım saat süreyle, bedenim ve ruhum gevşeyene dek, derin ve sakin nefes alma ile ilgili çalışmayı? Ve bu anda aklımdan tekrarladığım: "Şu anda kendimle ve evrenle bir olduğumu ve birleştiğimi hissediyorum" şeklindeki formülü? İşte bu egzersiz, bana, kendimle konuşabilme ve kendimi dinleme fırsatını veren bir çalışma biçimidir. Ve yirmi yıllık tec- MUTLU YAŞAMA SANATI rübem bana, bunun "burada ve şimdi" yaşamak konusundaki en iyi antrenman olduğunu göstermiş durumdadır. Eklemem gerek ki, ilk yıllarda ben de bunu düzenli bir biçimde uygulayabilmek için, epeyce zorlanıyordum. Çoğu kez kendi kendime: "Yorgunum, yarın yapsam ne olur sanki?" ya da "ama bu sabah çok işim ve acelem var, idmana ayıracak zamanım da hiç yok" diyordum. Ama geçen yıllar boyunca şunu son derece kesin bir şekilde anladım ki, benim için kendimle başbaşa kaldığım ve "burada ve şu anda" yapmam gereken şeyi yaptığım bu çalışmadan daha önemli hiç, ama hiç bir şey yok. Ve ben ancak bu kendime saygıyı koruduğumda, yani gerekeni, gerektiği anda yaptığımda mutlu olabiliyorum. İnanın bana, hergün on beş dakikayı kendinize ayrılıp, kendinizle biraz daha yakınlaştığınızda, mutlu bir hayata doğru giden yolda ilk adımları atmış olacaksınız. Unutmayın, bu yolda sizi kimse engelleyemez, sizden başka. ^ş-5 23 22 MUTLU YAŞAMA SANATI 3 Hayatınızın geri kalan bölümü için bir plan yapmak ne demektir? İnsanların çoğunun hayatlarını, iki ayrı bölümde incelemek mümkündür. Birinci bölümde, başka kişilerin bizim üzerimizde etkili oldukları dönem vardır. Bu süre içinde onlar bizi, kendi istek ve hayallerine göre yetiştirmek için gayret gösterirler. Hayatımızın ikinci ve geri kalan bölümünde ise, bu yetiştirme tarzının üzerimizde yarattığı etkilerin izlerim silmeye ve kendimize özgü bir hayat kurmaya çalışırız. İçimizden bazıları, hayatlarının akışı içinde bu zincirlerden kurtulmayı başarırlar. Ama çoğumuz, bu zincir ve engelleri aşamadığımız için, hiç bir zaman kendi gerçek istek ve ihtiyaçlarımızın farkına varamadan yaşar, gideriz. Geçenlerde bir dergide, ünlü Amerikan firması Coca Cola'nm Amerika'nın dışındaki üretim birimlerdeki cirosunu 2.000 yılına kadar, tam üç kat arttırmayı planladığını okudum. O zamandan beri, Amerika dışındaki firmalar, gerçekleşmesi arzulanan bu stratejiye uymak için gereken planları, tüm detayları ile hazırlamaya çalışmaktalar. Bu planlara göre, 21. yüzyıla girerken Güney Afrika, Şili, Norveç ve Kore gibi ülkelerde şu andakinden milyonlarca daha fazla kişi, içindeki bileşimi üreticisinden başka kimsenin bilmediği bu gazozlardan içiyor olacaklar. Bu kişilerin gerçekten susayıp-susamadıkları ve arzuladıkları tadın bu gazozun tadı gibi olup-olmadığı, üreticiler için hiç de önemli değildir. Çünkü onlar, kendi gerçek istek ve ihtiyaçlarına göre değil, reklâmların onları yönlendirmesine göre davranmakta ve tercihlerini bu biçimde belirlemektedirler. "Coca Cola iç, böylece susuzluğun geçer ve genç kalırsın" şeklindeki reklâm sloganım yeterli miktarda dinleyen ve okuyan bir kişinin, tercihini bu yönde kullanmasına da şaşırmamak gerekir. Bizi böylesine aldatan, kandıran ve yönlendirenler yalnızca Coca Cola üreticileri ve benzerleri değildir. Politikacılar, devlet, 24 MUTLU YAŞAMA SANATI öğretmenler, otomobil sanayi ve bizim, mallarını satın almamızı isteyen diğer bütün branşlar da aynı biçimde davramrlar. Çünkü onların planlan içinde de, iyi niyetli, itaatkâr ve satın alma tutkusuyla dolu olarak yetiştirilen biz "örnek vatandaşların, manipu-le edilmeleri gerekliliği yer alır. Herkes bizim için ve bizi elde etmek için bir plan yapar. Ama acaba hangimizin kendi hayatımız için bir planı vardır? Eğitim ve yetiştirilme tarzımız, bizim, gerektiği zamanda sistemin çarklarının arasında zahmetsizce ve güçlük çıkarmadan ezilmemizi sağlamak üzere düzenlenmiştir. Karakter yapımız daha biz beş ya da altı yaşındayken, kesine yakın bir biçimde belirlenir. Çünkü o dönemlerde, bize söylenen herşeye inanmak zorunda ve durumunda bulunuruz. Ama birçok insan bu tehditlerin, korkutmaların, şokların ve çelişik yaklaşımların etkilerini bir ömür boyu taşırlar ve bunların oluşturduğu acılardan kurtulmayı da başaramazlar. İçlerinden ancak bazıları günün birinde, geçirdikleri olumsuz tecrübelerden ders almayı ve kendi hayatlarını kendi istek, hayal ve beklentilerine göre kurmanın adımlarını atmayı başarabilirler. Kişinin kendi hayatının iplerini kendi eline alması, yani düşünce ve davranışlarını ona göre ayarlayabileceği bir hayat planı yapması ve bunun temeline de, kendi gerçek istek ve ihtiyaçlarını yerleştirmesi ne demektir, bilir misiniz? Böylesi bir kişi, artık: • Kimseye neyi ve nasıl yapması gerektiğini sormaz, çünkü kendisi için neyin doğru ve neyin yanlış olduğunu, gayet iyi tesbit edebilmektedir. • Kendi değer yargılarına sahiptir ve davranışlarını ölçmek ve değerlendirmek için, başkalarına ihtiyaç duymaz. • Diğer kimselerin destek, beğeni ve övgülerine ihtiyaç duymaz. Çünkü artık kendi kendisini değerlendirebilmekte ve kendi doğrularını ortaya koyup, onlara göre yaşayabilmektedir. Zor anlarda, kendi tesbit ettiği ve yazılı olarak kayda geçirdiği "hayat planı"na uygun davranır ve başkalarının akıl vermesine imkân tanımaz. • Yaptığı herşeyi, yapmak istedikleri ile karşılaştırarak, değer- 25 ro en •03 E.K BE.İ2 MUTLU YAŞAMA SANATI MUTLU YAŞAMA SANATİ nnda onları bunaltan bazı konuları anlatıp, bilinçlerine çıkarırken, haykırışlar ve gözyaşlarına boğulmuşlardı. Çünkü bunları daha önce hiç kimse ile paylaşma imkânı bulamamışlar ve belki kendilerine bile itiraf edememişlerdi. Genç bir kadın, öğlene kadar, küçük bir çocukken, babası tarafından nasıl tecavüze uğradığını anlatmıştı. Altı yaşından, oni-ki yaşma kadar süren ve kısa aralarla tekrarlanan bu rahatsız edici durumda onu daha da yaralayan şey, annesinin bütün bu olup-bitenleri bildiği halde, hiç bir şey söylememesiymiş. Tabii bu, biraz uç bir örnekti. Ama ben diğer örneklerdense, sizlere bunu aktarmayı tercih ettim. Çünkü, öncelikle insanların kendi geçmişleriyle bir hesaplaşmaya girişmelerinin ne denli ciddî ve önemli bir olay olduğunu göstermek istedim. İkinci olarak ise, ilk kez bu olayda, bir insanın onu bunaltan bir anısını dışarı dökmekle, nasıl rahatladığını yaşamamı, size aktarmayı arzuladım. 3. Adım Eğitim sistemimizin sizi içine hapsettiği kafesten kurtulun, bırakın hayal ve fantazileriniz serbest kalsın ve özgürce uçuşsunlar beyninizin içinde. Düşüncelerinizin önünü açın, bastırılmış duygu, özlem ve rüyalarınıza kendilerini size tanıtma fırsatını verin. Hiç bir engel tanımadan düşünmeye çalışın ve aklınıza gelen herşeyi, "Hayat Kitabı"nıza yazın ve kaydedin. "Bu da pek saçma" ya da "bunu düşünmek bile istemezdim" veya "aklıma gelmesi bile ayıp, utanıyorum" ve "benim bunu gerçekleştirmem mümkün değil" gibi karanlık görüşlerin, zihninizi bulandırmasına izin vermeyin. 4. Adım Geçmiş ile geleceği, çocukluk dönemi acıları ile şimdiki anın gerçeğini birleştirmeye çalışın. Kendi hakkınızda, şimdiye kadar elde ettiğiniz bilgileri, bir mozayiğin parçaları gibi bir araya getirin. Onları, sizin gerçek hedef ve tasarımlarınıza uyacak bir plan halinde düzenleyin. Geçen bölümde size açıkladığımız ve yedi noktadan oluşan Hayat Planı'nızla ilgili söylediklerimizi hatırlıyorsunuz sanırım. Eğer yapacağınız plan için, bir temel ve bir çatı arıyorsanız, o ye- di noktadan faydalanabileceğinizi aklınızdan çıkarmayın. Belki aşağıdaki sorular da, sizin kendi Hayat Planı'nızı hazırlamanızda, size yardımcı olabilirler: • "Gerçekten de arzu ettiğim mesleği mi yapıyorum?" • "Mutlu yaşayacağım diye, gerçek ihtiyacımdan fazlasını mı kazanmaya çalışıyorum?" • "Hiç hoşuma gitmese bile, bazı insanlarla boşuna mı konuşup, zaman kaybediyorum?" • "Eşimle oturup da, ciddî şekilde sorunlarımızı görüşeceğimiz yerde, niçin yıllardır bunu yapmaktan kaçmıyor ve beraberliğimizi bir cehennem azabı içinde sürdürmeye devam ediyoruz?" • "Bir türlü kesin bir karar verip de "evet" ya da "hayır" diyemediğimiz için, yıllardır bize sıkıntı veren bazı konulan niye halletmekten kaçınıyoruz?" • "Huzuru bulmak için nelerden vazgeçmem gerekir, peki bunu bugüne kadar niçin yapmadım?" Belki bu yağmur gibi gelen uyarılar sizi biraz şaşkınlığa itmiştir. Hatta büyük bir ihtimalle: "Gelecek için bir plan yapmak bu kadar zorsa, ben en iyisi bu işten vazgeçeyim" diye düşünmeye bile başlamış olabilirsiniz. Bana soracak olursanız, yıllar süren bir takım tecrübeler sonucunda, size şunu söyleyebilirim: Hayat Planı'm tek bir günde oluşturmak mümkün değildir. Bu plan daha çok, kişinin içinde gelişen bir sürecin sonucunda ortaya çıkar ve eğer yolunu kesmezseniz, kendini belli eder. Hayat Planı ile ne kadar ciddî olarak ilgilenirseniz, olaylar a-rasındaki ilişki ve bağlantılar da, kendilerim o kadar daha net ve kesin bir biçimde belirtirler. Eğer hergün kendinize bir ya da iki kere onbeş dakika süreyle zaman ayırıp, sakin bir köşede kendinizle başbaşa kalmaya ve içinizin sesine kulak vermeye niyetlendiyseniz, bu uygulamalann sonunda, ne demek istediğini daha iyi anlayacağınıza eminim. Hayatınızın geleceğini belirleyen planın hazırlanması konusunda, gelecek sayfalarda size yarayacak yeni bilgileri bulabileceksi- PİS niz. 29 28 MUTLU YAŞAMA SANATİ MUTLU YAŞAMA SANATI 4 Başkalarına değil de, kendine inanmak konusunda kesin kararlı olmak Hiç düşündünüz mü, inanç ile şüphe arasındaki farkın ne olduğunu? İkisi arasındaki tek fark, küçücük bir "hayır" sözcüğünde gizlidir. "Ben bu işi yaparım" dediğinizde, o işi yapabileceğiniz konusundaki inancınızı belirtmiş olursunuz. Ama eğer: "Yapmak istiyorum, ancak içimde acaba başarabilir miyim?" korkusu var" diyorsanız, kendinize ve yeteneklerinize hiç de güvenemediğinizi ortaya koyarsınız. Kendine güvenenler, adeta dağları devirirlerken, kendilerinden şüphe edenve korku içinde olanlar, bütün hayatları boyunca zorlanırlar, engeller arasında boğuşurlar ve sonuçta da başarısız olurlar. Peki neden böyledir bu, bu iki davranış biçimini birbirinden ayıran fark nedir? Bir kaç yıl önce Alman vatandaşları arasında yapılan bir araştırmada, onlara nelere inandıkları sorulmuştu. Gelen cevapların çoğu, "Tanrı'ya, eşlerine, daha iyi bir geleceğe, adalete, gelişmeye" şeklinde iken, ankete katılanların yalnızca %20'si kendilerine inandıklarını söylemişlerdi. Acaba bunca insanın, olabilecek her türlü şeye inanmalarına rağmen, bir türlü kendilerine inanmak ve güvenmek istememelerinin sebebi nedir? Aslında bunun niçin böyle olduğunu hepimiz gayet iyi biliyoruz, çünkü hepimiz aynı eğitimden geçtik. Daha çocukluğumuzdan itibaren, eleştirel ve bencil yönlerimiz törpülenmiş ve "sen bir şey bilmezsin, herşeyi senden daha iyi bilenlere bırakmazsan, hep kaybedersin" tehditleri ile bireysel bilincimiz baskı altına alınmıştır. Şimdi hepiniz sakince ve üzerine basa basa şu cümleyi bir kez tekrarlayın: "Ben bu dünyada kendimden başka bir kimseye inanmıyorum!" Bunu söylerken neler hissettiniz? Kendinizi ferahlamış ve huzurlu buldunuz mu? Yönettiğim seminerlerde, katılanları bu yönde teşvik edip, bu cümleyi söylemelerini istediğimde, genellikle onların "evet, ama, şey" gibi sözlerle cümlelerine başladıklarını ve sonra da, uzun uzun hiç bir şeyin pek de öyle kolay olamayacağını anlattıklarını gözlemledim. Bugüne kadar daha hiç kimse bana, kendine inanmanın niçin bu kadar güç olduğunun inandırıcı ve doyurucu bir açıklamasını yapamadı. Halbuki daha zor olan, kendi dışımızdaki ve çoğunu doğru-dürüst tanımadığımız kişilere inanmak ve güvenmektir. Katılımcılardan bir tanesi, herşeyi gören, herşeyi duyan, herşeyi yöneten, herşeyi bilen ve yalnızca bizim iyiliğimizi ve mutluluğumuzu isteyen bir Tanrı'nın bulunduğunu ve ona güvenip, inanmanın en doğru hareket olacağını söylemişti. Evet ama, bu amaçları taşıyan bir Tanrı'nın kesinlikle var olduğunu kim söyleyebilir? Tanrı, eğer varsa, bugüne kadar insanlara ne mutluluk, ne de sonsuz bir barış getirmemiştir. Bence o, hiçbir şeye karışmadan bütün bu oluşumları izlemekte ve insanların nasıl olup da bu dünyayı bir cehennem haline getirdiklerini ve birbirlerine eziyet etmekte olduklarını üzülerek görmektedir. Buna rağmen milyarlarca kişi Tanrı'ya inanmaktadır. Siz onların niçin böyle davrandıklarını anlayabiliyor musunuz? Ama beni asıl ilgilendiren, inancın çok kesin bir biçimidir, yani, beni şimdi ve şu anda şüpheler içinde kıvrandırmak yerine, ileri götürecek ve yarınlara hazırlayacak olan bir inancın nasıl olması gerektiğidir. "Beni bugün, burada ve şu anda kavrayacak ve hayatımın geri kalanım iyi şekilde geçermeme yarayacak olan inanç" sözüyle neyi kastettiğini anlıyor musunuz? Daha küçük bir öğrenciyken, din dersi öğretmenini bu konuda sorduğum sorularla kızdırırdım. O da en sonunda bana "eğer sen kendine yardım edersen, Tanrı da eder" diyerek, tartışmayı keserdi. O gün bu gündür, bu söz hiç aklımdan çıkmaz. Bunun üzerine ben de: "Eğer Tanrı, ben kendime yardım etmeye başladıktan sonra işe karışacaksa, ona ne ihtiyacım olabilir 31 30 i Illlı II -ı MUTLU YAŞAMA SANATI lere böylesine ilgi duymalarının bazı sebepleri vardır: 1. Yıllar boyu, kendilerini, herşeyi onlardan daha iyi bilen kimselere teslim etmeleri istenmiş ve hep bu yoldaki telkinlerle eğitilmişlerdir. 2. Sorumluluğu kendi üzerlerine almak yerine, herhangi bir-şey ters gittiğinde, suçu yükleyebilecekleri başka insanların varlığına ve onlara inanmaya kendilerini ahştırmışlardır. 3. Kendi kendilerini sevmezler. Kimisi kendini şişman, kimisi çok zayıf, bazısı kısa, bazısı fakir, bazısı aptal ya da sadece bir ev kadını veya küçük bir memur, belki de bir işçi çocuğu olarak görürler. Kendini sevmeyen ve beğenmeyen birisinin, kendine inanmasını ve güvenmesini de bekleyemezsiniz. İnanmak önce düşüncede ve hayalde başladığına göre, onu yönlendirmek ve istediğimiz şekilde kullanmak bizim elimizdedir. Bunu başarabilmenin ilk şartı da, kendi kendimize: "Ben bunu başaramam" ya da "bu iş, benim gücümü aşar" demekten vazgeçmeye kesin olarak karar vermektir. Daha sonra da kendimize hiç vazgeçmeden: "Ben bu işi başaracağım" diye telkinde bulunmak gerekir. Ta ki, o işi gerçekten de başarana dek. Olumlu düşünme sanatının bu en basit şekli, herkes tarafından rahatlıkla uygulanabilir. Yeter ki, bunu yapmaya ve üzerinde ısrar etmeye istekli olun. Zaten bizim dışımızdaki kişilerin bizi etkilemek ve yönlendirmek için yaptıkları da, bundan başka birşey değildir. İnandırmak istedikleri şeyi, bıkmadan ve usanmadan habire tekrarlarlar ve buna, siz onlara inanana kadar da devam ederler. Aslında hergün karşımızda olan bu uygulamanın farkına varmak ve aynı tekniği kendi yararımıza uygulamaya dökmek, pek de zor değildir. Ama iş, bir kez bu dönüşümü gerçekleştirmeye karar vermekte. Bunu deneyin. Bir ay boyunca hergün en az bir kez, sakin bir köşeye oturun veya tek başınıza bir gezintiye çıkın. Üzerinizdeki gerginlikleri atın, derin ve huzurlu nefesler alırken, bir yandan da yirmi ya da otuz kere: "Kafama koyduğum ve arzuladığım şeyi mutlaka başaracağım. Kendime ve yeteneklerime 34 MUTLU YAŞAMA SANATI güveniyorum" sözlerini tekrarlayın. Bunu, kafanızdaki bütün şüpheleri ve "acaba" ya da "eğer" gibi engelleri atarak, deneyin. Bunca yıl hep başkalarının "saçma ve delice" fikirlerini dinleyip, onlara ayak uydurmaya ve benimsemeye çalışmadık mı? Kendinize güvenmek ve inanmak, bundan daha zor değildir. Deneyin, siz de göreceksiniz. İnanç konusunu, din ya da ideolojik bir şeymiş gibi düşünmekten vazgeçin. Onu, günlük hayatımızı kolaylaştıran ve size şevk ya da güç veren bir faktör olarak değerlendirin. Başkalarının istek ve çıkarlarına hizmet eden ve bu yolla aşağılanıp, sömürülen bir birey olmaktan çıkıp, kendinizi, kendi hayatınızın merkezi haline getirin. İnancı, kendi sözcüklerinizle yorumlayın ve bu ifade şeklinizi "Hayat Kitabı"nıza kaydedin. Size bir örnek olarak, kendi inanç tanımlamamı vereyim: "İnanç, tecrübelerimin bana "başaramazsın" dediği şeyleri başarabileceğim konusunda kendime olan güvenimin bir sonucudur." Yaklaşık on yıl önce, Avusturya televizyonu için bir sohbet programı hazırlamıştım. Programın adı "Tritsch Tratsch"dı ve sunuculuğunu da İsviçreli tanınmış sanatçı Guido Baumann yapıyordu. Program dört kez yayınlandıktan sonra Baumann ağır bir trafik kazası geçirdi ve uzun bir süre programa katılamayacağı da ortaya çıktı. Bunun üzerine televizyon yöneticileri, onun yerini doldurabilecek ve görevini üstlenebilecek tek kişinin "ben olduğumu" söylediler. 90 dakika süren ve canlı olarak yayınlanan bir şov programını sunabilmek için gereken her türlü bilgi ve donanımdan uzaktım. Görünüş olarak böyle bir iş için uygun değildim, ayrıca konuşmam da belirli bir şive ve aksan taşıyordu. Hayatımda daha önce hiç kamera karşısına çıkma denemem de olmamıştı. Bütün bu olumsuz şartlara rağmen, yöneticiler beni şu gerekçe ile ikna etmeye çalışıyorlardı: "Programı bulan ve geliş-ttiren sensin. Onu da ancak sen sunabilirsin." 35 MUTLU YAŞAMA SANATI MUTLU YAŞAMA SANATI ¦$£, O zamanlar okula giden iki oğlum, programı benim sunacağımı duyduklarında, bundan hiç memnun olmamışlar ve bana: "Senin programa çıkmandan sonra, biz okula gidemeyiz. Kendini gülünç hale sokmak istiyorsan, yap, ama bari bizi de zor durumda bırakma" diyerek, tepkilerini belli etmişlerdi. Bu durumda önümde iki ayrı seçenek vardı. Şöyle düşünebilirdim: • "Böyle bir şeyi daha önce hiç yapmadım, bu nedenle başarılı olacağıma da inanmıyorum." • Ya da: "Evet, daha önce böyle bir denemem olmadı. Ama işte asıl bu yüzden, nasıl olacağını merak ediyorum. Utanma ve rezil olma pahasına, bu işi deneyeceğim ve de mutlaka başaracağım." Ben, ikinci yolu seçtim ve önümde programa hazırlanmam için kalan zamanda da, bir yazarı bir şovmene dönüştürebilmek amacıyla, şöyle bir çalışma programı uyguladım: Hergün üç saat süreyle, program sunuşlarına çalıştım. Ondan sonraki bir saatlik süreleri ise, kendime ayırdım. Çalışma odama kapanıp," kendi kendime sürekli olarak şu iki cümleyi söyleyerek, pozitif telkinde bulundum: "Hiç bir şeyden ve hiç kimseden korkmuyorum. Ne olursa olsun, ben bu işi başaracağım." Programı nasıl sunacağımı düşüncelerimde tekrar tekrar ve tüm ayrıntıları ile tasarlayarak, içimde tek bir şüphenin bile kalmamasına çalıştım. Program zamanı geldiğinde, kendime olan güvenim tamdı ve kendime iyice inanıyordum. Sonuçta, programı beş yıl boyunca ve tam 50 kere sundum. Program sona erene kadar Avusturya halkının %62'si bizim sürekli izleyicimiz olmuştu. İşte bu tecrübe sayesinde ve tesadüflerin yardımı ile, insanın kendine inanması ve güvenmesi sonucunda nelerin başarılabileceği konusundaki ilk dersi almıştım. Ama sizin de ilk adımı atmanız için, ille de bir televizyon programını beklemeniz gerekmez diye düşünüyorum. Sağlığınızla ilgilenmeye, hastalıklara yenile düşmeden önce başlamanız daha iyi olur Kalmakta olduğum köyün kahvesinde bir kaç hafta önce eski bir tanıdığa rastladım. Onu uzun bir süredir görmemiştim ve nasıl olduğunu sordum. "Geçtiğimiz ay hastaneye yattım ve doktorlar midemin yarısını aldılar, ama şimdi yeniden sağlığıma kavuştum" demesi, oldukça dikkatimi çekti. "Yeniden sağlığıma kavuştum." Ne yazık ki bir çok kişinin kendi sağlıklarına ve bedenlerine bakışları, bu türlü bir yanlış anlayışı yansıtıyor. Kendilerine "potansiyel hasta" olarak bakan bu insanlar, sağlıklarına kavuşmak için, bir doktorun onları hastalıklarından kurtarmasını beklemek zorundadırlar. Ya da yine bir uzmanın ağzından "yaptığımız bütün araştırmalar ve deneyler temiz çıktı, siz sağlıklısınız" sözünü duymadan, içleri rahat etmez. Bu, bence çok tuhaf bir davranış biçimidir. Ama maalesef günümüzde hastalıklar kutsal bir değer kazanmışlardır. Ve hepimizde varolan bu eğilimin etkisinden kendimizi kurtarmakta zorlanıyoruz. Şöyle bir çevrenize bakının. İnsanların çoğu, size sağlıkları yerine, uzun uzun hastalıklardan bahsetmeyi daha çok tercih edeceklerdir. Bunun doğruluğunu kanıtlayabilmek için, şu iki soruyu cevaplandırmanız yetecek: 1. Geçtiğimiz beş yıl içinde, hangi hastalıkları geçirdim? 2. Gelecek beş yıl için, sağlığımı koruma ve hastalanmama yolunda neler yaptım? Bu sorulara nasıl cevaplar verdiğinizi ve hangi sonuçlara vardığınızı bilemiyorum ama, çoğunuzun kendinizi aşağıdaki türden bahanelerle kandırmaya çalıştığınızı hissediyor gibiyim: • "Sağlığım için neler yapmam gerektiğini biliyorum ama, bunları uygulamaya zamanım yok." • "Eğer doktor bana sigarayı bırakmamın şart olduğunu söylerse, hemen bırakırım. Ama şu anda benim hiç bir sağlık şikayetim yok ki." 36 37 MUTLU YAŞAMA SANATI • "Yılda iki kez oruç kürü yapıyorum ve bu, bana çok iyi geliyor. Onun için de herşeyi rahatlıkla yiyip, içiyorum." Böylesi cevaplar ya da bahanelere daha yüzlercesini eklemek mümkündür. Milyonlarca insan, bu gibi yanlış yaklaşımlar ile hastalıklara kapı açıyorlar ve bir o kadar insan da onların hastalanmaları sayesinde para kazanıyorlar. Belki Zürich Üniversite Hastanesi profesörlerinden Dr. Wi-egenthaler'in şu yaklaşımı sizin de ilginizi çeker ve davranışlarınızı değiştirme yolunda bir fayda sağlar: "Yüzyılımızın başında insanlar, sağlıkları için gelirlerinin ancak yüzde birini harcamaktaydılar. Almanya'da bu rakam 1983 yılında yüzde ona çıkmıştır. Eğer gelişmeler böyle devam edecek olursa, 2019'da elde ettikleri bütün gelirleri, sağlıkları için harcar duruma geleceklerdir." Prof. Wiegenthaler burada "sağlık" sözcüğünü kullanıyor, ama asıl kastettiği şey, bu paranın hastalıklarla mücadele uğrunda harcanıyor olmasıdır. İzin verin, bir kere daha vurgulayalım: Bilim adamları, sağlık bakanları ve diğer uzmanlar sağlıktan bahsettikleri zaman bu, ancak hastalığın tedavisinden sonra elde edilen sağlıktır. Buna şaşmamak gerekir, çünkü bütün bu insanlar, kurumlar ve kuruluşlar, ancak insanların hasta olmaları sayesinde yaşamakta ve varlıklarını sürdürebilmektedirler. Onların canlılığı ve kazançları için, olabildiğince çok insanın hastalanması ve para karşılığı iyileşmeyi istemeleri gerekmektedir. Herkes parasını dilediği gibi kullanmak ve arzu ettiği kişilere vermekte serbesttir. Ama acaba yapılan bu harcamalar, bizi mutlu etmeye yetiyor mu? Sizin de farkettiğiniz gibi, Mutlu Yaşama Sanatı, bizim sağlık anlayışımızla da yakından ilişkilidir. Yani bizim bu konudaki yaklaşımımız, mutluluğumuz için belirleyici olmaktadır: "Sağlığımı nasıl kullandığım hiç de önemli değil. Eğer hastalanırsam, bir doktora giderim" diyebiliriz ya da "hastalanmama-ya özen göstermeliyim. Bu nedenle, sağlıklı kalabilmek için ne gerekiyorsa, omf yapmam gerekir" diye düşünebiliriz. MUTLU YAŞAMA SANATI Eğer hastalanmamak için ne gerektiğini bir doktora soracak olursak, bize: "Yılda en az iki kere kontrole gelmeniz gerekir. Böylelikle hastalıkları erkenden teşhis edebiliriz" diyecektir. Yani bize sağlıklı kalmak ve hastalanmamak için neleri ve nasıl yapmamız gerektiğini söylemek yerine, bir şeyler yapabilmek için ille de hastalanmamızı bekleyecektir. Halbuki bizim için önemli olan, hastalığın hiç gelmemesine çalışmaktır. Bu konuda yapılması gereken en önemli üç şey, şunlardır: • Hiç bir şüphe, tedirginlik ve kaçamağa kapılmadan, kendi sağlığımız için gereken herşeyi cesurca yapmaya karar vermek. • Zorunlu olduğuna inandığımız şeyleri, düzenli olarak her-gün uygulamak. İki günde bir ya da haftanın belirli günlerinde veya tatilde değil. Disiplinli bir şekilde ve her gün. • Sağlığımız dişlerde başlayıp, sindirim ve bağırsak sisteminde sona eren bir oluşum değildir. O daha çok, zihin, beden ve ruh arasındaki bir uyumun ve ahengin bir sonucudur ve bütünsel bir süreçtir. Size birşey itiraf edeyim. Belki bunu açıklamakla, aklınızda benim hakkımda oluşturduğunuz görüşleri olumsuz yönde etkileyeceğim. Ama yine de şunu söylemeliyim ki, ben, bugüne kadar sağlık ve hastalık konuları üzerinde hiçbir bilimsel eser okumadım ve bu yönde de bir eğitim almadım. Ayrıca ünlü psikolog ve filozofların bu konular hakkındaki fikirleri konusunda da pek öyle detaylı bir bilgim yok. Bu nedenle "sağlıklı kalabilmek" için sizlere yapacağım açıklamalar ve tavsiyelerin, yalnızca kendi deneyimlerimin ve çevremden gözlemlediklerimin bir sonucu olduklarını, bir kez daha belirtmekte yarar görüyorum. Bu konuda son olarak, kendimi örnek vererek bazı şeyleri anlatacağımı vurgulamak istiyorum. Ben bu güne dek, hiç hastanede yatmadım ve sağlığımdan çok şikayetçi olmadım. Kendi çevremde, mutlu ve başarılı bir insan olarak tanınıyorum. 35 yıldır aralıksız olarak hergün uyguladığım "sağlık" prog- 38 39 MUTLU YAŞAMA SANATI ramım, 9 aşamadan oluşmaktadır. 1 Her sabah, on ayn çeşit bedensel hareket yaparım ve her birini tam yüz defa tekrarlarım. 2 Her gün yarım saat süreyle, sakin bir köşede, gözlerimi kapatarak otururum. Sakin ve derin nefesler alırım, düşüncelerimde, ne kadar huzurlu ve mutlu olduğumu hayal ederim. Daha sonra hiç bir şey düşünmemeye geçerim ve kendi içimin sesini dinlemeye ve onu duymaya çalışırım. Ruhumun, bedenimin, duygularımın ve sezgilerimin bana söyleyecek bir şeyleri olup-olmadığına kulak veririm. Her gün, o sabah "Hayat Kitabı"na yazdığım notlara ve çizdiğim planlara uygun olarak yaşamaya çalışırım. 4 Karnım acıkınca yemek yerim, doyunca bırakırım. Hoşuma giden herşeyi yer ve içerim. Ancak gıdalar arasında bir denge olmasına dikkat ederim. Bu nedenle sebze ve salata kadar, et, tatlı ve alkol almaya da özen gösteririm. Yani, vücudun baz ve asit dengesini tutturmaya çalışırım. 5 Vücudum için zararlı olduğunu bildiğim şeylerden uzak dururum. Sigaraya, ilaçlara ve canlandırıcı ya da sakinleştirici haplara hiç yaklaşmam. 6 Her gün en az bir saat süreyle, açık ve temiz havada dolaşır ya da çalışırım. 7 Sürekli ve düzenli olarak, derin ve sakin bir biçimde nefes almaya gayret ederim, ayrıca bir çok bedensel şikayetle başa çıkmak için, zihinsel idmanlar yaparım. 8 Gerginliğe karşı, gevşeme yolunu seçerim. Yorgunsam ve MUTLU YAŞAMA SANATI uykum varsa, zorla uyanık kalmak yerine, yatağa gitmeyi tercih ederim. 9 Her gün kendimle konuşarak, acı çekmek için yaşamadığımı, çalışmak ya da başkalarının mutsuzluğundan kendimi sorumlu tutmak için varolmadığımı tekrarlarım. Herşey, beni mutlu etmek için var ise, benim için bir anlam taşır. Bu dokuz aşama içinde, size ters gelen ya da şaşırtan bölümler olabilir. "Çünkü bunların hepsi de, bir sağlık reçetesinde yer alacak şeyler değil" diye düşünebilirsiniz. Ama beni bunca yıldır sağlıklı ve mutlu yaşatan kuralları sıralamam gerektiğinde, aklıma pek de başka birşey gelmiyor doğrusu. Kitabın ilerleyen bölümlerinde, bu noktalar arasındaki bağlantıları biraz daha derinlemesine işlemeyi düşünüyorum. Burada önemli olan "hastalıktan korunma" ya da "hastalığa yakalanmama" olduğu için, en belirleyici öğe, sizin kişisel tavrınız ve tercihinizdir. Bu yolda kesin kararım vermiş olan bir kimse, kısa bir süre sonra, hangi yolu tutacağını da bulur. Benim buradaki tek amacım, size, bu konuda kesin bir karar almanın zorunluluğunu anlatabilmektir. 40 41 42 MUTLU YAŞAMA SANATI 6 Kendinize yapacağınız "hen kendimi seviyorum" itirafı, bakın size neler kazandıracak. Üzerinde durduğunuz konu ister inanç kavramı, isterse de mutlu bir hayat arayışı olsun, değişmeyen tek şey, herşeyin bizde ve düşüncelerimizde başladığı gerçeğidir. Eğer başka kimselere, kendimize olduğundan daha çok inanıyorsak, onlara bağımlı bir hale gelmişiz demektir. Mutluluk duygumuzu kendi dışımızda ve diğer kişilerde arıyorsak, ona ne zaman, nerede ve ne ölçüde kavuşacağımız da belli değildir. Aynı şey, sevgi konusu için de geçerlidir. Hemen her gün, boşanma haberlerini duyar ya da okuruz. Oysa bütün bu beraberlikler, hep "seni seviyorum" sözcükleri ile başlar, ömür boyu aynı yastığa baş koymak vaadleri ile gelişir ve ölene dek karşılıklı dayanışma ve yardımlaşma umutları ile zirveye çıkar. Peki o halde niçin böylesine güzel niyetlerle başlayan bu evlilikler, daha sonra bir cehenneme dönüşürler? Saygının ve sevginin yerini, neden umursamazlık ve saygısızlık alır? Bence bütün bu tersliklerin en başta gelen sebebi, insanların kendilerini sevmeyi bilmemeleridir. Herkes sevilen, beğenilen ve saygı gören biri olmayı arzu eder ve başkalarının kendine bu ilgiyi göstermelerim bekler. Ama dönüp de kendine şu soruları hiç sormaz: • Benim kendime saygım var mı? • Ben kendimi beğeniyor ve ciddiye alıyor muyum? • Ben kendimi seviyor muyum? Sevgi konusu da, tıpkı inanca benzer. İşe kendimizden başlamak, bize hep zor gelir. En yakın olduğunuz bir kişiye: "Seni gerçekten sevebilmem için, önce kendimi sevmeyi başarmalıyım" diyecek olursanız, çok şaşırır ve sizi son derece bencil olmakla suçlar. Aslında haklıdır da, çünkü insanın kendisini sevmesi, bencillikten başka bir şey değildir. Ama bir de şöyle düşünün: Siz- MUTLU YAŞAMA SANATI den en çok faydayı niye başkaları temin etsin? Sizi bencillikle suçlayan kişiler, çoğu kez, kendinizi artık onların isteklerine göre yönlendirmekten vazgeçtiğiniz, yani sizden yararlanma imkânını kaybeden kimselerdir. Size olan kızgınlıkları da, onların menfaatlerine dokunmanızdan kaynaklanır. Temelde her insan bencildir. Ama bunu kendi kendimize itiraf etmekten çekiniriz, hele ondan taraf olmaktan, yani bencilliğimizden memnun olmaktan ise, çok korkarız. Aslında her insan, başkalarının aleyhine de olsa, önce kendi çıkarını ya da yararını düşünür. Şöyle bir çevrenize bakının. Bize en çok yardım etmek isteyenler ve bencilliklerini en çok linkâr edenler, bizi en çok sömürenler ve bizden en fazla çıkar I temin edenlerdir. Yine hepimizin bildiği gibi, üzerinde en çok tartışılan ve en | çok yaygara koparılan konular, sevgi ve onun yanısıra; başkalarını sevmek, onlar için fedakârlık yapmak ve onlara yardımcı ' olmaktır. Ama bana sorarsanız, bizim sevgi olarak nitelendirdiğimiz şey, karşımızdaki kişi ya da kişilerin hayrına ve yararına olmaktan çok, onların üzerinde bir baskı unsuru oluşturmak özelliğini taşıyor. Sevginin bir baskı aracı olarak kullanılması, insanı oldukça şaşırtıyor. Ama gerçek bu. Bir anne eğer çocuğuna: "Bak, uslu olmazsan, seni bir daha sevmem" demesi, bir baskı unsuru değil de, nedir? Birçok insan için de, sevgi ve sevginin peşinde koşma, kendinden kaçma amacına hizmet eder. Bu gerçeği bir kez daha vurgulamak istiyorum: "Başka insanların onları sevmeleri için çaba gösteren ve sevginin gelip, kendilerini bulmasını bekleyen insanlar, aslında kendilerinden kaçmaktadırlar." Korkuları aşma üzerine yaptığımız bir seminerde, katılımcılardan bir kadının şu haykırışı, hiç kulağımdan gitmez: "Böyle olduğum ve bunu değiştiremediğim için, kendimden nefret ediyorum. " Bu kadının kendinden nefret etmesinin sebebi, kocasının kendisine sürekli olarak: "Göğüslerin çok küçük, burnun çir- 43 MUTLU YAŞAMA SANATI kin ve iri, yatakta da pek bir işe yaramıyorsun" demesiydi. Ama tüm bu hakaretlere maruz kalan kadın, onun için kötü bir şey söylemiyor ve "beni aşağılasa da, beni sevdiğine inanıyorum ve ben de onu seviyorum" diye kendi kendine tekrarlıyordu. Ne kadar ilginç, kadın kocasını seviyor, ama kendinden nefret ediyordu. Bu olayla ilgili olarak gruptaki diğer katılımcıların tepkilerin izlemek de ilginçti. 15 kişilik kadro, iki ayrı görüşü savunan iki grupta toplanmışlardı. Birinci gruptaki kişiler, kocanın davranışını yanlış buluyor ve ona kızıyorlardı. Diğer gruptakiler ise, bu konunun günümüzde kolaylıkla halledilebileceğini ileri sürüyorlardı. Onlara göre göğüs ve burun ile ilgili sorunlan, ameliyatlarla yoluna koymak mümkündü. Yataktaki sorunları çözmek için de, yeterli miktarda uzmanlar ve kitaplar vardı. Bütün bu öneriler tartışılırken, kocanın genç bir sevgilisi olduğu ortaya çıktı. Adam, bunu karısından saklamak için herhangi bir çaba da göstermiyordu. Karısıyla olan ilişkisinde yolunda gitmeyen şeyleri, diğer ilişkisini açıklamak ve haklı göstermek için kullanıyordu. Uzun değerlendirmeler sonucunda, seminere katılanlar, kadının bu sorununu çözmek için, tutması gereken tek bir yol olduğu konusunda fikir birliğine vardılar: Kadın, kocasına yönelttiği umutsuz ve kendini inkâr eden sevgisini, kendisine çevirmek ve kendisini sevmek zorundaydı. İşte o anda, salonun ortasında şu soru beliriverdi: "İnsan kendini sevmeyi nasıl öğrenir?" Sevginin öğrenilebilen ve denenebilir bir şey olduğunu ileri sürmek, bize ilk önce tufah gibi gelebilir. Ama şöyle bir düşünecek olursak, kendimizi hastalıktan kurtarmak ya da hiç hasta olmamak üzere programlayabildiğimizi görürüz. Ya da her-gün o işi başaramayacağımızı kendimize telkin ede ede, adı geçen işteki başarısızlığı önceden belirleyebiliriz. Her sabah yataktan kalkınca, en az yirmi kere: "Bugün çok güzel bir gün olacak. Hangi olaylarla karşılaşırsam, karşılaşa- MUTLU YAŞAMA SANATI I yun, bu fikrim değişmeyecek" sloganını tekrarlayabiliriz. Ya da iş yerindeki arkadaşların ne kadar sinir bozucu ve kötü niyetli olduklarını ve patronumuzun bizi ezmekten ve bağırmaktan başka bir özelliği olmadığını düşünebiliriz. Bu iki türlü davranışımızın ne gibi sonuçlar doğuracağını, herhalde tahmin edersiniz. Tıpkı bunun gibi, günde yirmi ya da otuz kere, kendimizi başkalarından daha çok sevdiğimizi düşünmek ve bu telkinle zihnimizi doldurmak mümkündür. Seminere katılanlardan biri, sorunu olan kadına şöyle bir öneride bulundu: "Her gün beş dakika süreyle, çıplak olarak bir aynanın karşısına geçin. Önce burnunuza bakın ve onun güzel olduğunu ve size yakıştığını düşünün, kendinizi buna ikna etmeye ve inandırmaya çalışın. Sonra göğüslerinize geçin. Aynı şeyleri onlar için de tasarlayın. Sonuçta, bütün vücudunuzu sevmeye çalışın. Çünkü o, sizin vücudunuz. Unutmayın ki, eğrisiyle doğrusuyla o, size özgü ve bir kerelik olma özelliğini taşıyor." Ben de, seminere katılanlardan sırayla herkesin, kendisini en çok rahatsız eden ya da sevemediği bir özelliğini ortaya koymasını ve daha sonra da bunu benimseyip, sevmeye çalışması egzersizini yapmasını istedim. Katılımcı bir kadın: "Artık yaşımı inkâr etmekten vazgeçeceğim. Çünkü onu inkâr etmek aslında kendimi reddetmek ve inkâr etmekle aynı anlama geliyor. Samrım yüzümdeki kırışıklıkları da yaşımla beraber sevmeye başlayacağım" itirafında bulunarak, bu konudaki ilk tepkisini ortaya koydu. Böylece, insanın kendini sevmeyi öğrenebilmesi için, üç adımlı bir planı uygulamaya karar verdik: 1. Adım Herşeyden önce, kendimize inanmayı öğrenmek zorundayız. Kendine inanmayan bir kişi, sorunlarının çözümünü daima başka insanlarda arama eğilimini taşır. Kendini sevmek isteyen kimse, önce kendini sevebileceğine inanmalıdır. 2. Adım Dünyada herkesten fazla kendimizi sevme konusunda kesin 44 45 *m -İst* MUTLU YAŞAMA SANATI 46 kararlı olmalıyız. Bu, kesin bir karar olmalı ve bize "bunu deneyeceğim" ya da "eğer ben kendimi sevmeyi başaramazsam, elbet beni sevecek bir kişiyle karşılaşırım" gibi bahanelerin ardına sığınma imkânım tanımamalı. Kendimize şöyle bir söz vermeliyiz: "Beni bu kararımdan hiç birşey vazgeçiremez." 3. Adım Bu konu ile ilgili olarak her gün kendimize zaman ayırmalı ve bunun üzerinde çalışmalıyız. Tıpkı eğitimcilerin, devletin, kilisenin, idarecilerin ve diğer otoritelerin hayatımız boyunca yaptıkları gibi, bıkmadan ve aynı ısrar ya da inatla bu çalışmayı yapmalıyız. Onlar bize her an: "Sen tek başına bir hiçsin ve bize ihtiyacın var", "gel bize katıl, sana ancak biz yardım ederiz", "bize güven, biz yalnızca senin iyiliğini istiyoruz" gibi yardım teklifleri getirirler ya da "sen yaşlı ve çirkinsin, seni genç ve güzel yapmak bizim elimizde" şeklinde umut verirler. İşte şimdi biz de, aynen onlar gibi yapmalı ve kendi kendimize: "Ben kendimi olduğum gibi seviyorum. Yaşımı, vücudumu, zayıflıklarımı, herşeyimi, çünkü ben kendimi seviyorum" demeliyiz. "Bunu yapmamızı kendimizden başka kim engelleyebilir" dersiniz? Yemek, içmek ve doğru yaşamak üzerine bize en doğru şeyleri kim söyleyebilir? Bizim mutlu bir biçimde yaşamamızı engelleyen sorunları çözmenin iki yolu vardır. Ya bilim ve tecrübeye, yani dıştan gelen bilgiye başvururuz ya da kendi içimizin ve içgüdülerimizin sesine kulak veririz. Bilimsel bilgi, yaşantımız boyunca dış dünya ve çevre olan İilişkilerimizin sonucunda ortaya çıkar. Okuldaki öğretmenler, lana ve babamız, reklâmlar, gazeteler ve televizyon gibi aracılar-] la da bize ulaşır. Tecrübe de, kendimizle ve çevremizle yaşadık-j larımızın üzerimizdeki yansımalarının bir toplamıdır. Buna karşılık, içgüdü, bizim birşeyi düşünmemize gerek kalmadan, harekete geçmemizi sağlayan içsel bir sestir. Bu, bizim içimizde yer etmiş olan bir özelliktir. Ama eğer ona gelişme, dışa açılma ve kendini belli etme şansını vermezsek, içimizde kurur, kavruk ve gelişmemiş bir halde kalır. Bazı kişiler ise, bu özelliklerini çeşitli egzersizlerle geliştirir ve onu, günlük hayatın çeşitli sorunlarının üstesinden gelmekte kullanırlar. İçgüdü konusunun farkına, bir yıl kadar önce kendimle bir çalışma yaparken vardım. Her gün, kitap yazarken zihnimi karıştıran çeşitli düşüncelerden arınmak ve kafamı dinlemek için ormanda yürüyüşler yaparım. Geçtiğimiz yıl yaptığım ve bir ya da iki saat süren bu yürüyüşler sırasında, ilk günlerde vücudum, tıpkı televizyondaki atletler gibi; dik, diri, kollar geride ve dizler muntazam şekilde yukarı çekili vaziyetteydi. Çünkü bu davranış biçimi, yaptığım çeşitli gözlemler sonucunda beynime işlenmiş durumdaydı. Ya da başka türlü söylersek; beynim, vücuduma bir yürüyüş sırasında nasıl davranması gerektiğini dikte ettirmekteydi. Aynı şey nefes alma olayı için de geçerliydi. Bu nedenle ben, bir zamanlar bir yerde okuduğum gibi yapıyor, yani üç adım boyunca nefes alıp, altı adım boyunca da nefes veriyordum. Günlerce kendimi bu şekilde yürümek ve nefes almak konusunda 47 zorladıktan sonra, birden aklıma, vücudumun nasıl davranmak istediği konusunu hiç düşünmediğim geldi. Bu nedenle bacaklarımı, kollarımı ve nefesimi istedikleri gibi davranmaya bırakmaya karar verdim. Aynı zamanda düşüncelerimin ve beynimin de aslında vücudumla hiç doğrudan ilgilenmediklerini farkettim. Ormanın içinde hızla yürürken, çoğu kez şöyle düşündüğümü hatırlıyorum: "Az sonra yeniden o yokuşa geleceğim, o dik yolu çıkmak gerçekten de zor, dizim şimdiden ağrımaya başladı bile." Ben olaya daha en baştan böyle olumsuz bir telkinle başlarsam, sonucun gerçekten de sıkıntı verici olduğunu önceden bilmek, hiç de zor olmasa gerek. Bazen aklıma: "Her gün bu eziyeti niye çekiyorsun, kendini bu kadar niye zorluyorsun? Yürüme olayı sonucunda neler elde edilebileceğini anlatan bunca kitap varken, sen niye deliler gibi kan-ter içinde koşuşturup, duruyorsun ki?" sorusu geliyordu. Ama ben, uzun zamandan beri vücudumun, nefesimin, içgüdülerimin ve içsel sesimin bana verecekleri bilgileri, hiç ama hiç bir yerde bulamayacağımı çok iyi biliyorum. Bu nedenle de her gün hiç yılmadan ve bıkıp-usanmadan, yürüyüşlerimi yapıyor ve içgüdülerimin bana söyledikleri gibi yaşamaya çalışıyorum. Başkalarının önerileri ve doğumdan itibaren hiç bitmeyen yönlendirme çabaları, benim için artık pek bir önem taşımıyor. İçsel sesimiz bize, nasıl nefes almamız ve nasıl koşmamız ya da neyi, nasıl ve ne zaman yapmamız gerektiğini, hangi yemekleri yiyip, neleri içmemizin daha doğru olacağını sürekli olarak söyler ve bildirir. O, bizim için doğru ve yararlı olan herşeyi bilir. Ama biz, onun sesini duymaz ve onun bu mesajlarını alamayız, çünkü o kanalları kapatmış durumdayızdır ve bize, çevre tarafından sürekli olarak bu sesi duymamamız telkin edilir. Yemek yeme alışkanlıklarımızı bir düşünelim: • Siz, vücudunuz size "acıktım" sinyalini verince mi yemek yersiniz, yoksa belli saatlerde, belli yemeklerin yenmesi gerekir görüşüne göre mi hareket eder ve bu arada aç olup-olmadığını- za hiç bakmaz mısınız? • Mideniz ve sindirim sisteminiz için en iyi olan şeyleri seçer ve onları mı yersiniz, yoksa acele ile hazırlanan ve rastgele önünüze sunulan şeyleri atıştırmayı mı tercih edersiniz? • Belki de size küçüklüğünüzden itibaren: "Tabakta bir şey arttırma, önüne ne koyulmuşsa, sonuna kadar bitir" telkinleri yapılmış, bu yolda öğütler verilmiş ve hiç istemeseniz de ağzı-uzdan içeri kaşık kaşık yemekler sokulmuştur. • Vücudunuz size "yeter" sinyalini göndermesine rağmen, siz, parti bitene kadar mutlaka içkiye devam etmeliyim diye mi Jdüşünüyorsunuz? Kendinize bu amaçla daha başka sorular da yöneltebilirsi-î niz. Yorgunluk hissedince, yatar mısınız? Kaslarınız çalışma ihtiyacı duyunca, onlan çalıştırmak için yürür ya da idman yapar I mısınız? Sevme ihtiyacı içine girince, sevmeyi başarır mısınız? I Özetle, vücudunuzun, ruhunuzun, kendi gerçek ihtiyaçlarınızın ve içinizin sesine kulak verir, onların sizden istedikleri biçimde davranır mısınız? Yoksa siz de bir çok insanın yaptığı gibi, tek bir kere bile içsel seslere aldırmak ve onun sesini duymaya gayret etmek yerine, doğru yemek, doğru içmek ve doğru yaşamak üzerine yüzlerce kitap okumayı ve uzmanların öğütlerine uymayı mı tercih edersiniz? Unutmayın ki, atalarımız yüzyıllardır gıda bilimcilerine, cinsellik uzmanlarına, sağlık diyetlerine ve benzeri bilgilere ihtiyaç duymadan ve yalnızca kendilerine güvenerek yaşamış ve mutlu olabilmişlerdir. Bana sorarsanız, onların bunca deneyimleri ve başarıyla hayatta kalma bilgileri, bir iç ses olarak bizlere aktarılmıştır ve bizim içimizde de yaşamaktadır. Bütün mesele, onlara nasıl ulaşılacağı konusudur. Bu işi başarabilmek için ilk şart, hergün kendimize bir zaman ayırmaktır. Sakin bir yere oturup, on-onbeş dakika süreyle çevreden ve dış dünyadan kopup, kendi içimize çekilmeli, kendimizle başbaşa kalmalı ve kendimizi dinlemeliyiz. Bu 48 49 arada gözleri kapamak, derin nefesler almak ve gevşemek, işimizi kolaylaştıran öğelerdir. Bazı kişiler bu türlü bir durum karşısında: "Kendime neler söyleyebilirim ki, böyle bir anda? Kendimi dinlemek için buna ne gerek var canım" şeklinde bir tepki göstermektedirler. Ama onlar, bütün bir gün boyunca başkalarının, neyi yapıp, neyi yapmamaları konusunda verdikleri telkinleri ve söyledikleri sözleri, hiç farkına varmadan, kendi görüşleriymiş gibi benimserken, buna bir tepki göstermezler. İşte bu yanlış yaklaşım, bir çok kişiyi kendisiyle başbaşa kalıp, kendi iç sesini dinlemekten alıkoymaktadır. Kimileri ise, kendileriyle yüzyüze gelmeyi, içlerindeki karşılaşmak istemedikleri ve yıllardır bastırıp, unutmaya çalıştıkları sorunlarla yeniden buluşmamak için istemezler. Ama siz, hergün kendinizle en az bir kere bile olsa buluşmaya karar verdiyseniz, size bu konuda yardımcı olabilecek ve benim de yıllardır uyguladığım bazı önerileri aktarmak istiyorum: 1 Bu işi her gün düzenli olarak yapmaya kesin kararlı olun ve hiç bir bahanenin sizi bundan vazgeçirmesine izin vermeyin. 2 Kendi içinizin sesini dinlediğiniz anlar, nıeditatif bir süreçtir. Ama siz yine de yanınıza kağıt ve kalem alın ve o andaki düşüncelerinizi yazarak, kaydedin. Eğer size yararlı olacaksa, her seferinde kağıda "ben gerçekten kimim?" ya da "ben ne olmak istiyorum?" sorusunu yazarak işe başlayın. 3 İlk başta zihninizi günlük olaylar, düşünceler ve sorunlardan sıyırıp, kendi üzerinizde toplamanız biraz güç olabilir. Ama biz kendimizi gevşettikçe, spontan (yani, kendiliğinden doğan) düşünceler, kendilerim daha rahat ve daha sıklıkla belli etmeye başlayacaklardır. Bazen aklınıza: "Hay Allah, arabanın anahtarını nereye koymuştum?" ya da "bugün mutlaka tuvalet kağıdı almalıyım, evde hiç kalmadı" gibi gülünç şeyler de gelebilir. Meditasyon ve zihinsel çalışmalarda deneyim sahibi olanla- rın bu konuya yaklaşımları şöyledir: "Saçma ve gülünç bile olsalar, hiç bir düşünceyi bastırmaya çalışmayın. Onlara karşı bir kızgınlık ya da sinirlenme göstermeyin. Bırakın bir bulut gibi zihninizi sıyırıp gitsinler." 4 îçsel sesinize ulaşmaya çalışırken, hırslı ve sahip olmacı bir acelecilik içine girmeyin. Çünkü hiç bir insanî süreç, zorlama ile hızlanmaz ya da hırslı davranmakla elde edilemez. Ayrıca bu işin nasıl "en doğru" şekilde yapılacağını da kimseye sormayın. Kendiniz için en doğru olanı, yine siz ve hem de sabırla bulacaksınız. Bunun, yani kendi içinize giden yolun sırrını ve tekniğini de sizden başka hiç kimse bilemez. Bu aşamada bizlere zor gelen konu, hayatımızın en önemli Ibelirleyici öğesinin, tecrübeler sonucunda bilgi edinerek öğren-! diğimiz ya da beynimizde kavradığımız şeylerin değil de, içgü-j dülerimizin ve içsel sesimizin olduğunu kabul etmektir. Aslın-' da bunca gösterişlerine rağmen bilimin, modern teknolojinin, uzmanların ve sınırsız gelişme taraftarlarının bize: "Mutlu olmak ve mutlu yaşamak için ne yapmak gerekir?" sorusuna karşılık, pek de doyurucu bir cevap veremedikleri de, bilinmektedir. Çünkü onların bunu yapabilmeleri mümkün değildir. Bizi, bizden başka hiç kimse tanıyamaz ve içimizi bilemez. O halde bize de, mutlu bir hayatın kaynaklarım başka bir yerde aramak düşüyor. Bu araştırmaya ilk olarak kendimizden başlamaya ne dersiniz? 50 51 8 Önemliyi, önemsizden ayırmayı bilin Belki daha önce hiç aklınıza gelmedi ama, dünyayı bir yok oluşa doğru sürükleyen en büyük yanlış, önemli olan şeyleri, önemsiz olanlardan ayırmayı bilmemektir. Günümüzde en önde gelen temel ayrım ise: "Sınırsız gelişme mi, yoksa doğaya ve doğal olana geri dönme mi?" sorusunda düğümlenir. Dünyadaki gelişmelerin bizim açımızdan en önemli niteliği, bunun, sonuçta üzerimizde ne gibi etkiler yaratacağı konusunda yoğunluk kazanır. Hayatımızı sürdürürken ne şekilde davrandığımız, bizim için en belirleyici olan öğedir. Herşeyi bir anda istemek yerine, o gün için gerekli ve önemli olanları öne almak, bize, davranışlarımıza bir düzen getirme imkânını tanır. Her sabah, o gün halletmem gereken işleri defterime not ederken, hep aynı soru ile karşı karşıya kalırım: "Önce neleri yapmalıyım, sonraya kalmasında bir mahzur olmayan şeyler hangileri?" Yıllarca hep önceliği, başka insanlar için önemli olan şeylere verdim. Ama sonra, bunun yanlış bir davranış olduğunu ve kendimin gerçekten istediği şeyleri yapmaya zamanımın kalmadığını farkettim. Size de öyle olmuyor mu? Çoğu kez başkalarının hoşuna gitmek ve onlara yaranmak için, kendi isteklerinizi geriye itmiyor musunuz? Belki de bunu, çeşitli suçluluk duyguları nedeniyle yapıyorsunuz ve onlar tarafından kabul görmek ve ciddiye alınmak, sizin için herşeyden daha değerli. Su soruyu daima aklınızda tutun: "Benim için bu aşamada ve bu anda önemli olan nedir?" Ben yıllardır bu konuyla yakından ilgilendiğim için, böyle bir durumda karar vermeyi kolaylaştıracak bir formül geliştirdim: 1 Soruyu "önemli olan nedir?" şeklinde değil, "benim için önemli olan nedir?" olarak soruyorum. Kendimi, kendi hayatımın merkezine koymaya karar verdikten sonra da, böyle dav- i 52 randığım için, suçluluk duygularına kapılmıyorum. 2 Zamana ve o anki duruma dikkat ediyorum. Benim için bugün önemli olan bir şey, yarın bütün önemini kaybedebilir. Ayrıca hayatımızın büyük bir bölümü, artık geçerliliklerini çoktan yitirmiş olan bir takım ahlâkî değer yargılan tarafından yönlendiriliyor. Bunların etkisi altında ezilmemeyi başarmak gerekiyor. 3 Gerçekten istediklerimi elde edebilmek için, nelerden vazgeçebileceğimi önceden kararlaştırıyorum. Nitekim daha bir kaç yıl önce, Avrupa'nın siyasal görüntüsünü değiştiren çok taze bir örnek yaşadık. İki Almanya'nın birleşmesinden önce, Doğu Almanya'daki insanların bir bölümü, yıllardır çalışarak elde ettikleri işlerini, evlerini ve arabalarını terkedip, bunlardan çok daha önemli olarak gördükleri kişisel özgürlükleri uğruna Batı'ya kaçmayı tercih ediyorlardı. Bu kişilerin amacı bir devrim yapmak ya da hükümeti devirmek değildi. Rejimi yıkmak için organize olmamışlardı, bir liderin ya da ideolojinin peşinde de değildiler. Peki o halde gece yanlan çoluk-çocuk Macaristan sınırını aşarak, Avusturya'ya sığınma çabalarını neyle açıklayabiliriz? Doğu Almanya'daki rejimin 1980'lerin başında yıkılmaya yüz tutmasının sebebi, vatandaşların kesin ve kararlı bir biçimde şu üç noktaya sahip çıkmalarıdır: 1. Benim kişisel özgürlüğüm, beni sıkan ve bunaltan bir devletin yaşamasından daha önemlidir. 2. Eğer bu rejimin kurallarına uymaya biraz daha devam edersem, karar vermem ve onu uygulamam için gerekli olan e-nerjimi tamamen kaybedeceğim. Onun için hemen ve şimdi harekete geçmeliyim. 3. Sahip olduğum herşeyden, kişisel özgürlük hayalim ve umudum için vazgeçmeye hazırım. İşte Avrupa'nın tarihinde son yıllarda rastlanan en önemli değişikliği oluşturan bu hareket, insanların önemli olan ile 53 önemsiz olanı birbirinden ayırt etmeleri ve önemli olanı seçme konusundaki kararlılıkları sayesinde gerçekleşmiştir. Onlar bu karara, yoğun bir baskı altında kaldıkları için varmışlardı. Bizler ise, bu örneklerden istifade ederek, bu kadar yoğun ve zorlayıcı şartlara maruz kalmadan, harekete geçmeliyiz. Hayatımızda önem taşıyan şeyler, tıpkı sağlık ve hastalık konusuna benzerler. Ancak hasta olunca, neler yapmamız gerektiğini daha iyi anlarız, ama iş işten geçmiştir. Önemli olanları önemsizlerden ayırma konusunda ilk adım, yapmak istediklerimiz ve tasarımlarımız konusunda bir fikir sahibi olmakla atılır. Bu nedenle, yapmak ve gerçekleştirmek istediğimiz konuları "Hayat Kitabı"na not etmekle işe başlamalıyız. Bunlar günlük olduğu gibi, geleceğe dönük de olabilirler. Önümüzdeki yıllar içinde sizin için en önemli konular hangileri? Önce neleri halletmeniz ya da hangi hedeflere ulaşmanız gerekiyor? Bunlara bir karar verin. Önceliği nelere vereceğinizi tasarlayarak, bu sorulara cevaplar verin. Ve bunu, daha önce size anlatmış olduğumuz "yedi aşamalı hayat programı" planına göre yapın. Hatırlamanıza bir fırsat daha vermek için, hayatımızda önem taşıması gereken yedi konuyu size yeniden sıralayalım: • Yaptığınız işlerde başarılı olma ve başkalarınca takdir edilme. • Para ve mal-mülk edinme ile gelen memnuniyet ve sevinç duygusu. • Duyguların gelişmesi ve cinsellik, eş, aile ilişkilerinin getireceği doyum. • İmkânlarınıza uyan bir hayat stilinin benimsenmesi ve sınırlarınızın belirlenmesi. • Nasıl bir kişi olmak ve neler elde etmek istediğiniz konularında bir fikrinizin oluşması. • Sağlığınız ve vücudunuz için yapmanız gerekenler. • Hayal gücü ve fantazilerinizin gelişmesi. Bu konulan yeniden bir gözden geçirin ve sizin için taşıdık- ları önem derecesine göre, onları sıralayın. Sıralamayı yaparken, belli bir mantık silsilesi izlemeyi de ihmal etmeyin. Örneğin sizin için, çok paraya sahip olmak en başka gelen etkense, ondan da önce, sizin bu kadar para kazanmanıza destek verecek derecede sağlıklı bir vücudunuzun olması gerekir. Çünkü birçok kişi, ellerindeki büyük servetlere rağmen, dertlerine ve hastalıklarına derman olacak doktorları bulamamaktadırlar. Eğer onlar da para kazanmak için koşuştururken, sağlıklarını bu denli hiçe saymasalardı, kazandıkları paralar daha çok işlerine yarardı. Tanıdığım bazı kimseler, kendileri için hayatta en önemli şeyin, ailelerinin rahatı ve huzuru olduğunu her fırsatta tekrarlamayı adet edinmişlerdir. Ama benim bildiğim ve izlediğim kadarıyla, onların bu arzuları bir türlü gerçekleşemez. Çünkü bu gibi kimseler, önce kendi rahatlarını sağlamak için ne yapmaları gerektiğini hiç akıllarına getirmezler. Kendisine faydası dokunmayan birinin, başkalarına hiç bir yararı olmaz. Eğer bir kimse herşeyden önce, yakınlarının ve sevdiklerinin rahatını düşünüyorsa, ilk olarak, ondan daha önemli olan bir şeyi halletmek zorundadır: Başkasına rahatlık ve huzur verebilmek için, önce kendisinin bunlara sahip olması gerekir. Kendini sevmeyi bilmeyen ve kendini sevemeyen bir kimse, başka birini gerçekten sevebilir mi? Belki hayatta sizin için nelerin önemli olduğu konusundaki sıralamayı yaparken, şöyle bir sonuca varmış olabilirsiniz: "Yıllardır gündemimdeki en önemli konu, cinsel alandaki başarısızlığım. Herkesin cinsel doyumdan ve hazdan bahsettiği bir ortamda, benim için herşeyden önemli olan konu, bu alandaki başarısızlığımı yenmek." Burada dikkat edilmesi gereken konu, gerçek ihtiyaçlarla, dış çevrenin baskısı sonucunda oluşan, ama kendini bizim gerçek ihtiyacımızmış gib ortaya koyan belirtileri, birbirinden ayırabilmektir. Ayrıca sözü geçen sorun, o an için sizin en başta gelen problemleminiz olarak karşınıza dikilmesine rağmen, belki 54 55 MUTLU YAŞAMA SANATI MUTLU YAŞAMA SANATI de daha önce halletmeniz gereken bazı şeyleri çözemediğinden dolayı bir sorun haline gelmiştir. Meselâ cinsellikten ne beklediğinizi daha önceden iyice belirlememiş, yani kendinize özgü tavrınızı ortaya koyamamışsamz, çevrenin sizden beklediklerini yerine getirebilme telaşı ile yıpranırsınız. Çünkü bir çok insan, kendi cinsel istek, ihtiyaç ve hayallerini kendi imkânlarına ve arzularına göre değil, başkalarından duyup, okudukları şeylere dayanarak biçimlendirirler. Dikkatlice bakınca, sizin cinsel sorun olarak değerlendirdiğiniz şeyin, belki hiç de sizin gerçek ihtiyaçlarınızdan doğmadığı anlaşılacaktır. Cinselliğin gerçek amacı, ardarda üç kere orgazmı başarmak değil, iki tarafın da kendi temas ve şefkat ihtiyacını gidermesidir. Bunca yıldır verdiğim konferanslar ve düzenlediğim seminerlerde bana en sık sorulan soru: "Sigarayı nasıl bırakabilirim?" olmuştur. Bazı kişiler için hayatta bundan daha önemli bir sorun yok gibidir. Bana başvuranlardan bir çoğuna, sigarayı bırakma konusunun, hayatın en önemli meselesi olmadığına inandırmayı başardığımı sanıyorum. Bu kişilerin asıl sorunu, kendilerine olan güven duygusunun eksikliğidir. Çünkü sigarayı bırakmak isteyip de, bunu başaramayanlarla yaptığım görüşmelerde dikkatimi çeken şey, bunların büyük bir çoğunluğunda, sigaranın, kendilerine olan güvenin yerini tutmasıydı. Kendilerini sıkıntılı ya da güvensiz hissettiklerinde, hemen sigara paketine ve çakmağa başvuruyorlardı. Bu sorunu derinlemesine ve köklerine kadar inerek incelerseniz, belki de kendiliğinden şöyle bir sonuca varabilirsiniz: "Eğer herşeyden çok, kendime inanıp, güvenmeyi öğrenirsem, o kararsız ve sıkıntılı anlarımda bana bir can simidi gibi gelen sigaraya da ihtiyacım kalmaz." Gördüğünüz gibi, ilk anda hayatın en önemli sorunu gibi görünen şeyler, çoğu kez hiç de öyle değildirler. İşte siz de önünüzdeki günlerde önemliyi, önemsizden ayırma konusu ile ilgilenirken, bu anlattıklarımızı aklınızdan çıkarmayın. 9 Aşırdıkların nerede başladığını anlamanın formülü Aşırılık ve gereğinden fazla oluş ya da bolluk üzerine kimle konuşursanız-konuşun, size verecekleri cevap, üç aşağı-beş yukarı aynı olacaktır: "Ben tamamen buna karşıyım, ama öyleleri var ki, aşırılığın son derecesine kadar gidiyorlar." Aşırılık ya da bolluğun bu açıdan değerlendirilişi, malları bizden çok olan ve bizden daha fazla şey tüketen kişilerle yapılan bir kıyaslama sonucunda ortaya konur. Böylelikle suçu başkasına atma rahatlığını duyan kişiler, bu arada kendi gereksiz aşırılıklarını ve tüketim fazlalıklarını görmezden gelmiş olmalarını haklı çıkarırlar. Yine yaygın bir tanımla: "Aşırılık, gerçek ihtiyacımızın üstünde ve dışında olan herşeydir" diyebiliriz. Ama acaba hangimiz, gerçek ihtiyaçlarımızın neler olduğunu ve bunun sınırlarının nereye kadar uzandığını biliyoruz? Birkaç hafta önce Amerikalı bir arkadaşım ile Viyana'da lokantada oturuyorduk. Yemekte çorba, doldurulmuş koyun eti ve patates püresi vardı, yanında da şarap içiyorduk. Sonra ben, yemeğin üzerine peynir ve bu kez kırmızı şarap ısmarladım. Bitiş olarak da Türk kahvesi ve konyak içtik. O arada eski zamanlardan ve ailelerimizden söz ediyorduk ve konu şimdiki hayat tarzlarına gelmişti. Arkadaşım New Eng-land'daki evinden, Florida'daki villasından, uçağından, yatından ve New York'taki apartman dairesinden bahsediyordu. Tam o sırada ben ona, bunların hepsine gerçekten de ihtiyacı olup-olmadığını sordum. Cevabı ilginçti: "Tabii hepsine ihtiyacım var, yoksa Amerika'da makbul bir iş adamı olarak saygı göremezsin." Bunun üzerine ben de bir daha bu konuyu açmadım. Ama arkadaşım, bunca yemekten sonra peynir ve kırmızı şarabın gereksiz ve fazla olduğunu, zaten şişenin yarısının da içilmeden geri gittiğini söyleyince, konu yeniden gündeme geldi. Arkadaşım, ailesinin kendini tasarrufçu ve tutumlu bir anlayışla yetiştirdiğini, evlerinde bir dilim ekmeğin bile hâlâ 57 56 MUTLU YAŞAMA SANATI MUTLU YAŞAMA SANATI atılmadığım ekledi. Besbelli bizim onunla aşırılık anlayışlarımız çok farklıydı. Buradaki sorun, kişinin nelere ihtiyacı olup, nelere olmadığı konusunun iyi belirlenememesinde yatıyordu. Bu konuda ben, kendime göre bir formül oluşturmuştum. Bana göre: "Sahip olduğum şeyler bana keyif ve mutluluk yerine, endişe ve sıkıntı veriyorsa, benim için fazla, aşırı ve gereksizdir." Ben değerlendirmemde, maddesel değerleri değil, kendi haz ve mutluluk duygularımı kıstas olarak alıyorum. Ayrıca beni mutlu edecek şeylerin neler olduğunu da, daha önceden düşünüp, tesbit etmiş bulunuyorum. Maddesel değerlerin böylesine öne çıktığı ve bırakın bireyleri, devletlerin bile paralarının gücü ve değeri ile değerlendikleri bir dönemde, aşırılığın kıstası olarak kişisel mutluluk ölçüsünü koymak, size belki biraz tahaf gelebilir. Siz hiç bugüne kadar, ülkeleri, vatandaşlarının ortalama mutluluk düzeyleri ya da yurttaşların göz kırpmadan vazgeçebilecekleri şeylerin maddî değerleri üzerine yapılan istatistiklerle kıyaslayan çalışmalara rastladınız mı? Günümüz toplumlarında ilgi, kişilerin çok kazanmaları, çok şeyler satın almaları ve bunları hızla tüketerek, yeniden birşey-ler almaları konuları üzerinde toplanmış durumdadır. Kişisel mutluluk arayışları ve bazı şeylerden vazgeçmeye hazır oluş, bu aşırı üretim ve aşırı tüketim zincirinin işleyişini bozar. Bu nedenle, toplum tarafından istenilen davranışlar değildirler. Ama yine de bu konu üzerinde düşünmek ve aşırılığın nerede başlayıp, nerede bittiği konusunda bir fikir yürütmek istiyorsanız, kendinize şu sorulan sorun: "Satın aldığınız herşeye gerçekten de ihtiyacınız var mı?" "Daha çok şeye sahip olmak ve olduğundan fazla gibi görünmek tutkusunun sebebi ne?" tşte size aşırılıklar dolu davranışlarınızı açıklamaya yarayacak dört görüş: 1 Arz edilen şeylere karşı duramamak Eğer kişi, kendine gerçekten neyin yeteceğini ve nelerin 58 onu mutlu edeceğini önceden belirlememişse, karşısına çıkan ve ona sunulan şeylere karşı bir alternatif geliştiremez. Yapabildiği tek şey, onlara karşı durmak değil, ancak onlar arasında bir karşılaştırma ve kıyaslamaya gitmektir. Ama sormayı unuttuğu soru şudur: "En iyi teklif acaba benim gerçek ihtiyacıma iyi gelecek mi?" Kişi kendi doğal ve özel ihtiyaçlarını tanımıyorsa, toplum tarafından üretilen yapay ihtiyaçların tuzağına düşer ve onlara yem olur. Böylece üretim güçlerinin sürekli olarak bize satmak istediği yeni şeyleri ya da yeni bir kılıfa büründürülmüş olan eski malları itiraz etmeden satın alan ve böylece çarkın işleyişine hizmet eden bir "dişli" haline gelir. 2 Hayatın acı ve ağır gerçeklerinden kaçmak Çoğu kimse, hayatlarını kendi istekleri doğrultusunda yönlendirme konusunda güçsüz olduklarını ve böyle bir girişimde başarısız kalacaklarını düşünürler. Kimsenin onları oldukları gibi kabul edip, saygı göstereceğine inanmak istemezler. Bu nedenle de, çevrelerine olduklarından daha başka görünmek için çırpınıp-dururlar. Yani, satm aldıkları bir dünyaya kaçar ve kendilerinden kurtulduklarını sanırlar. 3 Sürekli gelişmeye, daha çok, daha iyi ve daha hızlı masalına inanmak Kendinden kaçan insanların ardına en çok sığındıkları şeylerden biri de, gelişme ve ilerlemeye karşı duyulan inançtır. Teknolojik gelişme, günümüzde bir inanç ve sanki bir din biçimini almıştır. Bütün bu anlamsızlıklara rağmen, hiç kimse çıkıp da: "Acaba gerçekten de daha hızlı giden bir arabaya, daha tatlı bir gazoza, evdeki üçüncü televizyona ya da gökteki yeni bir uyduya ihtiyacımız var mı?" diye sormuyor. Gelişme, tüm bu sorulan haksız çıkarıyor ve bütün yanlışlıkları da doğruluyor. 4 Bir şeyin tadına varma yeteneksizliği 59 MUTLU YAŞAMA SANATI MUTLU YAŞAMA SANATI I Yeni olan şeyler gözlerimizi öylesine kamaştırıyor ki, sahip olunan herşeye artık eskimiş gözüyle bakılıyor. Sahip olma ve başkalarıyla atbaşı gitme hırsının büyüklüğü, elimizdeki bir şeyin tadına ve hazzına vararak, ona bir anlam verme ihtiyacımızı bile köreltmiş durumda. İşte bu ve benzeri nedenler yüzünden, insanlar kendilerine arz edilen ve sunulan hiç bir şeyden vazgeçmek istemiyorlar. Çünkü kendi gerçek ihtiyaçlarının ne olduğunu bilmiyor, onları tanımıyorlar. Böyle olunca da, çekici tekliflere karşı duracak bir alternatifleri (seçenekleri) bulunmuyor. Zorunlu olarak kendilerini akışa kaptırıyor ve seçimi ya da alternatif arayışını ancak, hiç biri kendilerine yaramayacak olan seçeneklerin arasında sürdürerek tatmin oluyorlar. Kişi ancak, kendi mutluluk anlayışının sınırlarını belirledikten sonra, onun dışında kalan herşeyi gereksiz ve aşırı olarak değerlendirebilir. Hayatı çok değişik bakış açılarından ele almak mümkün. Bu nedenle yanınızdan kağıdı ve kalemi eksik etmeyin ve her fırsatta: "Ben gerçekten kimim?" ve "ben, neleri elde etmek istiyorum?" sorularım yazın ve bunlara vereceğiniz cevapları düşünün. Bu cevaplar belki de hayatınızı kökten değiştirmenize yol açacaklardır, kim bilir? 10 Evlilik müessesesi ve birlikte yasama konusunu yeniden bir düşünmekte neden fayda var? Geçtiğimiz yıllar boyunca herhalde en iyi niyetli olanlar bile, toplumumuzda evlilik kurumu ile ilgili birçok şeyin yolunda gitmediğini farketmişlerdir. Almanya'da her üç evlilikten biri, boşanmayla sonuçlanıyor. Bu arada evli olarak kalıp da, birbirlerine bir cehennem hayatı yaşatanların da haddi-heşabı yok. Bunu herkes biliyor, ama yine de her yıl yüzbinlerce insan, nikâh dairelerine ve kiliselere koşarak evlenmeye adım atıyorlar. Beklentileri ise, hep aynı: Her günü mutlulukla geçen bir aile birliği kurmak. İnsanlar nedense sorunlarının kaynağına inip, onları çözmeye ve iyileştirmeye kalkışmak yerine, çektikleri acılara katlanmayı ve onlarla özdeşleşmeyi tercih ediyorlar. Sonsuz sevgi, saygı, sadakat ve anlayışlı olmak hayalleri ile başlayan ilişkilerdeki bu unsurlar bir kere zedelendi mi, artık o evliliği kurtarmak çok güç bir hale geliyor. Bence, bir çok evliliğin başarısız olmasının üç temel sebebi var: Yanlış ön şartlar, yanlış beklentiler ve gerçekçi olmayan rol dağılımı. Yanlış ön şartlar demekle, insanların ne sebeplerle evlenmek istediklerini kasdediyorum. Çoğu kişi, sevgi ya da benzeri şeylerden söz ederler, ama bunların çoğu yalan ya da kendini aldatmaktan başka birşey değildir. Kişileri evliliğe yönelten asıl sebepler şunlardır: • Yalnız olmak ve yalnız yaşamaktan sıkılmak ya da bıkmak. • Sert bir anne ve üzerinizde egemenlik kuran bir babadan kaçma isteği. • Kadın olarak, kendine rahat bir hayat sağlayacak bir erkek ya da bir erkek olarak, ev işlerini görecek ve iyi bir eş olarak çocuklarını büyütecek bir kadın arayışı içinde olmak. • Yaşlılıklarında kendilerine bakacak birisini bulmak arzu- su. 60 61 MUTLU YAŞAMA SANATI Tabii bu arada birbirlerini sevdikleri için evlenenler de vardır. Ama bu iddia daha çok, iki çaresiz insanın birbirlerine tutunarak, kendi başa çıkamadıkları hayat mücadelesinde kendilerine bir yardımcı bulmak ihtiyacının ağır basması ile ortaya çıkar. Ünlü mizahçı Kari Farkas'ın evlilikle ilgili şu sözleri, sanırım bu konuyu çok güzel bir biçimde özetliyor: "Evlilik, iki insanın yalnız olsalardı karşılarına çıkmayacak olan sorunları çözmek için kurdukları bir müessese, yani evlenme kararı ile başlarına açtıkları problemlerle başa çıkmak için yaptıkları bir anlaşmadır." Ben bu sözleri yıllardır çeşitli ortamlarda dile getiriyorum. Dikkat ettim de nedense, buna en çok gülenler, o sorunu en yoğun olarak yaşayanlar oluyor. Sizin evlilikle ilgili görüşleriniz ve evlilik tanımınız nedir? Sizce evliliğin anlamı nerede ve bundan nasıl sonuçlar çıkarıyorsunuz? Sanırım bu sorulara anî bir cevap vermek, hiç de öyle kolay değil. Ama tabii siz de bir çok diğer insan gibi:" Çocuklarımın düzenli bir ortamda yetişmelerini arzu ediyorum" ya da "günümüzde hâlâ evlilik bağı olmadan birlikte yaşamak, toplumun gözünde olumsuz izler taşıyor" türünden klişe cevaplarla tatmin olacaksanız, o zaman cevabı bulmakta pek zorlanmayacaksınız demektir. Çünkü herkes, evliliklerin çoğu kez düzenli bir ortam yaratmadığım bilmektedir. Genelde bunun tersi olur. Yoksa bu kadar ayrılık ortaya çıkar mıydı? Peki o halde niçin bir çok insan, yanlış ön şartlarda, herhangi bir plan ve hedef belirlemesi yapmadan, eşiyle karşılıklı olarak kurallarını belirlemeden evlilik yapmaya girişiyor, biliyor musunuz? Bana sorarsanız, bunun en başta gelen sebebi: Bu kişilerin, toplumda yaygın olan bir anlayışın, yani sorumluluktan kaçma ve evlilik kurumu ardında herşeyin mubah olması inanışının ardına sığınmalarıdır. Evlilik bir kere yapıldı mı, artık eşler bir- 62 MUTLU YAŞAMA SANATI birlerinin malı gibi olurlar ve herşeyi (sömürmeyi, baskı kurmayı, hakareti, tecavüzü ve hatta dayak atmayı) yapmak serbest bir hal alır. Evlilik dışında hiç bir alanda, güçlü olan tarafın bu kadar sorumsuzca ve fütursuzca gücünü kullanması ve eyleme dökmesi olayına rastlanmaz. Hem de devletin koruması ve kilisenin kutsaması ile yasallaştırılan bir biçimde. Erkekler, iş hayatındaki başarısızlıkların ve yenilgilerin hırsım eşlerinden çıkartırlar. Kadınların büyük bir kısmı da, evlilikte kendilerine düşen rolün, susmak ve katlanmak olduğunu düşünürler. Evlilik kurumu içindeki rollerin bu şekilde belirlenmesi, yanlış beklentilerin bir sonucudur. Eğer erkek ve kadın, ilk baştaki karşılıklı ilgi ve sevginin uzun yıllar boyu süreceğine inan-mışlarsa, sevginin artık kalmadığı dönemlerde bile, bu rolü oynamayı sürdürmek isterler. Böylece de karşıdaki kişiyi, yani eşlerini yanıltmış ve aldatmış olurlar. Evlilik ve eşlerle ilgili bir dizi semineri iki yıl boyunca yönettiğimde, katılımcıların en çok, mutlu bir beraberliğin reçetesini ya da temel kurallarını öğrenmek istediklerini gördüm. Biz, o zaman bu kurallara "mutlu bir beraberliğin 8 temel ilkesi" adını vermiştik: 1 Başarılı bir beraberlik kurmak istiyorsanız, mutluluğu kendinizden başka hiç kimseden beklemeyin. Böyle olunca da, hiç kimse sizi yanıltıp, hayal kırıklığına uğratamaz. Kişilerin burada yaptıkları en büyük yanlış, kendileri dışındaki herkes (eşleri, çocukları ve çevreleri) için sorumluluk duymalarından kaynaklanır. Oysa hiç kimse, bir diğerini dıştan gelen bir baskıyla gerçekten mutlu edemez. Herkes, kendi mutluluğu için çaba göstermek zorundadır. Çünkü mutluluk, kişinin içinde oluşan bir duygu ve bir süreçtir. İyi bir eş, ancak mutluluğa fırsat tanıyacak ortamı oluşturabilir, bir diğeri adına mutluluğu "satın alamaz". 2 Eşinizle şu konuda anlaşın. Herkes, karşısındaki kişinin iyi yönleriyle olduğu kadar, kusurları ile de birlikte yaşayacaktır. 63 MUTLU YAŞAMA SANATI MUTLU YAŞAMA SANATI Her ne kadar eşler bu yanlarını birbirlerinden saklamaya çalışsalar da, sonuçta, birlikte sürdürülen bir hayat, karşılıklı katlanma ve anlayışı da içermek zorundadır. 3 İlişkinizin daha en başında, eşinizle beraber bir "acil durum programı" oluşturun. Evliliğin artık yürümeyeceğini anladığınız zaman da, bu programı uygulamaya koyun. Eğer daha önceden bir ayrılık durumunda evin, paraların ve çocukların durumu ayrıntılı olarak ve yazılı bir biçimde kayda geçirilmiş olursa, böyle bir ayrılma anındaki birçok tatsız olayın önüne geçilmiş olunur. 4 Âşkın hiç bir engel tanımayan gücü üzerine hayaller kurmayın. En tehlikeli inanışlardan bir tanesi de: "Biz birbirimizi seviyoruz, bu, bizim başımıza gelmez" yaklaşımıdır. Ama acı gerçek şudur ki, kendimizi aşka ne kadar verirsek, yaşayacağımız hayal kırıklığı da o denli güçlü olur. 5 Oturma odasındaki hayatınızı tıpkı bir firmadaki gibi düzenleyin. Böylece yatak odasında, duygularınıza serbest kalma imkânını vermiş olursunuz. Sorunları hasıraltı etmeye, evlilik kadar müsait olan başka hiç bir kurum yoktur. Birçok kişi evlilik hayatı içindeki sorunları aklını kullanarak çözmek yerine, duygusal senaryolara yönelirler. Çoğu evlilikte sorunlar, tartışmalar ve değerlendirmeler oturma odası veya salonda halledileceği yerde, yatak odasına taşınır. Oysa bunları profesyonel bir firma anlayışı ile "iş saati içinde" yani, yatak odası dışında halletmek, duygu akışının en yoğun olması gereken yerde, yani yatakta, sinirlerin gergin olmamasını sağlar. Bir seminerde yaşadığımız olayda, kocanın eşini şu şekilde suçlaması da, buna tipik bir örnektir: "Aramızda duygusallık ve seygiye yer kalmıyor ki. Yatakta gece yarılarına kadar, tatili nerede geçireceğimiz tartışmasını yapmaktan, 64 uykuya bile fırsat bulamıyoruz." 6 Tartışmaktan çekinmeyin, ama hiç bir zaman da kapıyı eşinizin yüzüne kapatıp, odayı terketmeyin. Tartışmayı ve hatta kavgayı, sorunların halledilmesi yöntemlerinden biri olarak değerlendirin. Bir diğer yöntem, eşinize bu sorunla ilgili olarak bir mektup yazmaktır. Bu mektubu daha sonra yırtmanız ya da ona vermeniz çok da önemli değildir. Burada en mühim olan, sizin sıkıntınızı kağıda aktararak, ondan kurtulmanızdır. Bir münakaşanın kurallara uygun ve sakin seyretmesi ile havada terliklerin uçuşması arasında pek bir fark yoktur. Değişen yalnızca, o andaki ateşliliğinizin derecesidir. Kavgada içinizdeki herşeyi dökmelisiniz. Ama bunun kırıcılığa yol açmaması için, eşlerin daha önceden, kavgadan sonra birbirlerine kızmayacakları ve herşeyin kavga sırasında kalacağı konusunda aralarında anlaşmış olmaları gerekir. 7 Evlilik yaşantısını, bazen bir tarafın, bazen de diğer tarafın birbirine üstün geleceği bir oyun olarak görün. Oyunun savaştan farkı, yenilene, hep yeniden bir şans daha tanınması imkânının varlığı ile ortaya çıkar. Ama evliliği bir savaş alanına çevirecek olursanız, rakibinizi yenerek, onun işini tek seferde bitirmek amacını taşıyorsunuz demektir ve bu da, her türlü ilişkinin kökten bitmesi anlamına gelir. 8 Eşlerin kendilerine tanıyacakları serbestlik alanı ile birlikteliklerinin kesiştiği yerleri, önceden kesin olarak belirlemek, faydalı olur. Sınır taşmaları konusunu tartışıp, görüşmekten de hiç kaçınmayın. İçe atılan her sorun, bir birikim yapar ve ilişkiyi daha çok zedeler. Böyle davranmak, evlilik hayatımn baş düşmanlarından biri olan kıskançlık konusunu da devre dışı bırakmaya yarar. Bu sekiz kuralı birlikte oluşturduğumuz seminer katılımcılarından kaç tanesi bu kuralları uyguladılar ve uygulamaya da 65 MUTLU YAŞAMA SANATI devam ediyorlar, bilmiyorum. Aslında bu, artık önemli de değil. Bence arasıra da olsa, bu kuralları hatırlamak ve üzerinde düşünmek, bize aslında mutlu bir beraberliğin hiç de zor olmadığını göstermesi açısından önem taşıyor. Bazen tek bir kuralı bile kararlılıkla uygulamak, hayret verici bazı sonuçlan ortaya çıkarabiliyor. Bunu, kendi tecrübelerime dayanarak söylüyorum. Karımla ben, otuz seneden beri mutlulukla süren evliliğimizi, tartışmaları yatak odasına almamak ve kavga bile etsek, kızgınlığımızı bir sonraki güne taşımamak prensiplerine olan sıkı bağlılığımız sayesinde sürdürmekteyiz. Bu anlaşmaya sadık kalmak, çoğu kez bana, karımdan daha zor geliyor. Onun kızgınlığı çabuk başlıyor ve hemen de geçiyor. Ama ben daha çok, ağır bir eleştirinin yükünü uzun süre üzerimde taşımaya eğilimliyim. İşte bir evliliğin (ve anlaşmaların) en güzel yanlarından birisi de, karşıt uçlar arasındaki bu dengeyi ve uyumu sağlayabilmesi. Bu bölümü şu ana kadar dikkatle okuduysanız, belki de şöyle bir düşünceye kapıldınız: "Hepsi iyi ve güzel, ben de evliliğimizde bazı yenilikler ve değişiklikler yapmak istiyorum. Ama eşim, bırakın buna yanaşmayı, bu konular üzerinde konuşmak bile istemiyor." Eğer durum böyleyse, iki seçeneğiniz var demektir: 1. Siz kendinizi değiştirin ve ilişkinizde ters giden birşeyler olduğu zaman, karşınızdakini sorumlu tutup, onu suçlamayın. Belki bu durumdan eşiniz de etkilenir ve sizi örnek alarak, değişime ilgi duyar. 2. Eğer kendinizi değiştirmenin zor olacağına inanıyorsanız ya da böyle bir değişiklik yapmak istemiyorsanız, boşanma konusu üzerinde düşünmeye başlamanız yerinde olur. Böylece mutsuzluğun sürmesini engeller ve mutlu olabileceğiniz değerli zamanınızı da boşa harcamamış olursunuz. MUTLU YAŞAMA SANATI 12 Her gün karşılaştığımız manipulatif en önemli kuralları oyunun. Birçok kişi sürekli olarak, başkaları tarafından olumsuz yönde etkilendiklerini söyler ve bundan şikayet ederler. Bu kişiler politikacılar, iş adamları, arkadaşları, yöneticiler, komşular ve hatta hayırsız çocukları da olabilirler. Böyle kişiler hep şikayet ederler, ama bu durumu değiştirecek en ufak bir adım bile atmazlar. Çünkü onlar, hayatın aslında, herkesin birbirinin rakibi olduğu ve sürekli oynanan manipulatif bir oyun olduğunun farkında değildirler. Ya biz başkalarım manipule ederiz ya da onlar bizi. Bu gerçeği kavrayamayan ve hayatı oyun değil de, savaş gibi görenlerin, mutlu olma şansları yok denecek kadar azdır. Hayat oyunundaki rakiplerimiz kimler midir? 1. Karşı cins. 2. Bizim gelişmemiz ve ilerlememizde yolumuza çıkanlar ve engel olanlar. 3. Otoritelerini kendi çıkarları doğrultusunda kullanan otorite sahipleri. 4. Koyduğu davranış biçimleri ile bizi bazı şeylere zorlayan ve yönlendiren toplum. 5. Medya. 6. Bizi seven ve yalnızca bizim iyiliğimizi isteyenler. Eşinizi, çocuklarınızı, devleti ya da en iyi arkadaşlarınızı rakipleriniz olarak nitelendirmek, sizin tepkinizi çekebilir. Bunun sebebi, bizim düşüncelerimizin ve duygularımızın, dar ve numaralandırılmış kutular içine hapsedilmiş olmasından kaynaklanır. 1 numaralı kutu: Mevkî, unvan ve güç sahibi kişilere saygı göstermek ve onların söylediklerine uymak zorundasın. 2 numaralı kutu: Amirlerine itaat edeceksin. 3 numaralı kutu: Sen hiç bir şey bilmezsin. Uzmanların her 66 67 MUTLU YAŞAMA SANATI söylediği şey, doğrudur. 4 numaralı kutu: Yalnızca tek bir kişiye ya da tek bir şeye inanmalısın, yoksa dönek biri sayılırsın. 5 numaralı kutu: Sen özgür bir insansın ve istediğin kararı alırsın, Ama eğer yanlış bir seçim yaparsan, yandın demektir. 6 numaralı kutu: Komşunu da kendin gibi sev, fedakâr ve yardıma hazır ol. Yoksa toplum, seni iyi bir insan olmadığın için, dışlar. 7 numaralı kutu: Modern ve gelişmeye açık ol. En kötü şey, zamana, modaya ve herkesin beğendiğine uymamaktır. Eğer bize bu türlü öğütler veren kişilere, hiç bir eleştiri getirmeden inanırsak, manipulatif oyunun tipik kurbanları haline geliriz. Başkalarının kuklası olmak istemiyor, hayatınızı kendi istek ve tasarımlarınıza göre sürdürmeyi arzu ediyorsanız, yapacağınız ilk iş, bu oyunun kurallarını öğrenmektir. Bu kurallar basittir ve yüzyıllardan beri de uygulana gelmektedir. Reklâmcılar olduğu kadar politikacılar, devlet adamları ve çeşitli uzmanlardan, okuldaki öğretmenlere ve kiliseler-deki papazlara kadar herkes bu kuralları çok iyi bilirler, işte size bunların en önemlilerinden üç tanesi: 1. Her içerik, ancak ambalajı kadar değer taşır Çok yetenekli, çalışkan, sadık ve namuslu olabilirsiniz, ama eğer diğer insanlara bunları gösterip, onları ikna edemiyorsanız, bu özellikleriniz hiçbir işe yaramazlar. Dış çevre ve toplum, insanı ne olduğuna göre değil, dışa yansıttıklarına, yani nasıl olduğuna göre değerlendirir. Eğer kendinizi pazarlamayı ve satmayı iyi başaramazsanız, en büyük değerlerin sizde olması bile, bir önem taşımaz. Sizi kullanırlar ve parsayı da başkaları toplar. Şu anda: "Ama zaten ben ön planda olmak istemiyorum ki" diyorsanız, yalan söylüyor ve kendinizi kandırmaya çalışıyorsunuz demektir. Çünkü her normal insan, ön planda bulunmak, başarılı olmak, kendini göstermek ve kabul ettirmek ister. Bunlar bizi mutlu eden faktörlerdir. Bu durum kısa bile sürse, bizim için önemlidir ve geri planda, karanlıkta ve zor anlarda bulunduğu- MUTLU YAŞAMA SANATI muz zamanlar için bize gereken enerjiyi sağlar. Bu nedenle diğer insanlara, onları inandırana kadar kendini kabul ettirmeye çalışmak, kişiler için önemlidir. Tanınmak ve kabul edilmek, tanınmamış bir dahî olarak kalmaktan daha mutlu edicidir. 2. Kararlar, akılcı tesbitler yerine, duygusal etkilerle alınırlar İnsanlar kendileri "en akıllı canlılar" olarak nitelendirirler, ama hayatımızı akıldan çok, duygular belirlerler. Çocuk eğitiminden, otomobil satın almaya, yeni bir elemanı işe almaktan, atom santrallerine taraftar olmaya kadar, bütün kararlar, duygusal seçimler sonucunda alınırlar. Korku, sevinç, umut, acı ya da sevgi bizim her türlü davranışımıza yön veren duygulardan yalnızca bir kaçıdır. Bu nedenle duygular, manipulasyon oyununda çok önemli bir rol oynarlar. "Duygulara hitap etmek, yüzlerce akılcı komut vermekten daha etkileyicidir" diyen İngiliz reklâm firması sahibi Simon Walters, bana bir keresinde kendi hayat hikâyesini anlatmıştı: "Ben bu kuralı, daha genç bir delikanlıyken ve kendi firmamı kuracağımı aklıma dahi getirmediğim bir dönemde öğrenmiştim" demiş ve genç bir kızı, kendisiyle evlenmeye nasıl ikna ettiğini açıklamıştı. Bu kız önceleri, yakışıklı, otomobilli, şık giyinen ve çok zengin, hem de güçlü bir babası olan bir gençle nişanlıymış. Simon ise, kendi parasını kazanarak, okumaya çalışan sıradan bir gençmiş. Simon nasıl olup da, bu kızın büyük kısmeti tepip, kendisiyle evlenmeye razı olduğunu şöyle anlatmıştı bana: "Zengin olan genç, her buluşmalarında kıza, niçin kendisiyle evlenmek zorunda olduğunu anlatıyormuş. Otomobil, kendine ait bir ev, zengin bir aile, mantıklı bir evlilik için gerekli ve geçerli olan şeylerdi gerçekten de. Ben, kızı uzaktan beğeniyordum ama, onu bir yemeğe davet etmem bile mümkün değildi. Bir keresinde bir dondurmacıda fırsatını bulup, yanına yaklaştım ve ona, hayatımda sevebileceğim dünyadaki tek kız olduğunu söyle- 68 69 MUTLU YAŞAMA SANATİ dim. Sonucu biliyorsun, duygulara yönelik bir yaklaşım, binlerce akılcı argümandan daha etkili olmuştu." Belki bu hikâye size, biraz fazla senaryo imiş gibi geldi, ama inanın, bu gerçek bir olaydır. Siz de kendi hayatınıza ve çevrenize bu gözle bir bakın. Birçok örnek bulacağınıza eminim. Politika kulvarında da durum aynıdır. Hiç kimse, bir partiyi akılcı ve tutarlı programı için seçmiyor. İşin içine hep duygusal bir takım faktörler giriyor. Genelde liderlere göre oy kullanıyoruz ve bir lideri beğenmemizin en önemli nedeni de, onu sempatik ya da inandırıcı bulmamız, yani duygusal bir faktördür. Manipulatif oyunu, duygular yönetirler. Bu gerçeği hoşunuza gitse de, gitmese de kabul etmek zorundasınız. Çünkü: • Başkalarının bizim duygularımızı kullandıklarını bilirsek, oyunda onların eline bir koz vermemiş oluruz. • Akılcı yollarla hedefe varamıyorsak, karşımızdaki kişilerin duygusal zaaflarından yararlanmaya çalışmamız gerekir. 3. Aşırı tekrarlar sonucunda, her mesaj bir gerçek haline dönüşür Birçok değerli insan, planladıkları şeyleri uygulamaya dökme başarısını gösteremezler ya da bunu yapsalar bile, bekledikleri sonucu alamazlar. Çünkü yaptıkları işin ne denli değerli olduğunu, yeterince söylememişlerdir. Yarım ağızla giriştikleri çabalarında başarısızlığa uğrayınca da, vazgeçmişlerdir. Sonra da: "Benim değerimi kimse anlamadı" ya da "bana bir şans veren yok ki" deyip, suçu başkalarının üzerine atmayı tercih etmişlerdir. Büyük bir firma, yeni bir ürünü piyasaya çıkardığında, bunun haberini her yere ulaştırır: Duvar panolarında, gazete ilânlarında hep bu ürün karşımıza çıkar. Televizyon reklâmlarında ünlü kişiler bize, yalnızca bu ürünü kullandıklarını ve bunun, en iyisi olduğunu söylerler. Bu patırtı, milyonlarca insanın o ürünü almasını sağlayana kadar sürer. Bunu bir firma yapıyor da, biz niye uygulamayanın? Şimdi size, "eşinize onu sevdiğinizi haftada bir-iki kere söylemeniz, evlilik yemeğinde bir kere söylemiş olmanızdan daha 70 MUTLU YAŞAMA SANATI iyidir ve mutluluğunuzu arttırır" dersem, bana hak vermez misiniz? Bu gerçekleri biliriz, ama çoğumuz buna uygun davranmayız. Aslında her gün aynı yöntemle değişik kişiler tarafından manipule ediliyoruz. Ama bir türlü bunu farkedip, bu yöntemi kendi yararımızın doğrultusunda kullanamıyoruz. Başkalarına: "Arkadaş, beni dinle, bu konuda ben gerçekten yetenekli ve iyiyim, bunu farkedin artık" demek cesaretini göstermek, bize zor geliyor. Bu zorluğun temel nedeni, yetiştirilme tarzımızdır. Çünkü hep şu sözlerle, toplum bizi istediği gibi biçimlendirir: "Sesini pek yükseltme!", "öne çıkmaya çalışma!" ya da "gerçeklerden sapma!" peki ama, bu sözü edilen "gerçek" nedir acaba? Gerçek, başkalarının bize sürekli olarak söyledikleri ve biz buna inanınca da, "gerçek" adını alan şeydir. Yoksa sîz gerçekten de, X deterjanının, diğerlerinden daha beyaz yıkadığına inanıyor musunuz, reklâmlarda söylendiği gibi? Ya da çocukların, kendileri seçiyor olsalar Y mamasını alacaklarına? Belki de Z sigarasının, bizi macera dolu alemlere sürükleyeceğini düşünü-yorsunuzdur, tıpkı gazete ilânında belirtildiği gibi? Geçenlerde bir kuaförün bayan müşterisine: "Şimdi tam on yaş daha genç gösteriyorsunuz" dediğini işittim. Kadın cevaben: "Ah, bilemiyorum" dese de, ben onun bu söze, inanmak istediği için, inandığını biliyorum. Çünkü o, aslında bu yalanın gerçek olmasını büyük bir tutkuyla istemektedir. Eğer siz de iyi, güçlü, özgür ve mutlu olduğunuza inanmak istiyorsanız, manipulasyon oyununa önce kendinizden başlayın. Her gün on ya da yirmi kere: "Kendime inanıyorum" ya da "ben güçlüyüm, bu işi başaracağım" diye tekrarlayın. Veya her sabah, on kere: "Ben bugünü mutlu bir şekilde geçireceğim. Her ne olursa olsun, aldırmayacağım ve keyfimi bozmayaca-¦ ğım" şeklinde düşünün. I Kendi kendinize tekrarladığınız bu mesajları, onlar artık bir I gerçek olana kadar yineleyin. Sizi bundan ne ya da kim alıko-1 yabilir ki? Zaten bu uygulamayı her gün başkaları sizin üzeri- 71 MUTLU YAŞAMA SANATI nizde vanıvorlar. Onların size kabul ettirmeye çalıştıkları şeyler, ^f hiç bTzaman, kendinizi sevmeniz kadar mutlu edemez ve ySe hiç bir zaman, sizi kendi gücünüze ve içsel sesinize güven-mekten daha güvenli kılamaz. Yukandakf üç kuraldan da anlaşıldığı gibi, günlük manıpu-lasyon oyunu, oldukça geniş bir alanda ve çok ******££ vasvonlu) olarak oynanmaktadır. Başkaları bu oyunu bizle oynamaktadır ar, biz de kendimizle ve diğer kişilerle bunu oyna-yaSriz Cu yapabilmek için tek şart, "ben de oyuna katıla-S m" kararını vermekten ibarettir. Eğer günlerinizi kendi ıs-teSnildoğrultusunda ve mutlu olarak yaşamak istiyorsanız, oyuna katılma kararını bir an önce vermeniz gendar. Aslında mutlu olmak, dış dünyaya ne kadar karşı koyabildi ğimizle doğrudan orantılı bir olaydır. 72 MUTLU YAŞAMA SANATI 12 Korkularımızla başa çıkmayı becerirsek, kimse onları kullanarak, bize bir baskı uygulayamaz Siz, ben ve bizim gibi milyonlarca insan, istemediğimiz şeyleri söylüyor, yapıyor ve satın alıyoruz. Ve bunun da tek bir nedeni var: Korku. Bir kaç yıl önce "Korkusuz Yaşama Sanatı" adlı kitabımı yazmaya başladığımda, beni çok etkileyen bir tesbit yaptım. Bu konular üzerinde düşünürken, evdeki ve okuldaki eğitim sistemimizin bütünüyle baskı ve korkular üzerine oturduğunu far-kettim. Bana göre en çok rastlanan üç korku türü şunlardır: 1. Kazanılmış ve elde edilmiş olan şeyleri kaybetme korkusu. 2. Bilinmeyenden korkmak. 3. Hayatın gerçekleri ile başa çıkamamak endişesinden doğan korku. Sizler de, pek öyle zorlanmadan korkularınızın hayatınızı nasıl belirlediğini gözlemleyebilirsiniz. Bunun için, şu üç soruyu cevaplandırmanız yetecektir: • Gerçekten arzu ettiğiniz mesleği mi yapıyorsunuz? • Hayalinizdeki eşle mi birliktesiniz? • Sürdürmek istediğiniz türden bir hayatı elde edebildiniz mi? Eğer bu üç soruya da "evet" cevabını verebiliyorsanız, siz, mutlu yaşama konusunda bir usta sayılabilirsiniz ve bu kitabı okumanıza da hiç gerek yoktur. Ama cevaplarınız "hayır" olmuşsa, bu kez de niçin istediğiniz mesleğe yönelmediğiniz ve hayatınız ile eşinizden neden memnun olmadığınız konuları üzerinde iyice düşünmelisiniz. Daha da önemlisi, bu durumları değiştirmeye neden daha önce hiç niyet etmediğinizi anlamaya çalışın. Ben size bunların nedenlerini söyleyeyim. Günlük hayatımızı belirleyen çok değişik türlerdeki bir çok korku etkeni, bizi 73 MUTLU YAŞAMA SANATI böyle cesaretsiz ve korkak bir hayat sürmeye yönlendiriyor. Bu korkular yıllardan beri bizle birlikte yaşadıkları için, kökleri çok derinlere kadar inmektedir. Hatta bunlar bizimle öylesine özdeşleşmişlerdir ki, onları artık korku olarak görmeyiz bile. , Otuz yıl önce karımla evlendikten sonra, bir ev almak istemiş ve bu nedenle bankadan kredi talebinde bulunmuştuk. Bu krediyi yüzde dokuz faizi ile birlikte, on yıl içinde geri ödememiz gerekiyordu. "Günlük bir olay, bu işin içinde korku faktörü nerede?" diye sorabilirsiniz. Korkuyu doğuran ilk etken, herhangi bir nedenle bu krediyi geri ödeyememek ihtimalinin oluşturduğu endişeydi. O zamanlar günlük bir gazetede muhabirlik yapıyordum ve gazetedeki hiyerarşik patron sistemine bağlı durumdaydım. Nitekim bir süre sonra, servisteki şefimle aramızda önemli bir anlaşmazlık çıktı. Ben, kesinlikle haklı olduğumu biliyordum. Ve doğru olan da, tası-tarağı toplayıp, oradan ayrılmak, yani istifamı vermekti. Ama ben, kredi borcunu ödemek zorundaydım, kısa sürede başka bir iş de bulamayabilirdim. îşte bu korkular yüzünden, normal davranış şeklimi değiştirdim, bence doğru olanı yapmadım ve servis şefinden özür dilemek zorunda kaldım. Daha bu, sorunun tamamı değildi. Eğer işten ayrılırsam, karım belki bunu anlayışla karşılayabilirdi, ama benim, onu evliliğimizin hemen bir süre sonrasında, işsiz bir gazetecinin karısı durumuna düşürmeye hiç de hakkım olmadığını düşünüyordum. Ayrıca kanının arkadaşları ve ailesinin de bu durumu hoş karşılamayacakları düşüncesi de, içimde bir korku doğmasına sebep oluyordu. Olayı kendi aileme aktarırken de, yine zorlukla karşılaşacağımı gözönüne getirmek, beni sıkıyordu. Kısaca, tüm bu endişe ve korkuların baskısı ile yapmam gerekeni ve doğru olanı uygulamak yerine, onların beni yönlendirdikleri biçimde davranmış olmaktaydım. Yıllar sonra bu olayı hatırladığımda, korkumun etkisi ile kendimi inkâr etmiş olmamdan dolayı hep bir pişmanlık duymuşumdur. Bu olay, benim hayatımdaki birçok örnekten, yalnızca birisi. MUTLU YAŞAMA SANATI Aslında hemen hergün böylesi olaylar yaşıyoruz, ama bunların farkına varmıyoruz. Belki benim olayımdaki gibi, onların gerçek anlamlarının ancak yıllar sonra bilincine varabiliyoruz. • İş hayatında "hayır" dememiz gerekirken, korktuğumuz için "evet" dediğimiz ne kadar çok durum vardır. • Otoritemizi ya da beğenilme duygumuzu kaybetmekten korktuğumuz için, dost ve eşlerimize karşı çoğu kez istediğimiz gibi davranamayız, içimizdekileri tam olarak dökemeyiz. • Bir polis ile aramızda bir tartışma çıktığında, ondan korkarak, tehditlerine boyun eğeriz: "Cezayı ya hemen ödeyin ya da cezanız iki misline çıkar" dediğinde, hiç karşı koymayız. • Çoğu olayda, rizikoya girmek istemediğimiz için, doğru karar yerine, (hatta bazen bile bile) yanlış olanı tercih ederiz. Günlük hayatınızda aldığınız kararlar üzerinde bir düşünecek olursanız, sizi harekete yönelten öğelerin çoğu kez, birşeyi yapma ya da yapmama korkusundan kaynaklandığım (belki de hayretle) görürsünüz. Hayalinizden geçen birçok şeyi gerçekleştirmenizi engelleyen tek etkenin, o işe girişmekten dolayı ortaya çıkacak olan rizikodan korkmak olduğunu farketmeniz, pek de şaşırtıcı olmasa gerek. İçimizde yer etmiş olan bu korkular, tesadüfen ortaya çıkmazlar, onlar bize eğitimle verilmişlerdir. Çünkü bir insanı ma-nipule etmenin, yani kendi istek ve çıkarlarımız doğrultusunda yönlendirmenin en kolay yolu, onda bir korku duygusu uyandırmaktır. Hepiniz: "Eğer benim istediklerimi yaparsan, sana yardım ederim. Ama kendi kafana göre davranırsan, başının çaresine bakarsın" şeklinde formüle edilen bu tehdidi mutlaka duymuşsunuzdur. Milyonlarca insan günlerini, bu türlü tehditlerin baskısı altında geçirmektedir. Bunların bir kısmı manipule eden, çoğunluğu da kurban olan rolünü üstlenmiş durumdadırlar. Çoğu kimse, içinde bulunduğu bu pozisyondan memnundur. Ama bundan rahatsız olanların sayısı da az değildir. Böyleleri, korku faktörünü kullanarak kendilerini baskı altına alan ve manipule etmeye çalışan sistemlerden şikayetçi olurlar. Bu korku, bir di- 75 74 MUTLU YAŞAMA SANATI MUTLU YAŞAMA SANATI ğer kesimi de o derece etkiler ki, gerçekle olan bağlantılarını bile kaybeder ve psikolojik rahatsızlıklara kapılırlar. Şimdi size, kendi kişisel tecrübelerimin sonucunda elde ettiğim ve korkuları yenme konusunda, herkesin kendi başına uygulayabileceği bazı önerileri aktarmak istiyorum: 1. Vazgeçmeyi öğrenin Korkularımla başa çıkma konusunda, bana en çok yardımcı olan metod şudur: "Eğer ben herşeyden vazgeçmeyi başarabilirsem, kimse beni korkutamaz ve istediği gibi de baskı altına alıp, yönlendiremez." Evet, bu uygulamanın biraz insana ters bir durum yaratabileceği doğrudur. Çünkü hiç kimse, sahip olduğu herşeyden vazgeçmeyi istemez ya da bunu başaramaz. Zaten böyle bir isteği de ancak rahipler ve yogiler duyarlar. Biz de sizden sahip olduğunuz herşeyi terketmenizi istemiyoruz. Hayatı sürdürebilmek için, sahip olunması gereken pek çok şey vardır. Ama burada, vazgeçme konusunu vurgulamamızın amacı, bunu, başkalarının bize baskı yapmalarında nasıl kullandıklarını daha net olarak ortaya koyabilmek içindir. Reklâmlar sizi bir kez bir mesajla etki altına aldılar ve "komşunuzdan daha beyaz çamaşırlara sahip olmak istiyorsanız, bizim deterjanımızı kullanın" sloganı ile üzerinizde psikolojik bir baskı kurdular mı, buna boyun eğmek zorunda kalırsınız, çünkü hiç kimse komşusundan geride kalmak istemez. Ya da "benim çamaşırlarımın komşununki kadar temiz olup-olma-ması hiç de umurumda değil" diyerek, yan komşudan daha kötü bir ev kadını olma riskini üzerinize alır (bundan vazgeçer) ve geride kalmak korkusunu da üzerinizden atarsınız. Belki sizi de: "İyi bir aile babası olarak, mutlaka kendinizi ve ailenizi sigorta ettirmelisiniz" türünden bir yaklaşımla mani-pule etmeye çalışanlar olabilir. Onlara vereceğiniz: "İyi bir aile babası olmak, benim için pek o kadar önemli değil, bundan vazgeçebilirim" cevabı ile suçluluk duygusu sonucu doğacak olan korkudan da kurtulmuş olursunuz. Bu türlü alternatif yaklaşımlar ile başkalarının bizi korku 76 yardımıyla nasıl manipule ettiklerinin farkına varmak, bize, suçluluk duyguları altında ezilmekten kurtulma ve manipulatif baskılara karşı koyma imkânını verir. 2. Korkunuzla dost olun Hayatımda bir çok kere doğruluğunu tesbit ettiğim şeylerden birisi de, karşılaşmaktan korku duyduğum insanlarla karşılaştıktan en çok yarım saat sonra, bu korkuların geçip-gittiği-ni görmem olmuştur. Bu nedenle artık ben, önceden tasarlandığında korku yaratacak olaylarla, yine önceden ve zihnimde dost olmaya çalışıyorum. Kendi kendime: "Herkes Karl'm çok kibirli ve kırıcı bir insan olduğunu söylüyor. Ama ben onunla karşılaştığımda, iyi yönlerini nereye sakladığımı bulabileceğimi sanıyorum" diye söyleyip, pozitif bir telkinle kendimi bu karşılaşmaya hazırlıyorum. Kısa bir süre önce, hakkında: "Bu adam seni hiç sevmiyor, ona göre, dikkatli ol" uyarısını aldığım bir kişi ile tanışacaktım. Nitekim ilk selamlaşmamız da, biraz soğukça oldu. Ama oturup, birer fincan kahve içerken, ona: "Bazı tanıdıklar, sizin beni pek sevmediğinizi söyleyerek, bana uyarıda bulunmuşlardı" dedim ve bunu şaka yollu belirttiğimi göstermek için de, hafifçe gülümsedim. Bunun üzerine, bu iddiayı yalanlayan adam, bütün çabası ile beni sevmemesi için hiç bir gerekçesinin olmadığını, tam tersine, beni çok beğendiğini açıklamaya çalıştı. Eğer ondan korkarak bu tanışmaya gitseydim, konuşma boyunca, bana nasıl ve nereden bir saldırıda bulunacak diye beklemekten başka bir şeye konsantre olamazdım. Ama ben onunla daha önceden, zihnimde dost olmayı kafama koymuştum. Bu nedenle de ondan korkmama gerek kalmamıştı. Sonuçta, gayet güzel ve tatmin edici bir görüşme yaparak, ayrıldık. 3. Korkunuzu çözümleyin Korkularla başa çıkma üzerine hazırladığımız bir seminerde oluşturduğumuz "beş aşamalı formül", bana bugüne dek korkuları yenme konusunda epeyce yararlı oldu. Şimdi size bu beş aşamayı açıklamaya çalışayım: 77 MUTLU YAŞAMA SANATI 1. Aşama: Neden ya da nelerden korktuğunuzu tam ve kesin olarak tesbit edin. Çünkü korktuğunuzu sandığınız şeylerin çoğunun pek bir aslı-astarı bulunmaz. Bunların üzerinde iyice düşünmek ve onları analiz etmek, korkuların kendiliğinden kaybolmasına yol açar. 2. Aşama: En kötü durumda, neler kaybedeceğinizi ve size neler olabileceğini düşünün. Bu konuyu derinlemesine irdelemek, size, en kötü durumun bile, aslında öyle önceden korkulduğu gibi mahvedici olmadığını gösterecektir. 3. Aşama: Başınıza gelebilecek en iyi şey nedir? Yalnızca başınıza gelebilecek en kötü şeyleri değil, onunla birlikte olabilecek iyi şeyleri de düşünürseniz, içinizdeki korku düzeyini yarı-yarıya dengelemiş olursunuz ve korkunuz da otomatikman azalır. 4. Aşama: Başınıza gelmesinden korktuğunuz en kötü şeyi engelleyebilmek için, elinizdeki imkânlarla neler yapabileceğinizi düşünün. Savunma ve hücuma geçme konuları üzerinde düşünmek, hem kafanızdaki soruları aydınlatır, hem de çaresizlik ve güçsüzlük duygularını yenmenizi sağlar. 5. Aşama: "İçimdeki korku duygusunu olabildiğince azaltabilmek için, elimden gelen herşeyi yapmaya ne zaman başlayacağım?" sorusuna gerçekçi bir cevap verin. 4. Korku düşünceleriyle oyun oynayın Benim hemen hemen bütün korkularımın yalnızca kendi fantazilerimde, yani düşüncelerimin içinde var olduklarından hiç şüphem yok. Yani bunların çoğu gerçek değil, "sanal" korkular. Genellikle bize bazı şeylerden korkmamız gerektiği öğretildiği için korkarız. Polisten, yılandan, amirlerden, karanlık sokaklardan, otoriter babalardan, fazla gülmekten, toplum dışına itilmekten, kanserden, ölümden ve daha yüzlerce şeyden korkmamızın tek sebebi, eğitimdir. Korku doğurma ihtimali olan ya da bilmediğimiz bir durumla karşılaşınca, beynimiz hemen: "Tüh, Allah kahretsin, hep benim başıma gelir bunlar zaten" ya da "kurtulmak için hiç bir 78 MUTLU YAŞAMA SANATI şans da yok" gibi düşünceler üretmeye başlar. Düşünceler böyle programlanmış oldukları için, daha o durumu yaşamaya başlamadan, içimizi otomatik olarak korku duygulan ile doldururlar. Madem ki olay beyinde bitiyor ve korku üretimi de belirli bir programlanmanın sonucu, o halde bu programı başka türlü kurmanın da mümkün olması gerekir. Bize, belirli durumlarda korku duymamız için emirler veren ve bu yönde eğitenlerin başında, aile, öğretmenler ve toplum gelir. Onlann verdikleri emirlerin tam terslerini siz de her gün kendi kendinize vererek, beyninize yazılmış olan programı tersine çevirebilirsiniz. Eğer bu kitabın şimdiye kadar okuduğunuz bölümlerinin etkisinde kalarak, her gün kendinize en az bir kere zaman ayırıp, sessiz bir köşede sakince oturup, gevşemeye çalışmaya karar verdiyseniz, çevreye ve sorunlara kulak tıkamasını ve iç sesinizi dinlemesini öğreneceksiniz demektir. Siz ve sizin gibiler, beyinlerindeki bu korku programı değişikliğini, daha rahat gerçekleştirebilirler. Yapmanız gereken şey, aslında son derece basittir. Yirmi kere arka arkaya sakin, zorlanmadan ve dostça bir ifade ile: "Her ne olursa olsun, hiç bir şeyden korkmuyorum" sözünü tekrarlayın. Üzerinde fazla düşünmeden, ilaca başvurmadan, içki almadan ve sakinleşmek için sigara içmeden, öylesine sadece bunları söyleyin, her gün en az yirmi kere. Bu basit yöntemle, başkalannın size işlemiş oldukları korku duygularından kurtulmaya çalışmak, kimseye bir zarar vermez. Eğer bu tekrar ve kendi kendine telkin metodunu her gün düzenli olarak uygularsanız, olumlu etkilerini mutlaka görürsünüz. Bu metodu, hiç bir zararını görmeden yıllarca uygulayabilirsiniz. En azından, çoğu kimsenin sakinleşmek ve korkudan kurtulmak için başvurduğu sigaraya oranla, çok daha faydalı bir uygulamadır. Sizce de öyle değil mi? 79 MUTLU YAŞAMA SANATI 23 Başarı, önce onu yeterince zihinde canlandırma ve tahayyül etme ile kazanılır Belki siz de bir çok kişi gibi, hayattaki başarı ve mutluluğun, çalışma, beceri ve sebat etme gibi özelliklere bağlı olduğunu dü-şünüyorsunuzdur. Ama bana sorarsanız, bu inanış tamamen yanlıştır. Başarı ve mutluluğu belirleyen en önemli etken, elbetteki yetenektir. Ama bu yetenek kendini, bir işi başarma yönünde değil de, başarıyı zihinde canlandırma ve onun hayalini kurabilme (tahayyül etme) özelliği olarak göstermek zorunda. Genelde insanlar, bazı şeyleri niçin ve nasıl başaramayacaklarını hayal ederler. Çoğu kişi, kendilerini daha düşünce planında başarısızlığa mahkûm etme, isteklerinden vazgeçme ve hayatla mücadeleden kaçma konularında ustalaşmalardır. Daha bir işe girişmeden, tüm güçlerini yok edici düşünceler üretmeye başlarlar: • "Bunu yapmam mümkün değil, başkaları ne derler yoksa?" • "Bugüne kadar bu işi hiç beceremedim, şimdi becereceğime de hiç inanmıyorum." • "Gülünç duruma düşmektense, hiç başlamam daha iyi." • "Aileme bunu nasıl lâyık görebilirim ki?" • "Kimsenin başaramadığı işi, ben mi başaracağım?" • "Artık yaşlandım, bunu da gençler yapsınlar." Şimdi gelin, birşey yapmaya karar verdiğimizde, hangi aşamalardan geçtiğimizi yeniden inceleyelim: 1. isteğin belirmesi Bir yerden gelen bir impuls ile içimizde bir istek kıpırtısı başlar ve: "Tenis kulübündeki yarışmada kendi dalımda şampiyon olmak istiyorum" ya da "firmada bölüm şefi olmak için neyim eksik ki?" veya "artık eşimle birlikte yaşamam mümkün değil. Bu ilişkiyi sürdürürsem, ruhen eriyip, gideceğim. Mutla- 80 MUTLU YAŞAMA SANATI ka ondan ayrılmalıyım" şeklindeki düşünceler beynimizi kaplarlar. 2. isteğe cevap verme İstek doğduktan sonra, ona bir tepki göstermenin ve bir cevap vermenin iki yolu vardır: Ya bunu destekler ya da bastırmaya çalışırız. Her iki durumda da hayal gücümüz önemli bir rol oynar: • Hayalimizde kimi şeyleri öylesine büyütürüz ki, daha olay gerçekleşmeden, biz onun gerginliği ve korkusu ile dolarız. Ve hemen aklımızdan şöyle bir düşünce geçer: "Bu isteğinin gerçekleşmesi mümkün değil. Bu konuda en ufak bir şansım bile yok." • Ya da bunun tam tersi olarak, tenis turnuvasında nasıl birinci olduğumuzu, işyerinde nasıl idareci konumuna çıktığımızı ve zor bir durumda nasıl işin içinden sıyrıldığımızı tasarlar ve bundan duyacağımız haz ve moral ile başarıya doğru koşarız. Aslında bu durumda, isteğimizi nasıl gerçek kılacağımız konusunda bir fikrimiz yoktur, ama böyle davranmakla, kendimize engel olacağımız yerde, bir şans tanımakta ve bir açık kapı bırakmaktayız. 3. Şüphelerimizle tanışmak Bir isteği, eyleme dönüştürmeye karar vermişsek, bu, hemen o konu ile ilgili olumlu düşüncelere kapılacağımız anlamına gelmez. Belki de bir sonraki sabah, şüpheye düşer ve bu niyetimizden bir arkadaşımıza bahsetmek gereğini duyarız. Ve onun da: "Yahu sen deli misin, senin bunu yapman mümkün değil" demesi ve kendini haklı gösterecek beş gerekçe ileri sür-mesiyle, kafamız iyice karışır. Bir önceki gün bizi ümitlendiren faktörlerin hepsi, şimdi şüphenin karanlığı ile örtülmüşlerdir. Arkadaşınızın sizin umutlarınızı niçin ve nasıl kırdığını anlamak da zordur. Gerçekten sizin için endişeleniyor mudur? Yoksa sizin başarılı olmanızı mı çekememektedir? Belki de kendisi anadan doğma bir korkaktır. Ama sonuç olarak, olaylar bizi umutlandırabileceği gibi, şüpheye de yöneltebilirler. 81 MUTLU YAŞAMA SANATİ 4. Bir karara varmaya doğru Eğer bu ana kadar ne şüpheler, ne de dostlarımız bizi, istediğimizi elde etme yolundaki çabamızdan ahkoyamamışlarsa, önümüze seçmemiz gereken iki yol çıkmaktadır: • İsteğin gerçekleşmesi arzusunu zamana bırakır ve onun giderek hayal dünyamızdan uzaklaşmasını sağlarız. • Ya da: "Derhal eyleme geçiyorum" kararını verip, işe koyuluruz. Düşünceye verilen: "Önüme engeller de çıksa, ben bu işi başaracağım" emri, onu, hedefe ulaşmaya götürecek bir biçimde programlar. İşte tam bu aşamada, seminerlere katılanların yönelttikleri tipik bir soru geliyor aklıma: "Kendime, bu işi başaracağım telkinini veriyorum. İyi ama, ya sonuçta başarısız kalırsam ne olacak?" Buna iki ayrı cevap vermek mümkün ve biz de onlardan, seminerde bunlardan birini seçmelerini istiyorduk: • Belki sizin "ben başarırım" sözünüz, yeterince güçlü değildi. Bu nedenle bir sonraki denemede, bu telkini bütün kalbinizle yapmanız gerekir. • Eğer ilk deneme de kendi yeteneklerinizi ya da karşılaştığınız engelleri küçümsediğiniz ortaya çıkmışsa, buradan edindiğiniz tecrübe ile bir sonraki denemede başarılı olmaya çalışın. 5. Yoğun bir tahayyül bizi başarıya ulaştırır İslah olmaz bir şüpheci bile olsanız, şu sözlerimize hak ver-memezlik edemezsiniz: "Her gün on kere "başaracağım" diye düşünen birinin, kendine yine her gün on kere "başaramayacağım" şeklinde telkinde bulunan bir kişiye oranla başarılı olma şansı herhalde daha yüksektir." Hayal gücünüzü ne türlü bir görüntü ya da tahayyül ile programlayacağınız, tamamen size kalmıştır. Büyük basanlara imza atmış kişilerin hayatlarını incelersek, onların geniş bir hayal gücüne sahip olan ve daima, kendilerine hiç bir şeyin engel olamayacağını telkin eden insanlar olduklarını görürüz. Hayal dünyası dar kişilerin, büyük başarılar elde MUTLU YAŞAMA SANATI etmeleri ise hiç bir zaman mümkün olmamıştır. Pozitif hayal gücünün faydalan üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan Emile Coue, aynı zamanda bir şifacı idi ve bütün hastalarına aynı öğüdü verirdi: "Sabah yataktan kalkmadan ve akşam da uykuya dalmadan önce, yirmi kere: "Her gelen gün, bir öncekinden daha iyi ve daha başarılı geçecek" diye tekrarlayın." Emile Coue, kendi kendine telkin konusunun mucididir. Yazdığı kitaplar ve notları, bu konudaki deliller ve olaylarla doludur. Yukarıdaki bu basit telkin sözcüklerinin birçok insanda ne gibi mucizevî etkiler yarattığını da, bu kitaplardan öğrenmek mümkündür. Coue bunca tecrübeden sonra, şöyle bir sonuca varmıştır: "Davranışlarımızı yönlendiren ve aktive eden güç, istek değil, hayal ve tasarım gücüdür." Reklâm sektörü, bu bilgiyi yıllardır kendi yararları doğrultusunda başarıyla uygulamaktadır. Bu uğurda milyarlar harcanmakta ve bizim hayallerimiz ile fantazilerimiz onları diledi-ğince biçim bulmaktadır. Gece televizyon seyrederken, sabah gazete okurken, daha sonra işe giderken, yollarda ve bazen içtiğiniz sigara paketinin üzerinde bile hep aynı telkinlere rastlamak, hayal gücümüzü kendi dışımızdaki etkenlerin emrine verecek derecede bizi etkilemektedir. Bu tekrarlar ve telkinler sonucunda, bizim tercihlerimiz, otomatik olarak istenilen yöne doğru biçimlenmektedir. Siz de kendinizi aynı biçimde pozitif telkinlerle programlayabilir ve bunu, artık bilinçli olarak o şeyi düşünmeden, otomatik olarak gerçekleştirene kadar sürdürebilirsiniz. Bunu, tıpkı reklâmcıların yaptıkları gibi uygulayın: Yumuşak, renkli, canlı, derinlemesine işleyen bir biçimde ve isteğiniz, şüphe ve engelleri aşacak derecede güçlenene kadar. Sizi, hayal gücünüzü böylesine güçlendirecek teknikleri uygulamaktan alıkoyan nedir? Bence bu çalışmaya hiç zaman kaybetmeden, hemen bu akşam başlayın. 82 83 14 CinseUüc ve erotizmi dünyanın en doğal şeyi haline getirmenin en basit yolu Sanırım çoğumuz, sevgi ve cinsellik konusundaki ihtiyaçlarımızı, tam arzuladığımız biçimde tatmin edemiyoruz. Bence bunun nedenlerini, beş ana başlık altında toplayabiliriz: 1. Doğal olarak kişiye zevk veren şeylerin çoğu, ahlâk kuralları tarafından yasaklanmıştır. 2. Toplumun, uzmanların ve medyanın oluşturduğu değerler ve hayaller öylesine abartılır ki, onlara hiç bir zaman ulaşama-yız ve bunun ezikliği ile tam bir haz duygusu yaşamamız da mümkün olmaz. 3. Başarısız olma ya da bazı şeyleri yanlış yapma korkusu. 4. Sabırsızlık. 5. Kendi gerçek yüzümüzü ve kişiliğimizi gizlemek için, toplumun öngördüğü sahte rollere bürünmek ve bu rolleri oynamaya çalışmak. "Sevgi ve cinsellik, dünyanın en doğal şeyi olmalıdır" diye düşünmemize rağmen, onu hiç bir zaman, açlık, susuzluk ya da şefkat ihtiyacı gibi olağan bir şey olarak göremiyoruz. Çünkü bu alan, milyarlık bir endüstri dalı haline gelmiştir. • Sevgi, televizyon dizilerinin melodramatik öğesi haline geldi. Pop müzikte sevgi duygusu, ulaşılmayan bir özlem abidesi biçiminde işleniyor. Hayvan sevgisi bile istismar ediliyor ve televizyonda bebek mamalarından çok, hayvan yemlerinin reklâmları yapılıyor. • Cinsellik ise, daha zor bir süreç geçiriyor. Önce ahlâk havarileri ve bilim adamları tarafından "günah" bir eylem haline getirildi, daha sonra da karmaşık bir psikolojik problem olarak ortaya konuldu. Sanırım uzmanlar, bu sorunu tartışmayı daha yıllarca sürdürecekler. Geçenlerde, psikanalizin kurucusu olan Sigmund Freud hakkında yazılmış olan "Freud Gerçekte Ne Demişti?" adlı kitabı okuyordum. Burada şöyle bir bölüm vardı: MUTLU YAŞAMA SANATI "Freud, İçgüdü Teorisi'nde Haz İlkesi'ni ve Ruhsal Yaşan-tı'yı birbiri ile karşılaştırır. Buna göre, Ben (ya da Ego) Es (ya da id)'de yer alan bilinçaltı içsel güdüler tarafından yönlendirilir ve amacı da, bu güdülerin tatminini sağlamaktır. Ama bu açıklama, daha sonraları Freud'un hoşuna gitmemeye başlamıştı. Çünkü İçgüdü Teorisi, Haz Ilkesi'nin dışında kalan insanî davranışları izah etmekten uzak kalıyordu. Freud, kendi hareket noktasını oluşturan; "haz, bir boşalma ve azalmaya, tatminsizlik ise, bir yüklenme ve yükselmeye yol açar" hipotezinin, bazı konuları açıklayamadığını farketmişti. Meselâ normal bir cinsel eylemde, orgazmı, yani hazza ulaşmayı olabildiğince ileriye itmek eğilimi vardır. Aynı eğilime, oturağında oturan, ama tuvaletini yapmamakta direnen ve böylece kendi bağımsızlığım göstermek isteyen çocuklarda da rastlanır. Eğer gevşeme bir haz verecekse, insanlar bu duyguyu niçin ertelemek ve ileri itmek istesinler ki? Freud bunu, zevki ve alınacak hazzı uzatmak ve arttırmak arzusuna bağlar." Son olarak kitabın yazarı, şunu ekliyor: "Freud'un bütün çalışmaları içinde en çok tartışılan ve en çok üzerinde durulan konu, cinsellik teması olmuştur." Bizim cinsel davranış biçimimiz bir çok faktör tarafından etkilendiği için, oldukça karmaşık bir yapıya sahiptir. Bu nedenle bilim adamları, henüz bu konuyu doyurucu bir biçimde açıkla-yamamaktadırlar. Eğer bu konuda biraz birşeyler öğrenmek istiyorsanız, ya ömür boyu bir psikiyatriste abone olursunuz ya da kendi düşüncelerinizi geliştirmeye çalışırsınız. Bırakın, uzmanlar teoriler üretmeye devam etsinler, biz de kendi gözlemlerimizi değerlendirelim. Bence, iki insanı cinsel bir beraberliğe iten yedi tane temel neden vardır: 1. Hoşa gitme çabası, rahatlık arayışı, acımak ya da alışkanlık. 2. Karşıdakinin saygısını kaybetmeme isteği ya da onun tarafından terkedilme korkusu veya karşı tarafın tehdidine boyun eğmek. 85 84 MUTLU YAŞAMA SANATI 3. Bir şeylere ulaşmak. 4. Bir şeyleri unutmak ya da bir şeylerden kaçmak. 5. Cinsel içgüdüleri tatmin etme ihtiyacı. 6. Eş ile birlikte kısa bir süre için bile olsa, mutlu bir beraberlik yaşama isteği. 7. Çocuk yapmak için. Bu nedenleri, böyle katı ve soğuk bir şekilde sıralamış olmamız, sizi rahatsız etmesin. Ben de bir kaç yıl önce, bu konuyla ilgili olarak boşanma avukattan, hakimler ve cinsel danışmanlarla konuştuğumda şaşırmış ve rahatsızlık hissetmiştim. Şimdi size bu yaptığım araştırma sırasında karşıma çıkan bir kaç şaşırtıcı örneği aktarayım: • Zengin bir adam, ondan her birleşme öncesi yüklü bir para istediği için, oniki yıllık karısını boşamıştı. • Evli bir adam, sürekli olarak geneleve gidermiş, karısı bunun farkına varınca, bir arkadaşı ona şöyle bir akıl vermiş: "Niçin para ile ilişki kuran kadınlara ilgi duyduğun konusunu, karınla açıkça konuş." Adam da denileni yapmış ve sanmış ki eşi, orada uyguladığı cinsel oyunları duyunca, çok şaşıracak. Ama karısı gülerek, ona şu cevabı vermiş: "Ah benim akılsız kocam, aynı oyunları ben de uygulamak istiyorum. Ama senin beni "kötü kadın" diye nitelemenden korktuğum için, sana bunları açık- layamıyordum." • Bir baba kızma, babaların kızlarıyla cinsel ilişkiye girmelerinin normal olduğunu anlatıp, ikna etmiş ve bunu da uygulamış. Ama kız 12 yaşında hamile kalınca, iş mahkemeye intikal etmiş. • Beş yıllık evlilikleri boyunca kocasıyla hiç cinsel ilişkiye giremeyen bir kadın, kocasının onu ayda bir ya da iki kez dövdüğünü, sonra da gözyaşları içinde bunu, onu sevdiği için yaptığını söylediğini anlatarak avukata başvurmuş ve eşinden boşanmış. • Birçok genç kız, erkek arkadaşlarının: "Benimle yatmazsan, beni sevmiyorsun demektir. Ben de ilişkimizi bitiririm" tehdidinden çekinerek, onlarla ilişkiye girmektedirler. 86 MUTLU YAŞAMA SANATI Sanırım günümüzde cinsellik ve sevgi kadar yanlış anlaşılan, üzerinde tartışılan ve hayal kırıklıklarına yol açan bir başka konu daha yoktur. Cinayet ve intiharlara kadar varabilen acılarla dolu, çoğu kez de insanları yanıltmak ve kullanmak amacıyla devreye sokulan sevgi ve cinsellik konusunda neler yapılabilir? Samimi olarak itiraf etmem gerekirse, bu soruyu ben de ce-vaplandıramam. Ama size yardımcı olabilmek amacıyla, yedi adımlı bir programı anlatabilirim: 1. Adım Her türlü baskı ve kaygıdan uzak olarak, gerçek bir cinsel tatminin sizin için nasıl olması gerektiğini belirleyin. Gerçek bir erkek ya da namuslu bir kadın olmayı bir yana bırakın ve baskı altında tuttuğunuz tüm arzularınıza ve fantazilerinize kendilerini ortaya koyma fırsatı verin. 2. Adım Uyguladığınız biçimiyle cinsel davranışınızın ve sevgi ilişkinizin bir analizini yapın. Eşinizde niçin birlikte oluyorsunuz? Sevgiden mi, alışkanlıktan mı, yoksa onun hoşuna gitmek için mi? Ya da bunu eşinize veya kendinize birşeyler kanıtlamak için mi yapıyorsunuz? 3. Adım Gizli cinsel arzularınızla, hergün uyguladıklarınızı birbiri ile karşılaştırın. Bunların hangi noktalarda uyuşup, hangi noktalarda ayrı düştüklerini tesbit edin. 4. Adım Bu farklılığın nedenlerini ortaya çıkarmaya çalışın. Niçin cinsel fantazilerinizi tam anlamıyla dışa döküp, tatmin etme imkânından yoksun olduğunuzu anlamaya gayret edin. • Suç siz de mi? • Eşinizde mi? • Bir türlü koparıp, atamadığınız ve artık size mutluluk vermeyen ilişkinizde mi? • Eşinizle bu konuyu hiç konuştunuz mu, yoksa korktuğunuz için bunları ona açamadınız mı? • Belki de çocukluğunuzda yaşadığınız kötü bir şok var ve 87 MUTLU YAŞAMA SANATI MUTLU YAŞAMA SANATI SSK siz kendinizi ondan hâlâ kurtaramadınız? 5. Adım İstekleriniz ile gerçekleri (yani, pratikte yaşadıklarınızı) birbirine yaklaştırmaya çalışın. Bu konuda, iki tane imkânınız vardır: • Ofansif (saldırgan) yol: Kendinize, cinselliğe, sevgiye ve hayata bakış açınızı değiştirebilirsiniz. Kendini sevmeye karar vermek, bunu eşinizin sevgisi ve cinselliğinden beklemek yerine, bizzat bu adımı atmak, hayatınızı kökten değiştirebilir. • Defansif (savunmacı) yol: Birlikte mutlu olamadığınız ve problemlerinizi çözemediğiniz eşinizden ayrılabilirsiniz. 6. Adım Yapmayı düşündüğünüz şey hakkında, kesin kararlı olun. Yani: • Eğer işler istediğiniz gibi gitmiyorsa, suçu hiç bir zaman başkalarında aramayın. Kararlar ve sonuçlar için sorumluluğu - daima kendi üzerinize alın. • Başkalarından sizin için birşeyler yapmalarını beklemeyin. İsteklerinizi gerçekleştirmenin tek şartı, adımı sizin atmanızdır. 7. Adım Planladığınız değişimi elde edebilmek için, işe, doğru bir bakış açısıyla yaklaşmanızın önemini hiç aklınızdan çıkarmayın: • Sevgi ihtiyacının tatmini, kişinin önce kendisini sevebil- mesi ile başlar. • Kendinize, herkesten ve herşeyden daha fazla güvenmeli ve inanmalısınız. Böylece çaresizce ve ümitsizce başkalarına bağlanıp, sonra da derin hayal kırıklıkları yaşamazsınız. • Bir beraberlikte yerine getirilmesi gereken şartlar ve düzenlemeler vardır. Bir önceki bölümde detaylı olarak anlattığımız bu kuralları iyi bilmek gerekir. Cinsellik ve sevgi gibi derin ve karmaşık bir konu için getirdiğimiz bu öneriler, eksik ve ancak işin belirli bir bölümünü kapsıyor olabilir. Ama yine de, olayı farklı bir bakış açısından değerlendirebilmemizi sağlamaları yönünden faydalıdırlar. 15 Hayaller ile günlük hayatın gerçeklerini birleştirebilmenin stratejisi Bana göre insan hayatının çatısı, üç temel direk üzerine inşa edilmiştir. Bu üç temel de şunlardır: • Kişisel hayal ve vizyonlar. • Her gün içinde yaşadığımız çevrenin gerçekliği. • Hayaller (ya da vizyonlar) ile günlük hayatın gerçeklerini birleştirebilme stratejisi. Bu birleştirmeyi veya iki kutup arasındaki uzlaşmayı başaramayan kişilerin, mutlu olabilme şansları yok gibidir. Bu nedenle, şimdi de bu konuyu biraz derinleştirmemiz doğru olur. Hayatımızdaki sorunların çoğu, bizim hayal ve isteklerimiz ile onların önüne dikilerek, gerçekleşmelerini engelleyen etkenler arasındaki çatışmadan doğar: • Bazen bir insanın yüzüne, onun ne kadar ahmak, rezil ve yalancı olduğunu bağırmak isteriz. Böylece içimizde ona karşı birikmiş olan kızgınlık, hayal kırıklığı ya da aşağılanmanın getirdiği basınçtan da kurtulma şansınız vardır. Ama ne yazık ki, medenî, gelişmiş ve olgun bir inşanın böyle birşey yapmasının doğru olmayacağını düşünerek, tepki göstermekten vazgeçer ve kızgınlığımızı içimize bastırırız. • Kimi zaman karşılaştığımız bir insana aşın bir cinsel yakınlık hissederiz. Ona gitmek ve: "Sizin için deli oluyorum, benimle yatmaya ne dersiniz?" diye duygularınızı açıklamak için de yanıp, tutuşuruz. Hatta bir çok arkadaşımız bize göğüslerini gere gere, bu türlü uygulamalarda elde ettikleri başarıları da anlatmışlardır. Peki ya biz ne yaparız? Bizi tedirgin eden cinsel dürtülerimizin sesini dinler miyiz? Hayır. Çünkü aklımıza evli olduğumuz ya da gülünç duruma düşmemek isteğimiz gelir ve bu duygumuzu bastırmayı tercih ederiz. • Belki siz de, uzun zamandan beri sigarayı, içkiyi ve aşırı yemek yemeyi bırakmak isteyenlerdensiniz. İradenize hakim olmanın da hayallerini kurmaktasınız. Hatta kendinize: "Ben 89 MUTLU YAŞAMA SANATI MUTLU YAŞAMA SANATI istediğim anda bunları bırakabilirim" yönünde telkinlerde de bulunuyor olabilirsiniz. Günlük hayattaki düşüncelerimizin çoğu, işte böyle, bir yanda istemek, öte yanda da yapabilmek (becerebilmek ve engellenmemek) arasında gider-gelir. Bu çelişik ve karşıt durumda çoğu kez, çevreden dışlanmamak için, kendi istek ve hayallerimizi bastırmak zorunda kalırız. Başka türlü söyleyecek olursak: Diğer kişilerin beklentileri, toplum, ahlâk kuralları ya da devlet, bizim hayatımızı kendi istek ve beklentilerimizden daha çok etkiler ve yönlendirirler. Yani biz kendi duygularımızı, başkalarının çıkarları ve istekleri doğrultusunda bastırır ve onlara tabî olarak yaşarız. Bizi, yeni moda akımları, daha konforlu arabalar, bir partinin amaçları ya da belli ideolojilerle kendilerine bağımlı kılmayı beceren çevreler ve kişiler uğrunda, kendi hayal, vizyon ve isteklerimizi feda eder, onlardan vazgeçer ve "sürüye" katılırız. Burada kullanılan taktik, bizi zayıf düşürmek, sonra da istenilen yöne çekmektir. Bu çevreler bize kendi vizyonlarını yalnızca kabul ettirmekle kalmazlar, onları bize satarak, bunun doyumunu da yaşarlar. Milyonlarca insanın kendilerine ait ve kişisel özelliklerine uygun bir hayat kurma beceriksizliğini çok iyi kullanırlar ve bu zaaflarının üzerine dev sanayi imparatorlukları kurarlar. Bu aldatmacadan kurtulmak istiyorsanız: • Kendi hayatınızla ilgili bir vizyonunuz olmalıdır. • Gerçekle başa çıkmaktan korkmamalısınız, kendi gücünüze ve yeteneklerinize güvenmelisiniz. • Kendinizi her gün mutsuz kılmak yerine, mutlu etmenin yollarını öğrenmeli ve doğru stratejiyi kullanma bilgisine sahip olmalısınız. Belki şimdi: "Hayat ile ilgili şahsî bir vizyonu olmak ne anlama geliyor?" diye sorabilirsiniz. Bunun cevabı çok basittir: Vizyon, bizim mutlu bir hayatı nasıl tasarladığımız ve hayal ettiğimiz anlamına gelir. Ama dikkat, başkalarının bize dikte ettirdiği değil, bizim kendimize has özellikleri taşıyan bir mutlu hayat tasarımından söz ediyoruz. "Hayatın bir vizyonu olması" kulağa her ne kadar basit ve doğal gelse de, birçok insanın kendileri hakkında bir vizyonları yoktur. Onlar: "Sağlıklı yaşamak istiyorum" gibi pratik istekleri ya da "bütün dünyada barış olmalı" türünden soyut rüyaları veya "en büyük hayalim, bütün dünyayı dolaşmak" şeklinde satın alınabilen arzuları, vizyon sanırlar. Bir insanın hayatının geri kalan bölümünde bütün enerjisini, konsantrasyonunu ve tutkularını yönlendirebileceği beklentileri bu kadar soyut veya basit mi olmalı sizce? Benim kişisel vizyonumu soracak olursanız, onu şöyle özetleyebilirim: "Hayatımın her gününde, olabildiğince mutlu ve özgür olmak istiyorum. Bana sevinç ve doyum verecek işleri yapmak, her türlü saldırıya karşı güçlü ve yaralanmaz olmak ve bana uyan türden bir hayat sürmek niyetindeyim." Sanırım benim vizyonumu bazılarınız biraz ütopik, egoist ve tamamen kendine yönelik buldunuz. Ben de bütün hayatımın, tam hedeflediğim biçimde gerçekleşemeyeceğini biliyorum. Ama bu, beni rahatsız etmiyor, çünkü vizyonumun bana başka yararlar sağlayacağının da bilincindeyim: • Ne istediğimi ve bana neyin uygun düşeceğini biliyorum. Bu nedenle, diğer insanların beni yolumdan saptırmaları mümkün olamaz. • Sabah uyanır uyanmaz, o gün ne için yaşayacağım kesin olarak bellidir. Başka kişilerin ya da bir firmanın hedeflerine ulaşmaları için veya kendimi bir diğer kişiye beğendirmek için değil, önce kendimi mutlu etmek, sonra da bunu diğer insanlarla paylaşmak için güne başlarım. • Her akşam, o günkü plan ve vizyonuma uygun yaşayıp-ya-şamadığımı kontrol ve tesbit ederim. Ve kendime şu soruyu yöneltirim: "Bu günü mutlu geçirebildim mi, yoksa mutsuzluk ve gerginlik anları daha mı fazlaydı?" Bu sorunun anlamı açıktır: Vizyonum (ve onu gerçekleştireceğime olan inancım), onun gerçekleşmesini istemeyen engellerden daha güçlü olup, onları altedebilmiş midir? Ve ben bugünkü olaylardan, yann için, ne gibi sonuçlar çıkarıp, dersler 91 90 MUTLU YAŞAMA SANATI MUTLU YAŞAMA SANATI alabilirim? Vizyonun sonuçlandırılması, yani istenilen hedefe ulaşılması, kişinin kendi dışındaki gerçeklikle ne kadar başa çıkabildiğine bağlıdır. Bunu başarabilmek için, üç tane özelliğe sahip olmak gerekir: 1. Gerçekleri tanımak ve kabullenmek. Onları görmemez-likten gelmek ya da reddetmek ve kaçmak, hiç bir çözüm getirmez. Bu konu ile ilgili olarak, seminerlerimize katılan tekstil firması sahibi bir iş adamının şu sözlerini aktarmak, uygun olacak: "Bastırılması gereken şeyleri, daha çok bastırırız. Böyle yapmasak, hayat yalnızca zorluklardan ibaret olurdu." Acaba sizce de bu yaklaşım, mutlu hayatın reçetesi olabilir mi? Yani, hayatta herhangi bir zorlukla karşılaşmamak için, gerçekleri bastırmak, bizi çözüme ulaştırabilir mi? Bana sorarsanız, insanları sorunların içine iten anlayış, asıl bu yaklaşımdır. Kişisel mutluluğa ulaşmanın tek yolu, karşımıza çıkan engellerden kaçmaktan değil, tam tersine onlarla mücadeleye girip, alt etmekten geçer. 2. Eğer gücüm yetiyorsa, dış gerçekliği değiştirmek ve kendine uydurmak isterim. Ama bunu başaramadığımı görürsem, inat etmeden, bundan vazgeçerim. Çoğu kimse, değiştiremeyecekleri şeyler üzerinde o kadar çok konuşup, şikayette bulunurlar ki, harcadıkları enerji, onları, olabilecek şeyleri yapmaktan bile alıkoyar. Bu gibilerin tipik bir sloganları vardır. Hep aynı sekide şikayet ederler: "Ben bunu değiştirmek istiyorum, ama bana engel oluyorlar." Çevrenize bir bakınırsanız, böyle tipleri sıkça görürsünüz: • İyi bir evlilik hayatları olsun isterler, ama eşleri buna imkân vermez. • Dürüst, düzenli ve çalışan çocuklar yetiştirmek isterler, ama çocuklar, hiç de onların beklentilerine uygun olarak davranmazlar. • Bütün politikacılar bizim iyiliğimizi isterler, ama biz seçmenler, hep yanlış kişileri seçeriz. • Hepimiz çevrenin korunmasından yanayızdır. Ama bizim lüks içinde yaşamayı sürdürebilmemiz için, çevreyi kirletmek zorunda olan kuruluşlar vardır. Biz ise, lüks tüketimden vazgeçmeyi hiç aklımıza getirmeyiz. Gerçek denilen şey, "gerçekten" olan ve yaşanan olaylardır, yoksa bizim arzularımız ve umut ettiğimiz şeyler değil. Kısaca herkesin gerçeği, hergün pratikte yaptığı şeylerin, yani sürdürdüğü hayatının bir toplamıdır. 3. Kişisel istek, hayal ve vizyonlarımızı dış dünyanın gerçekleriyle bir uyum içine sokabilmek için, doğru bir stratejiye ihtiyacımız vardır. Uyum içine sokmak da iki türlü olur. Ya biz ona uyarız ya da o bize. Hayatın gidişini beğenmeyen ve onu değiştirmek isteyen insanların çoğu, nasıl ve nereden işe başlayacaklarını bilemedikleri için, bu değişikliği yapamazlar. Kendileri için neyin önemli, neyin ise daha az önemli ya da önemsiz olduğunu bir türlü kestiremezler. Bunu bilseler ya da bulsalar bile, hayatlarını nasıl değiştirebilecekleri konusunda bir fikirleri yoktur. Aslında bir sorunu çözmenin en kolay yolu, onu, küçük adımlar atarak, yavaş yavaş değiştirmeye doğru gitmektir. Herkes tarafından kolaylıkla uygulanabilecek olan bu stratejinin formülünü bir kez daha vurgulamak istiyorum: Hayatınızda iyiye ve ileriye doğru değiştirmek istediğiniz herşeyi, o doğrultuda küçük adımlar atarak gerçekleştirebilirsiniz. Bu tekniğin tam olarak farkına varmam, sigarayı bırakmak isteyenlere yardımcı olduğum dönemlerde oldu. Genelde tiryakilerle yaptığım ilk toplantı, şu sözlerle başlardı: "Bir kaç kere sigarayı bırakmayı denedim, ama her seferinde, yeniden başladım." Bunun üzerine ben de, onlara şöyle bir karşı soru yöneltirdim: "Sigarayı niye bırakmak istiyorsunuz ki? Bilindiği gibi sigaranın epeyce faydalı yanları da var. Kan dolaşımını aktive ediyor, uzun süreli hafızayı canlı tutuyor, sizi gevşetiyor ve hatta cesaretlendiriyor, belki de bir yenilginin şokunu kısa sürede atlatmanızı sağlıyor." 93 92 MUTLU YAŞAMA SANATİ Ya da şunu sorardım: "Siz hiç, niçin sigara içtiğinizi düşündünüz mü?" Bu soruları soruyordum, çünkü hiç kimsenin aklına kendiliğinden böyle şeyler gelmiyordu. Hatta günde kaç tane sigara içtiklerini bile doğru-dürüst bilmiyorlardı. Verdikleri cevap genellikle: "Çok içiyorum, epeyce fazla" şeklinde oluyordu. Evet, hepsi de sigarayı bırakmak, bu kötü alışkanlıktan kurtulmak istiyorlardı. Vizyonları buydu. Ama hiçbiri, zahmet edip de davranışlarının gerçek yüzüyle karşılaşmak niyetinde değillerdi. Yani alışkanlıklarının nedenleri ve dışa yansıyan pratik (uygulama) sonuçları üzerinde kafa yormuyorlardı. Kısaca, kendi vizyonları ile dışsal gerçek arasında bir uyum sağlamak yerine, sorunlarından kaçmayı tercih ediyorlardı. Durumun böyle olduğunu, bu kimselere anlatabilmek ve onları bilinçlendirmek, pek de kolay olmuyordu. Çoğu, olaya bu şekilde yaklaşmak yerine, mucizevî bazı tavsiyeler ve reçeteler arayışı içindeydiler. Hoşlarına gitmeyen bir gerçeği, detayları ile incelemeye almak, hoşlarına gitmiyordu. "Bir alışkanlıktan vazgeçebilmek için, önce bu alışkanlığın neden doğduğunu bilmek gerekir" şeklindeki uyanlarıma bile kulak asmıyorlardı. Bu bilinçlendirme döneminden sonra, bir adım daha atıyor ve onlardan, bir sigara içme törenini, benimle birlikte tekrarlamalarını istiyordum: • Önce çantadan ya da cepten bir paket sigara çıkarılıyor. Sigaranın markası, içen kişi ile ilgili birçok bilgiyi, bize ilk anda aktarıyor. "Camel"in maceracılığını mı, yoksa "Marlbo-ro"nun kovboyunu mu seçtiği, onun karakterinin bir parçasını gözler önüne seriyor. "Bu kişi marka seçimi ile kendi gerçek kişiliğinin bazı yönlerini mi saklıyor acaba?" ya da "bu marka sigarayı içerek ne ya da kim olmak istiyor?" gibi sorular, bu aşamada aklımızı kurcalayabiliyor. • Daha sonra paketten bir tane sigara çıkarılıyor ve dudakların arasına yerleştiriliyor. Ardından çakmak veya kibrit alınıyor ve sigarayı yakma işlemi üzerinde konsantre olunuyor. Bu işlemler sırasında, ağız, iki el, sigarayı yakma gibi bir sürü ey- 94 MUTLU YAŞAMA SANATI lemler yapılıyor ve bu da doğal olarak, kişinin gerginliğini ya da korkusunu, başka yönlere yöneltmesini sağlıyor. • Ve sigaradan o derin ilk nefes alınıp, içe çekiliyor, sonra dışarı üfleniyor. Bu tıpkı, meditasyonda yapılan nefes verme işlemi gibi, sakin ve uzun oluyor. Yani kişi, adeta meditatif bir sakinlik kazanıyor, ama tabii ciğerleri nikotin dolu olarak. İşte bütün bunlar, sigara içme eyleminin gerçekleri. Eğer bir kişi, sigarayı bırakma vizyonunu gerçekleştirmek istiyorsa, önce bütün bu sürecin bilincine varması gerekir. Çünkü bir çok kişi, sigarayı neden, ne kadar ve hangi durumlarda içtiklerini tesbit edemedikleri için, onu bırakma çabalarında başarısız kalmaktadırlar. Şimdi de size, o çalışmalar sırasında sigarayı bırakmak isteyen tiryakilere önerdiğim "küçük adımlarla hedefe ilerleme" tekniğinin ayrıntılarını açıklayayım: Önce onlara, gün içinde en zevkli sigarayı hangi saatte içtiklerini soruyordum. Bunun cevabı genellikle: "Kahvaltıdan önce ya da sonra" şeklinde oluyordu. Ben de onlara, ertesi gün bu sigarayı içmemelerini, ancak diğer 19,29 ya da 39 sigarayı, canları çektikleri zaman içmelerini öğütlüyordum. Bu uygulama, hergün o en zevkli bir sigarayı bırakmanın hazzını içlerinden hissedene dek sürüyordu. Bu arada, yaptıkları işi küçümsememeleri gerektiğini ve "tek bir sigaradan vazgeçmekle, önemli bir şey mi yapıyorum sanki?" şeklinde düşünmelerinin yanlış olacağını söylüyor ve ekliyordum: "Kendinizi bu tek sigaradan vazgeçebildiğiniz için, övmekten geri durmayın ve başarınızı takdir etmeyi bilin." Gün içindeki ikinci ve üçüncü sigarayı bırakmak için acele etmemeleri de gerekiyordu. Bu işe ancak, içlerinde, ikinci ve üçüncü sigarayı da bırakıp, onun getireceği hazzı yaşamak için yoğun bir istek duyduklarında, girişmelerini öneriyordum. Bir yıl sonra, elde ettiğim sonuçları değerlendirdiğimde, karşıma şöyle bir tablo çıktı: 80 sigara tiryakisinden 19 tanesini, "küçük adımlarla hedefe ilerleme" tekniği konusunda hiç ikna edememiştim. 95 MUTLU YAŞAMA SANATI Geri kalan 61 kişiden, 25 tanesi üç ve dört hafta sonra, sigarayı tamamen bıraktıklarını sevinçle bildirmişlerdi. Geri kalan 36 kişi de, altı ayla sekiz ay arasında değişen sürelerde sigarayı bıraktıklarını, bana duyurdular. Bu çalışma sonrasında beni en çok etkileyen şey, 25 kişilik aceleci guruptan yaklaşık %60'ının daha sonra yeniden sigaraya başlamaları, 36 kişilik sabırlı guruptan ise, ancak %5'inin yeniden sigara içemeye yönelmeleri tesbitini yapmamdı. Böyle dar kapsamlı ve yüzeysel bir çalışma ile bazı şeyleri ispatlamak, mümkün değildir. Zaten benim amacım da bu değil. Ama buradan çıkardığım sonuç şu olmuştur: Bir alışkanlığı değiştirmek için kendine yeterince zaman ayıran ve bu işi, küçük adımlarla halletmeye çalışan kişilerin hedefe ulaşma şansları, acele eden ve büyük adımlar atanlardan daha fazladır. Eğer siz de "küçük adımlarla hedefe ilerleme" stratejisini kendi üzerinde denemek istiyorsanız, size yardımcı olacak bazı ipuçları verelim: 1. Hayatınıza vermek istediğiniz yön ve bu konudaki hayalleriniz ile vizyonunuz ne kadar fantastik, ulaşılması zor ve yasak bir alanı da kapsasa, daha en baştan: "Ben bunu başara-mam" ya da "başkaları ne der?" gibi düşünce ve endişelerle, kendi yolunuzu kesmeyin. 2. Vizyonunuzu kesinleştirin, her gün onu geliştirmek için kendinize zaman ayırın ve bundan bir haz duyun. Bu çalışmaya, isteğiniz ve başarma inancınız iyice güçlenene kadar devam edin. 3. Dış gerçekle tanışın ve onun bilincine varmaya, onu anlamaya ve kavramaya çalışın. Niçin bu vizyonu gerçekleştirmek istediğinizi ve niye karşınıza böylesi engellerin çıktığını da analiz edin ve nedenlerini bulmaya gayret gösterin. 4. Aceleci olmayın ve hedefe hemen ulaşmayı beklemeyin. Bu işi gerçekleştirmek için, önünüzde hayatınızın geri kalan bölümü kadar bir süre olduğunu düşünün. 5. Tüm bunlardan sonra, ilk küçük adımı atın. Bu harekete geçiş sırasında kendinizi gözlemleyin. Nedenleri, sonuçları ve 96 MUTLU YAŞAMA SANATI hataları iyice anlayabilmek için, kendinize zaman tanıyın. Son bir not daha: Küçük de olsa, elde ettiğiniz her başarının sevincini ve hazzını yaşayın, bunu içinizde hissedin ve ancak ondan sonra, yeni bir adım atın. İşte size, vizyonunuz ile onu uygulamaya yöneldiğinizde karşınıza çıkan gerçekler ve engeller arasında bir uyum kurmanızı sağlayacak olan "küçük adımlarla hedefe ilerleme" tekniğinin detayları. Bütün bu anlattıklarımız sırasında, bazı sorular tam olarak cevaplandırılamamış olabilirler. Zaten benim de amacım, sizi bu tekniği uygulamaya yöneltmek ve kendinize en uygun kullanım biçimini, yine sizin bulmanızı sağlamaktı. Onun için uygulamaya geçerken, kendi özelliklerinize uygun bir tarzı oluşturmaya çalışın. Unutmayın ki, en iyi strateji, sizin kendi tarzınıza uygun olan stratejidir. 97 . , ! MUTLU YAŞAMA SANATI 16 Ölümle dost olmayı öğrenen, hayattan korkmaz Belki çoğunuza, hayatta nasıl mutlu olunacağını anlatan bir kitapta ölüm konusuna yer vermek, gereksiz gibi görünebilir. Hatta bazı okurların bu bölümü atlayıp, diğer bölümleri okumaya geçmeleri de beni şaşırtmaz. Çünkü içinde yaşadığımız bu dönemin en belli başlı özelliklerinden bir tanesi de, hoşumuza gitmeyen şeylerin üstünü örtmek, bastırmak ve bilinçaltına itmektir. Oturup, eşimizle sorunlarımızın çözümü için birlikte hareket etmek yerine, sanki herşey yolundaymış gibi davranırız. Hayatın anlamı üzerinde düşünmek bize zor geldiğinden, bu işi başkalarına bırakırız. Kimileri de, komşularıyla ilgilenmek zahmetine katlanmazlar, ama "üçüncü dünya ülkeleri"nin sorunlarıyla uğraşır gözükürler. Alıştığımız ve kutsal gibi sunulan hayat anlayışımıza uymayan her şeyi, nereden geldiklerine bakmaksızın bilinçaltına atmakla, bunlardan kurtulduğumuzu sanırız. Nitekim bütün sanayi kuruluşları da, bizim bu kaçışımızda bize yardımcı olmak için, ellerinden gelen bütün çabayı gösterirler. Herşeyi becerirler, ama işin içine ölüm olgusu girdiğinde, işler sarpa sarar. Çünkü ölüm, tamamen kişiye özel bir durumdur ve çeşitli bahaneler yaratarak ondan kaçmak mümkün değildir. O halde bütün ömür boyunca, değiştirilemeyen bu gerçekten kaçmak yerine, onunla daha önceden dost olmak, doğru bir hareket olmaz mı? Ölümle dost olmak, birçok insan için, tıpkı acıyla, hastalıkla, bizi acıdan kıvrandıran bir böbrek taşıyla ya da düşmanla dost olmak kadar zor ve hatta imkânsız bir olaydır. Üzerinden çok zaman geçti ama, bir böbrek taşı hastası ile tanışmamı ve onun bana anlattıklarını diğer kitaplarımda ele almıştım. Ama burada yeri gelmişken, bunu bir kez daha tekrarlamakta bir sakınca görmüyorum. Misafir olarak katıldığım bir televizyon programında, MUTLU YAŞAMA SANATI korkularımızla başa çıkmanın mümkün olduğundan bahsetmiş ve bu konudaki en kolay çalışmanın, her gün korku duyulan şeyi bir kez tekrarlamak olduğunu ileri sürmüştüm. Bu programdan sonra epeyce mektup aldım. Bazı seyirciler, böyle basit ve ilkel bir öneride bulunduğum için beni eleştirirlerken, bazıları da kendi başlarından geçen olayları anlatıyorlar ve bu tavsiyenin doğruluğunu tasdik ediyorlardı. Böbrek taşı şikayeti olan hasta ile tanışmam ve bir sonraki programda onun hikâyesini anlatmam da, bu mektuplar sayesinde oldu. Olay şöyleydi: Altmış yaşlarında olan bu kişi, böbrek ağrıları ile kıvranmaya başlayınca, derhal doktora gitmiş, oradan bir ürologa gönderilmiş, yapılan testler sonucunda aldığı cevap şöyleymiş: "Sizde pek de tehlikesiz olduğunu söyleyemeyeceğimiz büyüklükte bir böbrek taşı var, ağrılar ve kramplarınız da bu yüzden." Bunun tek çaresinin ameliyat olduğunu söyleyen doktor, yine de ona, bir hafta süreyle evde kendi başına uygulaması gereken bir program vermiş. Bol bol su ve çay içecek, günde bir kaç kez de merdiven çıkıp-inecekmiş. Adam aldığı bu tavsiyelerle evine dönmüş. Kaçınılması mümkün olmayan ameliyat, onu bir hayli korkutmuş olduğu için de oldukça üzüntülüymüş. Daha sonraları bu anları şöyle anlatmıştı: "İşte tam bu durumdayken, beni bunca korkulara sevkeden böbrek taşım ile dostluk kurmaya karar verdim." Bu karar üzerine, bol bol sıvı şeyler içmeye ve merdiven inip-çıkmaya başlamış. Ama daha da önemlisi, her gün iki kere, sessiz bir köşeye oturup, kendisi ile yalmz kalmaya ve bu arada böbrek taşı ile konuşmaya başlamış. Ona şunları söylüyormuş: "Bak dostum, ben de senin bedenimden kurtulup, dışarıya ve temiz havaya çıkmak istediğini biliyorum. Ama bu arada bilmen gereken şey, bunun bana çok acı verdiği. Onun için bu dışarı çıkma işlemini, benim canımı fazla acıtmadan, yumuşak ve kansız bir şekilde yap. Beni anlayacağını umuyorum." Bu durum böyle sürüp gitmiş ve adam tam ameliyat olacağı 98 99 MUTLU YAŞAMA SANATİ günün sabahı, tuvalete girme ihtiyacını duymuş. İşte o anda, böbrek taşı sakin ve barışçı bir şekilde, onun bedeninden uzaklaşmış ve dışarı düşmüş. Adam da sifonu çekmeden önce, aralarında oluşan dostluk nedeniyle, böbrek taşına sevgi dolu veda sözleri söylemiş ve tuvaletten çıkmış. Böbrek taşının öyküsünü, yalnızca şiddet uygulanmayan davranışların başarısına tipik ve basit bir örnek olduğu için değil, olayın anlatıldığı canlı programda dinleyicilerin gösterdikleri ciddî ilgiden de etkilenmiş olduğum için, size bir kez daha aktardım. Normalde gülmeleri ve neşelenmeleri beklenen dinleyiciler, tıpkı adamın bu davranışlarıyla elde ettiği tepkiye benzer bir tutum içine girmişlerdi. Bu barışçı öykü, onların da gerginlikten uzak bir anlayışa yönelmelerini sağlamıştı. Böbrek taşı rahatsızlığını çeken bu adam, ürologa gittikten ve ameliyat kararını duyduktan sonra, iki farklı şekilde davranmayı seçebilirdi: • Bir hafta boyunca korku içinde yaşar ve bu arada, bedeni ve ruhundaki rahatsızlıklar ve gerginlikler de en üst seviyeye çıkardı. • Ya da kendi kendine telkinde bulunarak, gevşeyebilir ve bu da böbrek taşının yerinden oynamasına bir fırsat verebilirdi. Bazı okuyuculara bu hikâye biraz basit ya da gülünç gelmiş olabilir. Ama benim için bu olay, hayatımızı kökten değiştirebilecek önemde bir davranış biçimi ve anlayış tarzı olarak ilginç bir örnektir. Burada dile gelen anlayışı: "Korkmak yerine, dost olmak" ya da "savaş açmak yerine, anlamak ve anlayışlı olmak" biçiminde özetleyebiliriz. Bilmem sizin hiç dikkatinizi çekti mi? Hayatımızı genelde agresif (saldırgan) davranış biçimleri belirler ve bu tutum, beynimizde oluşan düşüncelerde de yankısını bulur: • "Bunu başarabilmek için, kendimi zorlamalıyım." • Ya da: "Bu iş, benim bütün gücümü kullanmamı gerektiriyor." • Veya: "Hedefe ulaşmak için, karşıma kim çıkarsa, ezer ge- MUTLU YAŞAMA SANATI çerim." Böyle düşünmemize şaşırmamak gerekir. Çünkü bütün hayatımız boyunca, hep gerginlik ve saldırganlık üzerine eğitildik. Öğretmenler tehdit ettiler, anne ve babamız kızdılar ve cezalandırdılar, devlet üzerimizde baskı kurdu. Çünkü hiç birinin sabrı yoktu ve bizi, dostça bir tarzda ikna etmeye uğraşmadılar. "Sevgi İlkesi"nin temsilcisi olduğunu söyleyen kilise bile, sevgiyle davranmak yerine, bizi ahlâkî yaptırımlar ile baskı altına almaya çalıştı. Bana çocukken kimin şu sözü söylediğini hatırlayamıyorum: "Eğer barış istiyorsan, can düşmanınla bile dost olmaya bak. Eğer ölümden korkuyorsan, onu da arkadaşın haline getir." Bu kişiyi hatırlayabilsem, onu Nobel Barış Ödülü'ne aday gösterirdim. İşte bu iki cümle, benim hayatımda çok önemli bir rol oyna-^ mışlar ve hayata bakışımı kökten değiştirmişlerdir. Onların sırrını anlayabilmem, epeyce yılımı aldı ve bundan sonraki hayatımı bu doğrultuda sürdürebilmek için de, daha epeyce emek vermem gerektiğini biliyorum. Bu nedenle, her sabah on beş dakika süreyle, kendimle, hayatla ve ölümle başbaşa kalıp, bu dostluk ilişkisini canlı tutmak için çalışıyorum. Yaptığım bu meditasyon benzeri çalışmanın tekniğini, daha önceki sayfalarda anlatmıştım. Ama burada, yeri gelmişken bir kere daha tekrarlamayı uygun buluyorum: Çalışma odamda, sessiz bir köşeye geçip, rahatça oturuyorum. Sırtımı düz duruma getiriyor, omuzlarımı serbest ve gevşek bırakıyorum, ellerim ise kucağımda bulunuyor. Gözlerim kapalı olarak, derin ve sakin, kendimi zorlamadan nefes alıyorum. Başka türlü söyleyecek olursam: Nefes alma konusunda vücuduma herhangi bir zorlama teknik önermiyor, daha çok onun kendi ritmini bulması için yardımcı oluyor ve serbest bırakıyorum. Yani onunla dost olmaya gayret ediyorum. Önce nefesimi sayıyor ve nefes vermenin, nefes almadan daha uzun sürmesini sağlamaya çalışıyorum. Giderek daha sakin 100 101 I1 'l' İV": ¦ i.'' 'i1,',1'.1' ¦',! I1 102 MUTLU YAŞAMA SANATI bir hale gelip, günlük düşüncelerin baskısından kurtulunca da, nefes alırken, kendimle ve bütün dünyayla nasıl birleştiğimi ve "bir" olduğumu tasarlıyorum. Nefes verirken de, dışarı doğru giden nefesle, evrene ve sonsuzluğa doğru uçtuğumu hayal ediyorum. Bütün bunlar benim, hergün uyguladığım ve kendimle, çevremle, dış dünyayla, düşmanlarımla, ağrılarla, acılarla, hastalıklarla, hayatla ve ölümle dost olmamı sağlayan çalışmalar. Yetiştirilme tarzımızdan kaynaklanan, ayrıca her gün yenilenen aynı türdeki baskı ve saldırganlık bombardımanından kurtulabilmek için, benim kendimce bulduğum alternatif davranış biçimi böyle. Belki siz, kendinize uygun daha başka çözümler de üretebilirsiniz. Size anlattıklarımız, sizi hayatınızdaki bazı şeyleri daha değişik olarak görmeye ve bunları değiştirmeye itebilir. Hatta ka-çmılamayan bir olgu olan ölüm bile, hayatla dost olmayı başardığınızda, artık korkulan birşey olmaktan çıkabilir. MUTLU YAŞAMA SANATI 17 Soru sormaktan bıkmayan bir kimse, gerçek bilgiye giden yolun kapısını daima açık tutar Bazen, şaka olsun diye, insanları iki guruba ayırırım. Birinci guruba, sürekli olarak soru soran "bilge"leri, ikinci guruba da, sanki herşeyi biliyorlarmış gibi hiç soru sormayan "aptal"lan koyarım. Çoğu kez insanların, benim ileri sürdüğüm fikirleri, hiç eleştirmeden ve incelemeden "doğru" olarak kabul etmelerine, bu durum hoşuma gitmesine rağmen, kızarım. Bu gibi kişiler, bana inandıkları ya da haklı olduğumu bildikleri için fikirlerimi kabul etseler neyse. Benim eleştirdiğim taraf, onların konuyu enine-boyuna anlamaya çalışmak için, soru sorma zahmetine katlanmamalandır. Eğer bundan önceki bölümlerde mutlu bir hayat tasarımının nasıl olması gerektiğini dikkatlice okuduysanız, belki de sizi cesa-retlendirebilecek en önemli faktörün, kendinize doğru sorulan sorup, bunlara doğru cevaplar vermek olduğunu farketmişsinizdir. Elinizdeki kitaptan gerekli faydayı sağlamak istiyorsamz, şu üç soruyu açıklıkla cevaplandırabilmeniz gerekiyor: 1. Mutlu muyum, değil miyim? 2. Eğer mutlu olduğunuzu söyleyebiliyorsanız, bu kitabı daha fazla okumanıza gerek yoktur. Ama "mutlu değilim" diyorsanız, ikinci bir soruyu sormalısınız: "Beni istediğim gibi yaşamaktan ve mutlu olmaktan alıkoyan şeyler, yani engeller nelerdir?" 3. Eğer sorunuza, doğru olan cevabı gerçekten bulduysamz, sıra üçüncü soruya geldi demektir: "Hayatımın geri kalan bölümünü mutlu olarak yaşayabilmek için, neler yapmalıyım?" Yirmi yaşında ilk kez bir gazetenin idarî kadrosunda işe başladığımda, deneyimli bir kişi olan bölüm şefi yamma gelmiş ve bana ilk nasihatim yapmıştı: "Bak delikanlı, senden iyi ya da kötü bir gazeteci olup-olmayacağı tamamen: Doğru yerde, doğru sorulan sorabilme yeteneğine bağlıdır, bunu hiç unutma." Sonra da bana, bir gazetecinin, özellikle de bir haber elemanın sorması gereken soruları şöyle sıralamıştı: 103 104 MUTLU YAŞAMA SANATI •Kim? •Ne? • Ne zaman? • Nerede? • Nasü? • Niçin? Mesleğimle bu ilk tanışma, tıpkı cinsellikle ilk karşılaşmamda olduğu gibi, beni derinden etkilemişti. Soru sorma tutkusu, içimde bütün bir hayat sürecek olan, bildiğimden biraz daha fazlasını öğrenme arzusunun hep canlı kalmasına yol açmıştır. Her zaman, cevabı aranan bir soru mutlaka vardır ve var olacaktır. Çünkü her türlü bilgiye giden yol, soru sormayla başlar. "Kim, ne, nerede, ne zaman ve nasıl?" gibi sorular, hayatın gerçeklerini tanımamızı ve öğrenmemizi sağlarlar. "Niçin?" sorusu ise, hayatm anlamını kavramamıza ve çözümler üretmemize fırsat verir. "Niçin?" sorusunu sormakla, hayatımızı değiştirme şansını elde edebiliriz. Ama ancak bundan çıkacak pratik sonuçlardan ders almasını bilirsek. Birçok insan sorunlarını "ben yapamam" ya da "ben bunu bilmiyorum" gibi önyargıları ve yanlış tasarımları nedeniyle çözemez. Böyle yapmakla, kendilerini eylemsizlik ve kendine acıma duvarlarının arkasına gizlemiş ve ellerini-kollarını bağlamış olurlar. Çünkü düşünce ve hayalleri, "başarısızlık" üzerine fikse olmuştur. Uzun bir süre böyle olumsuz ve kendi şevkini kırıcı bir biçimde yaşayanlar, giderek bu durumdan zevk almaya da başlarlar. Kendi yuvalarına kapanıp, başlarım kuma gömmek, onlara güvenli bir davramşmış gibi gelir ve "bir eylemde bulunmazsan, hata da yapmam" diye düşünme alışkanlığını edinirler. Sigara içme alışkanlığından vazgeçmek isteyen kişilerle yaptığım çalışmalarda, "niçin?" sorusunun, bu kişilerin kendilerine başka bir gözle ve başka bir açıdan bakmalarmı sağladığını bir çok kere müşahade etmiştim. Bu kişiler: "En az on kere bırakmayı denedim, ama başanlı olamadım" şeklinde bir yaklaşım gösterdiklerinde onlara, üç tane soru sormayı, bir alışkanlık haline getirmiş- MUTLU YAŞAMA SANATI tim: 1. Niçin sigarayı bırakmak istiyorsunuz? 2. Niçin sigara içiyorsunuz? 3. Dün kaç tane sigara içtiğinizi biliyor musunuz? Bu üç soruya da kesin cevaplar aldığımı, hiç hatırlamıyorum. Hepsi de kendileri için önem taşıyan bir sorunu halletmek istiyorlardı, ama hiç biri, bu sorunlar hakkında doğru-dürüst bir bilgiye sahip değildi, çünkü kendilerine bu konu ile ilgili hiç soru sormamışlardı. Soru sormamalarının nedeni de, gerçekçi ve rahatlarını kaçır-tıcı cevaplarla karşılaşmak istememeleriydi. Sorunlarını tam olarak ve tüm boyutları ile öğrenmek ve olası çözümlerin üzerinde düşünmek, işlerine gelmiyor gibiydi. Kendilerine acımak, kaderi, çevreyi ve diğer insanları suçlamak ise, daha kolay bir işti ve çoğu da böyle davranmayı tercih ediyorlardı. Mutlu yaşama sanatını ciddî bir biçimde öğrenmek isteyen herkes, önce, iki farklı yöndeki oluşumları kapsayan doğru sorulan sormak zorundadır: • Geçmişe yönelik olarak, olayların niçin bu şekilde geliştiğini anlamayı sağlayacak olan sorular, bize bu konuda doğru bilgileri verirler. Çünkü geçmişin bilgisi olmadan, birşeyleri değiştirme yönünde bir adım atılamaz. • Geleceğe yönelen sorular ise, bize, hangi değişiklikleri istediğimizi belirlemek açısından yardımcı olurlar. "Kendinize sorular sorun" derken, bunun hiç de kulağa yansıdığı gibi kolay birşey olmadığım biliyorum. Bir süre önce, kocasını bir yıl önce kaybetmiş olan bir kadmla sohbet ediyordum. "Koçanım ölümünü bir türlü unutamıyorum. Her gün mezarma gidiyor ve dakikalarca ağlıyorum ve kendimi suçluyorum" diyen bu kadına, "kocanızın ölümünden kendinizin niye sorumlu tutuyor ve kendinizi suçluyorsunuz?" şeklinde bir soru sordum. Aldığım cevap ilginçti: "Bilmiyorum." Ona, her gün onbeş dakika süreyle masanın başına oturmasını ve bir kağıda "kendimi niye suçluyorum?" yazarak, altına da aklına gelen cevaplan not etmesini tavsiye ettim. 105 MUTLU YAŞAMA SANAT! MUTLU YAŞAMA SANATI .' I. l'l ' Bir sonraki görüşmede, bana, yazdığı kağıdı getirdi. Sorunun altına cevap olarak: "Kendimi suçluyorum, çünkü ölümünden az önceki dönemlerde ona karşı kötü ve sabırsız davranışlarda bulundum" yazıyordu. Kadına: "Bu cevap sizi sakinleştirdi mi?" diye sorduğumda, aldığım cevap: "Hayır" oldu. Ben de ondan, alacağı cevap kendini tatmin edip, huzurlu kılana kadar, aym soruyu yazmasını ve buna cevap aramayı sürdürmesini istedim. Anladığım kadanyla içinde, ona engel olan birşey vardı ve bu nedenle, sorduğu soruya doğru cevabı alması, yani kendini huzursuz eden şeyin gerçek kaynağını farketmesi, mümkün olamıyordu. Kadının bu sorununu nasıl çözmeyi düşündüğünü bilemiyordum. Hatta bunu kesin olarak çözmeyi istediğinden de emin değildim. Doğru soruyu sorma tekniği, bize, sorunları tanıma ve onları çözme imkânını verir. Ama birçok kişi için de bu yöntem, sorunlardan kaçmanın ve onları aklîleştirerek, bastırmanın tek çaresi gibidir. Buna en tipik örneklerden biri "yardımcı olma sendromu"dur: Sizden borç isteyen birinin bu arzusunu geri çevirmezsiniz. Sonra bu kişi yeniden size gelerek, bir kez daha borç ister, yine verirsiniz. Bu talep tekrarlandığında, onu reddedersiniz, ama bu kez de sizi: "Paraya tam ihtiyacım olduğunda, beni nasıl darda bırakabiliyorsun?" diye suçlamaya kalkışır. Ama bu kişi kendine dönüp de: "Ben bu fînansal sıkışıklığa nasıl düştüm?" ya da "bu zor durumdan kendi çabamla kurtulmak için ne yapabilirim?" diye sormayı akıl etmez. Hayır, o, hep suçlayıcı ifadelerle dolu sorulan size yönelterek, suçu sizin üzerinize atmaya çalışır. Yani sorunu yaratan kişi, kendi suçunu, ona yardımcı olan kişiye yansıtır ve onu psikolojik bir baskı altına sokarak, elini yeniden cebine atmasını sağlamaya çalışır. Soru sormak, saldırganlığın bütün türleri ile başa çıkmak için kullanılabilecek iyi bir yöntemdir. Bunu hem kendinize, hem de başkalarına karşı kullanabilirsiniz. Şimdi size yıllardan beri kullandığım ve oldukça ise yarayan bir uygulamadan söz etmek isti- yorum: Kısa bir süre önce, arabamla gece eve doğru giderken, bir trafik polisi beni durdurdu ve sert bir ses ile "belgeleriniz lütfen" dedi. Herhalde bir şeye canı sıkılmıştı ve hıncını da benden almak istiyordu. İlk anda onun bu sert tavrı epeyce canımı sıktı ve onunla tartışmaya karar verdim. Ama sonra, bu fikrimi değiştirdim ve ona yumuşak bir dille ve dostça gülümseyerek: "Beni niçin durdurduğunuzu söyleyebilir misiniz?" diye sordum. "Biraz hızlı gidiyordu-nuz galiba" şeklinde bir cevap verdi. "Nereden anladınız?" "Bunu farketmek için uzman olmaya gerek yok." "Acaba vicdanınız da aym kanaatte mi? Benim hız sınırını aştığımı ispatlayabilir misiniz?" Konuşma böylece dostane bir sohbete dönüşmüş ve polis, benim ehliyetime bakmaktan bile vazgeçmişti. Eğer ben ona bu sorulan yöneltmeseydim, aramızdaki konuşma, herhalde bir münakaşa ile biterdi. Eğer birisi bana: "Siz büyük bir yalancısınız" dese, ona kızmak yerine, şöyle bir soru ile karşılık verirdim: "İlginç bir bakış açısı, bu konuyu biraz daha açar mısınız?" Soruları, sorunlan çözmenin anahtan, mutluluğu arayışın motoru ve itici gücü ve başka insanlarla olan ilişkileri dengeleyici bir teknik olarak değerlendirmek sayesinde, çok değişik bir bakış açısı kazanmak mümkündür. Ben, bu yöntemden yıllar boyunca bir hayli yararlandığımı söyleyebilirim. Herkes bu "soru sorma yönte-mi"nden kendine çok çeşitli avantajlar sağlayabilir. Çalışma odamda, masamın tam karşısındaki duvarda yıllardır asılı duran bir notta şöyle yazmaktadır: "Sorular, insanlara giden kapılan açarlar, önyargılar (ve tesbitler) ise, bu kapıyı kapatırlar." Bu sözlerin doğruluğu, çeşitli kereler karşıma çıktı ve beni, kendimi başkalanna karşı, olduğumdan daha önemli görmek yanlışına düşmekten de alıkoydu. İnsan kendine sürekli sorular yönelterek, gerçek gücünü, yeteneklerini ve toplumdaki yerini, kısaca kendi smırlanm görebilir ve bu deneyi yaşamak (ya da bu oyunu oynamak) da insana büyük bir keyif verir. 106 107 MUTLU YAŞAMA SANATI 108 MUTLU YAŞAMA SANATI II Tasarımlarımızı Pratiğe Dönüştürmenin Yolları H 109 MUTLU YAŞAMA SANATI MUTLU YAŞAMA SANATI -i- m Hepimizin istekleri, planları ve hayatta elde etmek istediğiniz şeyler konusunda bazı fikirleri vardır. Ama acaba bunlardan hangilerini ve ne kadarını gerçekleştirebiliyoruz dersiniz? İstediğimiz alışkanlıkları elde edebiliyor muyuz ya da beğenmediğimiz şeylerden kolaylıkla vazgeçebiliyor muyuz? Nedense hep aynı şekilde davranırız: İlk başta istekli, canlı ve ateş gibiyizdir. Ama sonra şüpheler, rahatlık arayışları, bahaneler ve "su koyvermeler" gelir. Bu konudaki "beylik" yaklaşımları da hepimiz tanıyoruz: "Denedim, ama olmadı" ya da "yapacağım, ama zaman bulamıyorum ki." Hedeflere ulaşma güçlüğünün en çok rastlanılan üç nedeni şunlardır: 1. Sabırsızlık. 2. Yetersiz bir kendine güven. 3. Kendi kendine telkin ve etkileme konusundaki bilgimizin yetersizliği. Okulda ne denli önemli (!) şeyler öğrendiğimizi bilirsiniz: Ünlü adamların doğum tarihleri, ünlü yazarların eserleri, savaşların kaçar yıl sürdüğü ve Alaska'nın yeraltı zenginliklerinin neler olduğu, vs. Ama kimse çıkıp da bize, bir konu üzerinde yoğunlaşmayı, fantazileri geliştirmeyi ya da hayatı bilinçli bir biçimde planlamayı öğretmez. En azından ben, öğretmenlerimden böyle şeyler öğrenmedim. Ama hayatım boyunca, bu yeteneklerimi, kendi çabamla geliştirdiğim için de mutlu olduğumu söylemeliyim. Şunu unutmayın ki, kendi içimizden gelen ve kendi çabamızla geliştirdiğimiz özellikler, üzerimizde, başkalarının bize kabul ettirmeye ve kendi metodları doğrultusunda öğretmeye kalkıştıklarından, çok daha derin ve köklü olarak yer ederler. Zaten diğer insanlar, bizim kendi ayakları üzerinde duran kişiler olmamızı istemezler. Onlar için, rahatça idare edebilecekleri ve kendi istekleri doğrultusunda yönlendirebilecekleri sabırsız, bilgisiz ve kendine güveni olmayan kişiler en iyi olanlardır. Mutlu yaşama sanatını, günlük hayatın içine, yani uygulama ve pratiğe dökebilmenin tek şartı, bu tekniği iyi öğrenmek ve üzerinde bol bol çalışarak, denemeler yapmaktır. Bizi neyin mutlu ettiğini ve buna ulaşmak için hangi özelliklere ihtiyacımız olduğunu bir kere tesbit ettikten sonra, iş, adım adım bu hedefe doğru yürümeye gelir. Az sonra, bu konuda size yardımcı olabilecek dört adet tekniği anlatacağız. Bu tekniklerin çok basit gibi görünmeleri sizi şaşırtıp, hayal kırıklığına uğratmasın. Çünkü günümüzde ne yazık ki, en karmaşık olguların, en değerli ve en ciddî şeyler oldukları sanılmaktadır. Ama işi teknoloji, bilim ve otoritelere ne kadar çok bırakırsak, kendi dışımızdaki güçlere olan bağımlılığımız da o kadar artar. Kişisel mutluluğun tek yolu ve tek çaresi vardır, o da, mutluluğu kendi çabamızla, kendi içimizde bulmaktır. Bu amaçla, kişisel güçlerimizi çeşitli teknikler ve egzersizlerle geliştirmemiz gerekir. Bu işin sırrı da, düzenli olarak yapılan idman ve alıştırmalardır. Hergün 10 ya da 15 dakikamızı mutlu bir hayat elde etmek için gerekli olan egzersiz ve idmanlara ayırmakla, daha en baştan otomatik olarak, üç tane önemli engeli devre dışı bırakmış oluruz: 1. Bir alışkanlığın düzenli ve kararlı bir şekilde uygulanması, sabırsızlığı engeller. 2. Her gün idman yapma disiplini, kişinin kendine olan güvenini arttırır. 3. Kendi yetenek ve güçlerinizi bilinçli idmanlarla geliştirmek, size onları daha yakından tanımak ve değişik özelliklerini farketmek imkânım verir. Size az sonra sunacağımız öneri ve uyarıları, bir başlangıç olarak görün. Bu uygulamalara bir kez alıştınız mı, bunları kendinize en uygun olan hale getirip, gereken en yüksek yararı ve verimi alabilirsiniz. Kendinize uydurduğunuz idmanlar sırasında ortaya çıkacak yeni alışkanlık ve istekler, eskilerini bastıracaklardır. Kendinizi sıkmayın ve yeni olanlara imkân tanıyın. 110 111 MUTLU YAŞAMA SANATI Hayatımızı içine yerleştirdiğimiz çerçeveyi belirlemek Bir kaç yıl önce, jimnastik ile uğraşan ve kitaplarımı okumuş olan genç bir bayanla tanışmıştım, o da benden, kendisine bazı tavsiyelerde bulunmamı istemişti. "Geçen sezon, idmanların dozunu % 20 arttırmama rağmen, bir türlü derecelerimi yükseltemedim" diye şikayette bulunduktan sonra, tıpkı bir hapishane hayatına benzeyen günlük yaşantısını şöyle özetlemişti: Sabah beş buçukta kalkış, hafif bir kahvaltı, sonra okula, bitiminde idmana gidiş. Spor salonunda ve güç arttırma odasında çalışma, aralarda gücünü ölçmek için yapılan tıbbî tahliller ve akşamın oluşu. Üç ayrı antrenörün onun için planlar yapmaları, onu kontrol etmeleri ve üzerinde baskı kurmaları. Tüm bunları anlatınca, ona: "Hayatınızı böyle ince ayrıntıları ile planlamak güzel de, burada mutlu yaşayabilmek için kendinize hangi zamanı ayırdığınızı anlayamadım?" diye sormuştum. O anda kızcağızın yüzündeki şaşkın ve anlamsız ifadeyi görmenizi isterdim doğrusu. Bütün bu eziyetlere, olimpiyat takımı kadrosuna girebilmek için katlanıyordu, ama bu kadar işin arasında, kendisine ve onu mutlu kılacak şeylere ayıracak zamanı yoktu. Böyle yaşadıktan sonra, hayatın anlamı nerede? Kendimizi başkaları uğrunda feda etmekte mi? Yoksa firmanın başarısı için çırpınmakta mı? Olimpiyatlarda elde edilecek bir madalya ve zafer sevincinin o bir kaç dakikalık hazzına ulaşmakta mı? Bir kaç dakikalık sevinçten sonra, herkes yine işine bakacak ve kendi çıkarı için başkalarını yenmeye çalışacak. Şimdi elinizi kalbinize koyun ve şu soruya tam ve doğru bir cevap verin: "Bugün kendi mutluluğum için ne yaptım?" ve bu soruyu, kendinize her gün sormayı bir alışkanlık haline getirin. Her günün, sizin hayatınız içinde ne denli önemli bir rolü olduğunu hiç düşündünüz mü? Şu satırları okuduğunuz an, 112 MUTLU YAŞAMA SANATI belki de son anlarınızdır. O halde "bu günü, bütün hayatım boyunca arzu etmiş olduğum gibi, dolu dolu yaşadım" diyebiliyor musunuz? Yoksa ağzınızdan: "Hiç de arzuladığım gibi yaşaya-madım, bu son günü bile heba ettim" sözleri mi dökülüyor? Genellikle insanlar, günlük hayatlarının akışını ve planlanmasını hep başkalarına bırakırlar. Ev işlerinin düzeni, işteki zorunluluklar, okuldaki günlük plan gibi düzenlemelere, her vatandaş kendini uydurmak zorunda hisseder. Yaptığım bir araştırma çerçevesinde yaklaşık 200 kişiye, hayatlarının her gününde, mutlu olabilmek için neler yaptıklarını sordum. En sık aldığım cevap: "Hiç boş vaktim olmuyor ki, kendime ve mutlu olmaya nasıl zaman ayırayım. Üzerinde düşünmeye bile fırsat bulamıyorum" tarzındaydı. Bu kişiler daha sonra, yapmak zorunda oldukları işleri sıralıyorlardı. Eğer kendi mutluluğunuzu, kendi elinize almak istiyorsanız, başarıya ulaşmanız için tek bir şansınız var. Her gün hayatınızı bu yöne doğru çevirmek için gayret gösterin ve bunu, küçük adımlar atarak gerçekleştirmeye çalışın. Nasıl mı olacak? 1. Hiç bir şekilde "bu iş için zamanım yok" demeyin, küçük ve rahatça atılabilen adımlarla ilerleyin Bu işe, her sabah şu üç basit alıştırmayı yaparak başlayın: 1. Yataktan kalkmadan, sırt üstü yatarken, ellerinizi yirmi kere yumruk şeklinde sıkıp-gevşetin. 2. Yine kalkmadan, yirmi kere bacaklarınızla bisiklet çevirme hareketini yapın. 3. Pencerenin önüne geçin, bir kaç kez derin ve sakin nefes alıp-verin. Nefesi alırken, onun izlediği yolu, mideye kadar hissedin, nefes verirken, bunu, aldığınızın en az iki katı kadar bir süreyle dışarı atın. Bu alıştırmalar sizin en fazla 2 ya da 3 dakikanızı alacaktır. Ama buna rağmen, bunları uygulamak, önemli bir karar vermek demektir. "Günümün ilk eyleminin kararı tamamen bana aittir." Ayrı- 113 MUTLU YAŞAMA SANATI ca bu basit idman, sizin kendinizi daha iyi hissetmenize de imkân verecek, yani mutluluğun ilk adımı olacaktır. 2. Her gün, o gün ne yapmak istediğinizi, bir deftere kaydedin Bir şeyi yapmayı düşünmek yerine, onu bir yere not etmek, çok daha faydalıdır. Sadece düşünmek, o şeyi bize zor ya da sevimsiz geldiği anda, unutmak ve böylece ondan kaçmak fırsatını verir. Oysa yapmak istenilen şeyi yazmak ve kayıda geçirmek, bizi belirli bir disiplin altına sokar. Kişinin kendisini disipline sokması, kendine olan güvenini de iyice arttırır. Böylece dıştan gelen baskılara ve manipulasyon çabalarına boyun eğmemek şansı yükselir. Çünkü birçok şeyi biz, kendimiz istediğimiz için değil de, başkaları bizi bu yönde zorladığı için yapıyoruz. Akşam olunca, yazdığımız iş listesini önümüze almak ve orada hallettiğimiz şeyleri görerek, bundan memnun olmak imkânımız vardır. Eğer halledemediğiniz bir şey varsa, onun üzerinde düşünün ve niçin halledilmediğini hatırlamaya çalışın. Onu yapamamanızın nedeni, gerçekten zamanın yetmeyi-şinden mi olmuştu, yoksa bu bir bahane miydi? 3. Her gün en az bir kere, onbeş dakika süreyle kendi kendinizle başbaşa kalın ve kendinize söyleyecek bir şeyinizin olup-oimadığını anlamak için, içinizin sesine kulak verin Burada alışmamız gereken, öncelikle dış çevrenin ve günlük hayatın o ağır baskısından ve yükünden sıyrılıp, kendimizle başbaşa kalmayı başarmak, yani buna düzenli olarak zaman ayırmaktır. tik aşamada, bu onbeş dakikalık süreyi nasıl kullandığınız çok önemli değildir. Çünkü o dönemde önemli olan, verdiğiniz şu karardır: "Başkalarının benden ne istediği ya da beklediği, beni ilgilendirmiyor. Bu 15 dakika, bana ve benim içsel barışıma MUTLU YAŞAMA SANATI ait. Dış dünyayla olan ilgimi kesiyorum. Çevremde olup-biten de, bu süre içinde beni etkilemeyecek. Kızgınlık, sinir, stres, korku ve şüphe gibi şeyleri zihnimden uzaklaştırıyor ve kendimle başbaşa kalacağım ve benim için en güvenli olan yere çekiliyor ve sığınıyorum, kendi iç dünyama." Bu karara bilinçli olarak varın ve ondan sonra da bunu uygulamaya geçin: Gözlerinizi kapayın, sakince nefes alıp-verin, dış dünya ile ilgili her türlü düşüncenin, sizin yanınızdan geçip-gitmesine imkân tanıyın. Bir süre sonra, giderek daha sakin bir hale geldiğinizi görecek ve kendinizle olan dostluğunuzun arttığını farkedeceksiniz. Çevreden kopup, kendi içinize dönme alışkanlığınız geliştikçe, bunu derin meditasyonlar ya da zihinsel antrenmanlar yapmak için de kullanabilirsiniz. Ama bunları uygulayıp- uygulamamak, tamamen size kalmış bir şeydir. Öncelikle öğrenmeniz gereken şey, kendinize olan saygıyı arttırmak ve derinleştirmektir. Daha sonra, sıra, kendi gücünüzü kullanarak, kendi iyiliğiniz için birşeyler yapmanın hazzını yaşamaya gelir. Belki dikkatinizi çekmedi ama, burada size önermiş olduğumuz üç adım, hayatın üç önemli alanını kapsamaktadır: Beden, ruh ve kişilik. Ve bütün bunlar için ayıracağınız zaman 20 dakikayı bile geçmeyecektir. Ne duruyorsunuz, o halde iş başına! 114 115 MUTLU YAŞAMA SANATI MUTLU YAŞAMA SANATI Kendi kendinize bir şeyi yeterince tekrar eder ve söylerseniz, bir süre sonra o, artık kendiliğinden gerçekleşir Dilerseniz o belirleyici soruyu bir kez daha soralım ve cevabını arayalım: "Düşünceleri eyleme, teoriyi pratiğe ve hayalleri uygulamaya nasıl dönüştürebiliriz?" Ya da "geçmişin yüklerinden ve olumsuz alışkanlıklarından kurtulmanın yolu nedir?" Veya "elde etmek istediğim alışkanlıkları kendime nasıl kazandırabilirim?" Şu aşağıdaki özelliklere sahip olmak istemeyen herhalde hiç kimse yoktur: • Kendine güvenin tam olması. • Kendini ezdirip, aşağılatmamak. • Daha az yemek ve içmek. • Sigarayı bırakmak. • Bir konu üzerinde yoğunlaşıp, konsantre olmayı başarmak. • Saldırıya uğrandığında, kendini koruyup, savunacak gücü bulunmak. • Söylemek istediğini, rahatça ifade etmek ve söyleyebilmek. • "Hayır" demek gereken durumlarda, "hayır" diyebilmek. • Kendinden şüphe etmemek, tam tersine güven duymak ve inanmak. • Hiç kimseden ve hiç bir şeyden korkmamak. • Başka kimselerin fikirlerine gereğinden fazla önem vermemek. Tüm bu özellikleri, tıpkı otomobil kullanmayı, daktilo yazmayı, muhasebeyi, bir yabancı dil öğrenmeyi ya da videoyu çalıştırmayı öğrendiğimiz gibi, öğrenmek ve kendimize kazandırmak mümkündür. Veya Coca Cola içmek, X marka deterjan kullanmak, tanıdık bir parfümü ya da belli bir sigara markasını seçmek gibi, bu özelliklerle ilgili alışkanlıkları da edinebiliriz. Bunları öğrenmek ve kişiliğimizin bir parçası haline getir- mek bu kadar kolaydır, ama bunu ancak çok az kimse başarabilmektedir. Çünkü bunu onlara öğretecek ve öğrenmeleri yönünde baskı yapacak bir kimse yoktur. Bizler genellikle kullanacağımız, işte ya da evde işimize yarayacak, mesleğimizde ilerlememizi sağlayacak veya başkaları tarafından öğrenilmesi gerekli gibi gösterilen şeyleri öğrenmeye çalışırız. Ama hiç kimse, bizim mutlu olup-olmadığımızla ilgilenmez. Ayrıca bize bunu öğreten ya da öğretmek isteyen bir kimse de bulunmaz. Bazen: "En büyük amacım, seni mutlu etmek ve seni mutlu görmektir" türünden vaadler duyarız, ama daha cümle söylenirken, içinde bir art niyetin gizli olduğu bellidir. Karşıdaki kişi aslında, bizim mutsuzluğumuzu kendi çıkan doğrultusunda kullanmak ve bundan bir avantaj sağlamak peşindedir. Belki de bu sözler, sadece vaad düzeyinde kalacak ve ana amacı, gerçekten bizim mutluluğumuzu sağlamak yönünde olmayacaktır. Ne yazık ki birçok insan, kendilerini nasıl mutlu edeceklerini bilemedikleri için, böylesi sözlere ya da boş vaadlere inanır ve kapılırlar. İşte elinizdeki kitabın hedefi de, sizlerin kendi istediğiniz gibi olmanızı sağlamak ve bunu başkalarına ve onların vaadlerine bağlı kalmadan gerçekleştirmenize imkân tanımaktır. Bunun en kolay yolu da, kendi kendine telkindir. Yani, öğrenmek istediğiniz ya da alışkanlığını kazanmayı arzuladığınız bir şeyi kendi kendinize yeterince tekrarlamanız ve söylemeniz gerekir. Sorunun çözümü kulağa çok basit geldiği ve bu nedenle de belki ciddiye alınma imkânını azalttığı için, izin verin, bir kez daha tekrarlayayım: İstediğiniz gibi olmak ve hedeflerinize ulaşmak istiyorsanız, ilk olarak buna önce kendinizi inandırmak ve ikna etmekle başlayın. Bunun için yapacağınız tek şey, arzulanan olay kendiliğinden gerçekleşip, elinize gelene kadar, sabırla kendi kendinize bunu söylemek ve tekrarlamaktır. Çünkü düşündüğümüz, hissettiğimiz ve yaptığımız herşey, bir yerlerden idare edilmekte ve yönlendirilmektedir: • Bir tehlike ile karşılaştığımızda, içimizden bir ses: "Elleri- 116 117 I MUTLU YAŞAMA SANATI ni yüzünü koruyacak şekilde kaldır" emrini verir ya da "seni yeterince aşağılayan şu herifin suratına bir yumruk patlat" yönünde bir uyanda bulunur. Bazen de: "Çeneni tut, yoksa başına yine bir sürü dert açılacak" tavsiyesini yapar. • "Yarın sabah erkenden işlerim var, bu nedenle hemen uyu-mahyım" diye düşünmemize rağmen, kafamızın içinden binlerce düşünce geçtiği için, bir türlü uykuya dalamadığımız zamanlar olur. Ya da eşiyle beraber olmak için can atan bir adamın, tam o fırsatı yakaladığında, penisinin ereksiyon durumuna geçemediğini farketmesi veya erkek arkadaşı ile konuşmak isteyip de, utancından yüzü kıpkırmızı kesilen ve ağzından tek kelime çıkaramayan genç kızın başına gelenler, hep karşılaştığımız olaylardandır. Buradaki temel sorun, kişinin yapmak istediği bazı şeyleri, çeşitli engeller nedeniyle yerine getirememesidir. Ortada bir istek vardır, ama bunun gerçekleştirilmesi ile ilgili emir, hedefe ulaşamamaktadır. Sanırım siz de, kendi hayatınızdan buna benzer yüzlerce örnek bulabilirsiniz. Bütün davranışlarımız ve yaptıklarımız iki ana merkez tarafında belirlenir: 1. Bilinçli tasarım ve reaksiyonlar tarafından. Meselâ: "Arabayı yol kenarına doğru süreceğim, çünkü oraya park etmek istiyorum." Sonra da bu isteği gerçekleştirir ve arabayı yolun kenarına park ederiz. 2. Bilinçsiz reaksiyonlar ve öğrenilmiş bazı davranış biçimleri tarafından, otomatik olarak: Meselâ arabayla giderken karşımıza bir çocuk fırlasa, hiç düşünmeden, anî olarak frene basarız. Ya da iş yerindeki amirimiz bize: "Bugün de yararlı hiç bir-şey yapmadınız" dediğinde, otomatik olarak içimizde suçluluk duygulan duyanz. Eğer bir kişi, otomatik olarak suçluluk duygularına kapılıyor, genç bir kız utancından kıpkırmızı oluyor ya da bir kimse yalnızca belli bir marka sigara içiyorsa, onların bu davramşlan, bir biçimde bilinçdışı idare merkezine işlenmiş demektir. Bu merkezde programlanan bir sürü genel ve özel davranış MUTLU YAŞAMA SANATI biçimi vardır. Bunlardan en bilinen bazıları şunlardır: • Acıdan, hastalıktan ve ölümden korkmak. • Büyüklere, mahkemelere, polislere, doktorlara ve amirlere karşı saygı duymak. • Bize hep temiz, namuslu, çalışkan ve dost canlısı olmamız öğretilmiştir. Ve bir süre sonra bizler de artık otomatik olarak bu değer yargılarına göre davranmaya başlarız. Bu arada da hiç bir zaman, bunların gerçekten de bizim işimize yarayıp-yaramadık-lanm ve onlara uygun davranmanın bizim lehimize olup-olma-dığım hiç düşünmeyiz. Kısaca bize, olmamız istendiği gibi hareket etmediğimiz zaman, suçluluk duygusu hissetmemiz programı işlenmiştir. İşte bu yolla, toplumsal sistem bizi uslu vatandaşlar, itaatkâr çalışanlar ve açgözlü tüketiciler olma hedefine uygun olarak eğitir. Böylece daima başkalannın istedikleri ve onların kendi tasarımlarıyla yönlendirilmiş biçimde davranır, öyle yaşarız. Bu arada kendi gerçek istek, ihtiyaç ve hayallerimiz üzerinde kafa yormak, hiç aklımıza gelmez. Çünkü bize aşılanan bu davranış bi-çimleriyle birlikte, ona uyulmaması halinde, kendimizi suçlamamızı ve cezalandırmamızı sağlayan bir mekanizma da bilinçaltına programlanmıştır. Gece saat iki sularında, kırmızı ışığın yanmakta olduğu bir kavşakta hiç durmadan geçmeyi deneyin. Çünkü aklınız size: "Çevrede hiç bir araba olmadığım görüyorum. O halde niçin sebepsiz yere, uzunca bir süre burada bekleyesin? Bas gaza, yola devam et" demektedir. Bunu yaparsanız, kısa bir süre sonra içinizde bir rahatsızlık ve suçluluk duygusu hissetmeniz ve: "Acaba, kırmızıda geçerken beni kimse gördü mü?" diye düşünmeniz mümkündür. Ya da iş yerinde olduğunuzu ve bir süre için de, yapacak hiç bir işinizin bulunmadığını gözünüzün önüne getirin. Acaba ayaklannızı masanm üzerine uzatıp da, şöyle on-onbeş dakika keyif çatar mısınız? Bence hayır. Tam tersine, sanki yoğun bir ¦ işiniz varmışcasına, çalışmaya devam eder gibi görünmeyi tercih edersiniz sanırım. Hele amiriniz yakınlarda ise. İş yerinde hiç 118 119 MUTLU YAŞAMA SANATI bir şey yapmadan oturmak, içinizde otomatik olarak suçluluk duygularının doğmasına yol açar. Eğer bize öğretilmiş olan ve bilinçaltımızda otomatik olarak yer alan davranış ve mekanizmalarından, yani bir otomat olmaktan çıkıp, kendi tasarım ve isteklerimize uygun bir davranış şablonuna geçmek istiyorsak, bütün davranış biçimlerini tek tek elden geçirmek ve yeniden programlamak gerekir. Ya da başka bir şekilde söylersek: Kendi kendimize, kazanmak istediğimiz özellikleri telkin etmek ve bıkıp-usanmadan bunları tekrarlamak, eskiden programlanmış ve bir alışkanlık haline gelmiş olan davranışların değişmesine ve yerlerini yenilerine bırakmalarına yol açar. Böyle yapmakla, bizi yetiştiren ve eğitenlerin yaptıklarının aynısını tekrarlamış oluruz. Onlar da bize, kendi düşünce ve tasarımlarını inandırıcı bir şekilde aktarırlar ve bunu, biz artık o davranışları düşünüp-tartışmadan, yani otomatik bir biçimde edinene kadar da, bıkmadan (çeşitli şekillerde) tekrarlarlar. Bu eğitim sistemini tersine çevirmenin ne denli kolay olabileceğini, ikinci oğlumun doğumu sırasında gözlemlemiştim. İlk doğumu sırasında, doğum bekleyen kadınların bulunduğu bir salonda uzun süre kaldığı ve onların acıdan bağırmalarını dinlemek zorunda kaldığı için, eşim, doğumun acı ile bağlantılı olması gerektiğini düşünmeye başlamış ve bunu, bilinçaltına kaydetmişti. Kısaca acı duymak ve korkmak üzerine programlanmış bir haldeydi. Tam o dönemde, autogen antrenman konusunda uzman olan bir doktorla tanıştık. Ona on seans gittikten sonra, karım ikinci doğumunu ağrıdan ve korkudan uzak bir şekilde gerçekleştirdi. Bunun nasıl mümkün olduğunu öğrenmek ister misiniz? Aslında doktorun tek yaptığı, karımın zihnindeki: "Doğum acı verir, bu da beni korkutuyor" şeklindeki programı, "ağrının var olması hiç de önemli değil. Kendimi akışa bırakınca, herşey acısız ve kendiliğinden gerçekleşecek" düşüncesi ile değiştirmek olmuştu. Sonrasındaki doğum, gerçekten de beklendiği gibi kolay ve acısız olarak gerçekleşince, ben de kişisel telkinin önemi- 120 MUTLU YAŞAMA SANATI ni daha iyi anlamış oldum. Bu iş için ilaç almaya ya da uyuşturucu iğneler kullanmaya gerek yoktu. Sadece bir ay boyunca, her gün yirmi ilâ otuz kere, gevşemek, gözleri kapatmak ve kendi kendine: "Acı, benim için önemli değil, doğum anında herşey kendiliğinden ve acısız olarak gerçekleşecek" diye telkinde bulunmak yeterli oluyordu. Daha önce anlatmış olduğumuz balonla seyahat dalında dünya birincisi olan kişinin hikâyesi, hâlâ aklmızdadır sanırım. Hatırlayacağınız gibi, ağır yanıklarla hastaneye kaldırılırken, onun aklından geçen düşünce şu şekildeydi: "Acı, benim arkadaşım ve ben onunla "bir"im. Bu nedenle, onun bana bir zararı dokunmaz." Ya da Emile Coue'nin kendi hastalarına söylediği şu sözü unutmamış olabilirsiniz: "Ben hastayım, şimdi ne yapacağım? yerine, kendinize daima şu telkini yapm: Her açıdan daha iyiye doğru gidiyorum ve iyi olacağım." Bu yaklaşım ve telkin yönteminin, her akşam televizyonda duyduğumuz: "X deterjanını alın, çünkü o daha beyaz yıkıyor" ya da "serinlemenin tek yolu, şu gazozu içmektir" türünden telkinlerden bir farkı var mı? Fark yalnızca, telkinin türü ve içeriğinde. O halde sizi, davranışlarınızı programlayanlar, yani bizi kendi istekleri doğrultusunda biçimleyen ve böylece bundan bir avantaj sağlayan kişiler gibi davranmaktan alıkoyan nedir? • Suçluluk duygusu yerine, mutluluk duygusunu, • Çaresizlik yerine, kendine güveni, • Korku yerine, cesaret ve korkusuzluğu koymaktan daha kolay birşey olmadığına inanın. Geçtiğimiz bölümlerde de, bu imkânlardan söz etmiştik, ama ben sizi bunlar konusunda bir kez daha uyarmak istedim. Unutmayın, gerçekleştirmek istediğiniz her türlü istek ve ulaşmak istediğiniz her türlü hedefle ne kadar çok ilgilenir ve onların üzerinde ne kadar çok konuşup, düşünürseniz, onları gerçekleştirme ya da onlara ulaşma şansınız o kadar artar. 121 MUTLU YAŞAMA SANATI Her an doğru olarak, gevşeyehilme yeteneğinin önemi Bu bölüme başlarken, bir önceki bölümün bitiş cümlesini yeniden hatırlatmama izin verin: Her insanın, hayatını iyiye ve olumluya doğru değiştirmek amacıyla tutabileceği basit bir yol vardır. Bu yol, kendisi için doğru olan davranışı (ya da inancı) bıkmadan tekrarlayarak (ya da kendine telkin ederek), onun otomatik ve programlanmış bir davranış (ya da inanış) haline gelmesini sağlamaktan, böylece de eski ve yanlış olanın yerini almasına imkân tanımaktan geçer. Neden ya da ne zaman korkarız? Bilinçaltı yönlendirme mekanizmalarımızdan otomatik komut: "Şimdi korkmalısın" şeklinde gelince, biz de içinde bulunduğumuz durumlardan ya da yerden korku duymaya başlarız. Belki daha önce de, benzeri bir durumda başarısız kaldığınız ve şimdi yine başarısız olacağınıza inandığınız için korkuya kapılırsınız. Veya bir kimse size: "Başına bundan daha kötü birşey gelemez" dediği için, korku hissi içinizi kaplar. Hayatta karşılaştığımız korkuların çoğu, bize eğitim yoluyla verilmiştir. Daha önce de belirttiğimiz gibi, bu korkular, bizi eğiten ve yönetenlerin, bize kendi istek ve arzularını kabul ettirmekte, yani manipule etmekte kullandıkları araçlardır: • Acıdan ve ölümden korkmamız, doktorların işine yarar. • Devlet her yıl yeni kanunlar ve cezalar icat ederek, ondan sürekli olarak korkmamızı sağlar. • Politikacılar bizden oy istediklerinde, içinde bulunduğumuz toplumsal durumu yerden yere vururlar ve bizi ancak kendilerinin bu felâketten kurtaracağına inanmamızı isterler. Korkunun özü, bizi, yapmak istediklerimizden geri bırakması ve engellemesidir. Oysa korkuyu aşmanın ya da yenmenin tek yolu, eyleme geçmek, aktif olmak ve "yapmak’tır. Burada önemli olan, korku duygusuyla donup-kaldığımız anlarda, bizi atalete düşmekten „ kurtarıp, eyleme ve harekete yöneltecek 122 MUTLU YAŞAMA SANATI olan doğru bir tekniğe sahip olmaktır. Bu tekniklerin en basitlerinden birisi, kişinin kendi kendine gevşeyebilmesidir. Bedava olan bu teknik, aslında bütün tekniklerin en değerlisidir. Ona ulaşmak için doktora gitmeye, sağlık sigortasına başvurmaya ya da ilaç içmeye gerek yoktur. Eğer her an ve özellikle de gergin ve kritik durumlarda gev-şeyebilmeyi başanrsamz, her sıkıldığınızda sigara ya da içkiye başvurmak zorunda kalmadığınızı görürsünüz. Gevşemenin temeli ise, doğru nefes almaktır. Hiç korku içinde olduğunuzda, nasıl ve ne sıklıkla nefes aldığınıza dikkat ettiniz mi? Hatta bazen hiç nefes almadığınız, yani nefesinizi tuttuğunuz bile olmuştur. Şüphesiz, hayatınız boyunca birçok kereler: "Nefessiz kaldığınız" ya da "donduğunuz" durumlarla karşılaşmışsınızdır. Korku yüzünden nefesi tutmak ve korku nedeniyle donup kalmak, sizin, yüksek gerginlik anlannda doğru olarak düşünme, karar verme ve harekete geçme yeteneklerinizin sıfıra indiği anlamına gelir. Bu gibi anlarda, gerginliği çözme, yani gevşe-yebilme becerisini ne kadar hızlı gösterebiiirseniz, doğru (ya da normal) olarak tepki gösterme ve davranma imkânını da o kadar hızlı bir biçimde yeniden kazanabilirsiniz. îşte böylesine önemli olan gevşemeyi sağlayacak reçete, tek bir sözcükten oluşmaktadır: "Bilinçli ve hedefe yönelik olarak nefes verin." Nefes vermek, gevşemek demektir. Sanırım herkes, bunun ne kadar rahatlatıcı bir şey olduğu deneyini mutlaka birkaç kez yaşamıştır. Otomobil kullanırken, tehlikeli bir durumla karşılaştığınızda gerginleşir, ama olay geçince de derin bir "oh" çeker ve bu arada da nefesinizi vermiş olursunuz. Söylediklerimizi bir kez daha toparlayalım: • Korku duyduğumuzda, gergin bir nefes alma haline geçeriz. Kimi zaman nefesimizi tutarız ve donup-kalırız. • Tehlike geçtikten sonra ise, kuvvetli bir biçimde nefes verir, bunun sonucunda da bir gevşeme ve rahatlama hissederiz. Bunları günlük hayatın içinde o kadar çok yaşarız ki, artık 123 MUTLU YAŞAMA SANATI MUTLU YAŞAMA SANATI bu davranışlar bilince bile çıkmadan, otomatik bedensel refleksler olarak gerçekleşirler. Bu arada, bu türlü davranışların bizim için ne denli önemli gevşeme araçları olduğu da hiç aklımıza gelmez. Ama artık tüm bunları bildiğimize göre, bu durumları bilinçli olarak ve ihtiyacımız olan her anda kendi lehimize kullanmayız: • Sinirlendiğiniz zaman, çaresizlik içinde kıvranmak yerine, üç kere derin nefes vermeyi deneyin ve bu arada, verdiğiniz her nefesin kızgınlığınızın bir bölümünü de içinizden söküp-attığı-nı hayal edin. • İçeride çekindiğiniz bir kimse bulunan bir odaya girmeden önce, yine üç kere, derin nefes verin ve kapıyı ondan sonra tıklatın. İşte size doğru olarak gevşeyebilmenin sırrı ve tekniği konusunda bütün söyleyebileceklerimiz bunlar. Belki siz, bu konu ile ilgili daha detaylı ya da "bilgili" kitaplar okuyabilir, bilimsel makaleleri tetkik edebilir, seminerlere gidebilir veya nefes alma uzmanlarını ziyaret edebilirsiniz. Ama bütün bunları yapsanız bile, doğru nefes verme tekniğini kendi üzerinizde denemeye hiç bir şey engel değildir. Ayrıca bu, hem çok kolay ve her an uygulanabilen ve de bir yan etkisi ya da zararı olmayan, en doğal yöntemdir. Bunu her gün, düzenli olarak uyguladığınızda, artık o da sizin bir parçanız haline gelecek ve otomatik olarak işleyen bir mekanizma niteliğini kazanacaktır. Şimdi de size, bu konuya ilişkin son örnekleri verelim. Gevşeme ile ilgili üç pratik uygulama şunlardır: 1. Şok durumlarını çözecek aefes verme tekniği Nefesi, gevşeme tekniğinin en kolay aracı olarak kullanmanın ilk yolu, kuvvetli ve hızlı bir biçimde nefes vermektir. Korku ya da herhangi bir nedenle "donup-kaldığınızda" bu yöntemi uygulamak, size büyük faydalar getirecektir. Ancak buradaki hedefimiz, gevşemeyi yalnızca bir şok durumla karşılaşınca akla getirmek yerine, onu, daha önceden yaptığımız idmanlar- la, otomatik bir program haline sokmak ve olay anında, kendiliğinden devreye girmesini sağlamaktır. Korku ve şok anlarında, düşünme gücümüz bloke edilir. Aklımıza yapacak hiç bir şey gelmez. Düşüncelerimiz karışır ve mantıklı bir sonuca varmamız mümkün olmaz. Bu nedenle: "Kuvvetlice nefes ver!" komutunun, bilinçaltı kontrol mekanizmaları tarafından devreye sokulması gerekir. Herhangi birşeyi bilinçaltına işlemek için yapılacak en iyi şey, hareket otomatik hale gelene kadar, bunu tekrarlamaktır. Bu tekrarlama işlemi, isteğimizin niteliğine göre, sözle telkin ya da belli bir egzersizi uygulamak biçiminde olabilir. Nefes vererek gerginlikten kurtulma işlemi için, uygun olduğunuz anlarda beş ya da on kere gergin bir halde bulunduğunuzu tasarlayın ve sonra da, onu aşabilmek için kuvvetlice ve derinden nefes verin. 2. Gerginlikle karşılaşmadan önce gevşeme durumuna geçebilmeye yarayan nefes alma tekniği Korku, şok ya da sinirlilik anlarını, hedefe yönelik bir kaç nefes verme tekniği ile aşmak, sizin için yeterli olmamalı. Şimdi bir adım daha atın ve gerginlik daha gelmeden ya da doğmadan önce, onun yolunu kesin. Güne gerginlikle başlamak ve akşama kadar bu gerilimin yükünü omuzlarınızda taşımak yerine, kendinizi daha sabahtan "gevşeme" ile programlayabilirsiniz. Bu "gevşeme" çalışması, üç aşamadan oluşur: Birinci Aşama: Oturun ya da rahatça yatın, gözlerinizi kapayın ve vücudunuzun bölüm bölüm nasıl gevşediğini hissetmeye çalışın. İşe bacaklardan başlayın, sonra sıra ile mide, kollar, vücudunuzun üst kısmı ve kafa bölümlerine gelin, hayalinizde buralarda gezinirken, onların da gevşediklerini tasarlayın. İkinci Aşama: Vücudunuza arzulanan gevşemeyi kazandırdıktan sonra, nefesinize bir düzen vermeye çalışın. Sakince ne- 124 125 MUTLU YAŞAMA SANATI MUTLU YAŞAMA SANATI ı fes alın ve düşüncelerinizle, içinize çektiğiniz nefesin, burnunuzdan göbeğinize kadar inmesini izleyin. Sonra yine sakin ve huzurlu bir biçimde nefesinizi dışarı verin. Bunu beş, altı ya da on kere tekrarlayın. Üçüncü Asama: Bedeni ve nefesi sakinleştirdikten sonra sıra, ruhumuza gelir. Nefes vermeyle birlikte, bütün sıkıntı, sorun ve korkuların da sizden uzaklaşıp, bir bulut halinde uzaklara doğru gittiğini hayal edin. Böylece, giderek daha ferah, özgür ve huzurlu olduğunuzu düşünün. Her gün bu çalışmaları yapmaya başlamak olumlu bir adımdır, ama hemen bundan aceleci bir sonuç beklemeniz yanlış olur. Yine de kesin olan bir şey var ki, o da, güne böylesine pozitif ve gevşemiş duygularla başlamakla, mutlu bir gün geçirebilme konusundaki şansınız, oldukça arttırmış olmanızdır. En azından bu çalışmaları uygulamak, size, hiç bir şey kaybettir-meyecektir. 3. Kendi kendine telkin ve kendi kendini etkileme konularının temeli olan nefes tekniği Sizin bir şarkıcı veya bir avcı olmanız ya da meditasyon veya autogen antrenman yapmanız hiç farketmez, konu gevşemeden açılınca, en önemli öğe, doğru nefes almaktır. Bilinçaltınızm sizi istediğiniz hedefe doğru yönlendirmesi de, gevşeme durumu sayesinde gerçekleşir. Gevşemiş haldeyken, sizin kendinize telkin amacıyla yirmi ya da otuz kez tekrarladığınız klişeler, tam hedefe ulaşabilirler. Kısaca, mutlu yaşama sanatını öğrenmek ve buna uygun yaşamak isteyen bir kimse, her zaman ve her yerde gevşeyebilme yeteneğini elde etmek zorundadır. O halde sizi kimsenin engellemesine izin vermeyin ve hemen şimdi gözlerinizi kapayın, vücudunuzu bölüm bölüm gevşetmeye başlayın ve on kere derin ve sakince nefes alın. Bunu mutlaka deneyin. Çünkü yalnızca okumakla, hayatınızı daha iyiye doğru düzeltmeniz, mümkün değildir. 4 Yazarak, sorunlardan kurtulmanın yollan Yıllar önce bir televizyon programında, yazmanın ve not almanın benim üzerimde nasıl rahatlatıcı bir etki yarattığını an-latttıktan sonra, yaşlı bir kadın seyircim, bana şunları yazmıştı: "Size kesinlikle ifade edeyim ki, yazmak sayesinde, intiharın eşiğinden döndüm. Kocamın ölümünden sonra kendimi öylesine yalnız ve terkedilmiş hissetmeye başlamıştım ki, artık yaşamak bile istemiyordum. Artık bu işe bir son vermek gerektiğini bile düşünmeye başlamıştım. Bir gün aklıma, kocamla hiç değilse hayalimde bir araya gelebileceğim ihtimali geldi. Ve ona her gün bir mektup yazmaya karar verdim. O günden beri, her akşam oturma odasındaki masamın başına geçiyor ve birlikte çok uzun süreler geçirdiğimiz bu odanın bende oluşturduğu atmosfer ile, kocama detaylı mektuplar yazıyorum. O gün yaptıklarımı anlatıyor ve çeşitli konulardaki düşüncelerimi aktarıyorum, hatta bazen ona akıl danıştığım bile oluyor. Belki birçok kişi, benim bu yaptığıma "delilik" damgasını vurabilir. Ben de baştan, davranışımın biraz tuhaf olup-olmadı-ğı konusunda epeyce tereddütler geçirmiştim. Ama bugün, beni hayatta ve ayakta tutan en önemli faktörün, yazdığım bu mektuplar olduğunu biliyorum." Sorunları, sıkıntıları, kızgınlıkları, öfkeleri, korkuları ya da yalnızlığı aşmak ve bunlarla başa çıkmak için çeşitli yöntemler vardır. Ama her yöntemde ilk olarak, kişinin kısa bir süre kendisiyle başbaşa kalması ve seçeceği yolu belirlemesi gerekir. Böyle yapmakla, şu seçeneklerden birini tercih etmiş oluruz: • Başlamakta olan olumsuzluğa daha kaynağında iken müdahale eder, onu kuvvetli bir nefes verişle "dışarı atar", sonra da yerine, olumlu mesajları yerleştirebiliriz. • Duygularımıza serbestçe kendilerini gösterebilme fırsatı- 126 127 I MUTLU YAŞAMA SANATI m verir, onlardan bu yolla, yani ağlayarak, bağırarak, küfür ederek ya da kavgaya tutuşarak kurtulabiliriz. • Sıkıntılarımızı kağıda döküp, onların ruhumuz üzerinde yarattığı baskıdan ve ağırlıktan bu yolla sıyrılabiliriz. Bunların hepsini birden uygulamaya koyabileceğimiz gibi, ayrı ayrı olarak da devreye sokabiliriz. Uygulanan eğitim sisteminin en olumsuz etkilerinden birisi de, duygulara kendilerini ifade etme özgürlüğünü tanımaktan korkmak şeklinde ortaya çıkmaktadır. Bütün ömrümüz boyunca, hep, yapay bir rol dağılımını üstlenmek ve verilen rolü oynamak zorunda kalmaktayız. Bu rol, genelde şu biçimde karşımıza gelir: "Daima iyi ve arkadaş canlısı ol. Sana kötülük yapılsa bile, sen karşılık verme. Erkekler güçlü ve cesur olmalıdır. Kızlar ise, çekingen ve tutuk. Çocuklar da uslu ve söz dinler şekilde davranmalıdırlar." Bu ve benzeri rol dağılımlarının tek bir amacı vardır: Kişinin kendini, kendi istek, ihtiyaç ve arzularını yok edip, bastırmasının ve başkalarının arzularını gerçekleştirmede onlara yardımcı olmak için hazır durumda beklemesinin sağlanması. Ünlü psikolog Bruno Bettelheim, bu bastırma işleminin, günümüz toplumlarında rastlanan saldırganlık ve yıkıcılığın kaynağı olduğunu söylemektedir. Ona göre: "Saldırganlığı reddetme ya da bilinçaltına itip, bastırma yoluyla yok etmek mümkün değildir. Ondan kurtulmanın tek yolu, hayal ve fantazilerde ona kendini gösterme ve ifade etme imkânının tanınmasıyla ortaya çıkar. Hayallere kendilerini ortaya koyma fırsatının verilmesinde en kolay yöntem de, onları yazarak dışa dökmektir." Kitap yazmaya başladığımdan beri, okurlardan ve televizyon seyircilerinden 15.000 civarında mektup aldım. Bunların üçte birinde ortak olan şey, benden acil yardım ve akıl istemeleridir. Bu mektuplar önce yardım isteği ile başlarlar, sonra kişisel sorunun detaylı bir anlatımı ile devam ederler ve: "Bütün kalbimi açarak size bunları anlattım, şimdi kendimi daha iyi hissediyorum ve size, mektubumu okuma zahmetine katlandı- MUTLU YAŞAMA SANATI ğımz için teşekkür ediyorum" türünden bir sonla da biterler. Bu insanları çok iyi anlıyorum. Çünkü ben de dokuz yaşımdan beri, sorunlarımdan kurtulabilmek için aynı tekniği uyguluyorum. O dönemlerde yatılı olarak okuyordum ve içimdeki ev özlemini giderebilmek için, duygularımı kağıda dökmeyi tercih ediyordum. Daha sonra kızlarla olan ilişkilerim ve okulda karşıma çıkan problemlere karşı da, hep aynı tekniği, "yazarak rahatlamayı" uyguladım. Aslında şu anda elinizde tuttuğunuz kitabın yazılış nedeni de, yine kendi kendimle bir hesaplaşma, dertleşme ve sorunların dışa vurumundan başka bir şey değil. Yazmakla, düşünceler, gözlemler ve kızgınlıkların kendilerini ifade etmelerine imkân tanımış bulunuyorum. Kızgın derken, bununla size karşı oluşan bir duygudan söz ettiğimi sanmayın. Benim kızgınlığım, üzerimizde etki eden ve adı devlet, bürokrasi veya her türlü otorite olan güce karşı. Bütün hayatımız boyunca karşımızda ve üzerimizde yer alan ve bize etki eden ve de bizi baskı altına alıp, kendi istekleri doğrultusunda yönlendirmek isteyen bu otoritelere karşı koyma şansımızın çok fazla olmadığını biliyorum. Ama hayat, yalnızca uymak zorunda kaldığımız kurallar ve otoritelerden ibaret değil. Bir de kimsenin etki edemediği ve yalnızca kendimize ait olan fantazi ve hayal dünyamız var. Geçtiğimiz günlerde "Hayat Kitabı"ma, şöyle yazmıştım: "Fantazilerinde tamamen özgür ve bağımsızsın. Orada kimse seni yenemez." Belki ilk anda kulağa biraz sert gelse de, ben içimden gelen bu cümleyi yazmıştım ve artık zaman zaman onu okuyup, üzerinde düşünmek için de fırsatım olacaktı. Bir düşünceyi bir yere yazarak, ölümsüz ve sürekli kıldıktan sonra, artık onun da kendine özgü bir "dünya hayatı" var demektir. Sadece zihnimizde kalan düşünceler ise, genelde hoşumuza gitmemeye başladıklarında, bastırılarak unutulmaya çalışılırlar. Unutmayın ki, şu iki davranış arasında, çok büyük bir fark vardır: "Sigarayı bırakmak istiyorum" diye düşünmek ile yatak 128 129 1 IS1 ¦ MUTLU YAŞAMA SANATI odanıza "bugün o en zevkli sigaramı içmeyeceğim" yazılı bir kağıt asmak, sonuçta bizim üzerimizde çok farklı etkiler oluştururlar. Belki kilisede günah çıkartmak ya da bir psikologa sorunlarınızı anlatmak da, kendinizi içinizdeki yükten kurtarmak için etkili yöntemler olabilirler. Ama eğer mutlu yaşama sanatının ana hareket noktasının, kendi hayatınızdan kendinizin sorumlu olması olduğunu düşünüyorsak, kendinizi olabildiğince diğer insanlardan bağımsız kılmamız gerekir. Ayrıca derdinizi anlatacak ve sizi anlayacak bir dost arayana kadar, kalem ve defterin her istediğimiz an, elimizin altında bulunması da, işin cabası. Bence, düşünceniz ne olursa olsun, bu zararsız ve masrafsız tekniği bir ay boyunca denemeniz, size birşey kaybettirmez, ama gerçek düşüncenizi bu süre sonunda oluşturmak, size çok şeyler kazandırabilir. MUTLU YAŞAMA SANATI Hayata Bir Anlam Katmanın Dört Yolu 130 131 Eğer bu kitabı şimdiye kadar, bundan kendinize bazı kişisel faydalar sağlamak amacıyla okuduysanız, sanırım üzerinde durduğumuz üç temel unsuru siz de farketmişsinizdir: 1. Hayatınızı size en çok hazzı ve mutluluğu verecek bir biçimde sürdürmek istiyorsanız, önce kendi gerçek istek ve ihtiyaçlarınızı belirlemeniz gerekir. 2. Bu konudaki bilgi, size kendinize uygun bir gelecek planı yapma imkânını verir. Bu plan, hayatin her alanını kapsayan, ayrıntılı bir "Hayat Planı" halinde hazırlanmalıdır. 3. Bizim mutlu bir hayat yaşamamızı belirleyen en önemli etkenler; hayaller, tasarımlar ve beklentilerdir. Ama eğer onlara kulak verme ve sonra da onları pratiğe dökme konusundaki uygulama ve teknikleri bilmiyorsak, ayrıca onları günlük çalışmalar ile pratiğe döküp, kendiliklerinden ortaya çıkabilmelerini sağlayan "otomatik programlama" yöntemini devreye sokamı-yorsak, kendi hayatımızı kendi istek ve ihtiyaçlarımıza uygun düşecek bir biçimde düzenleyemiyoruz demektir. Ve mutlu yaşamak da, bir hayal olarak kalacaktır. Belki bu unsurları bir ölçüye kadar yerine getiriyorsunuz ve bu da, sizi mutlu etmeye yetiyor. Ama acaba bunlar hayatın tek anlamı mı? Yoksa daha derinde başka şeyler de mi var? Geçtiğimiz günlerde genç çiftçi kadınlarla, köyün kahvesinde yaptığımız bir sohbet toplantısında, "mutlu hayat nasıl olmalı?" adlı bir konuşma yaptım. Önce ben, bu konu hakkındaki bildiklerimi onlara aktardım, ardından da bu konu üzerinde bir tartışma açtık. Tartışmada iki ana nokta ortaya çıktı: • Dünyada bu kadar milyon insan açlık çekerken, bizim, hayatın tadını çıkarmaya ve her günü mutlu yaşamaya hakkımız olup-olmadığı, birinci tartışma konusuydu. • Bir çiftçi kadın için hayatının anlamının, işini yapmak, kocasına yardımcı olmak ve çocuklarını iyi yetiştirmekten ibaret olup-olmadığı ise, ikinci önemli konuydu. İsteyen herkes, iş, namus, aile, evlilik ve çalışkanlık gibi konuları hayatının anlamı olarak nitelendirebilir. Ama dünyada bir kerelik olan ve fantazilere, duygulara, sezgilere ve kendi ba- 132 sına düşünebilme gücüne sahip bulunan bir insanın, bu kadarla yetinmesini, ben, haksızlık olarak değerlendiriyorum. Bir arkadaşımın cenazesinde, onun amiri: "O, örnek bir çalışma arkadaşı ve iyi bir insandı" diye duygularını özetlemişti. Ama acaba o arkadaşın başka özellikleri yok muydu? Onu sadece bu kadar dar bir çizgide anmak yeterli miydi? Onun bir tek bu özellikleri mi vardı? Başarılı bir memur olarak ilerlerken, kalp krizi onun yolunu kesmemiş olsaydı, belki de bana emekliliğinde neler yapmak istediğini anlatırken ortaya koyduğu onca zengin hayal ve fantazileri gerçekleştirme şansını bulabilecekti. Bence onu asıl belirleyen, işte bu kendine özgü ve herkesten farklı olan yanlarıydı. Ben, kendi hayatımı iki ayrı alanda ele alıyorum ve bunlara uygun olan özellikleri de şöyle değerlendiriyorum: • Günlük hayat akışı içinde mutlu olmamı sağlamak için, hayatın gerçeklerine uygun ve onunla başa çıkmamı sağlayacak pratik bilgi ve donanımlarına sahip olmak. • Hayatıma derin bir anlam katacak olan anlarda ise, yüksek duygulan ve hazları tadabilmek için, kendime özgü ve beni başkalanndan farklı kılan özellikleri geliştirmek. Bazen, insanı gerçek bir insan kılan özellikleri, şu dört "sanat" başlığı altında toplayabileceğimi de düşünüyorum: 1. Özgür ve bağımsız bir insan olabilme sanatı. 2. Savaşmadan kazanmayı becerebilme sanatı. 3. Gerçekten duymak, görmek ve hissetmek sanatı. 4. Kendini doğru olarak ifade edebilme sanatı. Bunlar, benim kendi geliştirdiğim, bu nedenle de biraz kişisel bir ağırlık taşıyan özellikler. Ama siz, kendi istek ve arzularınıza uygun olan daha farklı düşünceler üretebilirsiniz. Aslında hangi özelliklere ustaca sahip olunması gerektiği, çok da önemli değildir. Daha önemlisi, bu özellikler aracılığı ile bizim kendimizi ne kadar ve hangi oranda gerçekleştirebildiği-mizdir. Yani burada bir hedef koymak, o hedefe yönelmek ve bu çalışmalar sırasında duyduğumuz haz ya da mutluluk, en önemli faktör olmaktadır. 133 MUTLU YAŞAMA SANATI 1 Özgür ve bağımsız bir insan olabilme sanatı Özgürlük kavramını nedense pek çok kişi, gerçek anlamıyla değerlendirmez. Özgürlük deyince, Doğu Avrupa ülkelerinin, Sovyet Bloğu dağıldıktan sonra elde ettikleri haklar ya da Güney Amerika'daki siyasî tutukluların serbest bırakılmaları akla geliyor. Ama hiç kimse kendisinin, yani bir birey olarak sizin ya da benim özgürlüğümüz konusunda kafa yormuyor. Siz çocuklarınıza, eşinize, iş arkadaşlarınıza ya da patronunuza aklınıza gelenleri veya onlar hakkında düşündüklerinizi rahatça söyleyebiliyor musunuz? Bir karar alırken, yalnızca kendi fikrinize göre mi hareket ediyorsunuz, yoksa kararınızı yönlendiren bir sürü etken tarafından mı etkileniyorsunuz? Her zaman isteklerinize göre ve size haz verecek bir biçimde çalışma, yaşama, sevme ya da bazı şeylerden vazgeçme imkânını bulabiliyor musunuz? Bunlara karşı vereceğiniz cevaplan tahmin edebiliyorum: "Eğer herkes kendi istediğini ve hoşuna giden şeyleri yapacak olsaydı, dünya ne hale gelirdi?" diyeceksiniz değil mi? İşte bizler, bu ve benzeri bahaneler ile kendi özgürlüğümüzün kısıtlanmış olduğu gerçeğinin üzerini örtmeye çalışırız. Bir yandan da, başka ülkelerdeki insanlara oranla çok daha özgür olduğumuz hayali ile de kendimizi teselli ederiz. Bizim savunduğumuz ve sahip olduğumuzu sanıp, avunduğumuz özgürlük kavramının gerçek özgürlük anlayışı ile hiç bir ortak noktası yoktur. Sizinle her türlü bahse girmeye hazırım; ne benim, ne de sizin çevrenizdeki insanların % 9O'ı, "kişisel özgürlük" konusu hakkında hiç bir şey bilmemektedirler ve bu alanda, herhangi bir tasarımları da bulunmamaktadır. 2. Dünya Savaşı'ndan sonraki günlerde Fransa'da tatil yaparken, bir kavgaya karıştığım için, polis tarafından nezarete atılmıştım. Bir kaç gün kaldığım nezarethanede önceleri, bu dar ve havasız yerde, bir takım kanun kaçaktan ile nasıl birara-da kalacağımı düşünerek, korkmuştum. Ama sonra, köşede ses- MUTLU YAŞAMA SANATI sizce ve kendi halinde oturan ve sürekli olarak kendi kendine sıntan bir adamla tanıştım. Egon adındaki bu serseri kılıklı adamın bana orada yapmış olduğu şu açıklama, hâlâ kulaklarımdadır: "Burada ya da dışarıda bir parkta oturuyor olmak arasında hiç bir fark yoktur. Sen ya özgürsündür ya da değilsindir. Eğer sen gerçekten özgürsen, bulunduğun yer önem taşımaz, özgürlüğün her yerde seninle beraber olur." "Eğer gerçekten özgürsen, özgürlüğün her yerde seninle beraber olur." Özgür bir insan olma sanatını bu cümleden daha iyi anlatmak, sanırım mümkün değildir. Bir hapishanede bile kendini özgür hissedebilecek derecede bir özgürlüğe ulaşabilmenin tek yolu da, 1949 yılında Paris yakınlarındaki bir cezaevinde Egon'un söylediği bu cümle doğrultusunda davranmaktan geçmektedir. Hayatımızda iki ayrı tip özgürlük anlayışı vardır: • Bağlı olduğumuz binlerce şeyi (kişileri, değer yargılannı ve nesneleri) görmezlikten gelip, kendimizi özgür ve bağımsız hissetmemizi sağlamak amacıyla, kendi kendimize özgür olduğumuzu söylemek ve sonra da buna inanmak. • Özgür ve bağımsız bir insan olabilme sanatına sahip olmak. Belki de şimdi siz: "Ama ben kararlarımda özgürüm. İstediğim arabayı ya da gazeteyi seçme imkânım var. İşimi beğenmezsem, değiştiririm. Evliliğim iyi gitmiyorsa, aynlınm ve gelecek seçimde istediğim partiye oy veririm" diye düşünüyorsunuz. Evet, haklısınız. Ama gerçekten o sözü geçen durumla karşılaştığınızda, bu kararlan tam olarak uygulayabileceğinize pek inanmıyorum. Çünkü genelde bizler, tam karar vereceğimiz bir anda, çeşitli bahanelerden birini hafızamızın deposundan çıka-rıverir ve "herkes aklına eseni yapsa, durum ne olur?" ya da "başkalan buna ne der?" bazen de "aileme bunu nasıl izah ederim?" gibi cümlelerin arkasına saklanmaya çalışım. Lütfen şimdi bir kere daha ve ciddî olarak, ne kadar özgür olduğunuzu düşünün. Evinize, arabanıza, sigortanıza, mesleğinize 135 134 ve toplum içindeki yerinize ne kadar bağlı bulunduğunuzu ve bunları çevrenize karşı koruyabilmek için, neleri feda ettiğinizi de gözlerinizin önüne getirin. Siz gerçekten de özgür müsünüz? Kişisel özgürlüğünüzün sınırlarını ve çerçevesini ölçebilme-niz için, vazgeçebileceğiniz şeylerin bir listesini yapın. Vazgeçe-bilmeye cesaret edemediğiniz herşey (insanlar, cisimler ya da idealler, istekler ve fikirler), sizi kendine bağımlı kılar ve özgürlüğün önündeki bir engeldir. Bence genel anlamda bir özgürlük kavramı, bizler için pek birşey ifade etmez. Çünkü herkesin özgürlük anlayışı kendine özgüdür ve bir diğerinden farklı olabilir. Nitekim kişinin hayatına verdiği anlama göre, özgürlük kavramının içeriği de değişir. Özgürlük "mutlak" bir kavram değildir ve daima iki farklı seçenek arasındaki tercihe bağlı olarak değişir. Meselâ şu iki seçenek arasmdaki seçim gibi: • Hayatımı, başkalarının kendi istek ve arzularına göre oluşturdukları değer yargılarına göre mi yönlendireceğim? • Yoksa benim için, neyin doğru ve neyin yanlış olduğuna kendim mi karar vermeyi seçeceğim? Kişisel özgürlüğün her çeşidi için vazgeçilmeyen şart, kişinin kendi hayatı ve hatta kendi ölümü üzerindeki kararları kendisinin almasıdır. Tabii bu arada kendinizle ilgili kararları alabilecek kadar özgür olup-olmamanız da, özgürlük anlayışınızı belirleyen bir etkendir. Bu konuyla ilgilenmeye başladıktan sonra, ben de özgürlük konusunda kendi fikirlerimi geliştirdim. Benim özgürlük anlayışım, "vizyon, gerçek ve strateji" olmak üzere üç ana öğeden meydana gelmektedir: Vizyon: Kendi hayatımı, mutluluk hakkındaki kendi hayal ve tasarımlarıma uygun olarak yaşamaya çalışıyorum. Bunun başkalarının hoşuna gidip-gitmemesine de pek aldırış etmiyorum. Benim mutluluğumu engelleyecek ve kişisel özgürlüğümü kısıtla- 136 MUTLU YAŞAMA SANATI yacak herşeyden hemen vazgeçmeye de hazırım . Gerçek: Çoğu kez, benim dışımdaki gerçeklerin benden daha güçlü olduklarını ve beni, pek de hoşlanmadığım işleri yapmaya zorladıklarım görüyorum. Bu nedenle, değiştirebileceğim şeyleri kendi yaranma uygun olabilecek şekilde değiştirmeye gayret etmekteyim. Eğer bunu da başaramıyorsam, ya bu işten vazgeçerim ya da duruma uyum gösteririm. Strateji: Her gün, kendi özgür hayat anlayışım ile gerçeğin değişmesi mümkün olmayan verilerini birbirleri ile bir uyum içine sokmaya çalışırım. Bunun pratik anlamı şudur: Eğer gerçeği değiş-tiremiyorsam, bunun benim üzerimde bir baskı oluşturmasını ve beni mutsuz etmesini engellemek için, bu durumu hayalimde bir başarısızlık olarak değerlendirmemeye özen gösteririm. Ya da başka bir deyişle, acı ile dost olmaya ve hasiphaneyi uç-suz-bucaksız bir deniz gibi görmeye gayret ederim. Aşk, inanç, gevşeme ya da sağlık için geçerli olan prensip, kişisel özgürlük anlayışı için de geçerlidir. Yani, eğer ne istediğimizi biliyorsak, onu, düzenli egzersizler ve telkinlerle gerçekleştirmek mümkün olabilir. Bugün, günlük sabah programımın bir bölümü olan 100 adet sınav çekerken, bu olayı bir kez daha yaşadım. Kendimi çok iyi hissetmiyordum, bu nedenle 60'a geldiğimde, "daha 40 kere bunu yapmam gerekiyor. Ama kollarım buna dayanamazlar, bu işi burada kesmek daha iyi" diye düşünmeye başlamıştım. Bunun üzerine hemen telkine başladım: "Yapacaksın, başaracaksın. Daha önce de bunu basardın. Kendini bırakma, başaracaksın." Özgürlük, doğru olarak kabul ettiğimiz şeyleri, herhangi bir (iç ya da dış) kısıtlanma olmadan yapabilmek ve gerçekleştirebilmektir. Eğer her gün 100 adet sınav çekmenin sağlığım açısından doğru olduğuna karar vermişsem, artık beni hiç bir şüphenin ya da endişenin etkileyememesi gerekir. Kısaca: Benim kişisel özgürlüğüm, istediklerimi yapmama engel olan şüphe ve 137 korkulardan bağımsız olmayı öğrendiğim anda başlar. Yukarıda anlattığım örnek, özgürlük uğrunda verilen mücadelenin küçük bir parçası gibidir. Ama yaptığım tecrübeler, bana şunu göstermişlerdir ki, hayatta, değiştirilmek istenen şeylere ya da ulaşılmak istenen hedeflere, ancak küçük adımlarla giderek vanlabilmektedir. Siz bu küçük değişiklikleri başardığınızda, hem çalışmaya devam etmek için moraliniz ve kendinize güveniniz artar, hem de o arzulanan büyük değişikliğin, bir gün aniden ve kendiliğinden gerçekleştiğini görürsünüz. Aynı şey, kişisel özgürlük için verilen uğraşılar için de geçerlidir. 138 MUTLU YAŞAMA SANATI Savaşmadan kazanmayı hecerebilme sanatı Hayatını savaşarak kazanmak zorunda olduğuna inandırılan ve bu türlü bir eğitimle yetiştirilen birine, savaşmadan kazanmanın mümkün olduğunu söylemek, onu ne kadar da çok şaşırtacaktır. Televizyonun düğmesini çevirir-çevirmez, bu söylediklerimizi doğrulama fırsatım bulabilirsiniz. Her akşam yatağa girmeden önce, en az sekiz-on tane kavgayı ya da felâket haberini seyretmiş olduğunuzu inkâr edebilir misiniz? Ben sadık bir film seyircisiyim. Geçenlerde gittiğim bir filmde, başrol oyuncusu tek bir yumrukla beş kişiyi birden yere devirdiğinde, sinemada çılgın bir alkış koptu. Sanki içimizde ve gizli bir yerlerde öldürmeden haz alan bir şeyler gizli gibime geliyor. Yoksa dünya yüzünde bunca vahşet olur muydu? İnsanlığın ilk dönemlerinde savaşmak, hayatta kalabilmenin tek şartı idi. O zamanlarda ya savaştan zaferle ayrılmak ya da yok olmak veya en azından köle durumuna düşmek söz konusu olmaktaydı. Ama o zamandan bu yana, birlikte yaşamak ve toplumsal düzenlemeler konusunda epeyce şeyler değişti. Artık günümüzde insanlar, şu soruyu soruyorlar: "Rakibimle savaşmak ve onu yok etmek ya da ona çaresizce esir olmak istemiyorum. O halde rekabet ve savaşın yerine, benim mutlu yaşamamı sağlayacak olan hangi davranışı koyabilirim?" Benim buna cevabım: "Savaşmadan kazanmayı öğrenin" şeklinde olacak. Bu konu ile ilk tanışmam, savaş ve zafer kavramları hakkında bana öğretilenlerin yerine, kendi tasarımlarımı koymam sayesinde olmuştur. Bana göre savaş, önceki bölümde de açıklamaya çalıştığım gibi, günlük manipulasyon oyunundan başka birşey değil. Ben de bu oyuna katılıyorum ve kazanmak için gereken şeyleri yerine getirmeye çalışıyorum. Çünkü bu oyunda arasıra kazanmak bile, kişinin kendine güvenmesi ve mutlu olması için gerekli bir durumdur. Ama ben bir oyunu sürekli biçimde kaybetsem bile, bunu bir mutsuzluk sebebi olarak değer- 139 MUTLU YAŞAMA SANATI MUTLU YAŞAMA SANATI lendirmem. Benim zafer kazanmaktan anladığım, bir rakibi yenmek ve ona üstün gelmek değil, bu oyun sırasında duyduğum mutluluktur. Bu mutluluğun az ya da çok oluşu, benim kazandığım zaferin derecesini de böylelikle belirler. Bu nedenle, oyunu kaybetmek, yani yenilgi de benim için ürkütücü birşey olmaktan çıkmıştır. Tam tersine, her yenilgiyi ben, daha iyiye ve ileriye gitmek için bir fırsat olarak değerlendirir ve: "Gelecek seferde daha başarılı olmak için, bu yenilgiden ne gibi dersler almalıyım?" diye düşünürüm. Daha önceleri, para, kariyer, gurur ve erkeklik kavramı gibi konular için fanatik savaşlar verdiğim dönemlerde, beni rahatsız eden bir şey vardı: Kendimi yüceltebilmek için, hep başkalarını kötülemek ve aşağılamak zorunda kalırdım. Bu durum, sizleri de rahatsız etmiyor mu? Ama yine de aynı tutum, toplumumuzda doğal bir davranış olarak, sürekli biçimde karşımıza çıkıyor: • Anne ve babalar, kendi otoritelerini, gerekirse güç de kullanarak çocuklara kabul ettirmekte ve onları aşağılamaktadırlar. • Kocalar da kanlarını, açık ya da gizli bir biçimde söyleşi bir tehditle aşağılamayı seçerler: "Sen, bensiz bir hiçsin. Kendi paranı kazanacak bilgi ve tecrüben de yok zaten." • Firmalar ise çalışanları, işten çıkarma ile tehdit ederler. Her kim kendisinin, günlük savaş alanında karşılaşılan böylesi tehditlerle baskı altına alınmasına tepki göstermez ve boyun eğerse, kendini hep yenilgilerle yüzyüze bulur. Çünkü bazı kimselerin zafer kazanabilmeleri için, kimilerinin de kaybedenler ve yenilenler rolünü üstlenmeleri gerekmektedir. Yenilenlerin en sık başvurdukları teselli cümlesi şudur: "Ama ne yapabilirim ki, başka türlü yapma ve davranma şansım ve imkânım yoktu." Eğer siz de yenilgilerden bıkmışsanız ve güçlü bir kişi haline gelmek istiyorsanız, şu üç özelliği kazanmaya gayret edin: 1. Sizi neyin mutlu ettiğine ya da edeceğine kendiniz karar 140 verin. Çünkü mutluluğa ulaşmak, zaferi kazanmak demektir. 2. Eğer en temel değer yargısı olarak gücün, otoritenin ya da suçluluk duygusunun yerine, kendi kişiliğinizin gücünü koymayı başarırsanız, manipulatif oyunun ustası olma ve çoğu yarışmayı kazanma şansını elde edebilirsiniz. 3. Her türlü bağımlılıktan kurtulmayı başarın ve vazgeçebil-meyi öğrenin. Vazgeçmeye hazır olan bir insanı, hiç kimse baskı altına alamaz ve böylece de yenmesi mümkün olamaz. Şimdi bu aşamada, ileride bazı yanlış anlaşılmalara meydan vermemek için, iki noktayı açıklığa kavuşturmak istiyorum: • Savaşmadan kazanma fikri, benim buluşum değildir. İnsan düşünebildiğinden beri, zafer kazanmanın tek yolunun savaşmaktan geçmediğine inanan bir çok kimse, bu yaklaşımı çok farklı biçimlerde uygulamaya sokmuşlardır. Bu uygulamalardan bazıları başarılı, bazıları da başarısız olmuştur. • Savaşmadan kazanmak, pasif bir uygulama ya da sanat değildir. Tam tersine, savaşmadan kazanmak isteyen bir kişi, diğerlerinden daha güçlü, daha iyi ve daha aktif olmak zorundadır. Tabii bu arada ilk olarak, içsel gücün dışsal güçten daha etkili olduğunu ve başkalarına karşı savaşmadan kazanmak istediğimizde, bu içsel gücü kullanmak zorunda olduğumuzu da belirtmek gerekir. Sanırım bu konu ile ilgili olarak söylediklerimizi deneyerek, doğruluğunu sınamak isteyenlerin sayısı pek de fazla olmayacaktır. Çünkü mutlu yaşama sanatı, kitlesel bir hareket olmaktan çok, hayatlarının geri kalan bölümünü mutlu olarak geçirmek imtiyazını ve kalitesini elde etmek isteyenlere hitap etmektedir. Sizi bu yolda cesaretlendirmek için şimdi, benim de hergün uygulamaya çalıştığım iki alıştırmayı aktaracağım: 1. Kendini savunmamak Eğer ne istediğimi ve bir sorunla karşılaştığımda onu çözme konusunda ne kadar başarılı olabileceğimi iyice biliyorsam, bir hata yaptığımda kendimi savunmama da gerek kalmaz. 141 MUTLU YAŞAMA SANATI MUTLU YAŞAMA SANATI Kendimi savunmak yerine, saldırıdan kaçmak daha doğru olur. Bu konu ile ilgili olarak hayalimde kurduğum model şöyledir: Karşımda kızgın bir kimsenin olduğunu ve suratıma bir yumruk atmaya hazırlandığım varsayarım. O, kızgın ve hırslıdır, bense sakin ve huzurlu. O, beni yenmek istemektedir, benim aklımdan ise, savaşmak bile geçmemektedir. Bu içsel güçle, o, bana karşı saldırıya geçtiğinde, hiç karşı koymam, sadece başımı kaçırırım. Onun yumruğu da boşa gider. O, ne kadar çabalar ve bana yumruk atmaya çalışırsa, ben de o kadar kaçar ve darbe almamaya bakarını. Sonuçta bana vuramadığım ve beni yenemeyeceğini anlayan saldırgan, bu eyleminden vazgeçer. Geçtiğimiz yirmi yıl boyunca, bana yumruk atmak isteyen bir kimseyle karşılaşmadım. Ama benimle aynı fikirde olmadıkları için, alay etmek ya da beni gülünç duruma düşürmek arzusunu taşıyan birçok kişi ile tanıştım. Hatta altı ay kadar önce, bir resepsiyonda yüksek sesle ve saldırgan bir tavırla bana şöyle seslenen bir adam oldu: "Bay Kirschner, sizin söyledikleriniz kadar saçma şeyleri, bugüne kadar hiç işitmemiştim. Nereden uyduruyorsunuz bunları?" Salona birdenbire bir sessizlik hakim oldu ve gergin bir hava oluştu. Ama benim bu durumdan fazlası ile memnun olduğumu itiraf etmem, sizi şaşırtmasın. Cevap vermeden önce biraz bekledim ve gülümsedim. Sonra da düşünceli ve alçak bir sesle: "Evet, belki de hakkınız var" dedim ve sustum. Bu arada çevredeki kişilerin nasıl tepkiler gösterdiklerini izlemek çok ilginçti. Bir kısmı benim tarafımı tutuyorlardı, bir kısım davetliler ise, sessizce olayı izliyorlardı. Az sonra o gergin ortam dağıldı ve herkes, sohbetine kaldığı yerden devam etti. Ben de, hiç zorlanmadan ve kendimi savunmadan, bana yapılan bir saldırıyı savuşturmuş ve yumruğun boşluğa atılmasını sağlamıştım. 2. Hiç bir şeyi eleştirmemek 142 İtiraf edeyim ki, ben herşeyi "iyi bildiğine" inanan ve fikrini söylemeden rahat edemeyen bir yapıya sahibim. Ama bu alışkanlığım, beni her zaman mutsuz etmiştir. Bu nedenle, bu huyumdan kurtulmaya karar verdim ve ilk olarak da, başka kişileri eleştirmekten vazgeçtim. Aslında beni böyle davranmaya iten şey, başkalarını eleştiren kişilerin, bu yolla kendilerini ve kendi bilgilerini öne çıkarmak çabası içinde olduklarını farketmemdi. Benim için önemli olmayan şeylerden vazgeçmeyi öğrendikçe, daha da rahatladığımı anlamış bulunuyorum. Bir başkasına karşı haklı olup-olmamak da, benim açımdan hayatî bir önem taşımıyor. Bence, bir tartışma sırasında kimin haklı olduğu değil de, hakkın "ne" olduğu sorusu öne çıkmalıdır. Kısaca, bir kere vazgeçmeyi öğrendikten sonra, her an ve her olayda ve herkese karşı haklı çıkmak telaşı ve çabasından vazgeçmek, bana hiç de zor gelmiyor doğrusu. Gördüğünüz gibi, savaşmadan kazanma sanatı ile yakından ilgilenmeye başlanacak olursa, bunu öğrenmek, pek de o kadar güç değildir. 143 MUTLU YAŞAMA SANATI MUTLU YAŞAMA SANATI 3 Gerçekten duymak., görmek ve hissetmek sanatı Geçtiğimiz sonbaharda, yağmurlu bir pazar günü öğleden sonra, otobanda bir olay olmuştu. Motorsikletleri ile gezmeye çıkan yaşlıca bir çift evlerine dönerlerken, adam kalp krizi geçirmiş. Motorsikleti yol kenarına çekmiş ve karısının kucağına yığılmış. Kadın adamın başını kucağına almış ve yanlarından geçen otomobillere el sallamış, bağırmış, çırpınmış, ama hiç kimse durmamış. Ve yarım saat sonra da adam orada can vermiş. Olaydan bir hafta sonra bu kadınla konuşma fırsatı bulduğumda, onun çevredeki insanlara karşı duyduğu öfke ve kızgınlığı hemen hissetmiştim. Yanlarından hızla geçip giderken, çoğu kafasını çevirip, bakma zahmetine bile katlanmamış, bir kısmı da sanki eğlenceli bir olayla karşılaşmışlar gibi, gülerek el sallamışlar. Kadm bana: "Bu insanlarda hiç mi sorumluluk duygusu yok, hiç mi diğer insanları düşünmüyorlar?" diye haykırıyordu. Sanki ben, bu durumu değiştirebilecekmişim gibi. Oysa ben, ancak kendimi değiştirebilirim. Bunun için de, hayatın yambaşımdan geçip-gitmesine izin vermeden, onu yaşamaya karar vermem ve kendimi buna inandırmam gerekir. Hayatı yaşamak demek, bana bunu aktaran enstrümanları, yani görmeyi, duymayı ve hissetmeyi keskinleştirmek anlamına gelir. Sanırım bir çok insan, bu enstrümanları yanlış ve yetersiz kullanıyor. • Kendilerini oldukları gibi değil de, kendi görmek istedikleri gibi görüyorlar. • Korktukları şeyi görmemek için, gözlerini ona değil de, uzaklara dikiyorlar. Bu yolla da korkularından kurtulacaklarını ya da onları yeneceklerini samyorlar. • Yüzeysel hayatlarının sarsılmasından korktukları için, derine inen duygulardan kaçınmaya ve sakınmaya çalışıyorlar. • Zor olaylarda bir mücadeleye girmek yerine: "Söylenenleri işitmemeyi" tercih ediyorlar. Birşey görmeyen, duymayan ve duygularını göstermeyen bir insan, hayatın gerçekleriyle karşılaşmak, onlarla mücadele etmek ve bundan mutluluk duymak yerine, hayattan kaçmayı seçiyor demektir. Aceleyle yamndan geçip-gittiğiniz bir olaydan, yani hayattan zevk almak hiç mümkün olabilir mi? Kendini gerçekte olduğu gibi, yani gerçek yüzüyle görmekten çekinen ve korkan bir insan, çevresindeki dünyayı da böyle, yani gerçek dışı ve hayalindeki gibi görür: • Kendi korkaklığının yerini tutması için, yarattığı kahramanları idealize eder ve hayalinde onların hiç bir şeyden korkmadıklarını tasarlar. Ama o gözünde büyüttüğü kahramanların da kendisi gibi korkak olduklarını farkettiği zaman da, büyük bir hayal kırıklığı yaşar. • Sevdiği insanı gözünde büyütür, her şeye pembe gözlüklerle bakar ve onun zaaflarını ya da eksiklerini görmemezlikten gelir. • Sağlıklı olduğu sürece, hastalıklarla ilgili her şeye kulaklarını tıkar. Bu nedenle, başkalarının hastalıkları ve ölümlerine karşı son derece ilgisiz ve uzaktır, o konu kendisini ilgilendirmiyormuş gibi davranmayı seçer. Eğer hayatımızı değiştirmek, dizginleri kendi elimize almak, daha iyi ve daha mutlu bir biçimde yaşamak istiyorsak, hayatı ve onun gerçeklerini, beğensek de-beğenmesek de, olduğu gibi ve tüm gerçekliği ile görmek ve değerlendirmek zorunda olduğunuzu unutmayın. Gerçeklerin gözünün içine bakmak gerekir. Yoksa ondan korkmak, kaçmak, iyi olacağını umut etmek ya da başkalarının bize beğendirmeye çalıştıklarına inanmakla hayatı tanımak ve anlamak mümkün değildir. Dış dünyayı, olduğu gibi ve kendi gerçekliği içinde kavrayabilmek için, şu beş şarta uymak gerekir diye düşünüyorum: Birinci şart: Hayatı başkalarının bize anlattığı ya da göstermeye çalıştığı şekilde değil de, kendi gözlerimizle ve kendimize göre görmeye çalışmak. İkinci şart: Olayları acelecilik ve telaş içinde değerlendirmek yerine, gerektiğinde bir tek konuya bile yeterli zamanı ayırarak, 144 145 MUTLU YAŞAMA SANATI üzerinde düşünmek ve emek vermek. Üçüncü şart: Olaylara tek bir yandan ve tek bir açıdan bakmak yerine, onları her yönüyle ele almak. Dördüncü şart: Bir kere bakıp, karar verdiğimiz bir şeye, ertesi gün ve birkaç gün sonra yeniden zaman ayırmak ve verilen kararın doğruluğuna iyice emin olmak. Beşinci şart: Herhangi bir olayla gerektiğince ilgilenmek ve onu yalnızca görme aşamasını geçip, aynı zamanda duymak ve içimizde hissetmek. Belki şu anda: "Bunların hepsi, hem zor ve karmaşık, hem de çok zaman alıcı. Hayatın hızlı temposu içinde bütün bunlara nasıl zaman ayıracağım" diye sabırsızlanıyorsunuzdur. Ama böyle söyleyenler, hayatı aceleyle yaşarlar ve onun bize sunabileceği tüm imkânların yanlarından akıp-gitmesine de engel olamazlar. Size biraz ısrarcı ya da bıktırıcı gibi gelmiş olsa bile, "hayatı yaşamak" ve "hayatm yanı başımızdan akıp-gitmesi" tanımlamalarım sıkça kullanıyorum. Çünkü bunların bizim hayatımızdaki belirleyici yanlan çok önemli. Bunun farkına varabilmek için, etrafınıza şöyle bir göz atmanız yetecek: • Sizinle konuşurken, gözleri ile başka yerlere bakan ve sözleriyle, hiç de o anki konuşmayla ilgisi olmayan konularla ilgilenen kimselerle hiç karşılaşmadınız mı? ° Birine bir şeyi açıklamaya çalışırken, onun sorduğu sorulardan, sizi hiç anlamamış olduğunu ve hâlâ kafasındaki kendi dünyasında yaşadığını hiç farketmediniz mi? • Birinden hoşlandığınızı ona göstermek istediğinizde, karşınızdaki kişinin size hiç bir tepki vermediği olmadı mı? Besbelli o kişi sizinle duygusal bir yakınlaşmaya girmekten korkmakta ve duygulanna bir kapı açmanın getireceği sorumluluktan ürkmek- tedir. Olayın gözünün içine bakmamak, iyice dinlememek, duygulara kulak asmamak ve geçit vermemek gibi özellikler, çağımızın tipik göstergeleridir. Kendimizi bu tempoya kaptıracak olursak, bir daha huzur duymaya yaklaşmak pek mümkün olmaz. Önemli bir şeyi kaçırmama telaşı ile davrandığımızda, mutlaka ondan daha 146 MUTLU YAŞAMA SANATI da önemli bir şeyi kaçınnz. Bu kaçan şey de, hayatm her an bize sunduğu "olağanüstü" güzellik ve heyecan duygusudur. Günümüzün o sunî ve yüzeysel telaşından ya da gerginliğinden sıynlabilnıenin tek bir çaresi vardır. Yüzlerce şeyi yanm yamalak yaşamak telaşı ile davranmak yerine, az ama öz olanı, yani tek bir şeyi tam olarak yaşamak ve onun tadına varmayı bilmek. Olaylan doğru ve tam olarak görmemizi engelleyen şey, başka birşeyleri kaçırma korkusu ve bir de sürekli olarak birşeyler yapma zorunluluğu hissi ile bunalmaktır. Karşılaştığımız olaylan, hep olmalan gerektiği gibi değerlendirmek telaşı da buna eklenince, hayatm gerçek güzellikleri yam başımızdan geçip-giderler ve biz de kendimizle boğuşmak yüzünden, onlan farkedemeyiz bile. Bu konu ile ilgili olarak, aklıma oldukça ilginç bir amm geliyor. Bir gün şehirdeki evimizin bahçesindeki çimenleri keserken, yan komşumuz geldi, onunla Tann ve dünya üzerine konuşurken, birden: "Çimenler de çok bakımsız görünüyorlardı, iyi ki biçiyorsunuz onlan" deyiverdi. Ben ona, daha biçilmemiş olan bölümü gösterip: "Onlar bakımsız ve karmaşık gibi duruyorlar, ama aslında daha canlı görünüyorlar. Farklı boylan, değişik renkleri ve içlerindeki küçük yabanî çiçeklerle sanki hayat fışkınyor onlardan. Kesilen bölüm ise düzenli, ama sıkıcı ve cansız bir izlenim uyandınyor, sizce de öyle değil mi?" diye sorduğumda, onun bu anlattıklarımı pek de kavrayamayacağını anladım. Komşumuz benim yüzüme bile doğru- dürüst bakma zahmetine katlanmadan: "Ama bunlar çok karmaşık, yabani ot bürümüş her yanlarım" diyerek, iddiasını sürdürdü. Ona göre, değişik tonlardaki yeşilin çeşitliliği, içindeki minik beyaz, san ve mavi çiçeklerin çekiciliği, yabanî ottan başka birşey değildi. Böylesi kişiler için güzel çiçek, ancak çarşıdan satm alınması ve sağı-solu budanarak düzeltilmiş ve muntazamca sıralanıp, dizilmiş olması halinde varolabilir. Dağınık ve düzensiz gibi duran şeyler ise, onlann ilgi alanı dışında kalırlar. Bu örnekle neyi anlatmak istediğimi, sanırım anlamışsınızdır. 147 MUTLU YAŞAMA SANATI Bize öğretilen normlar, yani belirli kural ve kalıpların dışında kalan hiç bir şeye, değer vermez ve zaman ayırmayız. Halbuki hayata biraz sorgular ve bilinen kalıpların dışmda kalanları da değerlendirir bir biçimde bakabilsek, kimbilir ne yanlışlıklar giderilir, ne çekişmeler sona ererdi. Yapılacak tek şey, kendi düşünce, duygu ve içgüdülerimize önem vermek, onlan ciddiye almak ve seslerine kulak uzatmaktır. Yoksa bugün dağınık gibi duran çimleri "yabanî ot" diye değerlendiren bir zihniyet, yarın da insanları kısıtlayıcı ve smıflandırıcı bir yargılamaya dönüşebilir. Az önce, dördüncü şartta, belirttiğim gibi, bir şeyin gerçek yüzünü tam olarak görebilmek için, onu değişik zamanlarda ve farklı bakışlarla yeniden değerlendirmek gerekir. Bu durumla, çeşitli yerlerde karşılaşabilirsiniz. Örneğin bir satıcının size, bir ürünü aceleyle satmaya uğraşmasında. Ya da hiç niyetiniz olmayan bir şeyi almayı size teklif ettiklerinde. Belki de bir politikacının bizi seçim vaadlerine boğmasında. Bu gibi tipler, sizinle işleri bittikten sonra, verdikleri sözlere pek de sadık kalmazlar ve artık onlara, sizi etkilemek isterken oluşturdukları güven duygusundan farklı olarak bakmaya başlarsınız. Ama burada onlan eleştirmemek gerekir. Çünkü bu gibi kimseler, ancak bizim onlara doğru olarak bakmamamız ve onları yeterli ve eleştirel bir biçimde dinlemememiz sayesinde varlıklarını sürdürebilmektedirler. Bu nedenle, biz kendimizi değiştirip, olaya daha farklı bir yaklaşım getirmedikçe, yani kurulan bu tuzağa düşmemek için gayret göstermedikçe, bu kişiler de kendilerini düzeltmek ve daha başka türlü davranmak için hiç bir zahmete katlanmayacaklardır. Farkettiğiniz gibi, doğru görme, doğru işitme ve doğru hissetme sanatı, yalnızca maceracı bir kaç marjinal kişi için değil, tam tersine bütün insanlar için gereklidir. Adı geçen sanatı şu ya da bu şekilde devreye sokmadan, hayata bir anlam vermek ve mutlu yaşamak mümkün olmaz. Belki sadece bu sanata ulaşmaya yönelme çabası bile, mutluluğu getirmeye yarayabilir. 148 Kendini doğru olarak ifade edebilme sanatı Kendimizi ifade etmek ve dışa vurmak için gösterdiğimiz çabanın % 80'inin, kelimeler kullanmadan gerçekleştiğini biliyor musunuz? Bu konuda araştırmalar yapan bilim adamlarının iddiaları bu yönde. Halbuki biz, herşeyi konuşma ve kelimeler aracılığı ile hallettiğimize ne kadar da çok inanırız. Kalın sözlükler, dil bilgisi kitapları ve çeşitli ansiklopediler bizlere gramer bilgilerini aktarırlar, kelimelerin nasıl yazılacağını, doğru cümlelerin ne biçimde kurulacağım açıklamaya çalışırlar. Ama kendimizi ifade etmenin ve diğer insanlarla bir iletişim ve diyalog içine girmenin diğer yollan ya da değişik alternatifleri hakkında bize bilgi veren ve yol gösteren ne bir kimse, ne de bir kitap yoktur. Daha da kötüsü, bize, bu iletişim yollanm bastırmamız yönünde telkinde bulunulur. Böyle olunca da, kendimizi doğal bir biçimde ifade etme yeteneğimiz giderek zayıflar ve unutulur. Aynı şekilde, karşıdan gelen bu türlü mesajlan da algılayamaz oluruz. Yani bir kimse bize, gözleri, elleri ve teniyle bizi sevdiğini ifade etse, buna bir türlü inanamaz ve onun, bunu ille de sözlerle söyleyip, açıklamasını isteriz, böyle bir tamamlamaya ihtiyaç duyarız. Yakın zamanlara kadar, iş adamları, aralarındaki anlaşmayı bir el sıkışma ile hallederlerdi. Günümüzde ise, bu iş için sayfalarca sözleşmelere gerek duyuluyor. Öyle görünüyor ki, "sözsüz" haberleşme (ya da iletişim) yeteneği de, tıpkı insanlann birbirlerine güvenleri gibi giderek (ve hızla) yok oluyor. Aynca, insanları kandırmak, yanıltmak ya da manipule etmek için kullanılan kelimelerin sayısı, bizi korumak ve daha iyiye yöneltmek için kullanılanlardan kat kat fazla. İşte bu nedenle, herhangi bir durumda kendimizi ifade eder ve dışa vururken, dikkat etmemiz gereken bazı kurallar vardır: 1. Eğer birisine bir şey anlatmak istiyorsak, bunu içimizde bastırmadan, ifade etmeli ve dışa vurmalıyız. 2. Düşüncelerimizi ve anlatacaklanmızı, onlan ilgilendiren 149 MUTLU YAŞAMA SANATI kişilere açıklamaktan korkmamalıyız. 3. İleteceğimiz mesajı, tam etkili olarak yerine ulaştırabilmek için, ona uygun olan ifade biçimini seçmeliyiz. Bu üç öneri, belki size ilk bakışta biraz basit gelebilir, ama gelin bu kurallar ile hayatınızda neleri değiştirebileceğinize bir göz atalım. Böyle davranmakla: 9 Karşınızdaki kişi her kim olursa-olsun, ona, aklınızdan geçenleri ve kendisi için düşündüklerinizi rahatlıkla açıklayabilirsiniz. • Konu ile ilgili olan kişilere durumu açıklayamayıp, sonra da onları başkalarına şikayet etmek yerine, onlara: "Bak arkadaş, senle bir sorunumuz var, gel bunu oturup birlikte çözelim" önerisini rahatlıkla ve çekinmeden yapabilirsiniz. • Gereken kişiyle hemen oturup-konuşmamn mı, yoksa önce ona bir mektup yazarak, zaman kazanmanın mı gerektiğine karar verebilir ya da onun, kendi kendine konuşmasını engellemek için, karşılıklı konuşmayı seçebilirsiniz. "Kendini ifade etmek" oldukça geniş kapsamlı bir kavram. Bu nedenle içerdiği alanı tam olarak tanımlayabilmek zor oluyor. Bazen konuşmak anlamına gelirken, bazen de susmak ve dinlemeyi içerebiliyor. Kimi zaman bir iddia ortaya atmak, kimi zaman ise doğru sorular sorarak, konuşmayı yönlendirmek ve iddiayı yargılamak özelliğini de taşıyabiliyor. Kendini ifade etmek, bazı zaman derin bir iç çekmeyle sıkıntıdan kurtulmayı gösterdiği gibi, bazı zaman da televizyonda bir futbol maçını seyrederken bağırarak, gerginlikten sıyrılmak demek oluyor. Birinin elini nasıl sıktığınız, ona nasıl baktığınız ya da gözlerinizi kaçırdığınız, sizi, duygularınızı gizlemek için kullandığınız bir sürü nezaket cümlesinden çok daha iyi bir biçimde ortaya koyar ya da ele verir. Şunu belirteyim: Kendini doğru olarak ifade etmek, doğruyu söylemek anlamına gelmez. Çünkü çıkarlarımıza hizmet ettiği sürece, yalan söylemek de pratik bir çözüm yolu olabilir. Konumuz günlük hayatla başa çıkmak olduğu için, yalandan da 150 gerektiğinde yararlanılabilir. Çünkü bizim rakiplerimiz olan reklâmcılar, politikacılar, avukatlar, doktorlar, gazeteciler ve çıkarları bizi dilediklerince yönlendirmek olan herkes, bizi direkt ya da dolaylı yoldan yalanlarla kandırmakta ve aldatmaktadırlar. Onlara aym silâhlarla karşı koymak, sanırım pek ters bir şey değildir. Kendini ifade etme sanatına sahip olmak, kibar, doğru ya da namuslu davranmak demek değildir. Bu sanat, mümkün olan bütün imkânlardan istifade ederek, iki temel hedefe ulaşma amacını taşır: 1. Olabildiğince sık ve uzun sürelerle mutlu olabilmek. 2. Herhangi bir kişinin ya da herhangi bir olayın, bizi mutsuz etmesini engellemek. Bizim teshillerimize göre, bu temel hedeflere ulaşmamızı engelleyen dört tane faktör vardır ve bunların hepsi de, bizim uysal, itaatkâr ve yardıma hazır kişiler olarak eğitilip, yetiştirilmemizden kaynaklanmaktadırlar: 1. Engel: İlk adımı atmaktan korkmak. Nedense hepimizin içinde o malûm "memur zihniyeti" yatmaktadır: "Sesini çıkarmazsan, hata yapmazsın!" 2. Engel: Olumsuz sonuçlarla karşılaşmaktan duyulan korku, bir başarının getireceği sevince, çoğu kez baskın çıkar. 3. Engel: isim, unvan ve mevkiye karşı duyulan saygı içimizde öylesine yer etmiştir ki, hiç bir zaman kendimizi onlarla aynı düzeyde görme cesaretini gösteremeyiz. 4. Engel: Manipulasyon oyununun teknikleri konusunda yeterli bilgi ve beceriye sahip olmadığımız için, kendimize güvene-meyiz. Bütün bu engelleri tek seferde aşmamızı sağlayacak bir reçete yoktur. Ama şu ana kadar okuduklarınız ya da az sonra okuyacaklarınız sizde herhangi bir olumlu değişiklik yarattıysa, doğru yolda olduğunuza inanabilirsiniz. Yalmzca: "Önce ben varım, sonra ötekiler" ya da "kendime, başka herkesten daha çok güveniyorum" kararını verebildiyse-niz bile, yepyeni bir dünyanın kapışım açmışsınız demektir. 151 MUTLU YAŞAMA SANATI Kendinize kazandırdığınız bu yeni güven duygusu ile çevrenize karşı daha kararlı, daha rahat ve deyim yerindeyse daha "saygısız" davranmaya başlayacağınızdan emin olabilirsiniz. Bu ana kadar, kendinize güveni geliştirici ve kendinizden kaçmanızı engelleyici önerileri sık sık tekrarladık. Şimdi de size, manipulatif oyun içinde gizli bir silâh olarak kullanabileceğiniz bir teknikten bahsetmek istiyorum. Bu teknik aslında oldukça basittir ve adı da: "Doğru anda, doğru soruyu sormak"tır. Ben, bildiklerimle övünmeyi ya da onların arkasına sığınıp, kendini önemli biriymiş gibi göstermeyi pek sevmem. Bu nedenle uzun yıllar boyunca, kendimi nasıl bir davranışa yöneltmem gerektiği üzerinde düşündüm ve sonunda çareyi şu sloganda buldum: "İddialar, önyargılar ve varsayımlar, diğer insanlara giden yolu kapatırlar. Sorular ise, bu yolu açarlar." Bu prensibe uygun olarak davranmaya başladıktan sonra, oldukça şaşırtıcı sonuçlar elde ettim, işte bunlardan bazıları: Soru sormak en iyi ilişki kurma yöntemidir Her kim olursa olsun, bir diğer insanla ilişkiye geçebilmenin ilk ve tek yolu, ona soru sormaktır. Televizyonda çalıştığım dönemlerde, bir çok ünlü yıldızla tanışmıştım. Bunların en ünlü ve en gururlu olanları bile: "Bir imza verir misiniz?" diyenlerin ilgisine karşılık verir ve onlarla ilgilenirlerdi. İşte bu soru, belirli bir hedefe yönelmiş, doğru bir yaklaşımdı. İster küçük bir çocuk, isterse de yaşlı bir kadın olsun, bu kişiler, ünlü bir sanatçıyı kendi isteklerine uyması için ikna edebilmekte, onun kendilerine bir zaman ayırmasını sağlayabilmekteydiler. Çünkü doğru zamanda, doğru soruyu sormayı başarmışlardı. "Her soru, diğer insanlarla ilişki kurmanın yolunu açar" demiştik. Bunu, kendi hayatımzda da gözlemlemeniz mümkündür. Eğer gerekli anlarda aklınıza çarpıcı sorular gelmemesinden şikayetçi iseniz, hiç canınızı sıkmayın. Çünkü sorulan soru ne kadar basit olursa, yaratacağı etki de o kadar büyük olur. Hatta 152 bu iş için, en çok kullanılan bazı soruları, önceden seçip, kendinizi hazırlayabilirsiniz. Meselâ: "Siz bu işten anlıyorsunuz, bana da yardımcı olup, bir akıl verir misiniz?" veya " size bir kompliman yapabilir miyim?" ya da "bu işin biraz aşırıya kaçtığını sanıyorum, siz ne dersiniz?" gibi sorular sorabilir ya da direkt olarak: "Bu, sizin hoşunuza gidiyor mu?" veya "bunu nasıl başarıyorsunuz kuzum?" gibi cümlelerle, bir ilişki kurmayı sağlayabilirsiniz. Sizi aceleye getirmek isteyen birine doğru soruyu sormakla zaman kazanabilirsiniz Günlük hayat akışı içinde karşımıza çıkan manipulatif oyundaki rakiplerimiz, bizi, üzerinde pek fazla düşünme imkânı bulamadığımız kararlar almaya teşvik ederler ve o yöne doğru iterlerler. Bizi aceleye getirerek, ağzımızdan "evet" cevabını almak ya da üzerini okumadan, bir metnin altını imzalatmak isterler. Böyle bir durumla karşılaştığınızda, karşınızdaki kişiye bir uyan sinyali vermeniz gerekir ve bu da ancak, doğru sorulmuş bir soruyla mümkün olabilir: "Bir dakika, beni böyle alelacele bir karar vermeye zorlayamazsın" diyebilmek ve karar öncesinde zaman kazanmak için, "bana bunu bir daha açıklayabilir misiniz?" veya " sizin bana açıklamaya çalıştığınız bu noktanın, benim için bu kadar önemli olduğunu nereden biliyorsunuz?" gibi sorular sormak, hem rakibi duraklatır, hem de size zaman kazandırır. Bu amaçla sorular sorarken, en basit ve aptalca sorulan sormaktan bile çekinmeyin. Çünkü burada önemli olan, o konuyu yeniden ve eleştirel bir gözle ele almanızı sağlayacak olan zamanı kazanmaktır. Tabii daha da iyisi, sizi manipule etmek isteyen kişiye soracağınız sorularla, onu bu amacından vazgeçecek derecede şaşırtmaktır. Bir konuşmanın gidişatını ve yönlendirmesini başkalarına bırakmak yerine, kendi elinize almanın en kolay yolu, soru sormayı bilmektir 153 MUTLU YAŞAMA SANATI Kendini ifade etme sanatı, tek yönlü bir olay değildir. Siz kendinizi ifade edersiniz ve karşınızdaki kişiden de sizi, hem de sizin istediğiniz biçimde ve doğrultuda anlamasını istersiniz. Bir kimseye karşı bir iddia da bulunduğunuzda ve herşeyi siz biliyormuş, diğerinin de hiç bir şeyden bir haberi yokmuş gibi davrandığınızda, otomatik olarak onunla bir ilişkiye girmek ve bir kontakt kurmak imkânlarının önünü tıkamış olursunuz. Böyle bir durumda, karşınızdaki kişi, konuyu anlayıp-anlamadığına bakmaksınız, sizin söylediklerinizi kabul eder ya da kendini aşağılanmış ve iradesinin de zedelenmiş olduğu hissine kapıhr. Size itaat etse bile, içsel olarak bu olaya katılması, yani sizinle gerçek bir diyaloga geçmesi mümkün olmaz. Oysa doğru zamanda sorulan ve hedefe yönelik olan sorular, diğer kişileri sizin ilgi alanınızın içine çekerler. Soru sormak, o kişinin fikrini almak ve bilgisine başvurmak anlamını taşır, yani onu kişiliğine duyulan bir saygının ifadesidir. Hemen herkes, kendisine yöneltilmiş olan: "Siz ne dersiniz, bu fikre katılır mısınız? Ne de olsa bu, sizin bildiğiniz bir konu" ya da "bir "bilen kişi" olarak siz bu sorunu nasıl çözerdiniz?" gibisinden sorular karşısında, onurunun okşandığı hissine kapıhr. Siz sorunun cevabını, onu yönelttiğiniz kişiden daha iyi biliyor olsanız bile, soru sormak ve o kişinin bilgisine başvurmak, onunla aranızda bir köprü kurulmasına yol açar, bir ilişki ve diyalog imkânının doğmasını sağlar. Böylece daha sonra, siz de, bu konu hakkındaki fikrinizi ona aktarmak ve açıklamak fırsatını elde edersiniz. Görüldüğü gibi, soru sormak, aslında karşımızdaki kişiye anlatmak ve aktarmak istediğimiz şeyleri iletebilmenin ilk adımıdır. Yıllar boyu yaptığım deneyler sonucunda, çevre ile iletişim kurma yolunda en büyük başarıyı sağlayan ve duruma göre kullanılması gereken dört soru çeşidi tesbit ettim. Bunlar. I. Bilgi edinme soruları Bir şey hakkında bilgi sahibi olmak ya da bir şeyi öğrenmek için, direkt olarak sorulan: "Burada ne yapıyorsunuz?" ya da "bu otobüs nereye gidiyor?" gibi sorular, bu kategoriye girerler. MUTLU YAŞAMA SANATI 2. Açıklamaya yöneltiri sorular Başka insanlara getirilen eleştiriler, çoğu kez bizi amaçladığımız sonuçlara ulaştırmaz ve beklenenin tam tersi tepkilere yol açarlar. Bu yüzden, karşımızdaki kişiyi eleştirmek yerine, ona davranışmı açıklama fırsatım tanıyan sorularla yaklaşmak gerekir: "Bunu niye böyle yaptığınızı bana açıklar mısınız?" ya da "sizin önerdiğinizden başka bir çözüm yolunun olmadığına eminsiniz değil mi?" gibi. 3. Övgüler dolu sorular Bir kişiden her ne isteyecek olursanız-olun, en azından sizi tanımasını ya da ciddiye almaşım bile arzularsanız, onu övücü sorular sormak, sizi hedefe ulaştıracaktır. Eğer bir kişinin herhangi bir konudaki yeteneğinden kendi çıkarınız için yararlanmayı düşünüyorsanız, en iyi soru şöyle olacaktır: "Yaptıklarınızı olağanüstü buluyorum. Nasıl her zaman aynı başarıyı elde edebiliyorsunuz?" Böylelikle, tutup da "benim için şunları yapmamzı istiyorum" demekten çok daha iyi bir sonuç alacağınızı garanti edebilirim. 4. Karsı soru sorma Böyle yapmakla ilk olarak, karşınızdaki kişinin sizi aceleye getirerek, manipule etmesinin önüne geçmiş olursunuz. Sorular, cevaplar, ama bir konuşma sırasmda aklınızdan çıkarmamanız gereken en önemli kural şudur: Karşılıklı bir iletişim, yalnızca sözcüklerle kısıtlı değildir. İşin içine bakışlar, mimikler, jestler, kaş çatmalar ya da gülümsemeler de girer ve bunlar, sorulacak sorular ile verilecek cevaplardan çok daha fazla önem taşırlar. Kendini ifade etmenin bu sonsuz imkân-lanndan, günlük hayatınızda da yararlanmayı bilmeniz gerekir. Bu yolla, hayatımzı mutlu olarak yaşamak konusunda önemli adımlar atmanız mümkündür. Eşinizle olan cinsel beraberliklerinizi düşünün. Ona yapacağınız kurlar, hafif temaslar ve öpücüklerle bir beraberliğe hazırlamak, sanırım sadece sözlerle: "Hadi gel, yatağa gidelim" demekten çok daha hoş ve mutlu edicidir. 155 154 MUTLU YAŞAMA SANATI 156 MUTLU YAŞAMA SANATI IV Herkesin Ancak Tek Başına ve Kendi Bildiğince Gidebileceği Yol İçin Üç Öneri 157 MUTLU YAŞAMA SANATI 158 MUTLU YAŞAMA SANATI Şu satırları okuduğunuz anda, mutlu yaşama sanatı ile ilgili olarak söyleyebileceğimiz herşeyi öğrenmiş durumda olduğunuzu bilin, yani bu konuda ekleyeceğimiz pek fazla bir şey kalmadı. Ama yine de kendi deneyimlerime dayanarak şunu söyleyebilirim: Dilerim, bunca yazdıklarımız ve sizin de okuduklarınız, sizi çoğunlukla ihmal ettiğimiz bir şey konusunda cesaretlendirmiş ve teşvik etmiş olsun; kendinize özgü olan hayat yolunuzu ve çizginizi belirlemek. Genelde yaptığımız en büyük hatalardan biri, kendi hayatımızı dış etkenlerden ve özellikle de, toplumsal etkilerden ayırıp, koruyamamaktır. Kendi hayatını ve kişisel mutluluğunu, başka insanlara ve onların tutumlarına bağlayan bir kişinin, gerçekten mutlu olma şansı hiç kalmamış demektir. Bunun neden böyle olduğunu biliyoruz. Toplum, hiç bir zaman bireylerin sürekli mutluluğu ile ilgilenmez. Onun kendine özgü ayn sorunları ve ilgi alanları vardır. Zaten bütün insanlar mutlu olsalar, dünyanın varlığı anlamsızlaşırdı. O zaman, günahlarımızı affedecek bir kiliseye, mahkemelere, psikiyatristle-re, evlilik danışmanlarına, güzellik uzmanlarına, reklâmcılara ve böylesi bir sürü kişiye ihtiyacımız kalmazdı. Toplum, kişileri yönetebilmek için onların korkularına ve acılarına ihtiyaç duyar. Eğer kişi, kendi ölçülerine ve değerlerine göre oluşmuş bir mutluluğu yaşamak için, bu dış ve yapay korkulardan kurtulamıyorsa, hayatının sonuna kadar hep başkalarının direktifi ve yönetimi altında yaşamaya mahkûm olur. Elinizdeki kitap, sizi bu çıkmazdan kurtulma konusunda teşvik etmek için yazılmıştır. Sizden, kendinizi tanımaya yönelmenizi, sağlıklı bir bencillik geliştirmenizi, kişisel bir davranış stratejisi çizmenizi ve bunu uygulamaya dökebilmek için gereken teknikleri öğrenmenizi istemektedir. Bu istenilenlerin hepsi, bizim kişisel özgürlük alanımızın içerisinde yer alırlar. Orada bize kimse kanşamaz, kendi şahsî hayatımızı sürdürürüz, bu alanın dışına adım attığımızda ise, topluma ayak uydurmak zorunda kalırız. Bu her iki alanda da, kendimiz açısından en iyi ve en yararlı olanı yapabilmek için, 159 MUTLU YAŞAMA SANATI kendimize güvenmek, ayrıca güçlü ve yaratıcı olmak zorundayız. Bizim korkularımızdan, endişelerimizden ve şüphelerimizden yararlanarak, kendi isteklerini dikte ettirmek isteyenler, hiç usanmadan bizim kişisel gücümüzü, kendimize güvenmemizi ve bencil bir yaklaşımla oluşan yaratıcılığımızı sarsmak ve yıkmak için uğraşırlar ve bu amaçla, üç temel yöntem kullanırlar: 1. Bizi, satmak ya da inandırmak istedikleri şeyin, bizim için en iyisi olduğuna ikna etmek isterler. 2. Bizim için neyin doğru ve neyin yararlı olduğunu düşünmemize fırsat vermemek için, ardı ardına birçok şey söyleyerek, sakince düşünmemizi önlemeye çalışır ve kullanacağımız zamanı daraltıp, kısıtlamaya çalışırlar. 3. Kendi durumlarını ve varlıklarım korumak ya da bunu haklı çıkarmak için, bizi kendilerinden yardım istemeye zorlarlar. İşte bu belli başlı üç yöntem aracılığı ile toplum, sürekli olarak bizim kişisel alanımıza girer ve hayatımıza el atar. Eğer siz de bu durumdan rahatsız oluyor ve kendinizi bu dış etkenlerden korumaya almak, sonra da kendi kafanızdan geçirdiğiniz gibi bir hayat yaşamak istiyorsanız, şimdi size faydalı olacak üç öneri getiriyoruz. 160 MUTLU YAŞAMA SANATI 1 Bizim için "en iyi olan" ile "gerekli olan" arasındaki ayrıntı yapmak Zaman zaman çevremdeki insanları: "Biliyor musunuz, ancak "en iyisi" benim için yeterli olandır" yaklaşımı ile şaşırtmayı severim. Bazen ben bunu söyledikten sonra, uzun süreli bir tartışma doğar ve "en iyi"nin ne olduğu konusunda herkes, bildiklerini ve düşündüklerini söyler. Beni de, burnu büyüklükle suçladıkları çok olur. Sizce de tuhaf değil mi? Etrafımızda bol miktarda kurtarıcılar ve bize yardıma hazır bir çok insan var. Bunların hepsi de, en iyi yardımı onların yaptığını, en iyi fikre kendilerinin sahip olduklarını ya da en iyi ürünün onlarda bulunduğunu ileri sürmektedirler. Ama biz çıkıp da, kendimiz için en iyi olanı istediğimizde, hepsi de bir anda ortadan kaybolurlar. Bunun niçin böyle olduğunu hiç düşündünüz mü? Toplum, bu konuda bizi bir çelişkiler yumağı içine iter ve bundan da, kendi çıkarı için yararlanmaya bakar. İşte size bazı örnekler: • Bir yandan elektronik eşya üreticileri, yeni ve daha değişik ürünler üretmeye çalışırlar ve hayatı kolaylaştırdıklarını ileri sürerlerken, öte yandan elektrik üretimini arttırmak için devlet, hayatımızı tehlikeye atan nükleer santrallar inşa ediyor. Bizlere de çevreyi koruma öğütleri vermekten geri durmuyor. • Sigaranın içindeki zehirli maddeleri üreten kimya sanayi, bir yandan da sigara içenlerin öncelikle yakalandıkları akciğer kanserini iyi edecek ilaçları üretiyor. • Dünyada barışın hâkim olmasını isteyen hükümetler, aynı zamanda savunma ve yeni silâhlar edinme için en yüksek bütçeleri ayırıyorlar. • Az önce de söylediğimiz gibi, bizim iyiliğimizden başka birşey istemeyen kimseler, kendi isteklerimizi kendi çabalarımızla elde etmek eğilimini gösterdiğimiz anda, bizim en büyük düşmanlarımız haline geliyorlar. Bu konuda anne ve babalar, çocuklarını şu klasik slogan ile 161 MUTLU YAŞAMA SANATI tehdit eder ve baskı altına almaya çalışırlar: "Sana söylediklerimizi yap, biliyorsun ki biz, yalnızca senin iyiliğini ve senin için en iyi olanı istiyoruz." Böyle söyleyen anne ve babalar hiç bir zaman, çocukları için gerçekten neyin iyi olacağını düşünmek zahmetine katlanmazlar. Onlar, kendi değer yargıları ve kendi ölçülerine göre belirledikleri "iyi"nin, çocuk için de geçerli olacağını düşünürler ve onu, bu şekilde davranmaya zorlarlar. Bu türlü davranmakla da, baskılarının kurbanı olan kişiye, kendisini düşünecek ve kendisi için karar verecek zamanı ve fırsatı bırakmamış olurlar. Bazı anne-babalar: "Çocuğumuz kafasına koyduğu şeyi yapacak olursa, büyük bir yanlışın içine düşecek, bunu daha en baştan görüyor ve onu uyarmak istiyoruz" diye kendilerini savunurlar ve bunun, kendi ebeveynlik görevleri olduğunu ileri sürerler. Ben, ebeveynlerin çocuklara karşı olan görev ve sorumluluklarının sınırlarının nereye kadar uzanması gerektiği konusunda, kesin bir görüşe sahip değilim. Ama çok net olarak bildiğim bir şey var, o da, bu görevin çocukları giderek daha pasif ve kendi başlarına karar almaktan korkar hale getirmek olmadığıdır. Ama eğer her karar öncesinde çocuğu korumak arzusu ile onun kararlarına müdahale ederseniz, sonuçta çocuk, artık siz olmadan bir karar veremez hale gelir. Bütün insanlara, özellikle de çocuklara, hata yaparak, bundan ders almak, öğrenmek ve kendini geliştirmek fırsatlarının verilmesi gerekir. Kendiniz için "en iyi olanı" ya da neyin "bizim için iyi olduğunu" tesbit edebilmek için iki yöntem vardır: 1. Başkalarının yaptıkları tercihleri ve seçimleri göz önünde bulundurup, bunlar arasından kendimize uygun olanlarını seçmek. Buradaki yaklaşım tarzı şöyledir: "Eğer ünlü film yıldızı X, Y sabunu ile yıkanıyorsa, bu sabun, benim için de "en iyisi" olmalıdır." 2. Kişinin kendi cildine en uygun olan sabunu buluncaya kadar gayret göstermesi ve sonra da bunun kendisi için "en iyisi" olduğuna karar vermesi. 162 MUTLU YAŞAMA SANATI Kendi kişisel mutluluğunu başkalarının keyfine ve isteğine bağlı kılmak yerine, kendi arzularına göre elde etmek isteyen bir kişinin tek bir seçeneği vardır, o da, kendisi için neyin iyi ve yararlı, neyin ise yararsız ve anlamsız olduğunun kararını, yine kendisinin vermesidir. Kısaca "gerekli ve yararlı" ya da "iyi ve işe yarayan" şeylerin seçimi, ilk önce kişinin kendisinden başlar. Buradaki belirleyici soru: "Hangi seçenekler var?" yerine "ben gerçekten neyi istiyorum?" ya da "gerçek ihtiyacım hangisi?" ve "niye bunu istiyorum?" şeklinde olmalıdır. Bizim için "en iyi olan", başkaları için de öyle olabilir. Ama bunun böyle olması, bizim kararımız ve tercihimiz açısından belirleyici değildir. Başkaları katılsa da, katılmasa da; bizim yapacağımız seçim, tamamen kendi istek ve ihtiyaçlarımıza uygun düşmesi kriterine göre gerçekleşmelidir. Belki şimdi bazılarınız: "Kendim için en iyi olanı yapmak pek de öyle kolay değil. Bu uğurda mücadele vermek ve çok şeyi feda etmek gerekir" diye düşünmeye başladınız bile. Evet, bu sözler haklı olabilir. Ama size vereceğimiz cevap da, şöyle olacaktır: "Eğer kendimiz için "en iyisi" olarak değerlendirdiğimiz şey, bize mutluluktan çok, acı veriyorsa, o seçimimizi bir kez daha gözden geçirmemiz gerekir. Çünkü yapılan tercih, acı değil, haz verici olmalıdır." Tercih yaparken dikkat edeceğimiz nokta, çevreden gelecek tepkilere dayanabileceğimiz sının belirlemektir. Ya da başka türlü söyleyecek olursak; kişisel istekler ile dış dünyanın gerçekleri arasında bir uyum ve denge sağlayacak tekniği ve stratejiyi bulmak ya da geliştirmek gereklidir. Bu durumda, kişinin karşısına kendisi için en gerekli ve en iyi olanı belirleyebilmesi için iki seçenek çıkar: 1. Olayda etkili olan bütün faktörleri (olabildiğince) analiz etmek ve bunun sonucunda bir karara varmak. Ama bu faktörleri yalnızca olayın lehinde olanlar arasından değil, aleyhini savunanları da işin içine katarak seçmeniz daha doğru olur. 2. Yanlış yapmaktan çekinmeden, yani deneme-yanılma yo- 163 MUTLU YAŞAMA SANATI luyla işe girişmek ve her yanlıştan bir ders alarak, sonuçta: "Benim için en gerekli ve en iyi olan budur" demek. Bu yollardan hangisini seçeceğimiz, olaya ve duruma göre farklılık gösterebilir. Ama bu tercih daha çok, bizim genel eğilimlerimize ve tavrımıza bağlı kalmaktadır. Yıllar boyu bu konuda yaptığım araştırma ve gözlemler sonucunda, bir sorunun çözümü için, belli başlı iki tip yaklaşım olduğunu tesbit ettim. Ben bunlara: "Sistemli" ve "kaotik" adlarını vermeyi uygun gördüm. Ben kendimi "sistemli" gruba dahil ediyorum. Çünkü herhangi bir kişiyle bir iş görüşmesine gitmeden önce, kendime bir takım hedefler belirlerim: " • Ne elde etmek istiyorum? • Karşımdaki kişi ne elde etmek istiyor? • Ben o kişiye, bende olan neyi verebilirim? Karşılığında neler elde edebilirim?" gibisinden sorularla, olaya sistematik bir yaklaşım getirmeye çalışırım. Böyle davranmak, bana bir güven verir. Kaotik tipe örnek olarak ise, 20 yıl boyunca bir yayınevinde birlikte çalıştığımız bir arkadaşımı gösterebilirim. Onun davranışları üzerinde yaptığım gözlemler, bana, bu tip hakkında oldukça işe yarar bilgiler vermiştir. Böyle kişiler, halletmeleri gereken bir sorunla karşılaştıklarında, o konuyu iyi bilen kişilerle konuşup, bilgi toplarlar. Bu konuşma ve tartışma süreci, kafalarında belirli bir çözüm şekli oluşana kadar da devam eder. "Artık bu konuyla ilgili herşeyi öğrendi, bir karara varır" diye düşündüğünüzde, bu gibi kişilerin işe yeniden ve en baştan başladıklarını görmek, sizi şaşırtabilir. Bu kez de bu konuyla ilgili aksi görüşleri toplama süreci başlar. Bir o yana, bir bu yana gidişler sürerken, kaotik tipteki insanlar bir anda, bir sonuca varırlar ve: "Hislerime göre, kararım şu doğrultuda olacak. Bundan daha iyisini de, bu anda bulamıyorum" diyerek işi bitirir ve karara varırlar. Siz hangi tipe ait olursamz-olun, doğru yolu hangi yoldan giderek bulursanız-bulun, unutmayın ki, burada en önemli şey, 164 MUTLU YAŞAMA SANATI sizin gerçek ihtiyaçlarınızı tesbit etmek ve "en gerekli" ile "en iyiyi" kendi kriterlerinize göre belirlemektir. Bu, size belki biraz zor bir iş olarak görünebilir. Ama böyle davranmak, tıpkı sabırla üzerinde çalışılan herşey gibi, denenip-uygulandıkça size daha kolay gelecektir. Bu bölümde size, kendiniz için "en doğru" olan kararı alırken yapmanız gerekenler konusunda bazı uyarılarda bulunduk. Bırakın başkaları sizi biraz "kendini beğenmiş" olarak değerlendirsinler. Siz yine de kararı: "Ancak "en iyisi" benim için yeterlidir. Ve ben kendi mutluluğum için, bunu elde etmek zorundayım" şeklinde verin. 165 MUTLU YAŞAMA SANATI Herseye (ve kendinize) gereken zamanı ayırma sabrını göstermek İnanıyorum ki, gelecekte başarı, daima en çoğunu ve en büyüğünü isteyen ve bunun peşinde koşanların değil, kendilerini geliştirmek için çaba gösteren ve hayatı yaşamaktan zevk alanların olacaktır. Karşılaştıklarınıza, acaba "en güzel düşlerini, hayallerini ya da rüyalarını niçin gerçekleştiremediklerini" sorun bir kere. Alacağınız cevap, büyük bir ihtimalle hep aynı olacaktır: "Buna ayıracak zaman bulamıyorum ki!" İşte bizim, kendi kendimizi mutsuz kılmamıza yol açan klasik bir bahane. Çoğu insan ne yazık ki, mutluluk olayını bir "kalite" olarak ele almak yerine "kantite" (miktar) olarak değerlendirir. Bu gibiler "çok para"nın, kendilerini "az para"dan daha çok mutlu edeceğine inanırlar. Ya da bir müdürün, sırf bu konumu nedeniyle bir işçiden daha değerli olduğunu düşünürler. Hatta seksen yaşındaki birinin, elli yaşında ölen birine göre, daha çok yaşamış olması nedeniyle daha mutlu olmasını beklerler. Bize evde ve okulda, sürekli olarak bir şeylerle meşgul olan insanların daha çalışkan, ötekiler kadar gayretli olmayanların ve zamanının bir kısmını hiç bir şey yapmıyormuş gibi boş geçirenlerin ise, tembel oldukları öğretilmiştir. Halbuki hiç bir şey yapmıyor gibi görünen bir kişi, o ana kadar elde etmiş olduğu (maddi ya da manevî) değerlerin keyfini sürüyor olabilir. Ama bu hazzı, ondan başka hiç kimse bilemez. Belki size basit ve saçma gibi gelecek, ancak bir çok insan, hayatlarına gereken zamanı ayırmamaktadırlar. Hayatın içinde bulunmalarına rağmen, hayat onları teğet geçer ve bunu da far-ketmezler. Hatta panik içinde, kedilerinden ve hayattan kaçarlar. Zaman kavramı, insanlar için giderek daha çok önem kazanıyor ve anlaşıldığı kadarıyla "zaman" giderek az bulunur bir şey haline geliyor. Tanıdığım insanların hemen hemen tümü, 166 MUTLU YAŞAMA SANATI "bir şeyler yapmaları gerektiği" konusunda hemfikirdirler. "Yararlı" ya da "işe yarar" birşey yapmak ihtiyacı, sanırım insanın içinde var. Bu yolla, hem kendilerine, hem de başkalarına hayatlarının doğruluğunu kanıtlamak istediklerini sanıyorum. En ilginç olan da, bu şikayetleri yapanların çoğunun, hiç bir zaman yeteri kadar iş yaptıklarına inanmayan kişiler oluşudur. Sanki hayatın tek amacı ve hedefi, para kazanmak ve parayı harcamakmış gibi, bize hep "zamanı iyi kullan", "zaman para kadar kıymetlidir" telkinlerinde bulunulmuştur. Bir kaç yıl önce, çiftlik evimizin bulunduğu arazi üzerinde, üç metrelik bir çukur kazdım. Amacım kendime, rahatça içinde oturabileceğim, çayımı içebileceğim, en önemlisi meditasyon yapabileceğim bir yer yapmaktı. Bu fikrimi komşuma açtığımda, beni şaşkınlıkla karşılamış ve benim gibi aklı başında bir insanın, meditasyon yapmak için bir çukura niçin ihtiyaç duyduğunu bir türlü anlayamamıştı. Ama işin teknik yanma gelince, bana akıl verme konusunda kimseye fırsat tanımayacakmış gibi davranmıştı. Ona göre çukuru, özel bir araç ile kazmak gerekiyordu, çökmemesi için direklerin dikilmesi ve betonlanarak sağlamlaştırılması da en çok üç günü alırdı. Ama onun bütün bu önerilerine hiç aldırmamamı ve çukuru kendimin kazmak istediğimi söylememi, sanırım hâlâ içine sindirememiş ve bana olan kızgınlığını unutamamış-tır. "Ne yalnız mı kazacaksın?" diye şaşkınlıkla soruşu, hâlâ aklımda. "Hem de sadece bir kürek ve kazma ile?" Ona bir de, benim bu işe yaklaşık altı ay ayıracağımı söylemem, bardağı taşıran son damla olmuş ve adamcağız tek bir söz bile edemeden susup, evine geri dönmüştü. Komşum için anlaşılması mümkün olmayan bu kadar süre ya da "zaman kaybı" içerisinde ise ben, neler öğrendiğimi ve neler kazandığımı sıralasam, herhalde, bu iş için bir kaç sayfa bile yeterli olmazdı. Yalnızca, yarım saat süreyle hiç ara vermeden, iki büklüm ve kan-ter içinde çalışma gücüne sahip olduğumu hissetmeden bile, benim için çok önemliydi ve sanki dünya- 167 MUTLU YAŞAMA SANATI ya bedeldi. Ama daha da önemlisi, bir işi yalnızca kendi doğal imkânlarımla becermenin hazzını tatmak ve çalışmanın yavaş gelişimini izlemenin getirdiği "sabrı öğrenmek"ti. Bu ilerlemeyi sanki kendi adelelerimde hissediyor gibiydim. Her santimetreyi kendi fizik gücüm ile hayal gücümün birleşimi sayesinde tasarlıyor ve uyguluyordum. Bu davranış, tıpkı bir sorunun çözümünü bulabilmek için, kendime tam iki gün zaman ayırmamda olduğu gibi, bir sabrı gerektiriyor ve bunu öğretiyordu bana. Bazen kendimize karşı, bir çiçeğe gösterdiğimiz sabrı ve zamanı tanımadığımızı düşünüyorum. Bir çiçeği ektiğimizde, onun gelişmesini, büyümesini ve çiçek açmasını beklemeyi, sonra da o güzel çiçeğe bakarak mutlu olmasını biliyoruz. Ama hayatımızın kendimizle ilgili olan bölümlerinde hiç de böyle sabırlı olamıyor ve bir telaş içinde davranıyoruz. Biçmemiz gereken ekinleri, daha olgunlaşmadan dallarından koparıyoruz. Kendimize yeni bir şey alınca, sevinmek ve onun keyfine varmak için hiç zamanımız olmuyor. Hemen ardından o şeyin daha yeni, değişik, modern ve gelişmiş bir modeli piyasaya çıkıyor. Hiç bir şey bize yeterli gelmiyor. Çünkü onu tanımak ve bize vereceği hazzı tatmak için kendimize yeterince zaman tanımıyor ve hemen daha yenisini elde etmeyi düşünmeye başlıyoruz. Her kim, sürekli olarak yeni bir şeylerin arayışı içine girerse, bütün ömrü boyunca eski olandan kaçıyor demektir ve böyle bir kimsenin hiç bir zaman da elindeki şeyin hazzını yaşama imkânını bulamaması doğaldır. Kaçan ya da sürekli olarak yeni arayışların içinde bulunan insanlar, mutlu olamazlar. Belki zaman zaman bazı mutluluk kırıntıları ile ağızlan tatlanır, ama gerçek mutluluğa ulaşmaları ve onu doyasıya yaşamaları hiç mümkün olmaz. Çünkü mutluluk, adım adım yaklaşılan içsel bir gücün, dışa yansımasıdır, köklüdür ve derinden gelir. Ona sabır göstermek ve gelişmesi için gayret edip, zaman tanımak gerekir. Mutluluğu zorlamak ya da ona sahip olmak gibi bir 168 MUTLU YAŞAMA SANATI imkânımız yoktur. Yapabileceğimiz tek şey, ona bir çiçek gibi davranmaktır. Yani toprağına ekmek, gelişmesi için gerekenleri yerine getirmek, sonra da açması için sabırla beklemek. Sabırsızlık, mutluluğun düşmanıdır. Başka birisini bizim mutluluğumuz için sorumlu tutmak ya da görevlendirmek de, sonuç vermez. Bu nedenle, herşey gibi mutluluğun da zamana ihtiyacı olduğunu bilmek ve bu çaba ile sabrı göstermek gerekir. Bu arada, herhangi bir şeyin gerçekleşebilmesi için gereken sürenin ne kadar olduğunu belirlemek de bize düşer. Çalışma odamın duvarına astığım "dörtlü zaman ayırma tablosu" bana her gün, zaman ayırmam gereken şeyleri hatırlatır: 1. Bir şeyi tanımak için, zaman ayır. 2. Bir şeye karar vermek için, zaman ayır. 3. Kendi yapabileceklerini (elinden geleni) yapmak için, zaman ayır. 4. Yeni bir şeye başlamadan önce, eskiden başarmış olduğun işin hazzını sonuna kadar yaşamak için, zaman ayır. Yeni bir şeye başlamak ya da yeni bir adım atmak derken, bununla mutlaka bir otomobil almak ya da yeni bir işe girmek gibi büyük değişiklikleri kastetmiyorum. "Gerekli zamanı ayırmak" davranışı, günlük hayatımızdaki küçük ayrıntılarda başlar. Arkadaşların davetine katılıp-katılmama konusunda bir karar vermeden önce, kendinize zaman ayırıp, bunun üzerinde yeterince düşünme eylemi, buna bir örnektir. Çünkü burada, kendi içimizden geçenleri değerlendirmek ya da başkalarının yaptıkları "orada bulunman gerekli" veya "orada önemli kişilerle tanışma fırsatı bulursun" türünden öneriler arasından bir seçme yapmak gibi bir davranışta bulunmak söz konusudur. Böyle bir durumda, ne yapmam gerektiğine karar vermek için, kendime zaman ayırmam ve bunu düşünme fırsatını yaratmam gerekir. Çünkü hayatım boyunca, hiç de istemediğim, içten katılmadığım ve bu nedenle de "yarım ağızla" devreye girdiğim işleri yapmak ve zamanımı böylece çar-çur etmek isteme- 169 MUTLU YAŞAMA SANATI diğimi biliyorum. Bu türlü düşünmeye ve olay lan bu anlayışla değerlendirmeye başladığımdan beri, günlük hayatın içinde çok değişik bakış açılan ve fırsatlar ile karşılaşmaya başladım. Bir elmayı ağzımda bir kere çevirip-yutma ile yirmi kez çiğnedikten sonra mideye yollama arasındaki farkı ve böyle yapıldığında, elmanın tadının nasıl da değiştiğini ve güzelleştiğini şaşkınlıkla farkettim. Ayrıca bu gibi bir durumda, ağzımdaki, midemdeki ve bağırsaklardaki salgılar daha iyi çalışma ve etkili olma fırsatım buldukları için, bedensel sağlığım da bundan fayda görmüş oluyordu. Bu konudaki düşüncemi, bir adım daha ileri götürerek şunu da söyleyebilirim: Aldığım her gıdada, çiğneme işlemine daha fazla zaman ayırmak ve bu yolla sindirim sistemine yardımcı olmakla, daha sonra hastalanıp, belki de hastaneye gitmeme neden olacak etkenlerin önünü kesmiş ve o zaman harcayacağım zamanı da tasarruf etmiş oluyorum. Yani, "çiğneme işlemine ayrılan 1 ya da 2 dakikalık bir zaman, daha sonraki saatlerin ve günlerin ziyan olmamasını sağlıyor" diyebiliriz. Bu anlattıklarım, "her şeye gereken zamanı ayırmak" anlayışının ve bu kararı vermenin, hayatımızda ne kadar önemli olduğunu ve "zamanı" geldiğinde ne gibi olumlu değişikliklere yol açabileceğini gösteren, küçük bir günlük olaydı: Yemek yerken, çiğnemeye daha fazla (gereken) zamanı ayırmak. Sizler de kendi hayatlannızdan daha bir çok örnekleri bulabilir ve bu uygulamayı, onların üzerinde deneyebilirsiniz. MUTLU YAŞAMA SANATI 3 Mutluluğunuza sahip çıkma, onu koruma ve başkalarının keyfîne bırakmama konusunda kararlı olmak Dünya hakka, hukuğa, adalete ve düzene inanan duygusal insanlarla doludur. Onlar, bir türlü böylesi rüyaların varolmadığına ve hiç bir zaman da varolamayacağına inanmak istemezler. Ama ben size sormak isterim, "adaleti kim uygulanır kılacak? Kim, bize gerçekten de değer veren ve koruyan bir düzeni sağlayacak?" Bir hırsız evimizi soymayı kafasına koyarsa, ona kim engel olabilir ki? Eğer biri sizi mutlaka öldürmeye niyet etmişse, ona mani olabileceğinizi mi sanıyorsunuz? Bir otomobil kazasında hayatınızı kaybetmenizi engelleyecek birisi var mı? Böyle bir durumda, herhalde trafik kuralları, uyarı işaretleri ve hız sınırlamaları sizi kurtarmaya yetmeyeceklerdir. Ya gerçek adaleti kim devreye sokacak? Acaba gerçekten de hepimiz, adalet ve kanunlar karşısında eşit miyiz? Buna inanıyor musunuz? Size garanti ederim ki, adalet hiç bir zaman herkese eşit olarak uygulanmıyor. En iyi avukatı tutacak parası olanlar, daima diğerlerinden bir adım öne çıkıyorlar. Eğer bir kimse kendi hayatını olabildiğince özgür ve mutlu olarak geçirmek istiyorsa, bunları elde etmek ve sonra da koruyabilmek için, dişiyle ve tırnağı ile mücadele etmek zorundadır. Ya da başka bir şekilde söylersek: Her gün oynamak zorunda olduğumuz manipulatif oyunla ilgili en iyi strateji ve teknikleri bilmesi ve uygulamaya koyması gerekir. Elinizde tuttuğunuz bu kitabın şimdiye kadar okuduğunuz bölümleri, bu stratejinin bir parçası idi. Bu stratejiyi pratiğe dökmek için, kendinize inanmaya, hayatınıza kendinizin yön vereceği konusundaki kararlılığa ve bu kararınızı uygulamaya dönüştürmek için size yardımcı olacak bir plana ihtiyacınız vardır. Bu yolla elde etmek şansına sahip olduğunuz özgürlük ve mutluluğun karşına her an dikilen ve onları tehdit eden iki te- 170 171 MUTLU YAŞAMA SANATI mel unsur vardır. Bu tehdit ya da tehlikeler iki ayrı yönden gelirler: 1. İçinde yaşadığınız toplumdan. Kurallar, kanunlar, düzenlemeler ve adalet sistemi, devlete ve topluma bağlı olarak yaşamayı seçenler ya da bu türlü güçlere tapınma ihtiyacı içinde olanlar için hazırlanmıştır. Olaylara eleştirel bir açıdan bakan, kendini tanıyan ve inanan kişiler içinse, bu düzenlemelere bağlı kalmak, yok olmayla eşanlamlıdır. 2. Kişinin kendinden. Doğumdan ölüme kadar, bize hep aynı yönde bir eğitim verilir: "Kendine güvenirsen, yanılırsın. Sen hiç bir şey bilmezsin, biz biliriz. Kendini bizim güvenli ellerimize teslim et. Biz sana bakar ve seni koruruz" telkinleri hiç bitmez. Bu uyarılara kulak astığımız sürece, kendimize olan saygımızı, inancımızı ve güvenimizi yitiririz. Aslında başkalarının bize vaadettikleri bu koruma, bizim kendi kendimizi koruma altına almamızdan oldukça farklı biçim taşır. Başkaları bizi ancak, iş işten geçtikten sonra koruyabilirler. Oysa bizim kendimizi emniyete almamız, daha olay başlamadan gerçekleşebilir. Ama bunu başarabilmek için, kendimize güvenmemiz ve bu konuda kesin kararlı olmamız gerekir. Ne demek istediğimi anlayabildiniz mi? Eğer bir taksi sürücüsü, trafik işaretlerini hiçe sayarak, adeta bir kazaya davetiye çıkarır gibi tehlikeli bir biçimde sizin üzerinize doğru geliyorsa, sizin uyduğunuz ve kendinizi emanet ettiğiniz trafik kural ve düzenlemelerinin size hiç bir faydası olmayacaktır. İşaretlere uyduğunuz için kanunların daha sonra sizi haklı çıkarması, kazayı engellemek açısından bir önem taşımaz. Çünkü toplumsal açıdan, sizin kırık ayağınız dolayısı ile mi, yoksa mide kanseri yüzünden mi hastanede yattığınızın, birbirinden pek de bir farkı yoktur. Polisler, doktorlar ve mahkemeler genellikle, işe sonradan karışırlar ve onların ellerindeki "enstrümanlar" ancak iş işten geçtikten sonra devreye girerler. Daha bir zarar görmeden ya da kaza meydana gelmeden önce işe müdahale etme ve bunu önle- 172 MUTLU YAŞAMA SANATI me şansına ise, ancak kişinin kendisi sahiptir. Özgürlüğünüzü, mutluluğunuzu ve sağlığınızı onlar tehlikeye düşmeden önce bir koruma altına almak istiyorsanız, işe koyulmanız ve bunu yapmaya kesin bir karar vermeniz gerekir. Eğer kendi hayatınızı başkalarının tercih ve seçimlerine bağlı kalmaktan kurtarmak, diğer kişilerden çok kendinize inanmak ve kendi hayatınızla ilgili kararlan almak istiyorsanız, atacağınız bir adım daha vardır. Kendi kendinize şu şekilde bir yaklaşım getirin ve güveninizi tazeleyin: "Beni benden daha iyi kimse koruyamaz!" Kendimizi korumadan bahsedince, hemen aklımıza, bunun nasıl yapılabileceği sorusu geliyor. Dış dünyadan bize karşı yönelen tehdit ve tehlikelere karşı kendimizi koruyabilmek için, her an onlarla çalışmaya girmek ya da savaşmak için gereken silâhları hazır bulundurmak, bizi istediğimiz sonuca ulaştırmaz. En etkili korunma, tehlikeleri önceden farkedip, onların önünden ve yolundan çekilmekle gerçekleştirilir. Bu kural, otomobil kullanmaktan, sağlığa ve zorlama bir cinsel beraberliğe kadar, hayatın her alanında geçerlidir. Diğer otomobil sürücülerinin hepsinin acemi olduğunu düşünür ve kendi güvenliğinizi, onların hata yapmamalarına bağlamazsanız, kendinizi emniyete almış olursunuz. Eğer sizin de direksiyon başında hata yapabileceğinizi hesaba katarsanız, bu güvenlik tedbirini iki katına çıkarırsınız. Geçtiğimiz günlerde gazetede okumuştum. Yalnız yaşayan bir kadın, bir gece tanımadığı bir adam tarafından kendi evinde tecavüze uğramış. Adam zorla eve girdikten sonra kadım dövmüş, tecavüz etmiş ve saatlerce evde kalmasının ardından, kadının paralarını ve mücevherlerini de alarak sırra kadem basmış Kadın, poliste verdiği ifadesinde ise şunları söylemiş: "Ben tam on yıldır yalnız yaşarım ve başıma da daha önce böyle birşey gelmemişti. " Hepimiz böyle davranmaz mıyız? Hiç bir tedbir almayız, yanlış davranmaya devam ederiz ve sanırız ki, herşey böyle bir düzen içinde gidecek ve hiç bir değişiklik göstermeden, sonsuza kadar sürecek. Kişisel mutluluğumuzu elde etme konusundaki en bü- 173 MUTLU YAŞAMA SANATI MUTLU YAŞAMA SANATI yük engel, oluşabilecek tehlikelere karşı önceden bir tedbir almamaktır. Tehlikelerin varlığını bilmemize rağmen, işler yolunda gittiği sürece, "hep böyle olacak" diye düşünmek, bizi rehavete ve tedbirsizliğe yöneltir. Umarım ki, bütün bu anlatmaya çalıştıklarımla, sizi bu tehlikelere karşı uyarabilmişimdir. Kendi hayatımdan örnek vermem gerekirse, ilerlemiş yaşıma rağmen, bugüne kadar hiç ciddî bir rahatsızlık geçirmemem, otuzyedi yıldır trafik kazası yapmamam ve otuz yıldan fazladır mutlu bir evlilik sürdürmem, günlük hayatta karşımıza çıkan ve çıkmakta olan çeşitli tehlikeleri önemsemenin ve önceden tedbirlerini almaya çalışmanın bir sonucudur. Tabii yarın ne olacağını, bugünden bilmek mümkün değil. Zaten hayat boyu mutlu olmanın ve yaşamanın da bir garantisi ya da abonmanı bulunmuyor. Ama herşeye rağmen, bu konuda boş durmak yerine, yapabileceğimiz bir şeyler var: Elimizden geleni yapmak ve tüm gücümüzle, karşılaşabileceğimiz tehlikelere karşı tedbirler almayı sürdürmek zorundayız. Yine de değiştiremeyeceğimiz ya da önüne geçemeyeceğimiz şeyler olursa, bunlara karşı da direnmeden, durumu kabullenmek, tek çözüm yolu diye düşünüyorum. Çünkü böyle bir durumda, hiç değilse, üzerimize düşeni yerine getirmiş olmamn vicdanî rahatlığını yaşamak bile, bizim açımızdan önemlidir. 174