Gerçek Mutluluğa Giden 50 Yol Mutluluğun Şifreleri Gazanfer Sanlıtop © AKİS KİTAP Tüm yayın hakları yayınevine aittir. Kaynak gösterilerek tanıtım ve iktibas yapılabilir. Çoğaltılamaz, basılmaz, senaiyolaştırılamaz ve farklı biçimlerde hazırlanıp sansa sunulamaz. Elektronik ortamlarda yayınlanamaz. Yayın Yönetmeni Adem Özbay Editör Eisün Çalışkan Kapak Tasarım Ahmet Altay Grafik Gökhan Koç Koordinatör İbrahim Özbay Film Mat Grafik Baskı-Cilt Kilim Matbaacılık Genel Yapım Endülüjans içerik Hizmetleri Dağıtım Yeni Çizgi 0212 220 57 70 1. Baskı Şubat 2005 İstanbul ISBN 975-6174-21-8 AKİS KİTAP Osmanlı Sokak Alara Han. No: 27 Kat: 4 Daire: 8 Kazancı Yokuşu Gümüşsuyu Taksim-istanbul Tel: 0212 243 61 82 Fax: 0212 243 62 36 WWW.akiskitap.COm- akiS@akiskitap.COm Özbay Yayıncılık markasıdır. Gerçek Mutluluğa Giden 50 Yol Mutluluğun Şifreleri Gazanfer Sanlıtop AKİSKİTAP 28 Mayıs 1940 tarihinde, o zamanlar Akhisar'a bağlı bir bucak olan Gölmarmara İlçesi'nde doğdum. 1951 Haziranında ilkokulu, 1954 Haziranında Ankara Cebeci Ortaokulu'nu, 1957 Haziranında yatılı okuduğum Manisa Lisesi'ni bitirdim. Bir yıl tıpta oyalandıktan sonra İTÜ Makine Fakültesi'ne girdim. 1963 Haziranında Makine Yüksek Mühendisi diplomasını aldım. Bayındırlık Bakanlığı'nda 10 aylık devlet memuriyetim, 24 aylık yedek subaylık dönemim, 30 aylık özel sektör deneyimim var. 1966 Ağustosunda Sevgili Cavide ile evlendik. Murat, Aslı ve Hulki Can bize henüz torun zevki tattırmadılar. Bir aile şirketi kurarak iş hayatına soyunmamız 1 Ocak 1969' da gerçekleşti. Halen EMAS Grubu olarak elektroteknik, otomotiv ve elektronik konularında üretim, satış ve ihracat yapan kuruluşlarımızla, baskı dalında Avrupa ödüllü Esen Ofset'te gençlere yardımlarımı sürdürmekteyim. Şiire ilkokulda başladım. Ortaokulda gurbeti, lisede gençlik heyecanlarımı yazdım. Üniversite dönemim, İstanbul coşkusuyla yazılmış dizelerime yansıdı. İş hayatına atılmamla birlikte, yarım kalmış birkaç çalışmayı tamamlama dışında, şiirden koptum. Tamamen iş hayatına odaklandım. Aralık 1992'de kanserle tanıştım. Otuz iki yıl aradan sonra tekrar şiire başlayışım, Kabe'de tavaf esnasında, dua niyetine söylediğim sözcüklerden oluşan "Pervane" iledir. 1997'de "Bir Katre Sevgi", 2000'de "Kelimeler", 2002 sonunda son elli yıl zarfında taşıdığım ve bug'inkü nesillere aktarma heyecanına kapıldığım ilginç konuları içeren "Saklım Gizlim Yok", 2003 sonunda "Sönmezmiş Hiç Sevdalar" ve 2004 sonunda "Burada Sevgi Var" ile yeni birkaç şiir dışında, eski kitaplardan seçilen şiirlerden oluşan "Pervane" adlı kitaplarım yayımlandı. Kitaplarımın tüm geliri Cerrahpaşa Çocuk Sağlığı Vakfi'na bağışlanmıştır. Bütün hızımla çalışmayı ve yazmayı sürdürüyorum. "Dur" yüce emrine kadar! ...5 içindekiler Mutluluk İstemekle Başlar..................................11 Mutluluk inançlarla Gelişir................................14 Mutluluk Paylaşmakla Büyür.............................16 Mutluluğun Yolu Sevgiden Geçer...................20 Çıkmaz Sokaklara Girmeyin..............................22 Önce Sağlığınızı Düşünün...................................24 içinize Kapanmayın.................................................26 Aklınızı Kurtarın.......................................................28 Alışkanlıkların Kölesi Olmayın........................30 Zirveye Özenmeyin.................................................32 Zamanı Doğru Kullanın.......................................34 Doğa ve Yeşille Kucaklaşın.................................38 Güzel Sanatlara Yönelin......................................40 Yaşlanmaktan Korkmayın...................................42 Tecrübeye Saygılı Olun........................................46 Sorumluluk Almaktan Kaçınmayın..............48 Hatalardan Kaçının.................................................50 Güven Duygusunu Yakalayın............................52 Danışmaktan Çekinmeyin................................. 54 Alçakgönüllü Olun.................................................56 Olumlu Düşünün....................................................58 Her Şeyi İyiye Yorun...............................................60 Gayreti Elden Bırakmayın.........:.........................62 İşinizi Severek Yapın...............................................64 Geniş Yürekli Olun.................................................66 Mal Mülk Hırsına Kapılmayın..........................68 Bilginizi Paylaşın.......................................................70 Vermeleri Yarınlara Bırakmayın......................72 Haklara Saygılı Olun.............................................74 Başkalarıyla Yarışmayın.........................................78 Tatlı Dilli Olun..........................................................80 Güler Yüzlü Olun.....................................................82 Dürüst Olun................................................................84 Israrcı Olmayın..........................................................86 İyilerle Dost Olun...................................................88 Vefasız Olmayın.........................................................90 Az ve Öz Konuşun...................................................92 İnsanları Boş Yere Ümitlendirmeyin.............96 Affetmeyi Öğrenin..........................•.........................98 Küçük Mutluluklara Önem Verin..................100 Haddinizi Bilin..........................................................102 Hayatınızı Başkalarına Göre Kurmayın...... 104 Cenneti Şimdiden Yaşayın................................. 106 Gurur Kalkanına Sığınmayın.............................108 Yaşamı Savaşa Çevirmeyin..................................110 Saygıyı Elden Bırakmayın................................... 112 Aşk İle Yaşayın...........................................................114 Kötü Örnek Olmayın.............................................116 İsraftan Kaçının.........................................................118 Önce Anlayın..............................................................120 Mutluluk Üzerine Söylenmiş Sözler..............124 ÖNSÖZ Bu kitapta, herkesçe bilinen şeyleri anlatacağım. Zaten her konuda olduğu gibi, sevgi ve mutluluk adına da söylenmemiş tek bir söz kalmamıştır; bunun farkındayım. Benim amacım, o bilinen sözlerin altını kalın hatlarla çizmek ve güzelliklerle doldurmak; hatta, bir kitap o-kuma süresince de olsa, insanları mutluluğun sıcacık atmosferinde tutabilmekten ibaret... Aslında her söz kendine göre bir şifredir. Söyleyenin söylemek istediği ile dile getirdiği farklı olduğu gibi, dinleyenin duymak istediği ile işittiği farklıdır. Mutluluk hakkındaki yazılar, gazete ve dergilerin magazin sayfalarının en göze batan sütunlarında ve en çarpıcı başlıklarla yer alıyor. Çünkü insanlar güzel şeyler duymak ve görmek istiyor. O sayfalara artan bir şekilde ilgi göstermeleri de o heveslerinden kaynaklanıyor. Yani, artık herkes mutluluğun peşinde koşuyor. "Mutluluğun Şifreleri" ismini seçerken, moda olan bir terimi kullanarak merak uyandırıp, kendi adıma öne çıkmak gibi bir amaç gütmedim. Ama vermek istediğim mesajlar vardı hiç şüphesiz. İçimden geçenleri, kendilerini mutluluğa adamış gönüllere çarpıcı bir şekilde u-laştırmak istediğim için bu yolu seçtim. İstedim ki, bu kitabı okuyanlar, her an üzücü bir konunun cenderesine aldığı günümüzde, "mutluluk" üzerine yoğunlaşsmlar. Kitabı yazmaya başladığım günlerde, "Burada Sevgi Var" isimli çalışmam baskı aşamasmdaydı. Yani birkaç ay boyunca sevgi konusuyla haşır-neşir olmuş durumdaydım. 8... Mutluluğun Şifreleri Gerçek Mutluluğa Giden 50 Yol ...9 Sevgiden yola çıkarak mutluluğa pencere aralamak benim için hiç de zor olmadı. Bir süredir, mutlulukla ilgili yazılmış ve söylenmiş ne varsa bıkmadan, usanmadan araştırıyorum; "ben bütün bu çalışmaların neresindeyim" diye de kendimi de sorgulamaya ve bir daha tanımaya çalışıyorum. Sevgi ve mutluluk konusunda ne durumda olduğumu biliyorum artık. "Bir Katre Sevgi" şiirini yazdığımda henüz on dokuz yaşındaydım. Benim dünyam sevgi ve mutluluk üzerine kurulmuş. Huzurlu bir şekilde, küçük mutlulukların ardından koşuyorum durmadan... Eğer, büyük mutlulukların peşinde koşsaydım, belki bu kadar rahat olamazdım. Çünkü, korkardım onları kaybetmekten. Oysa ben, çakıl taşlarını toplar gibi topluyorum küçük mutlulukları. Kucaklar dolusu yapıyorum ve arada bir, bilerek düşürüyorum bazılarını. Birileri görüp de alsın istiyorum. Kalanlar nasıl olsa bana yeter diye düşünüyorum. Bu kitapla birlikte tam olarak değilse bile, 'mutluluğu yakalama sanatı'na bir adım daha yaklaştığımı sanıyorum. Artık her şeyi güzel yönleriyle görmeye biraz daha özen gösteriyorum. Olur olmaz şeyler i-çin kendimi üzmemeye gayret ediyorum ve inanın çoğunlukla da ba-şarıyorum... Lütfen, siz de öyle yapın! Mutluluğun tadına varmanız dileğiyle!.. Gazanfer SANLITOP 10.. Mutluluğun Şifreleri Gerçek Mutluluğa Giden 50 Yol ...11 Mutluluk İstemekle Başlar Ağlamayan çocuğa meme verilmez. Mutluluk, başkalarının gözlerimizde fark ettiği canlılıktır. Mutluluk, çeşitleri bakımından uzamlı, derece bakımından yoğun ve süre bakımından yaygın bir nitelik taşıyan tüm eğilimlerimizin doyumudur. Mutluluk, eksiksiz bir hoşnutluk durumu, saadet ve olgunluktur. Mutlulukla ilgili tanımlar ve açıklamalar sayfalarca sürdürülebilir. Hepsinin ortak noktası, huzurlu ve doyumlu bir sevinç hâlini ifade etmeleridir. Mutluluk, her an dalgalanan bir deniz değildir. En azından, belirli bir süre boyunca hissedilebilen kararlılık vardır mutlulukta. Bir huzur, bir rahatlama, bir olgunluk vardır... Mutlu olmak, neyi istediğinizle doğrudan ilgilidir. Ama bu istek doğrudan bir şeyin olmasını değil, bizzat mutluluğun kendisini istemektir. Kısacası; mutlu olmamız için mutlaka arzuladığımız isteklerin gerçekleşmesi şart değildir. Onlar olsa olsa birer vasıtadır mutlu olabilmemiz için. Özlemek ve hayal etmekle de ulaşılabilir mutluluğa. Yeter ki, içimizde ona ulaşmak için yanan bir ateşimiz olsun. Yeter ki, ona ulaşmak için kayıtsız şartsız bir istek duyalım. Bir sevgiliyi bekler gibi ona özlem duymalıyız. Bu gözle baktığımızda, mutluluğun maddeyle de doğrudan ilişkili olmadığını kolayca fark ederiz. Nice insanlar, Karun kadar varlıklı oldukları hâlde, "parayla saadet olmaz" kabilinden, mutluluğu tadamamışken, nice garibanlar 12... Mutluluğun Şifreleri Gerçek Mutluluğa Giden 50 Yol .13 vardır ki samanlığı seyran yerine çevirebilmişlerdir. Burada gözden kaçırılmaması gereken önemli bir nokta var: Mutluluk başka, zevk başka bir şeydir. Kimi insanlar bu iki kavramı öylesine birbirine karıştırırlar ki neyi istediklerini ve nerede duracaklarını bilemezler. Zevk, daha çok geçici arzuların tatmini, hoş vakit geçirme, eğlenme ve bedensel hoşnutluklar şeklinde ifade edilebilirken, gerçek mutluluk "zihin ve kalp arasındaki bağlantı" sözlerinde anlamını bulur. İşin garip tarafı; birçok insan zevki, alkolde, uyuşturucuda, aşırı cinsellik gibi geçici heveslerde ararken, kendilerine kötülük yaptıklarının da farkına varamazlar. Önemli olan, karşılaştığımız her duruma, geniş bir görüş açısı ile bakıp sorgulayarak gerçek mutluluğa yönelmemizdir. Bunun sonucu, bazı şeyleri kuvvetle benimserken, bazılarından el çekerek gerçek mutluluğu yakalamak adına önemli bir adım atmış oluruz. Ayrıca, bu el çekmeleri birer kayıp gibi de görmemeliyiz. Çünkü bu yolla elde edilecek mutluluk, hayatımız boyunca karşılaşabileceğimiz sürprizlere, iniş-çıkışlara ve ruh halimizdeki bazı değişimlere bağlı olmaksızın varlığımızın en büyük dayanağı olarak hep bizimle olacaktır. Şunu asla unutmamalıyız; hangi konuda olursa olsun, kolay elde edilenler geçici, bilinçli bir şekilde emek ve gönül verilerek kazanılanlar daha kalıcı olmaktadır. Mutluluğu gerçek bir hedef olarak görmeli ve ona ulaşmak için emek vermekten, olumlu adımlar atmaktan geri durmamalıyız. iste, iste ki yeniden başlasın her şey. 1ü... Mutluluğun Şifreleri Gerçek Mutluluğa Giden 50 Yol ...15 Mutluluk İnançlarla Gelişir İnancı olmayan insan, boş bir tenekeye benzer. Her insan topluluğu, az veya çok, bir inanca sahiptir. Adına doğa deseler, başka söylemler de bulsalar, ateistlerin bile kendilerince birer inançları vardır. Çünkü insan, yalnızca etten ve kemikten ibaret bir varlık değil; onun yüreği var, gönlü var, ruhu var. İnsanın sosyal bir varlık olduğu, laf olsun diye söylenmemiş. Diğer insanlarla ilişki içinde olması da tesadüf değil. Dünya var olduğundan beri süregelen bir ihtiyaç ve yaşam tarzı bu. Aynı şekilde, tek başına kaldığı zamanlarda bile yalnız olmuyor insan. Düşünceleriyle ve hayalleriyle baş başayken de durmaksızın arıyor; çünkü dayanacak, güvenecek bir şeylere ihtiyacı var. Ama her arayış; her zaman iyiye, güzele ve doğruya iletmiyor insanı. Arada engeller, takıntılar ve yanlışlar var. Aslında her şeyin, inanç denilen bir temele dayanması gerekiyor. O-nemli olan, daha siz doğmadan önce, birilerinin o temeli kazmaya başlamış olması. O temel iyi atılmışsa eğer, o binayı yükseltmek zor değil sizin için. "iyi bir başlangıç, iyi bir sonucun müjdecisidir" Hayat," yalnızca yemek, içmek, büyümek ve üremekten ibaret değil. O zaman, hayvanlarla aramızda fark kalmazdı. Oysa bizler insanlar o-larak, duygularımızla da yaşıyoruz. İnanmak, bizim yaratılışımızda var. Önemli olan, ağacın yaşken eğilmiş olması, o inancın önceden içimize yerleştirilmesi elbette. Ama yine de her şey, bizimle yeniden başlıyor. O ağacı eğik tutmak, ya da eğilmeden kalmış bazı dalları eğmek, yine de bize düşüyor. İnançlarımız sağlamsa eğer, iyiye, güzele ve doğruya mutlaka ulaşırız. İnancı olmayanların bu yarışı kazanmaları zordur. "Yaptığınız yolsuzlukları kanunlara uydurabilirsiniz, çevrenizdekileri kandırabilirsiniz, ya da, işinizi gizlilik içinde halledebilirsiniz. Ama inancınız varsa ve Yüce Allah'ı ensenizde hissediyorsanız eğer, bu duygularınız size kalkan olur, mazeretleriniz ne olursa olsun, kimseye kötülük yapamazsınız" derdi babam. İnsan bedeni, her zaman hareket hâlinde değildir. Hareket halindeyken de düşünürüz. Ama hareketsizken durumumuz daha farklıdır. Bu bir denge meselesi belki de... Bir etkinlik azalmca, diğeri devreye giriyor. Özürlüler de aynı değil mi? Söz gelişi, gözleri görmeyenin altıncı hissi daha gelişmiş olmuyor mu? Bu da öyle bir şey işte. Hareketsiz hâllerimiz, duygulara ve düşüncelere daha yoğun şekilde dalmamıza vesile oluyor. Kendimizi, çevremizi, dünya hâllerini daha bir sorgu-luyoruz. Çıktığımız o moral yolculuklarında, inançlarımız bize yol göstermezse eğer, tökezlemek kaçınılmaz oluyor. Bunalıma düşüyoruz. O düşüşlerden sonra, toparlanıp kalkmak da zor oluyor. Sonuç: Çeşitli arazlar, ruh hastalıkları ya da sapkınlıklar. İnsanı huzura kavuşturacak en önemli duygu, inancın gıdasıyla beslenir, inanmayı beceremezsek eğer, kendimizi boşlukta, korumasız, çırılçıplak hissederiz. Ne yapacağımızı, neye sarılacağımızı bilemeyiz. Bizleri, yalnızca bedenlerini düşünen, yalnızca bedenî ihtiyaçlarının tatminine yönelmekten, bir anlamda; "bedenlerine tapan putperestler" olmaktan kurtaracak tek güç, inançlarımızdır. İnsan olduğumuzun, sadece etten ve kemikten ibaret olmadığımızın farkına varma-mızdır. Beden, akıl ve nefisten daha yukarıda, bir ruhumuz olduğu bilincine varabilirsek, kendimizle yüz yüze gelip, kendimizi sorgulamamız daha kolay olacaktır. Çünkü ancak o zaman "kendfmiz oluruz, insan oluruz, mutlu oluruz. İnançlarımız olmasaydı eğer, acılara katlanamaz, güzellikleri hazmedemezdik. 16... Mutluluğun Şifreleri Gerçek Mutluluğa Giden 50 Yol ...17 Mutluluk Paylaşmakla Büyür Veren el, alan elden hayırlıdır. (Hadis-i şerif) İlk duyduğumda beni çok etkileyen gerçek bir hikâye var. Ne zaman aklıma gelse birilerine anlatmaya çalışır ve yeniden heyecanlanırım. STFA adlı şirketi çoğu insan tanır. ST harfleri, ortaklardan Sezai Türkeş'i, FA ise Fevzi Akkaya'yı temsil eder. Sezai Türkeş, 1998'de, Fevzi Akkaya ise geçenlerde hayata veda etti. Hangisi olduğunu unuttuğum ortaklardan biri, sıcak bir yaz günü şantiyeden, şehir hatları vapuruyla dönüyormuş. Haliyle, üstü başı da biraz tozluymuş. Tam iskeleye yanaşırlarken koluna bir el dokunmuş. Bakmış, yaşlı bir kadın: -Evladım şu bavulumu taksi durağına kadar taşır mısın? -Hayhay demiş ve işi(!) yapmış. Karşılığında da kadının gönlünden kopan beş lirayı almış. Hemen bir dükkâna gidip o parayı bozdurmuş. Ardından da şirketin yolunu tutmuş. İlk olarak ortağının odasına yönelmiş ve bozdurduğu paranın iki buçuk lirasını ortağına uzatmış. -Ortak, bugün beş lira kazandık, işte yarısı. Hikâyeyi hatırladıkça tüylerim diken diken oluyor. Bu olayda alçakgönüllülüğü, dürüstlüğü, ve en önemlisi paylaşmanın asaletini görüyorum. Mutluluk vermekle başlar. Yükselen, olgunlaşan insanlar, hep vererek yükselmiş ve olgunlaşmışlardır. Emeğinizle, gönlünüzle, yüreğiniz- le elde ettiklerinizin bir bölümünü, ona en çok ihtiyacı olanlarla paylaşmaktan daha doyurucu bir duygu olamaz. İnsanların sıkıntılarına katlanmak güzel ahlaktır. Bir insan karşılık beklemeden ve yaptığından tat alarak birilerine bir şeyler verebiliyorsa, mutluluğu yakalamış demektir. Bir de karşı tarafa verdiği sevinci fark edebiliyorsa, keyfine diyecek yoktur o kutlu kişinin. Çünkü o zaman paylaşmanın verdiği derin duygular devreye giriyor. Bir anlamda, insan olduğunuzun farkına varıyorsunuz. Aslında hepimiz biliyoruz ki; hayatta her şey belirsizdir. Ne kadar yaşayacağımızdan tutun da, nelere sahip olabileceğimizi ve onları ne zamana kadar elimizde tutabileceğimizi kesinlikle bilmiyoruz. Bizler bir bakıma, mezara götüremediğimiz her şeyin emanetçileriyiz. Olaya bu gözlükle baktığımızda durum biraz değişiyor. Nasıl ki elde ettiklerimizi harcarken belli zevkler, belli tatlar alıyorsak, başkalarına vermekle de benzer güzellikleri hissedebilmeli, duyabilmeliyiz. Belki de insan olmamızın sırrı buradadır. Gerçi insanın kendisini bazı şeylere alıştırması pek kolay olmuyor. Her iyi düşüncede olduğu gibi, "verme" konusunda da nefsimiz devreye girip bizi sorgulamaya başlıyor. Üstelik, çoğunlukla bizi ikna etmeyi de başarıyor. Çünkü siz uğraşmış, didinmiş ve bir şeyler elde etmişsiniz, birtakım zorluklara katlanmışsınız, karşınıza birileri çıkıyor ve sizden hak etmediği bir pay bekliyor. İşte o zaman olaya başka bir gözlükle bakmak şart oluyor. Ancak, bu bakış açısı herkese göre değişiyor. Eskilerin dediği gibi, "Lütfün derece' si, lütfedenin servetinin miktarıyla ölçülür." Ama yine de araya dengeyi değiştirebilen birtakım moral değerlerin girdiği kesin. Çünkü herkesin dervişler gibi davranmasını bekleyemeyiz. Şakik-i Belhi, İbrahim Ethem'e sorar: -Geçim noktasında ne yaparsınız? -Bulunca şükrederiz, bulamayınca sabrederiz. -Horasan'ın köpekleri de böyle yapar. -Ya siz ne yaparsınız? • . -Bulursak şükredip infak eder (dağıtır), bulamadığımızda ise sabır i-le şükrederiz. 18... Mutluluğun Şifreleri Gerçek Mutluluğa Giden 50 Yol ...19 Derviş gibi değil belki ama yine de adam gibi bir şeyler yapabiliriz. Bilmeliyiz ki, verdikçe bir anlamda temizlenmekteyiz. Her kazancımızda, öyle ya da böyle, başkalarının da hakları olabileceğini kabulle -nebilirsek eğer, paylaşmayı daha kolay gerçekleştirebiliriz. Hayatta esas olan, yalnızca almak değildir. Aldıklarımıza karşılık olarak, bizim de bir şeyler vermemiz gerektiğini gecikmeden kavrama-lıyız. Elimize geçen nimetlerin, hiç değilse bir kısmını başkalarına ayırmalıyız. Kim bilir, belki de mutluluğumuzu engelleyen pürüzlerden kurtulmuş oluruz. Ne verirsen elinle, o gider seninle. 20... Mutluluğun Şifreleri Gerçek Mutluluğa Giden 50 Yol ...21 Mutluluğun Yolu Sevgiden Geçer Sevgi dolu insanlar, genelde en sağlıklı insanlardır. Dr. Deepak Chopra Mutluluk, güzelliği yakalama sanatıdır. Her şeyi iyi yönleriyle görmek, kötüye prim vermeden gönül doygunluğuna ulaşmaktır. Kötü cilan ne varsa görmezden gelmek, bir anlamda üç maymunları oynamaktır. Yoksa, mutluluğa ulaşmak hayallere bile kalmaz. Çünkü, gerçek hayatta her zaman birtakım pürüzler vardır ve her geçen gün art* maya devam etmektedir. Bizim asıl görevimiz, elimize bir törpü alıp, o pürüzleri gidermektir. İşte, elimizdeki törpü "sevgi"dir. Sevginin eksilmez gücüdür. O öyle bir alettir ki, durmak dinlenmek bilmeksizin bizim mutluluğumuz için çalışır. Yeşil bir gözlük olur, bahar yapar her yeri. Güzel bir sözcük olur, çıkarır yılanı deliğinden. Bir gülümseme olur, yumuşatır kaskatı yürekleri.. Bir umut ya da bir özlem olur, illâ ki bir şeyler olur, mutlu eder bizleri. Kısacası, mutlu olmanın yolu sevgiden geçer. Çünkü, sevgiyle birlikte her huyumuz değişir. Bir anlamda, bütün pürüzlerimiz gider. Her şeyi iyi yönleriyle görmeye başlarız. Mutluluğa ulaştıran bir kapı açılır önümüzde. Sevgiyle birlikte insanların gülen yüzlerini görmeye başlarız. İyimserlik, bize sevginin bir bağışıdır. Sevgiyle birlikte, kendimize ve karşımızdaki insanlara saygı duymayı öğreniriz. Bir anlamda insan olduğumuzun farkına varırız. Derli toplu, dengeli, gayretli oluruz. Bencillikten sıyrılır, özgecil oluruz. İleriye umutla bakarız. Kendimize güveni- miz artar. Özgürlüğümüzün farkına varır, yaşadığımız her ânın tadını çıkarmaya özen gösteririz. Sevgisizliğin yalnızlığından kurtulur, kötülüklerden uzak durmayı öğreniriz. İnsanları kucaklamak isteriz. Yeni yeni dostluklara yelken a-çarız. Dünyaya seven gözlerle bakarız. Mutluluğu yaşarız. YİNE DE SEVGİ Elini tutmalıyım bakarken gözlerine Dilimde sözcüklerin en güzeli olmalı Kalbimi açmalıyım kapanıp dizlerine Gülüyorsam ben eğer, tüm benliğim gülmeli Hiçbir bahane, engel, kesmemeli yolumu Gönül bahçemde açan, dikensiz gül olmalı Sonsuzu düşünmeli, unutmalı ölümü Tüm düşlerin önünde yine sevgi gelmeli Yapmacıklardan uzak, öze ulaşmalıyım Kinlerden, nefretlerden gönül uzak kalmalı Bedenleri aşmalı, ruhla kaynaşmalıyım Seviyorsam bu sevgi, karşılıksız olmalı 22... ...23 Çıkmaz Sokaklara Girmeyin Dua, kaza okuna gerilen zırha benzer. Çok eskiden, tâ liseden beri tanıdığım bir arkadaşım var. Dürüst, namuslu, kültürlü, girişken, alabildiğine üretken, iyi niyetli ve en ö-nemlisi; kul hakkına saygılı bir insan. İnançlarımız dışında, onunla anlaşamadığımız tek konu belki de sadece tuttuğumuz takımların farklı oluşundan ibaret. Kendisiyle çok yönlü sohbetlerimiz, özellikle de şiir konusunda uzun konuşmalarımız oluyor. O bir anlamda benim sanat danışmanım sayılır. Birçok şiirimde onun uyarıları yönünde değişiklikler yaptığımı bile rahatlıkla söyleyebilirim. Ama inançla ilgili meselelere gelince işler bir anda sarpa sarıyor. O konuda benden çok daha bilgili olmasına rağmen, ortak bir noktada buluşamıyoruz. Anlaşmazlığımızın en başında da laiklik ile İslâm'ın uyuşmazlığı geliyor. Daha da önemlisi; sevgili arkadaşım bazı konularda gereksiz sıkıntılar yaşıyor. Biliyoruz ve inanıyoruz ki, kâinatta soyut veya somut, her şey çift o-larak yaratılmıştır. Kadın ve erkekten tutun da, madde ve anti-mad-deye kadar her şeyin bir zıddı vardır. Mevlâna der ki; "gizli olan her şey zıddıyla belli olur." Cahil olmasaydı âlim bilinmeyecekti. Hatta o, Yüce Allah'ın görünmezliğini de, "O'nun zıddı yok ki görünsün" sözleriyle açıklıyor. Bizler toplum olarak, çoğunlukla nazara inanıyoruz. Bu konuyu bilimsel olarak ispatlamaya çalışanlar da var. Tarih boyunca insanlar, nazara karşı koruyucular bulmak amacıyla birtakım arayışlara yönel- misler. Bunun sonucunda, türlü çeşitli eşyanın, sihirli gücüne (!) sığınmışlar. Oysa dinimiz, putlarla eşdeğer tuttuğu nazarlığı kesin olarak yasaklıyor. Ama nasıl ki her zehirin bir panzehiri varsa, nazarın da bir önleyicisi var: Dua... Benim sevgili arkadaşım, işte burada açmaza düşüyor. Çünkü bir taraftan ciddi biçimde nazara inanırken, onun panzehiri diyebileceğimiz duayı kabullenemiyor. O zaman da mutsuzluk başlıyor. Düşünün bir kere: Ömür boyu çalışıp çabalayıp birbirinden güzel başarılar elde etmişsiniz, büyük eserler ortaya çıkarmışsınız ama nazara gelir korkusuyla o başarılarınızın zevkine varamıyorsunuz. Onları en yakın dostlarınızın bile görmesini istemiyorsunuz. Hatta, en çok onlara kapınızı kapatıyorsunuz. Mutluluk bizlere çeşitli yollarla ve şekillerle gelir. Ama en doyurucu olanı, emeğimiz ve yüreğimizle elde ettiklerimizden duyduğumuz hazlardır. Elbette en göze batanı da, o başarılı çalışmalar sonucu elde ettiğimiz güzelliklerdir. Ve işte çıkmaz sokaklarda dolaşmanın hüzünlü sonucu: Çalışmak, başarmak ama yeterince tadına varamamak. Asılsız inançlar ve anlamsız saplantılar yüzünden mutluluğa uzak durmak. Mutluluğun en büyük düşmanı olan bu kuruntulardan bir an önce kurtulmamız gerekiyor. Kendimizi çıkmazlardan, açmazlardan, labirentlerden uzak tutup mutlaka var olan çıkış noktalarım aramaya yönelmeliyiz. Karşılaşacağımız zorluklar ne derecede büyük olursa olsun, bir çıkış noktası mutlaka bulunur. Her zehirin bir panzehiri vardır. 24... Mutluluğun Şifreleri Gerçek Mutluluğa Giden 50 Yol ...25 Önce Sağlığınızı Düşünün insan hastalanmadıkça sağlığın kıymetini bilmez İnsanlar ellerinin altındaki değerleri, ne yazık ki onlara sahipken pek bilemiyor. Bazen isyan ediyorum; ille de kaybetmek mi gerek, o değerleri fark edebilmek için diye... Böyle düşünürken gençlik yıllarında yazdığım bir şiirdeki ilk mısra geliyor aklıma: "Yitirdikçe anladım bir bir, benim olanları günlerdir." O şiiri yazarken daha çok, sevgiyi kaybetmekti endişem. Ama sonraları öyle sorunlarla karşılaştım ki, her şeyin başının sağlık olduğunu gördüm. Ağır bir hastalığa yakalanmıştım. En fazla bir yıl yaşar dedirten türden bir illete. Yani, umutsuzları oynuyordum. Ameliyata girmeden önceki geceyi ve sabahını, hiç unutamıyorum. Herkes gitmişti. Eşimle ikimiz, üzüntülerle baş başa kalmıştık. O anda aklımdan neler geçtiğini anlatamam. Bütün hayatım, o âna kadar yaşadığım tüm olaylar, bir film şeridi gibi gözümün önünden geçiyordu. Bitmek bilmeyen koskoca bir geceydi. Upuzun, asırlar gibi süren bir gece. Kafamda aynı anda, çeşitli konular canlanıyordu. Bunlardan sadece bir tanesini eşimle sesli olarak paylaşırken, diğerleri beynimle yüreğim arasında yaşanıyordu. Şunu hemen söyleyebilirim: O bir gece zarfında, bütün hayatımı bir daha yaşadım. İyisiyle, kötüsüyle, eğrisiyle, doğrusuyla. Yaptığım iyi şeyleri gururla hatırladım. Yapamadıklarımdan hayıflandım. Bazılarından utandım. Ertelediklerime üzüntü duydum, kahroldum. İnsan kutlu bir varlık. Yüce Allah onu öylesine dirençli yaratmış ki, her şeye alışıyor, her şeye göğüs geriyor. Ölümcül hastalıklara bile... Ama, hayıflanmadan da edemiyor. Çünkü keşkeler hep oluyor. Sabahın erken saatlerinde ameliyata girişim, altı ay süren dayanılmaz kemoterapiler, kötü çıkan tahliller, Amerika'ya gidişimiz, arkadaşlarımın tâ Yeni Dünya'ya kadar uzanan unutulmaz yardımları, iyi haberlerle dönüşümüz, kasığımda fark ettiğim şişliğin çaresizliği, fıtık olduğumu öğrenince yaşadığımız; "Yüce Allah sevindirmek istediği kuluna, önce eşeğini kaybettirir, sonra buldurur" misali coşkulu sevinmeler, hepsi birer hatıra oldu şimdi. Ama bir şey var ki, asla aklımdan çıkarmıyorum: "Her şeyin başı sağlık." Bazı gerçekleri anlamak için yaşamak gerekiyor. Yeğenim Nilgün'ün bir sözünü hatırlıyorum: "İnsanlar, hastalıklar konuşulurken, nedense hep başkaları içinmiş gibi algılıyorlar. O dertler başlarına gelmedikçe anlamak istemiyorlar." Belki de, mutluluğu kaybetmemek için bulduğumuz ortak yol budur diye düşünüyorum. Hastalığım sırasındaki ü-züntülü halime kızıp, biraz da beni teselli etmek amacıyla arkadaşım Keskin'in, adeta beni azarlarcasma söylediği sözler, bugün gibi kulaklarımda çınlıyor: "Üzüntüye prim verme. Ya yaşarsan, seneler sonra ne diyeceksin bugünkü hâline?" Sağlıktan ne zaman söz edilse, Kanuni Sultan Süleyman'ın şiiri hatırlanır: "Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi Olmaya devlet cihanda, bir nefes sıhhat gibi." Sağlığımız her şeyden daha önemli. Çünkü, sağlık olmayınca hiçbir şeyin anlamı kalmıyor. Bir gün önce tadına doyamadığımz bir yemeği, ertesi gün hastalandığınızda, tatmak bile istemiyorsunuz. Değer ölçüleriniz değişiyor. Geçmişe bakarken garipleşiyorsunuz. Hele bir de, ü- ;• mitsiz bir hastalıksa sizi sağlığınızdan eden, çaresizleri, mutsuzları oy- \ nuyorsunuz. Sağlık olmazsa, mutluluk da olmaz- 26... Mutluluğun Şifreleri İçinize Kapanmayın Dışarıya yüreğini kapatmış bir insan, bütün kepenkleri çekilmiş bir dükkâna benzer. İçeride neler olduğunu sahibinden başkası bilemez. İnsanın en kısa tarifini yapmamız istendiğinde, onun "sosyal bir varlık" olduğunu ifade etmek yeterli gibi geliyor bana. Gerçekten de insan, yaratılışından beri her geçen gün, artan bir şekilde sosyalleşmekte ve diğer insanlara daha bağımlı hâle gelmektedir. İlk çağlardaki insanların yalnızlıklarını düşünmek bile istemiyorum. Öyle bir rüyadan uyanmak bile, kâbus gibi gelir bana. Her işini kendi gören, dışa kapanık, ilkel bir insanı hayal edin. Sonra da günümüzün gelişmiş insanını gözünüzün önüne getirin. Bir şeyi hemen fark edersiniz: Bugün sıradan gördüğümüz birkaç ihtiyacımızı bile, kendi başımıza karşılamamıza bir değil, birkaç ömür yetmez. İnsanoğlunun bu durumdan kurtulmak için verdiği uğraşların bin yıllar boyu sürdüğü zaten biliniyor. Bir yandan ihtiyaçların artması, bir yandan vahşi hayvanlardan ve düşman topluluklardan korunma arayışları, insanları bir arada yaşamaya yöneltmiş. Ardından, kendilerinde olmayanı başkalarıyla değiş-tokuşla elde etme yoluna gitmişler. Bu takaslarda zorluklar başlayınca, önce değerli bazı eşyalar el değiştirir olmuş ve sonunda paranın i-cat edilmesiyle her şey rayına oturmuş. Napolyon'un hayattaki en ö-nemli üç şey olarak; "para, para, para" diye ifade ettiği bu sihirli buluşla birlikte toplumlar arasında başlayan alışverişler, giderek ulusla- Gerçek Mutluluğa Giden 50 Yol ...27 rarası ticarete dönüşmüş ve bugünlere kadar gelinmiş. İhtiyaçlar çoğaldıkça, ilişkiler daha da gelişmiş ve sosyalleşme öyle bir boyuta ulaşmış ki, buradan geriye dönüş hayal bile edilemiyor. Gıdalarımız, giyeceklerimiz, eşyalarımız, evlerimiz, ulaşım ve iletişim a-raçlarımızla birlikte yaşanan gelişmeler, bu olguyu adeta perçinlemiş ve geri dönüşü düşünülemez hâle getirmiş. Bütün bu gelişmeler, bireyselliğin yerini toplumsallığın aldığını kesin bir şekilde göstermektedir. Artık, hayatımızın her aşamasında başka insanların çabalarına daha çok ihtiyaç duymaktayız. Kısacası; öyle veya böyle, bu gerçeği kabullenmek zorundayız. . Ama bir gerçek de var ki, bütün bu gelişmelere ters düşüyor: Duygularımız ve iç dünyamız, karşı konulmaz bir biçimde bireyselliğimizi öne çıkarıyor ve bizleri ikilemlere, açmazlara götürerek işimizi oldukça zorlaştırıyor. Bu durumda, duygularımızla birlikte" aklımızı ve deneyimlerimizi kullanarak uygun bir çözüme ulaşmak zorundayız. Bütün mesele, bireysellik ile toplumsallık arasında iyi ve-makul bir denge kurmaktır. Tatlı hülyalara dalmamıza, hayaller kurmamıza elbette kimseler karışamaz ama, o hayaller ve o hülyalar, düştüğümüzde yara alabileceğimiz yükseklere de çıkarmamalı bizleri. O dengeyi sağladığımız an, mutluluğu da yakalamış oluruz. Çünkü o dengenin içinde, kendimizle ve çevremizle barışık olma hâli var. Gelişmiş bir güven duygusu var. Kendimize ve başkalarına saygı var. Nice özgürlükler vardır, insanı yalnızlığa sürükler. Nice bağımlılıklar da vardır ki insanı daha özgür kılar. 28... Mutluluğun Şifreleri Gerçek Mutluluğa Giden 50 Yol ...29 Aklınızı Kurtarın Takıntılar mutluluğun düşmanıdır. Çok sevdiğim bir hikâye var: Varlıklı olduğu her halinden belli olan bir adam, Galata Köprüsü'nden yürüyerek geçiyormuş. Bir taraftan sağma soluna bakmırken, bir taraftan da elindeki altınla oynuyormuş. Fakat ne olmuşsa olmuş, altın elinden kayıvermiş ve yuvarlanıp denize düşmüş. Hikâye bu ya; o zaman deniz çok temizmiş ve altm, suyun dibinde pırıl pırıl parlıyormuş. Adamcağız çaresizlik içinde, öylece bakıyormuş. Herkesin malumudur, teker kırılınca yol gösteren çok olur derler. Her kafadan bir ses çıkıyor, türlü çeşitli çözümler öneriUyormuş. Tam o esnada kendine en uygun öneriyi fark etmiş. -Bunu ancak Dalgıç Ali çıkarır. -Evet evet, o çıkarır. -Bu konuda adamın üstüne yok. -Ama pek de nazlıdır, bu soğukta gelir mi ki? Birisi gidip bulmuş, getirmiş, ama adam gerçekten nazlanıyormuş. Kısa bir pazarlık sonunda taraflar, herkesin şaşkın bakışları arasında, iki altına anlaşmışlar. Dalgıç Ali hemen işe başlamış ve epey uğraştıktan sonra altını denizden çıkarmayı başarmış. Altının sahibi bir eliyle emaneti alırken öbür eliyle, daha önceden hazırladığı iki altını dalgıca vermiş ve kimseye fırsat bırakmadan konuşmaya başlamış: -Biliyorum, hepiniz merak içindesiniz. Sizlere göre bu yaptığım, pek de akıl kârı değil. Ama şunu bilmiyorsunuz; ben bu köprüden günde en az iki defa geçiyorum. Her geçişimde benim burada bir altınım kalmıştı diye kafamı takamam. Bir yerine iki altın verdim, aklımı kurtardım. Belki böyle bir olay hiç yaşanmamıştır. Dolayısıyla böyle bir alışveriş de olmamıştır. Fakat bu hikâyeden çıkarılacak güzel bir ders var: İnsan hiçbir şeyi kafaya takmamak. Dünyanın bin türlü hâli varken, her geçen gün her şey daha bir zora gidiyorken, olur olmaz şeyleri kafamıza takıp, hayatı kendimize zindan etmenin yaran yok. Mutluluk, güzel yönü yakalama sanatıdır. Her şeyi iyi yönüyle görmek, kötüye prim vermeden, bazı şeyleri görmezden gelerek, bazı şeyleri duymazdan gelerek, bazılarını da unutarak gönül doygunluğuna ulaşmak, bir anlamda üç maymunları oynamaktır. Mutlu olmanın yolu, daha huzurlu bir ortam yakalamaksa eğer, bu uğurda iki değil, çok daha fazla altın vermeye değer. 30... ...31 Alışkanlıkların Kölesi Olmayın Fizikî ve ruhî, bütün alışkanlıkların esaretine insan ilk adımda girer. Ord. Prof. Ali Fuat Başgil İnsan denen varlık yaratılırken, mayasına merak da konmuş olsa gerek. Çünkü, ilk olarak karşılaştığı şey ne olursa olsun, bütün teferruatıyla tanımak, öğrenmek istiyor. Bu önüne geçilemez merak, insanı bazen iyiliklere ulaştırabildiği gibi, dönüşü olmayan kötülüklere de götürebiliyor. Olumlu yönüyle baktığımızda, tarih boyunca yapılan keşiflerin ve birbirinden büyük icatların, meraklı ve bilgili insanların üstün gayretleriyle ortaya çıktığını görüyoruz. Hatta bu buluşların bazıları bilgiyi bile gerektirmeden, büyük tesadüfler sonucu, "ben geliyorum" deyivermiş. Olumsuz yönüyle baktığımızda ise aynı merakın, insanları çeşitli felaketlere sürüklediğine tanık oluyoruz. Özellikle kötü alışkanlıklara başlanırken merakla atılan ilk adımlar, giderek esarete varan sonuçlara ulaşıyor. Sigara ve alkol alışkanlıklarına, ilk sigara ve ilk kadehle başlanıyor. Burada egemen olan güç, insanın içinde var olan merak dürtüsünden başkası değildir. O duyguya bir de özentiler eklendi mi, artık dönüşü olmayan yola giriliyor. Aynı şekilde; yalancılık ilk yalanla, dalkavukluk ilk etek öpmeyle, iradesizlik ilk zaafla başlıyor. Bir kere kötü alışkanlıkların pençesine düşmeye görün; bencilliğin, anlayışsızlığın bütün örnekleri sergilenir o bağımlılıklarda. Ne anne- baba, ne çoluk-çocuk, ne örf, ne âdap düşünülür. Hem para, hem zaman, hem de sağlık yönünden kayıplar dönemi başlamıştır artık. Sigara düşkünleri, bütün bu kayıpların yanında çevrelerini de rahatsız ederken, alkol müptelaları, kazandıkları sanal güven duyguları içinde birer trafik canavarı olup etraflarına dehşet saçarlar. O felaketlere tanık olan bizler de bir anlık üzüntüden, ah-vah demelerden sonra her şeyi unutur, gaza basar aynı hızla yolumuza devam ederiz. Eskiler; "hafıza-i beşer nisyan ile malûldür" yani "insan unutma özürlüdür" derken, herhalde bu kayıtsız davranışlarımıza gönderme yapmış olacaklar. Kötü alışkanlıklara esir olmamanın ilk ve temel şartı, o ilk adımları atmamakla ya da daha işin başındayken geri dönüş yapabilmekle mümkün olabilmektedir, ileri safhalarda her şey daha zorlaşmakta, hatta imkânsız hâle gelmektedir. Her aşamada, eş-dost, akraba, hatta bütün insanlara büyük görevler düşüyor. Ama maalesef, bizim insanımız bu konuda yeterince duyarlı değil. Duyarlı olanlarımız da tepkilerden çekinerek, kötü kişi olmama kolayını seçiyoruz. Oysa çok iyi biliyoruz ki, "kolay yolu seçmek en son çaredir" ve yine biliyoruz ki, "dost acı söyler"... Mutluluğa giden yol oldukça engebelidir. O yolda zorluklar, çaresizlikler vardır. Ama bilmeliyiz ki, bütün engeller aşılmak içindir. 32... Mutluluğun Şifreleri Gerçek Mutluluğa Giden 50 Yol ...33 Zirveye Özenmeyin Yüksek tepelerde yılana da, kuşa da rastlanır. Biri sürünerek, diğeri uçarak yükselmiştir. O-nemli olan, nereye gelmiş olduğunuzdan çok, nereden ve nasıl geldiğinizdir. Cenap Sahabettin Yahya Kemal'e "Ankara'nın nesini beğeniyorsun?"diye sormuşlar: "İstanbul'a dönüşünü" diye cevap vermiş. Birkaç yıl önce, ben de Baş-kent'in en beğenilen yönünü yaşarken, Esenboğa Havaalanı'nda, I-TÜ'den bir arkadaşıma rastladım. Hatırladığım kadarıyla, önemli KiT'lerden birinde çalışıyordu. O zaman yeni mezun olduğu için sıradan bir görevdeydi. Aradan geçen zaman zarfında genel müdür yardımcılığına kadar yükselmiş, büyük bir heyecanla, neler yaptığını anlatıyordu. Başarılı bir yönetici olmanın mutluluğu gözlerinden okunuyordu. Biraz da sevincimi belli etmek için: -Yakında genel müdür olursun, deyiverdim. -Allah korusun, derken öyle içten söylemişti ki, şaşırmıştım. Nedenini sorduğumda söylediği sözler daha da şaşırtıcıydı. -Genel müdürlük dediğin politik bir yer. Orada çok fazla kalınmaz. En ufak bir rüzgârda savrulur gidersin. Halbuki ben yıllardır aynı görevdeyim. Emekliliğime kadar da beni kimse yerimden kıpırdatamaz. Üstelik, bütün sorumluluklar bende. En önemli işleri ben yapıyorum. Bütün kararlan ben alıyorum. O sadece imza atıyor. Bu süre içinde çok genel müdür değişti ve ben hâlâ aynı yerdeyim. Aradan birkaç yıl geçti geçmedi, onun genel müdür olduğunu öğ-sndim. Televizyonlarda görünüyor, gazetelerde boy boy fotoğrafları çıkıyordu. Aradan fazla bir zaman geçmeden, aynı makama başka birinin atandığını üzülerek öğrendim. Üstelik kutlama da yapamadan gittiği için biraz da hayıflanmış tim. Bir süre sonra yine medyadan, sevgili arkadaşımı izleme fırsatı bul-Idum. Partilerin birinden aday olmuştu. Seçilmek için çalışıyordu. O-Inun adına üzülüyordum. Çünkü seçim kampanyaları büyük paralarla I dönüyordu ve arkadaşımın ömür boyu biriktirdiği mütevazı serveti de jbu uğurda eriyip gidebilecekti. Olan oldu. Şimdilerde onun adını, biraz da kendisine vefa borcu olarak verilen, medyayla ilgili saygın bir j kurumun yönetim kurulunda gördükçe avunuyorum. Zirveye ulaşmak herkes için ideallerin en başında gelir. Bunun aksi-I ni söylemek mümkün değil. Ancak acı bir gerçek var ki, oralarda tutunmak çok daha zordur. "Kubbede koz durmaz" derler. Çünkü zirve, dengesiz bir uç noktadır. Üstelik sayıları az, heveslileri çoktur. Zirve denilen yer dağ olsa; kar, tipi, fırtına çıkar, uçar gidersiniz, dal olsa kırılır düşer gidersiniz. En iyisi, göze batmayacak kadar aşağılarda, tatmin olacak kadar yukarılarda bulunmaktır. Yarınlardan emin o-larak çalışmak, iyiye ve güzele ulaşmanın huzuru içinde, mutluluğun tadına varmaktır. 34... Mutluluğun Şifreleri Gerçek Mutluluğa Giden 50 Yol ..35 Zamanı Doğru Kullanın Zaman ve sözler dikkatli kullanılmalıdır. Çünkü ikisi de geri alınamaz. Zamanı doğru kullanmaktan söz edildiğinde, hep çocukluk yıllarımda gördüğüm bir karikatürü hatırlarım. Arka planda, Galata Köprüsü boyunca sıralanmış balıkçılar, ön planda balık tutmaya çalışan bir a-dam ve en önde ayakta duran iki zat-ı muhterem. Kendi aralarında konuşuyorlar: -Merhaba mîrim! -Merhaba üstadım... -Karşıdan seni gördüğümden beri dikkatimi çekti, neden orada dikilip durduğunu merak ettim. -Bu dünyada ne aylak adamlar var yahu! Şu adamcağızı iki saattir seyrediyorum. Bir kıraca bile tutamadığı hâlde öylece bekliyor. Doğrusunu isterseniz, bir tuhaf olmuştum o karikatürü görünce. Balık tutmaya çalışan adamın hiç değilse bir amacı vardı. Onun gibi zamanı öldürmüyordu. Ya o ne yapıyordu? Öldürmek dedim de aklıma geliverdi. Geçenlerde gördüğüm bir karikatürde farklı bir espriye yer verilmişti. Adamın biri, önündeki tezgâha bir çalar saat koymuş, elindeki çekiçle de saate vuruyordu. Diğer adam merakla soruyordu: -Hayrola hemşerim, ne yapıyorsun? -Vakit öldürüyorum. Vakit öldürme deyince, yıllar önce gördüğüm garip bir manzarayı hatırladım. Bayram tatili nedeniyle, o sıralarda Çumra'da oturan ab-lamları ziyarete gitmiştik. Bir ara pencereden dışarıya baktığımda, garip bir durumla karşılaştım. Gördüğüm manzaradan dolayı, şaşkınlık içindeydim. Neyse ki yeğenim Reşat imdadıma yetişti. -Dayıcığım, orası yarı açık cezaevi. Gördüğün o adamlar da mahkûmlar. Vakit öldürmek için volta atıyorlar. Onlar üçlü-dörtlü gruplar halinde, bahçenin bir ucundan öteki ucuna, gün boyu gidip gelirler. Sadece, yemek saatlerinde içeri girerler. O zaman için, o insanların başka seçenekleri olmadığını düşündüğümden, yalnızca hayret edip, gülüp geçmiştim. Ama sonraları hep ü-züntü duydum gördüklerimden; hep devleti sorguladım, niçin onca gücü, onca zamanı boşa harcatıyor diye. Onlara basit de olsa, yapabilecekleri birer iş verilseydi eğer, hem üretken olup devlete yük olmazlardı, hem de bir işe yaramış olmanın mutluluğunu yaşarlardı diye düşündüm. Şimdilerde bunun adına "meşguliyetle tedavi" diyorlar. insan doğar, büyür, gelişir, yaşar ve ölür. Bu bizim kaçınılmaz gerçeğimiz. Sadece, doğumla ölüm arasında geçen zaman kişiye göre değişkendir ve bizler onun ne kadar süreceğini bilemeyiz. Mevlâna, Mes-nevi'sinde, insan ömrünü bir duvarın arkasında duran yumağa benzetmiş. Bizlere sadece o ipin ucunu çekmek düşüyor. Üstelik, o yumağın ne zaman boşalacağını bilmeden. Benim bu durumdan esinlenerek yazdığım bir dörtlüğüm var: YUMAK Senin ömür dediğin, görmediğin bir yumak Her turunda Dünya'nın, bir sarım çözülüyor Mühim olan bu ömrü insan gibi yaşamak Bin yıl bile yaşasan, bin birinci geliyor İnsan cebindeki parayı harcarken ölçülü davranmayı biliyor da, zamanı harcarken nedense düşüncesiz oluyor. Oysa zaman hepsinden daha kıymetli, çünkü onun telafisi de yok. En büyük zaman kaybı, zihnimizi gereksiz konularla meşgul etmektir. Başarılı insanlar zamanı 36... Mutluluğun Şifreleri kullanmak konusunda, en çok "önceliklere" dikkat ederler. Biz insancıklar sanki bir marifetmiş gibi, zamanı çağırıp duruyoruz: Gurbette olanımız sıla peşinde, kışlada olanımız gün sayıyor. Zengin tatili bekliyor. Fakirin gözü ay başında. Yaz geliyor, kışı istiyoruz. Kış geliyor, denizi özlüyoruz. Bir hengâmedir sürüp gidiyor. Sakin ve huzur içinde, tadına vara vara hayatı yaşamak, mutlu olmak varken, farkına varmadan ve durmaksızın zamanı çağırıyoruz. Bu çelişkiyi dile getiren bir dörtlük kaleme almıştım: Gerçek Mutluluğa Giden 50 Yol .37 Geleceğe özlemler düşmüyor dilimizden Hikmetin böyle demek, hep gelsin istiyoruz Bir sevgi mıhlamışsın, çıkmıyor kalbimizden Hem korkuyor ölümden, hem sana dönüyoruz. Önemli olan bize bahşedilen ömrümüzü en iyi şekilde yaşamak. Ne zaman biteceğini bilmeden, ama hep fazlasını ümit ederek ve hep tadına vararak, üzmeden, üzülmeden, severek, adam gibi yaşamak. Zaten herkes belli bir yaşta öleceğini bilseydi, hayatın ne kadar tatsızlaşacağını, insanların ne kadar saldırganlaşacağmı düşünmek bile ürkütüyor. Ne demiş eskiler: İnsan hayal ettiği müddetçe yaşar. Gerçek Mutluluğa Giden 50 Yol ...39 38... Mutluluğun Şifreleri Doğa ve Yeşille Kucaklasın Yeşilin büyüsü var, gözde, dalda, çiçekte Bu coşku, bu güzellik, bulunmaz hiçbir renkte Lisedeyken, hocalarımızdan birinden duyduğum ve her hatırlayışta bana heyecan veren bir Çin atasözü var: Bir gün mutlu olmak için : İçki iç Bir hafta mutlu olmak için : Geziye çık Bir ay mutlu olmak için : Evlen Ömür boyu mutlu olmak için : Bahçıvan ol Bugünün insanı, giderek azalan yeşilin güzelliklerinden yeterince nasibini alamıyor. Çünkü kentleşme ile birlikte akıl almaz bir yeşil katliamı başladı. Kaldırımlar otopark olurken, yol kenarlarındaki a-ğaçlar da bu furyadan nasiplerini fazlasıyla alıyorlar. Artık şehirler nefes almakta zorluk çekiyor. Televizyonlarda zaman zaman gösterilen nostaljik siyah-beyaz filmlerin ağlatıcı senaryoları bile, taş ve beton yığını haline gelen bugünkü İstanbul'un o eski güzelliklerini görmenin acısını başaramıyor. Her seyredişte içimiz bir defa daha yanıyor. Aslında, tabiatta bulunan ana renklerin sayısı sadece dört: Sarı, kırmızı, mavi ve siyah. Matbaacılıkta bu dört ana renk, beyaz zemin ü-zerinde muhtelif oranlarda karıştırılarak küçük noktacıklar hâlinde ve değişik yoğunluklarda basılarak istenilen her renge ulaşılabiliyor. Çıplak gözle bakıldığında o noktacıklar hiç belli olmadığı için de, basılı bir kâğıttaki reng' bütün olarak algılıyoruz. Sözgelişi; beyaz kağıt üzerine az yoğun şekilde basılan siyah boya, (ki bu olaya tram deniliyor), gri olarak algılanırken, siyah ile kırmızı karışımına sarı eklenerek, kahverenginin çeşitli tonları elde edilebiliyor. Bilindiği gibi yeşil, ana renk değil. O da sarı ile mavinin karıştırılması ile elde ediliyor. Tabiatta bulunan hiçbir renkte, yeşildeki kadar fazla ton yok. Daha doğrusu; varsa bile o farkları böylesine büyüleyici olarak hissedemiyoruz. Yılm hangi mevsiminde olursa olsun, etrafımıza alıcı gözle baktığımızda yeşilin, sarıdan maviye uzanan o muhteşem ve büyüleyici tonlarıyla karşılaşıyoruz. Doğadaki bütün renkler, hepsi de ayrı ayrı güzel. Ama yeşil, her mevsimde başka güzel. Yeşile gönül verenler gün geçtikçe örgütlenerek, gözardı edilemez büyüklüğe ve kaynaklara ulaşıyorlar. İlk defa Avrupa'da yetmişli yıllarda, yeşili, doğayı ve barışı koruma amacıyla, "Yeşil Barış Hareketi" ile başlayan bu akım, giderek bütün dünyaya yayıldı. Sonraları, yalnızca yeşile ve çevreye dönük yapılanmalar gündeme geldi. Güzel yurdumuzda önce TEMA, ardından Ege Orman Vakfı gibi, ÇEKÜL gibi yeni oluşumlarla, güzel Anadolu'muzun hasretten sararmış topraklarına umut verme adına, büyük bir hızla yayılıyor. Bu kurumlar görevlerini fazlasıyla yapmaya çalışıyorlar ama bir taraftan cehaleti aşamamış bilinçsiz insanlarımız, öte yandan arsa yağmacıları, yeşile olan hasretimizi insafsızca engelliyorlar. Daha güzel bir ülkede, daha mutlu insanlar; yeşilin büyüleyici coşkusunda buluşsun istiyorum. Haydi dostlar el ele. Can verelim yeşile 40... Mutluluğun Şifreleri Gerçek Mutluluğa Giden 50 Yol Güzel Sanatlara Yönelin Sanat, sanatçı içindir Şimdi devam ediyor mu, bilmiyorum. Altmışlı yıllarda, Güzel Sanatlar Akademisi ile, Bizim İTÜ Makine Fakültesi öğrencileri arasında, hemen hemen her yıl tekrarlanan geleneksel münazaralar yapılırdı. Aynı konuda iki karşıt görüşten hangisinin daha tutarlı olduğunu kanıtlamak amacıyla, iki takım arasında ve bir jüri önünde yapılan bu tartışmalar hayli heyecanlı geçerdi. Jüriyi ikna eden taraf yarışmayı kazanırdı. Bizim münazaralarımızda konu her yıl hep aynıydı: "Toplumun gelişmesinde fen ve teknik mi, güzel sanatlar mı daha etkilidir?" Doğal olarak biz, "tekniği" savunuyorduk. Bize göre teknik, tekerleğin icadından beri durmaksızın gelişme halindeydi ve her gelişme, ânında faydaya dönüşüyordu. Ayrıca bu gelişmeler; yeni nesiller tarafından kolayca öğrenilerek daha da ilerletiliyordu. Örnek olarak da Einstein'ı gösteriyorduk. Akıllı ve sistemli çalışan bir insanın, ondan öğrenilenleri daha da geliştirebileceğini savunuyorduk. Oysa güzel sanatlar, inişli-çıkışlı bir seyir gösterdiği için ilerleme sağlanamıyordu. Sözgelişi; bir Picasso'nun, bir Beethoven'in sanatına belki de hiçbir zaman ulaşılamayacaktı. Ayrıca güzel sanatlarda, insan için somut bir yarar da yoktu. Karşı tezler ise daha farklıydı. Onlar, olaya insan olma mantığıyla yaklaşıyorlardı. Onlara göre, insan etten ve kemikten ibaret bir varlık değildi. Onun duyguları, özlemleri, daha önemlisi, ruh denilen farklı bir yanı vardı. Güzel sanatlar , insana, gözle görülmeyen moral değerler kazandırıyordu. O değerler olmasa, teknik de fen de bir işe yaramazdı. Makine sizin işinizi kolaylaştırabilir ama iç huzurunuzu sağlayamazdı. Mutluluğa ulaşmanın yolu, güzel sanatlardan geçiyordu. Biz her ne kadar kendi tezimizi savunsak da, içimizden onlara daha çok hak veriyorduk. Çünkü çok iyi biliyorduk ki, bizler birer makine değildik. İnsan, duygu ve düşünceleriyle birlikte, özellikle, heyecanlarıyla yaşar. Güzellikler karşısında heyecan duymak, hayattaki lezzetlerin en yükseğidir. İlham denilen olay, bediî (estetik) bir heyecandır. Ruhun güzelle karşılaşması bir anlamda, güzel sanatlara atılan ilk adımdır. Çünkü o heyecanla birlikte sanat eseri ortaya çıkar. Bize göre sanat, öncelikle sanatçı içindir. Ön yargıları, kurguları ne olursa olsun, o heyecanı kendisi duymuştur. Eserinden doğacak ilk mutluluk ona aittir. Ama her ürünün yan ürünleri, mutlaka vardır ve onlardan sanat da, toplum da nasibini alır. Bizim insanımızın güzel sanatlar konusundaki yorumu, nedense çok farklı. Güzel sanatlara yakınlık, doğrudan mesleklerle ilişkilendirili-yor. Bir mühendisin şiir yazması, bir doktorun ud çalması, bir kasabın resim yapması yadırganıyor. Kaldı ki, güzel sanatlara ilgi duymak, illâ ki bir şeyler yapmak değildir. Önemli olan, bir sanat eseri karşısında duygulanabilmek, o hazzı, o mutluluğu yaşayabilmektir. Bunun için az da olsa, bazı ön bilgilere sahip olmak işimizi kolaylaştıracaktır. Sanatla madde, ilimle şiir, birbirine zıt şeyler olarak algılanmamalıdır. Herkesin sanatçı olması değil ama, hangi meslekten olursa olsun, genel kültür adına da olsa bir şeyler bilmesi gereklidir. Böylelikle, günlük hayatın yorgunluğunu, güzellik heyecanı ile üzerimizden atmak ve yüksek ufuklara kanat açmak, kısacası, mutluluğa ulaşmak mümkün olacaktır. Mutluluğun Şifreleri Gerçek Mutluluğa Giden 50 Yol ...43 Yaşlanmaktan Korkmayın Hayatın en güzel armağanı yaşlılıktır. 2003 yılı, 63 mezunları olan bizler için birbirinden güzel ve neşeli kutlamalarla geçti. İlkinde Makine Fakültesi'ndeydik, ikincisi İTÜ Kampüs'ünde, sonuncusu da, Makine Mühendisleri Odası adına bir otelde gerçekleşti. Buluşmalarda arkadaşlarla tekrar bir araya gelmenin mutluluğunu yaşadık. Ama hepimizin biraz hüzünlü olduğumuz her halimizden belliydi. Meslekte 40 yıl güzeldi de, bu aynı zamanda 40 yıl yaşlanmak demekti. Eskiler, "her yaşın güzelliği ayrıdır" derler. Çünkü insan yıllar boyu kendisiyle yüz yüze olurken çirkin ve sevimsiz bile olsa, kendisini sevmeyi öğreniyor. Hele güzel bir yuvası, eşi ve çocuklarıyla mutlu bir hayatı varsa, bir de iş hayatında başarılı olmuşsa, keyfine diyecek yoktur. Ama aynalar var, fotoğraflar var size hainlik eden, size yaşlandığınızı durmadan hatırlatan... İnsanın kaç türlü yaşı vardır diye düşündünüz mü hiç? Fakülte'deki ilk toplantıda bu konu gündeme gelmişti de, bizim Aydoğan Hoca birkaç örnek vermişti. Daha sonraları üstünü ben tamamladım. Belki sizler de ilâveler yapabilirsiniz. Bu hesaba göre, insanın yedi türlü yaşı var: 1-Gerçek yaşı 2-Nüfus yaşı 3-Söylediği yaşı 4-Göründüğü yaşı 5 -Tıbbî yaşı 6-Zekâ yaşı 7-Hissettiği yaşı Bizim çocukluğumuzda Cumhuriyet de çocuktu. Her şeyde bir acemilik, bir ilk olma zaafı vardı. Elifbadan alfabeye geçilmiş, eğitim sistemimiz yeni yeni oturuyordu. Alfabemize, okumayı kolay sökebilme-miz açısından alınan sözcükler bazen de, "uyu uyu, yat uyu" gibi tembelliği ya da başka düşünceleri çağrıştırabilecek yanlış mesajlar bile verebiliyordu. İşte o yıllarda bize öğretilen, insanların yaşlarıyla ilgili yakıştırmaklar yapılmış bir tekerleme: 10-Fidan 20-Aslan 30-Kaplan 40-Akıl 50-Fikir 60-Ahmak 70-Sağır 80-Kör 90-Tavuk 100-Yumurta, koy çuvala vur duvara Gençler, yaşları ve yaşadıkları süreler gereği deneyimsiz oluyorlar. 1 Bir anlamda, zamanın değerini bilemiyorlar. Her şeyi tozpembe görüyorlar. O kısacık geçmişlerinde fazla zorlukla karşılaşmadıkları için, daha iyimser gözlerle bakıyorlar hayata. Bir anlamda, mutlu yaşıyorlar. Ancak her şey onların zannettikleri gibi gitmeyebiliyor. O zaman varılan sonuç; hüsran! İnsanlar yaşlandıkça, başlarından geçen çeşitli olaylar, geride bıraktıkları acı-tatlı hatıralar, farkına varmadan onlara birbirinden değerli ..45 deneyimler kazandırıyor. Bu ise; onların her türlü sürprizlere hazırlıklı olmalarını sağlıyor. İnişli-çıkışlı durumlardan fazla etkilenmiyorlar. En azından, paniğe kapılmıyorlar. Hele bir de inanç denilen o muhteşem duyguya ulaşabilmişlerse, hiçbir şey fazla korkutmuyor onları. Zaten inanan insan için bu dünyaya bir "geliş", bir de "gidiş" var. Ölüm sadece bir ayrılık onlar için. Sevenlerden, sevilenlerden ayrılmak, onlardan uzak kalmak. Sevgili babacığım hayata veda ettiği zaman, Sedat Amca'nm hafif bir tebessümle söylediği sözler hiç aklımdan çıkmıyor: -Öbür tarafa gitti. ; Yalnızlık hayatın karanlığıdır. Hayatı güzelleştiren dostluklar ve be-' raberliklerdir. Yalnızlığa prim vermekten kaçınmalıyız. Korkuyla ve' kuşkuyla yaşamak, erken yaşlanmaktır. Ölümün, er veya geç, herkesin başına gelecek bir gerçek olduğunu kabul ettiğimizde ve ecelin ne olduğunu anladığımızda, hayata daha başka gözlerle bakabiliriz. Yaşadığımız her saniyenin değerini bilerek, her nefesten ayrı tatlar alarak mutluluğa ulaşabiliriz. Gençler ümitle, ihtiyarlar hatıralarla yaşar... 46... Mutluluğun Şifreleri Tecrübeye Saygılı Olun Tecrübe, yapılan hataların bileşkesidir. Adamın biri, gecenin bir vaktinde, yarı uykulu, yarı uyanık vaziyette, kitap okuyormuş. Öyle bir yere gelmiş ki, pür dikkat kesilmiş. O-kuduğu bölümde, o günün diliyle aynen şöyle yazıyormuş: "Her kim ki, alnı basık, burnu sivri, kulakları sarkık, sakalı bir tutamdan uzun ola, ol kişi aptal ola." Adamcağız, hemen kitabı bırakıp aynaya koşmuş. Cılız yanan kandilin loş ışığında, kendini seyre koyulmuş. Kitaptaki tarifin hayret e-dilecek derecede kendisine uyduğunu görmüş. Ne yapıp edip, bu kötü durumdan kurtulmalıyım diye çareler aramaya başlamış. Bir yol bulmakta da gecikmemiş. Çünkü bakmış ve görmüş ki, bütün bedensel özellikleri doğuştan olduğu için değiştirmesi mümkün değilmiş a-ma sakalıyla pekâlâ oynayabilirmiş. Adamcağız, bulduğu dahiyane(!) çözümden son derece mutlu, hemen bir makas aramaya başlamış. Fakat ne kadar aradıysa da makası bulamamış. Bu işi gizli yapması gerektiğinden, kimseyi uyandırmak istememiş. Tam o sırada bir bıçak ilişmiş gözüne. Hemen işe koyulmuş. Fakat ne yazık, bu iş bıçakla olmuyormuş. Akıllı bir adam için çareler tükenir mi? Bu sefer de başka bir yol denemeye karar vermiş. Bir eliyle sakalının üst kısmım kavrayıp altını yakacak, ateş yukarıya çıkınca da öteki eliyle söndürecekmiş. Akılsız başın cezasını her zaman ayaklar çekmez ya; önce elleri, sonra bütün yüzü yanıvermiş. Gerçek Mutluluğa Giden 50 Yol ...47 Adamcağız acılar içinde kıvranmasına rağmen ilaca değil kitaba koşmuş, ilgili sayfayı açıp kocaman kocaman harflerle bir not düşmüş: "Tecrübeyle sabittir." Gençliğimde okuduğum bu hikâye, yakıştırma da olsa, çok düşündürücü gelmişti bana. Tecrübenin, bu arada zekânın ve aklın önemini bir daha kavramama vesile olmuştu. İnsanın, daha çocukken kızgın sobaya dokunarak başlayan deneyimleri, acı ve tatlı sonuçlarıyla öylesine bir değerler silsilesi oluşturuyor ki, içinde koca bir hayat var. İçinde, daha sonraki dönemlerin davranış biçimlerini düzenleyen çok önemli ilkeler var. Sonra bu ilkeler, birikerek ve ulus bazında benimsenerek, deyimleri ve atasözlerini oluşturuyor. Atasözlerinde ise, bir ulusun karakteri, ilkeleri ve kültürü ortaya çıkıyor. Hani bazen, bindiğiniz aracın sürücüsünün deneyimi konusunda e-min olana kadar tedirgin olursunuz ya; insanların tecrübelerine değer vermek de farklı değil. Emin olmadan teslim olmaktan yana değiliz elbette. Ölçüp biçip, ondan sonra teslim olmalıyız. Yoksa her seferinde bir tarafa savrulur, zarar ve hüsrana uğrarız. Tecrübelerden ibret almayan, başarıya ulaşamaz. İnsanın, gelişmesini tamamlaması ve sürekli mutlu olabilmesi için, kendisinden önce yaşanan acı ve tatlı olayların özümsenmesiyle günümüze kadar gelen deneyimlere ihtiyacı var. Tecrübeye gerek olmasaydı eğer, okullara ihtiyaç kalır mıydı? Öğretmenlik mesleğine de lüzum kalmazdı. O zaman kitaplar olmazdı, çünkü onun için de tecrübe gerekiyor. 48... Mutluluğun Şifreleri Gerçek Mutluluğa Giden 50 Yol ...49 Sorumluluk Almaktan Kaçınmayın Cesaretsiz bezirgan, ne kâr eder ne ziyan Risk almak, sonradan doğabilecek tehlikeleri önceden göze almak demektir. Belki çoğumuz farkına bile varmayız ama aslında ömrümüz boyunca risk alarak yaşarız. İlk riski anne ve babalarımız, bizim doğmamızı arzuladıkları anda almışlardır. O niyetle birlikte, baba adayları büyük sorumluluklar yüklenmiş, annelik coşkusunu yaşayan yüce varlıklar ise ölümü çoktan göze almışlardır. Özellikle hamilelik dönemi, akla gelmedik risklerle kuşatılmıştır. Artık her hareket tehlikeli, her davranış doğacak çocuğu bütün hayatı boyunca etkileyebilecek a-rızalara yol açabilir niteliktedir. Sonuç olarak; "çocuğun var mı, derdin var" misali, ömür boyu sürecek riskler vardır anne ve baba için. Dünyaya gelişimizden itibaren de bizim kendi risk maratonumuz başlar. O öyle bir koşuşmacadır ki, ömrümüzün sonuna kadar sürer. "Risk almayan risk alır" derler. Çünkü, mutlaka olmasını istediğiniz bir şey için karar verdiğiniz anda, elinizi taşın altına koyuyorsunuz demektir. Artık o kararın doğurabileceği her türlü riskle karşı karşıyası-nız. Risk almaktan kaçmsaydık eğer, birçok arzumuz ve ümitlerimiz, daha başlamadan sönüp giderdi. Denemek, başarısızlığa ve hayal kırıklığına açık olmak demektir. Birilerine dost eli uzatmak bile, elinizin boşta kalması riskini taşır. Sevmek, sevilmemeyi göze almaktır. Tek taraflı sevgiyi, ayrılığı, üzüntüyü, hatta yıkılmayı baştan kabullenmektir. Ağlamanız duygusallığınızı, gülmeniz aptal zannedilmenizi, umut etmeniz acı çekmenizi berabe- inde getirebilir. Hatta, sokakta yürümeniz bile akla gelmeyecek riskler taşır. Ayağınız kayabilir, yeni açılmış ve önlem alınmamış bir çu-curda bulabilirsiniz kendinizi. En basiti, başınıza bir saksı düşebilir. Cısmetinizde(!) varsa, karada bile olsanız, size bir uçak, hatta bir ge-ni bile çarpabilir. Bu kadar tehlikelerle dolu bir Dünya'da, yaşadığı-ııza göre; mutluluğumuz için de bazı riskleri göze almalıyız. Tabiatta her şey bir denge içindedir. Başarı ve mutluluk, bir tahterevallinin aşağıda kalan koluna yerleştirilmiştir. Öbür tarafa gönlünü-;ü, emeğinizi koyarken, riskinizi de eklemezseniz, o güzellikleri yuka-"îya kaldıramazsınız. Her şeyin kolay tutulabilen kulpu yoktur. Nasıl d, bir ağırlığı kaldırabilmek için elimizi en alta koyuyorsak, isteklerinize ulaşmak için de benzer şekilde davranmamız gerekiyor. Cephedeki asker, siperden başını çıkarmasa da risk altındadır. Ama risk alıp fleriye atılmadığı sürece savaşı kazanma şansı yoktur. Nazım Hik-let'in Karayılan'ı gibi düşünmeden, o yalın gerçeği fark etmeden bir yerlere varılamıyor. Mutsuz insanlar mahallesi; yüreksiz, cesaretsiz ve en acısı, ne istediğini bilmeyen zavallılarla meskûndur. Hayat, maddi ve manevi yönleriyle her gün biraz daha gelişmekse eğer, o semtin insanları kendilerini o kenar mahallelerde ikamete daha baştan mahkûm etmişlerdir. )ysa insan, sadece etten ve kemikten ibaret değildir. Onun yüreği, gönlü ve hepsinden önemlisi, bir ruhu vardır. Bir anlamda varlığının temel nedeni olan Yüce Allah'ın temsilcisidir. Elbette, yaratılışına uygun davranışlar içinde olmalıdır. 50... Mutluluğun Şifreleri Gerçek Mutluluğa Giden 50 Yol ...51 Hatalardan Kaçının Silginiz kaleminizden önce bitiyorsa yanlışına çok demektir. J. Jenkins Yıllar önce elime bir silgi geçmişti. Şu bildiğimiz silgilerden. Hanı, kurşun kalemle bir şeyler karalarken yaptığımız hataları yok etmek i-çin kullandığımız prizmatik lastik parçası var ya, işte ondan. Ama o silgi gördüklerimden çok farklıydı. Bizim kullandıklarımızdan en az, beş-altı kat büyüktü. Şimdi ismini hatırlamadığım bir firmanın promosyonuydu ve iki tarafında da hayli düşündürücü, ilginç bir yazı vardı: "Büyük hatalar için" Silgi deyip geçmeyin. Çünkü bütün silgiler bizim hatalarımızı yok etmek için çalışır. Üstelik, bu hizmeti yaparken eriyip yok olmayı göze alırlar. Aynen, bizleri hatalarımızdan arındırmak için kendilerini feda eden anne ve babalarımız gibi... Orhan Gencebay'm, yıllar önce insanımıza arabeski sevdiren bir parçası vardı: "Hatasız kul olmaz, hatamla sev beni." Hatasız kul olmaz ama öyle hatalar da vardır ki, onları silecek silgi bulamazsınız. Hatasızlık yalnızca Yüce Allah'a mahsustur. Elbette hatalarımız olacak. Önemli olan, elden geldiğince dikkatli davranmak, aynı hatalara tekrar düşmemektir. Bazı küçük hataların bizi bu konuda eğittiği de söylenebilir. Yeter ki, o hatalardan gerekli dersleri çıkarabilelim. Hayatımızın her döneminde değişik hatalar yapıyoruz. Dil sürçme- leri, yanlış hareketler, şakanın dozunu kaçırmalar, boşboğazlık dediği-aiz gereksiz konuşmalar, hepsi de bizim için hata tuzaklarıdır. Üstelik ler hata, anında kötü sonuçlar doğurmuyor. O zaman da asıl tehlike -er başlıyor ve bize ders alma fırsatı çıkmıyor. Özellikle yeni araç kul-anmaya başlayanlar, ufak hatalar yaptıkça deneyim kazanarak ustala-şabiliyor, ileride başlarına gelebilecek büyük hatalardan korunmuş o-uyorlar. Dil sürçmelerini ve yaptığımız ani çıkışları, farklı yorumlayanlar da /ar. Onlara göre bu kusurlar, daha önceden kurguladığımız düşüncellerimizin kontrolsüz bir ânımızda ortaya çıkması anlamına geliyor ki, 3U konuda daha dikkatli olmak gerekiyor. Çünkü böyle durumlarda Dİr bakıma, bizim kötü niyetlerimiz açığa çıkmış oluyor. Her hata, kendimize veya başkalarına, ama mutlaka birilerine, ü-^üntü getiriyor. Her hatayı özür silgisiyle sikmiyorsunuz. Üstelik, özür dilemenin de usulü, erkânı var. Bazen üzgün bir bakış, bir lisan-ı hâl savayı yumuşatabilirken, bazen susmak ve telafiyi, tedaviyi ileriye bırakmak daha uygun olabiliyor. Acımasız bir dünyada yaşıyoruz. Herkes başarı peşinde koşuyor. Bu jğurda her yol mubah sayılıyor. Çoğu insan da, işin kolayına kaçmayı yeğliyor. Çalışıp emek ve gönül vermek yerine, sizin hatalarınıza bel sağlanıyor. Emeğin, alın terinin getirdiği mutluluğun tadı, ne yazıktır ci, herkes tarafından bilinemiyor. HATA Her işin, her eylemin tartılması gerekir Bir söz söyleyeceksen, boğaz tam dokuz boğum Marifet özür değil, hataya düşmemektir Böyle gider diyorsan, kaybedersin çocuğum 52... Mutluluğun Şifreleri Gerçek Mutluluğa Giden 50 Yol ...53 Güven Duygusunu Yakalayın Güven duygusu, mutluluk yolunun en önemli taşıdır. insanlar, özellikle gelişmemiş toplumlarda, hayatlarının önemli bir bölümünü kendilerini güvenceye almak için harcarlar. Çünkü, güven olmayan yerde rahat, huzur ve mutluluk olmaz. Kendisini güvende hissetmeyen insan, parası, serveti; ne kadar artısı olursa olsun, gerçek mutluluğa ulaşamaz. Mutluluk, bir anlamda rahatlamadır ve o huzuru sağlayacak tek etmen de güven duygusudur. Geçen yıl çıktığımız Karadeniz sahillerini kapsayan gemi turuna, Rusya'nın tatil beldesi Soçi'den başlamıştık. Görülecek yerlerin çoğu, oteller ve sanatoryum ağırlıklı şifa merkezleriydi. Bu arada, saray yavrusuna benzer değişik bir bina gördük. Denizden biraz uzakta, güzel manzaralı bir tepe üzerinde inşa edilmiş bu bina, çocukluk yıllarımızın en çok korkulan ve en çok konuşulan diktatörü olarak anılan Sta-lin'in, onların dilinde; "daça" denilen yazlık eviydi. Bize rehberlik e-den Rus hanım, bir şeye dikkatimizi çekmişti. Bahçede türlü, ağaçlar ve çiçekler vardı ama bir tek çeşme bile yoktu. Nedenini öğrendiğimizde ise hayli yadırgamıştık: Musluklar açık bırakılırsa, akan suyun şırıltısı, ayak seslerini bastırır ve duyulmasını önlermiş. Yani, Stâlirie karşı yapılabilecek bir suikastın önceden fark edilmesi mümkün olmazmış. Atalarımız, "korku dağları bekler" diye boşuna söylememişler. Güven duygusu, öteden beri insanlığın dayandığı bir temel olgudur. En büyük uygarlıklar, en güçlü imparatorluklar hep güven yamacında yeşermiştir. İnsan güvenmek ister. Eşine, ailesine, dostlarına, çevresi- !:ne, ulusuna ve nihayet bütün insanlara karşı rahatlamak, o güzel duyguyu tatmak ister. O duygu, biraz da sosyal olmanın bir sonucudur. Kendine yeterli olmadığının bilincine varmaktır. Başkalarına muhtaç olduğunun dolaylı yoldan itirafıdır. Önemli bir sınavı olan öğrenci, bilgilerine yeterince güvenemiyor-sa, o geceyi uykusuz geçirir ve daha da başarısız olur. Canını güvende hissetmeyen insanın uykusu ise tilki uykusu gibidir. Bir gözü hep aralıktır. Gözü arkada olanın huzuru olamaz. Güven duygusuna ulaşmanın en kestirme yolu ise tedbirli olmaktan geçer. Ancak o zaman evhamlardan kurtulmak mümkün olur. Eskiler, "tedbirde kusur etme, takdire karışma" diye boşuna dememişler. Bizlere düşen, gerekli önlemleri yerinde ve zamanında almak, sonrasını bizi yaratan Yüce Allah'a bırakmaktır. Şehirden uzakta, çiftliklerinde yaşayan yaşlı bir çift, kendilerine yardımcı olacak eleman ararlar. Gelenlerin içindeki bir gencin, özelliklerini anlatırken söylediği; "rüzgâr estiğinde dahi rahat uyuyabilirim" sözlerinden pek bir şey anlamasalar da, başka yönleri hoşlarına gittiği için onunla anlaşırlar. - Birkaç gün sonra bir gece, fırtınayla uyanan çiftlik sahipleri etrafı kontrol ettiklerinde pencere ve kapılardaki kepenklerin sıkıca kapatılıp, kancalarının yerlerine takıldığını, şöminenin yanma kalın ağaç kütüklerinin dizildiğini, traktörün garaja çekildiğini, ahır kapısının kapalı olduğunu, hayvanların sakin olduklarını ve her şeyin yerli yerinde durduğunu görürler. Genç adam da, biraz ilerideki kulübesinde huzurlu bir şekilde uyumaktadır. İşte o zaman, "rüzgâr estiğinde dahi uyuyabilirim" sözünün ne demek olduğunu anlarlar. Acaba bunu, hangimiz gerçekten yaşamımızda uyguluyoruz. Korku ve ku§kuyla yaşamak, erken yaşlanmaktır. 54... Mutluluğun Şifreleri f Gerçek Mutluluğa Giden 50 Yol ...55 Danışmaktan Çekinmeyin İstişare sünnettir, müsteşar mümtaz gerek. Bilemediğimiz konularda birilerine danışmamız, peygamberimizin, önemli bir tavsiyesidir. Ama, onun da önemli bir şartı var: Danışılan kişi seçkin olacak. Hani, halk arasında "bir bilene soralım" derler ya, işte öyle... İnsanın, her konuda yeterli bilgi ve deneyime sahip olması mümkün değildir. Tecrübelerle varılabilecek çözümler, hem sınırlı, hem de uzun zaman gerektirir. Oysa insan, daha doğar doğmaz bazı seçimlerle, karar verme zorunluluğuyla karşı karşıyadır. O konuda kendisine bir yol seçmek için, yıllar sonra edinebileceği deneyimleri bekleyemez. "Soran dağları aşmış, sormayan düz yolda şaşmış." atasözü boşuna söylenmemiş. Ama sormadan sormaya da fark var. Soru vardır, karşı tarafa saygıyla iletilir; soru vardır, sorulana emir gibi gelir. Bazı soruların içinde bulmacalar gizlidir. Bazı sorular da vardır, hakaret kokar, insanı çileden çıkarır. Adamın biri, bir kasabadan diğerine yaya olarak gidiyormuş. Hava alabildiğine sıcak, güneş gözleri açamayacak kadar parlak, sırtındaki yük de oldukça ağırmış. Yorgun argın yürürken, yolun kenarında duran bir adama rastlamış. Selam verdikten sonra, sormuş: -Hemşerim, filan kasabaya ne kadar zamanda varabilirim? -Yürü bakalım. -Beyim, sana kibarca bir soru sordum, verdiğin cevaba bak. -Yürü dedik ya kardeşim! -Bak, yine aynı şeyi söylüyorsun. -Sen hele bir yürü de yürüyüşünü görelim. O zaman, kasabaya ne kadar zamanda varacağım söyleriz. Bütün mesele, soruyu güzel sormakta. Çünkü sadece sorulanın, danışılanın bilgili olması yetmiyor. Sorunun da anlaşılır olması gerekiyor. Neyi bilmek istediğinizi tam olarak vurgulamanız gerekiyor. Aksi halde hiçbir sonuca ulaşamazsınız. Önemli olan, soruları akıllıca ve iyi niyetle sormaktır. Yaralamadan, yara almadan, öğrenmek istediğiniz ne ise onu gündeme getirmektir. Bilmeliyiz ki sorulan soru, soranın seviyesini de ortaya çıkarır. Sormayı bir eksiklik gibi görmek de doğru değildir. Aczimizi ortaya çıkarır korkusuyla sormayı göze alamazsak e-ğer, kaybeden biz oluruz. Üniversite yıllarında, değişik fabrikalarda altışar haftalık yaz stajları yapardık. Ben o stajlarda, daha çok bilgi edinmenin kolay bir yolunu bulmuştum. İlk günden itibaren, ustalardan birine yanaşıp yardım istiyordum. Hepsine yaklaşma tarzım, hemen hemen aynıydı. "Usta-cığım" diyordum. "Bizler üniversitede okuyoruz. Okulu bitirince mühendis olacağız ama, özellikle pratik yönünden eksiklerimiz çok. Sizler hayat üniversitesini bitirmişsiniz. İşinizin ehli olmuşsunuz. Bize ne kadar yardımcı olursanız, derslerde teorik olarak okuduklarımızı daha bir pişiririz." Bu sözler karşı tarafı hem onurlandırıyor, hem de özverili hâle getiriyordu. Gerçekten iyi şeyler öğreniyorduk. Bu davranışta geç kaldığımız da oluyordu. O zaman onlar önce davranıp soru yağmuruna tutarak, bizim aczimizi ortaya çıkarmaya çalışıyorlardı. Hiç unutmuyorum; 62 yazında Almanya'da staja başladığım ilk günde "Meister"lerin soru yağmuruna tutulmuştum. Aslında, onlara o fırsatı kolay kolay vermezdim ama Almanca konuşmakta zorlandığım için ilk hamleyi onlar yapmışlardı. İyi ki, ya da iyi değil ki, bizde daha çok teorik bilgiler öğretilir, o yüzden pek sıkıntı çekmemiştim. Aynca, bir şeyi de fark etmiştim o sorularda; onlar beni değil, bir anlamda ülkemi sınıyorlardı. Keşkeleri yaşamamanın en güzel yolu danışmaktır. 56... Mutluluğun Şifreleri Gerçek Mutluluğa Giden 50 Yol ...57 Alçakgönüllü Olun Toprak gibi sade ol, alçakgönüllülükte... Mevlâna Mutluluğu gerçekten yakalamak istiyorsak eğer; kibirden, gururdan, gösterişten bir an önce kurtulmalıyız. Birçok insan, hayatının büyük bölümünü olduğundan farklı görünebilmek için heba edermiş. Olduğumuz gibi görünmekten çekinmemeliyiz, ya da bir gayret gösterip, görünmek istediğimiz gibi olmalıyız. Iki-üç yıl kadar önce, ilginç bir olay yaşadım. Satış firmamızı yöneten yeğenlerden biriyle, distribütörleri oldukları ithal ürünün bayilik şartlarını görüşmek üzere, büyük bir firma sahibiyle görüşmeye gitmiştik. Kendisi, bir süre çalışıp işimi kurmam nedeniyle ayrıldığım şirkette, benden sonra görev yapmıştı. Bir şekilde onunla tanıştığımı bildikleri için, yeğenlerim benden yardım istemişlerdi. ikramlarla birlikte konuşmalara başlamış ama esas konuya girmemiştik. Şirket sahibi arkadaş yeğenime, "Gazanfer Ağabey benim us-tamdır" deyince doğrusu bu ya, çok şaşırmıştım. Çünkü biz ikimiz, o şirkette hiçbir zaman birlikte olmamıştık. Daha sonraları da sadece, o da bizim onların başka ürünlerine ihtiyacımız olduğunda, birkaç telefon konuşması yapmıştık. Bir defasında da yurt dışından uçakla dönerken, tesadüfen koridorun iki yanında oturmuştuk. Hatta ben pek fark edememiş olacağım ki, o kendisini tanıtmıştı. Bizim şaşkınlığımızı daha fazla uzatmak istemeyen o "alçakgönüllü" insan, anlatmaya başladı. -Ben aslında o şirkete daha sonra girmiştim, Gazanfer diye birini hiç tanımıyordum. Baş mühendisimiz, bir işle ilgili olarak teklif hazırlamamı istemişti. Henüz yeni olduğum için, daha önce yapılmış bir işin dosyasından yararlanabileceğimi söylemişti. O dosyayı alıp baktığımda, Gazanfer Sanlıtop ismini gördüm. Dosya çok güzel hazırlanmış olduğu için epeyce yararlandım. Daha sonra başka bir görevle birlikte, başka bir dosyaya bakmam öneriliııce hemen o dosyayı hazırlayanın kim olduğunu merak ettim. İsim yine aynıydı. Ondan sonraki işlerde kimselere sormadan nereye bakacağımı biliyordum. Bu nedenle, Gazanfer Ağabey benim ustamdır diyorum. Duyduklarımdan o kadar etkilenmiştim ki, ne diyeceğimi bilemiyordum. Bizimkinden çok daha büyük ve ülke çapında tanınmış bir firmanın başındaki o âlicenap insana saygı duydum. Genellikle o durumlarda birçokları gocunup, konuyu kapatmayı tercih ederler. Bu tarz konuşmaları kendileri için bir zül, bir ayıp sayarlar, içimden, "işte" dedim; "alçakgönüllülük bu olmalı" Sonra bir daha düşündüm ve o arkadaşın başarı basamaklarını bu kadar hızlı tırmanışmdaki gerçek sırrı buldum. . Şirazlı Sadi, ünlü kitabı Bostan'da bu konuyu şöyle özetliyor: "Büyümek istersen küçülmelisin kendi gözünde. Yücelik damına tevazu i-le çıkılır. Meyveli ağacın dalı yere eğilir. Akıllı insanlar alçakgönüllü olur." Her türlü aşağılama ve kendini büyük görme, somut âlemin depremidir. 56... Mutluluğun Şifreleri Gerçek Mutluluğa Giden SO Yol ...57 Alçakgönüllü Olun Toprak gibi sade ol, alçakgönüllülükte... Mevlâna Mutluluğu gerçekten yakalamak istiyorsak eğer; kibirden, gururdan, gösterişten bir an önce kurtulmalıyız. Birçok insan, hayatının büyük bölümünü olduğundan farklı görünebilmek için heba edermiş. Olduğumuz gibi görünmekten çekinmemeliyiz, ya da bir gayret gösterip, görünmek istediğimiz gibi olmalıyız. İki-üç yıl kadar önce, ilginç bir olay yaşadım. Satış firmamızı yöneten yeğenlerden biriyle, distribütörleri oldukları ithal ürünün bayilik şartlarını görüşmek üzere, büyük bir firma sahibiyle görüşmeye gitmiştik. Kendisi, bir süre çalışıp işimi kurmam nedeniyle ayrıldığım şirkette, benden sonra görev yapmıştı. Bir şekilde onunla tanıştığımı bildikleri için, yeğenlerim benden yardım istemişlerdi. ikramlarla birlikte konuşmalara başlamış ama esas konuya girmemiştik. Şirket sahibi arkadaş yeğenime, "Gazanfer Ağabey benim us-tamdır" deyince doğrusu bu ya, çok şaşırmıştım. Çünkü biz ikimiz, o şirkette hiçbir zaman birlikte olmamıştık. Daha sonraları da sadece, o da bizim onların başka ürünlerine ihtiyacımız olduğunda, birkaç telefon konuşması yapmıştık. Bir defasında da yurt dışından uçakla dönerken, tesadüfen koridorun iki yanında oturmuştuk. Hatta ben pek fark edememiş olacağım ki, o kendisini tanıtmıştı. Bizim şaşkınlığımızı daha fazla uzatmak istemeyen o "alçakgönüllü" insan, anlatmaya başladı. -Ben aslında o şirkete daha sonra girmiştim. Gazanfer diye birini hiç tanımıyordum. Baş mühendisimiz, bir işle ilgili olarak teklif hazırlamamı istemişti. Henüz yeni olduğum için, daha önce yapılmış bir işin dosyasından yararlanabileceğimi söylemişti. O dosyayı alıp baktığımda, Gazanfer Sanlıtop ismini gördüm. Dosya çok güzel hazırlanmış olduğu için epeyce yararlandım. Daha sonra başka bir görevle birlikte, başka bir dosyaya bakmam önerilince hemen o dosyayı hazırlayanın kim olduğunu merak ettim. İsim yine aynıydı. Ondan sonraki işlerde kimselere sormadan nereye bakacağımı biliyordum. Bu nedenle, Gazanfer Ağabey benim ustamdır diyorum. Duyduklarımdan o kadar etkilenmiştim ki, ne diyeceğimi bilemiyordum. Bizimkinden çok daha büyük ve ülke çapında tanınmış bir firmanın başındaki o âlicenap insana saygı duydum. Genellikle o durumlarda birçokları gocunup, konuyu kapatmayı tercih ederler. Bu tarz konuşmaları kendileri için bir zül, bir ayıp sayarlar, içimden, "işte" dedim; "alçakgönüllülük bu olmalı" Sonra bir daha düşündüm ve o arkadaşın başarı basamaklarım bu kadar hızlı tırmanışındaki gerçek sırrı buldum. . Şirazlı Sadi, ünlü kitabı Bostan'da bu konuyu şöyle özetliyor: "Büyümek istersen küçülmelisin kendi gözünde. Yücelik damına tevazu i-le çıkılır. Meyveli ağacın dalı yere eğilir. Akıllı insanlar alçakgönüllü olur." Her türlü aşağılama ve kendini büyük görme, somut âlemin depremidir. 58... Mutluluğun Şifreleri Gerçek Mutluluğa Giden 50 Yol ...59 Olumlu Düşünün ¦/ sık sık tekrarlarsanız, o sizin için dua olur. Bir şeyi Son zamanlarda moda olan bir düşünce tarzı var. Yabancılar buna; NLP, yani "Neuro Lenguistic Programming" diyorlar. Türkçe anlatımıyla: "Sinir Dili Programlaması." Bana, "Olumlu Düşünme Sanatı" demek daha anlamlı geliyor. Bizim zamanımızda "iyimser" ve "kötümser" yerine "nikbin" ve "bedbin" denilirdi. Hiç unutmuyorum; bu konuda bir yazı okuduktan sonra, hemen denemiştim öğrendiklerimi. Sevgili babacığım oldukça bedbin bir insandı. Nedense hep yaptıklarıyla mutlu olmak yerine, yapamadıklarına üzülürdü. Bir su bardağını yarıya kadar suyla doldurup, sormuştum ona: -Babacığım, ne görüyorsun? -Bardak ¦ -Ne durumda? -Yarısı boş. "Burada Sevgi Var" isimli kitabımda bu konuyu işlemiştim. İnsanın her düşünüşünde bilinçaltına birtakım sinyaller gönderdiğini, bilinçaltının, o uyurken bile görevini yaptığını yazmıştım, iyimser insanın bu olaydan kârlı çıkacağı görüşünü dile getirmiştim. Sinir Dili Prog-ramlayıcıları da benzer fikirleri savunuyorlar. Ayrıca onlar, herhangi bir konuda uğranılan başarısızlığı bile deneyim olarak kabul edecek kadar iyimser düşünüyorlar. I Thomas Edison hakkında bir hikâye anlatılır. 9999 kere denedikten (sonra kusursuz ampulü keşfedemeyince biri sorar: -On bininci başarısızlığı da göze alacak mısınız? O da cevap verir: -Başarısız olmadım, yalnızca ampulü keşfetmeyen bir yol daha bul-! dum. Başarısızlık yalnızca, bir işe tekrar daha akıllı bir şekilde başlama fırsatıdır. Yenilgiyi, planlarınızın sağlam olmadığına bir işaret olarak kabul etmelisiniz. Planları yeniden kurup, yeniden hedeflediğiniz noktaya doğru yol almalısınız. Başarıya giden yolda karşınıza çıkabilecek zorluklan, olağan şeylerden saymalısınız. Eskiler, "bir musibet bin nasihatten iyidir" derken bir anlamda olumlu düşünmeyi önermek istemişler. Her şeyi hayra yormaktan daha etkileyici bir rahatlama olamaz. Bakış açısı da çok önemlidir. Her zorluğun, mutlaka bir kolay yönü vardır. Önemli olan olumlu yönü yakalamaktır. Olumlu düşünmenin yolu, kendinizle barışık olmaktan geçer. O zaman olumlu tutumları geliştirmeniz, olumsuz tutumları ise eleyip atmanız kolaylaşacaktır. Olumlu düşüncede motivasyonun önemi çok büyüktür. Her sabah uyandığınızda, o günü daha olumlu bir şekilde kullanacağınıza kendinizi inandırırsanız, huzura ve mutluluğa ulaşmanız da kolaylaşır. U-nutmaym ki, kendi içinde huzurlu olan, çevresiyle de huzurlu olur. 60... Mutluluğun Şifreleri Her Şeyi İyiye Yorun Gerçek değişim, kimi eski şeyleri farklı görmeye başlamaktır. Richard Wilkins Çeşitli mesleklerden ilim adamları, bir araştırma sırasında yağmura tutulup bir kır evine sığınırlar. Ev sahibinin bir ara dışarıya çıkmasından yararlanıp, yerden bir metre kadar yukarıda, taşların üzerine yer-. leştirilmiş olan soba üzerine yorumda bulunmaya başlarlar. Kimyacı: Adam, sobayı yükselterek aktivasyon enerjisini düşürmüş, böylece daha kolay yakmayı amaçlamış. Fizikçi: Adam, sobayı yükselterek konveksiyon yoluyla, odanın daha kısa sürede ısınmasını sağlamak istemiş. Jeolog: Burası deprem bölgesinde olduğundan, herhangi bir sarsıntıda, sobanın taşların üzerine devrilmesini sağlayarak yangın çıkmasını önlemeyi amaçlamış. Matematikçi: Sobayı odanın geometrik merkezine kurarak, odanın düzgün bir şekilde ısınmasını sağlamış. Antropolog: Adam,_ ilkel topluluklarda görülen ateşe tapmanın daha hafif biçimi olan ateşe saygı nedeniyle sobayı yukarı kurmuş. Bu sırada ev sahibi içeri girmiş ve ona, sobanın yukarda olmasının sebebini sormuşlar. Adam gayet sakin bir şekilde cevaplamış: "Boru yetmedi." Yorumlar görecelidir. Herkese göre değişebildiği gibi, şartlara göre Gerçek Mutluluğa Giden 50 Yol ...61 de farklılık gösterebilir. O anda iyimseri oynuyorsamz yorumunuz başka, kötümseri oynuyorsamz başka olur. Duyu organlarımızla elde ettiğimiz bulgular çoğunlukla bizi yanıltır. Elimizi sıcak sudan çıkarıp ılık suya soktuğumuzda soğuk hissi duyarız. Bunun tersi de geçerlidir. Güzel ile çirkin kavramı da böyledir. Bazı yorumlar, özellikle iyimser olan insanı mutluluğa taşıyabilir. Kötümser olanları mutsuzluğu çağırır. Bir de yanlış yorumlar vardır ki, insanı felakete sürükler. Yıllar önce, Akhisar yakınlarında meydana gelen bir trafik kazası i-le ilgili olarak duyduklarım, her hatırlayışta tüylerimi ürpertir. Akşamın ilerleyen saatlerinde, bir motosiklette iki kişi Kırkağac'a doğru i-lerlemektedir. Birden, karşılarında yan yana iki ışık belirir. Sürücü o-lan genç, arkasındakine döner ve şöyle der: -Bak, şu gelen iki motosikletli var ya, aralarından bir geçeceğim, feleklerini şaşıracaklar.... Kamyona çarpan motosikletin arkasında oturan yolcu, günler sonra komadan çıkınca, olayı aynen böyle anlatmış. Hayatta birçok şeyin gidişini durdurmanın elimizde olmadığını çok iyi biliyoruz. Onlar için bir şey yapamayız ama, yine biliyoruz ki, birçok olayı da yanlış yorumlarımızla, kendimiz içinden çıkılamaz hâle getiriyoruz. Her şeyi, en azından ilk önce iyi tarafından ele almalıyız. Birazcık pembe gözlükle bakmaya çalışmalıyız. Yunanlı esir filozof Epiktetos'tan söz etmek istiyorum. Ona göre, her şeyin iki kulpu vardır. Önemli olan, tutmaya yarayan kulptan tutmaktır. Size kötülük eden kardeşinizi ele alırken, kötülük yaptığını değil, kardeşiniz olduğunu öne çıkarmalısınız. KULP Bir bahane ararsan bin bir tane bulursun Çirkin yanından bakıp, her şeye kaş çatılmaz Güzel yönü yakala, yoksa çok yorulursun Her şeyin bir kulpu var, başka yerden tutulmaz i I ¦ ı I < , I i < ] 62... Mutluluğun Şifreleri Gayreti Elden Bırakmayın İki günü bir olan zarardadır. Hadis-i şerif Devrin padişahı, hükümranlığında yaşayan insanların en miskin o-lanlarmı bir araya toplamaya karar vermiş. Fermanlar çıkarılmış, dört bir yana haberler gönderilmiş, adamlar salınmış. Aradan çok geçmeden, ülkenin bütün tembel insanları bir araya getirilmiş. Gerekli elemeler yapıldıktan sonra, en miskin olanlar seçilerek bir binaya yerleştirilmiş. Geri kalanlar, bir şekilde memnun edilerek, memleketlerine gönderilmiş. Sonra yine elemeler başlamış. Maksat içlerinden en tembel olanını bulmakmış. Fakat belli bir sayıdan sonra olay kilitlenmiş. Ne yapsalar, ne etseler, bir türlü sonuca varamamışlar. Bunun üzerine, padişahın emriyle tembelhane yakılmış. Haliyle bir panik başlamış ve çoğu tembel, can havliyle soluğu dışarıda almış. Fakat üç kişi varmış ki, yerlerinden bile kıpırdamamışlar. Yangını umursamadan, minderlerinde yatarken, bir taraftan da kendi kendilerine, sakin sakin konuşuyorlarmış: Birinci adam: "Ortalık da bayağı ısındı. Burnuma yanık kokusu geliyor." İkinci adam: "Ateş yakınıma gelse de sigaramı yaksam." Padişah da bir kenardan onları izliyormuş. Bakmış ki, kimsenin kıpırdamaya niyeti yok, emir vermiş, üçünü de minderleriyle birlikte dı- Gerçek Mutluluğa Giden 50 Yol ...63 şan çıkarmışlar. Bu sefer, üçüncü adam konuşmaya başlamış: "İnsan dediğin kuş misali. Az önce neredeydik, şimdi neredeyiz?..." Yüce Allah, insanı özenerek yaratmış. Onu en gelişmiş makineden çok daha üstün özelliklerle donatmış. Üstelik, sevecen bir yürek ve hepsinden önemlisi, bir "ruh" vermiş. Düşünen, hisseden ve hayal kuran bir varlık olarak halketmiş. Nasıl ki, âtıl vaziyette duran bir makine zaman içinde paslanır ve çürür giderse, bizler de farklı değiliz. Bir şeyler yapmalı, paslanmaktan, çürümekten kendimizi korumalıyız. Zaten, zaman her şeyi hızla eskitiyor. Durup dururken ona yardıma ne gerek var? Her zaman "yeni" kalmanın mutluluğunu yaşayalım. İşleyen demir misali, ışıldayalım. Yüreği paslanmış, hevesleri sönmüş, hayalleri yıkılmış, şimdisi ve geleceği kapkara geceye dönmüş olan insanın yaşaması ile ölmesi arasında ne fark kalır? "Can sıkıntısı, bu âleme aylaklıkla beraber gelmiştir" diyorlar. İş, nakdin; idare, vaktin güzel kullanılması demekmiş. İşini bilene bir gün, üç gün gibiymiş. İşsizlik ve aşırılığın, sağlığımızın en büyük düşmanı olduğundan kimsenin kuşkusu yok. Artık, birçok hastalık meşguliyetle tedavi ediliyor. "Tembellik, o kadar yava§ hareket eder ki; yoksulluk çok geçmeden ona yeti§ir." (Franklin) 64... Mutluluğun Şifreleri İşinizi Severek Yapın : Mutlu olmanın yolu, sevdiğin işi yapmak demek) değil, yapmak zorunda olduğun işi sevmektir. \ Ali Rıza Temel Yüce Allah, her insana ayrı bir yetenek vermiş. İnsan, yaratılışına uygun bir alanda çalışırsa her zaman başarılı olur. Yeteneği dışındaki bir uğraşta ise, olumsuz sonuçlarla karşılaşması kaçınılmazdır. Ama hepimiz biliyor ve kabulleniyoruz ki, hayatta her şey isteğimize göre gelişemiyor. Bazılarına sevinirken, bazılarına üzülebiliyoruz. Özellikle meslek seçme konusunda hedeflerimize ulaşmak, biraz da ülkemizin geri kalmışlığı nedeniyle, oldukça zorlaştı. Gençlerimiz, üniversitelere girebilmek için, maalesef, yarış atları gibi koşmak ve kazanabildikle-riyle yetinmek zorundalar. Aslına bakılırsa, herkesin yeteneğine göre değil de, her isteyenin arzuladığı mesleği seçmesi kolay olsaydı eğer, ülke bazında bütün dengeler bozulurdu. Zor ve ağır işlere hiç heves eden olmaz, herkes popüler meslekleri tercih ederdi. Sonunda devlet, bazı meslekleri mecburi hizmet kabilinden yaptırmak zorunda kalırdı. Sevmediği mesleği seçmek zorunda kalanlar, mutluluk adına elbette zorlanacaklardır. Ama elde olanla yetinmek de, mutluluk adına atılan bir adımdır. Fethiye yakınlarındaki Xantos Harbeleri'nde yapılan kazılarda ortaya çıkarılan bir mabedin duvarlarındaki kitabede, her konuda ders a-İmacak, ibret dolu sözler var. O kitabede yazılanları okuyunca, bazılarının başkalarından alındığı zannına kapılıyorsunuz. Ama tarihe bak- Gerçek Mutluluğa Giden 50 Yol ...65 tığınızda tersini düşünmeye başlıyorsunuz. O zaman, Mevlâna'nm, "gök kubbede söylenmemiş söz yoktur" tezini daha bir benimsiyor insan. Üstelik biraz da, isimsiz olarak alıntı yaptığınız ya da kendi düşüncelerinizden oluşturduğunuz ifadelere, birilerinin çalıntı gözüyle bakmaları tedirginliğinden de sıyrılıyorsunuz. Sonunda, o sözlerin kime ait oldukları değil, yerinde ve zamanında kullanılıp kullanılmadığına bakılması mantığına varıyorsunuz. Aynı elbisenin her giyende farklı durması gibi bir sonuç çıkıyor ortaya. Kitabede, her konuda çok şeyler yazılmış. Biz bu bölüme, meslekle ilgili olan bazı sözleri almakla yetindik. "Seveceğin bir iş seçersen, hayatın boyunca bir an bile çalışmış olmazsın. İşini öyle sev ki, başarıların bedenini ve yüreğini güçlendirirken, verdiklerinle de yepyeni hayatlar başlatmış olacaksın. Yalnız planlarının değil, başarılarının da tadını çıkarmaya çalış. İşin ne kadar küçük olursa olsun, onunla ilgilen. Hayattaki dayanağın odur." Hayatta, sevdiği işte çalışmak kadar insanı mutlu edecek bir şey yoktur. Sevdiği işte çalışma şansı yakalayan insanların daha sağlıklı oldukları da yadsınamaz bir gerçek. Ama hayatta hiçbir şey dört dörtlük değildir. O zaman yapılacak en iyi iş verilen rolü en iyi şekilde oynamaktır. Bu durumu, en kısa anlatımıyla; "ayakkabı boyacısı ol, ama en iyisi ol" şeklinde özetleyebiliriz. Bu konuda, Martin Luther King'in söyledikleri de çok anlamlı: "Eğer sizden sokakları süpürmeniz istenirse, Michelangelo'nun resim yaptığı, Beethoven'in beste yaptığı veya Shakespeare'in şiir yazdığı gibi süpürün. O kadar güzel süpürün ki, gökteki ve yerdeki herkes,. durup, burada işini çok iyi yapan büyük bir çöpçü yaşıyormuş, desin." 66... Geniş Yürekli Olun Herkes kendi ölçüsünün adamıdır. Vaktin birinde, medresede ders veren değerli bir hoca varmış. Yalnız ders saatlerinde değil, bütün boş zamanlarında öğrencileri ile ilgilenir, onların her türlü dertlerini dinler, elinden geldiğince yardımcı o-lurmuş. Onlara lüzum ettiğinde para verip ihtiyaçlarını giderir, bazen de nasihat ederek sıkıntılarını hafifletmeye çalışırmış. Günün birinde, alı al, moru mor bir öğrencisi gelmiş yanma. Daha o sormadan anlatmaya başlamış derdi ne ise. Hoca, her zamanki sakin haliyle öğrencisini dinledikten sonra, ondan bir bardak su, bir miktar tuz ve bir yemek kaşığı istemiş. Önce bardaktaki suya bir kaşık tuz koyup, içmesi için öğrencisine uzatmış. Çocuk, daha ilk yudumda yüzünü buruşturup: -Hocam, su çok tuzlu içemeyeceğim, demiş. Bunun üzerine hoca, bir kaşık tuzu havuza atmasını ve karıştırdıktan sonra o sudan içmesini istemiş. Öğrenci, bu sefer havuz suyu ile doldurduğu aynı bardağı sonuna kadar içip bitirmiş ve hiç de acı olmadığını söylemiş. Hoca, bu olayı şöyle açıklamış: -Evladım, bir kaşık tuz hep aynıdır. Onu acı ya da tatlı yapan bulunduğu ortamın büyüklüğüdür. İşte, göğsü dar olan insanla geniş olanın farkı buradadır. Yüreğinizi ne kadar geniş tutarsanız, dertlere ve acılara tahammülünüz o kadar fazla olur. Hayatta karşılaşacağımız sorunlar ne kadar büyük olursa olsun, ge- Gerçek Mutluluğa Giden 50 Yol ...67 niş bir yürekle direndiğimiz zaman hepsinin üstesinden gelebiliriz. Bütün mesele, olaylara geniş perspektifle bakabilmek, paniğe kapılmadan, aceleye getirmeden, çıkış yolları aramaktır. Küçük bir kamyonete ağır bir insan bindiği vakit onu sallar. Aynı insan, bir "TIR"a binse belli bile olmaz. Bütün mesele kapasite meselesidir. Bu gerçek her konuda kendini gösterir. Zayıf ve çelimsiz insan en ufak bir üşütmede yatağa mahkûm olurken, sağlıklı ve normal yapıdakiler hastalığı çok daha kolay atlatırlar. Dilimizde, kendine güvenen, zorluklardan korkmayan, cesur ve atılgan insanlara "mangal yürekli" diye boşuna denilmemiştir. Bu güzelliğe ulaşabilmek için, sürekli olarak kendimizi eğitmemiz gerekir. Beden ve ruh olarak güçlendiğimiz, bir anlamda yüreğimizi geniş tuttuğumuz orar^da* bütün güçlüklerin üstesinden gelebiliriz. O zaman, olur olmaz sorunlar bizi esir alamaz ve mutluluğumuza gölge düşüremez. Bu durum bir bakıma, bakış açısı olarak da algılanabilir. Karşılaştığımız güçlüklere geniş açıdan bakmayı becerebildiğimiz anda birçok sorunun kendiliğinden eriyip gittiğini görürüz. Dar açıdan baktığımızda" ise başımız dertten kurtulamaz, mutluluğu bir kere daha geri çevirmiş oluruz. 68... Mutluluğun Şifreleri Gerçek Mutluluğa Giden 50 Yol ...69 Mal Mülk Hırsına Kapılmayın Mâl-ü mülke olma mağrur, deme var mı ben gibi Bir muhalif rüzgâr eser, savurur harman gibi Mekki Efendi "Mal da yalan, mülk de yalan. / Var biraz da sen oyalan."- diyen Yunus Emre, mal ve mülkün biz insanlar için birer oyalanma olduğunu, yıllar önce ne güzel ifade etmiş. Hayatta karşılaştığımız anormal davranışların çoğu, insanların servet edinme uğruna verdikleri amansız savaşların birer sonucudur. Bu öyle bir savaştır ki, duru durağı yoktur. Aynen ufacık başlayıp yuvarlandıkça büyüyen bir çığ gibi, durmaksızın büyür. Sonra bu hırs, kazanılan serveti koruma amacına dönüşür ki, artık önünün alınması da imkânsız hâle gelir. İyi amaçlarla kullanılan her artı değer, topluma sağladığı fayda oranında kutsaldır. Mal ve mülkü ellerinde bulunduranlar, bunun bilincine vardıkları anda hem kendileri mutlu olurlar, hem de çevrelerine ümit saçarlar. O güce sahip olanlar, eğer kötü niyetli iseler, patlamaya hazır birer bomba üzerinde oturuyorlar demektir. Oysa dünya malı, huzurlu ve rahat bir ömür sürmek içindir. Ömür insana, mal-mülk biriktirmek için verilmemiştir. iyimser açıdan bakıldığında, zenginlik için de güzel şeyler söylenebilir. Sadi'nin ifadesiyle: "Zengin, yoksulun geliridir, ariflerin kileridir, gezginlerin uğrağıdır." İyi niyetli ve zengin bir insan, başkalarının rahatı için eziyet çeker, sürekli çalışıp didinir. Yanında çalışan insanlara yedirmeden yemez, giydirmeden giymez. . . ¦ ,. Kötümser açıdan bakıldığında ise tablo birden değişir. "Fâzla söz yalansız, fazla mal haramsız olmaz" deyiverir insanoğlu. Kısacası, bir ara yol bulmak hayli zordur bu durumda. Malın ve mülkün, din açısından tarifi hayli ilginç:' Şeriatta : Senin malın senin, benim malım benim. Tasavvufta : Senin malın senin, benimki de senin. Hakikatte : Ne seninki senin, ne benimki benim. Hepsi de Allah'ındır. İhtiyar kimsenin gönlü, iki şeyin sevgisine karşı genç gibi olurmuş: Ömrünün uzaması ve malının çoğalması. Oysa zenginlik, kimsede kalıcı değildir. Tarih boyunca, nice zengin kimseler yoksulluğa düşmüş, nice yoksul kimseler ise zenginleşmiş ve güçlenmiştir. Böylesine kırılgan bir ortamda, büyük hırslara kapılarak, belki de, birilerinin mutsuzluğuna yol açarak zengin! :k savaşı vermek, bir anlamda, hayatı o uğurda harcamak anlamına da gelebilir. Kazanılacak çok daha güzel şeyler olduğunu unutmamalıyız. Hayyam'dan esinlenerek yazdığım bir şiir geliyor aklıma. Bin yıl kadar önce söylenmiş, ama hâlâ taptaze: DEĞMEZ ¦ Hayyam'ca Bütün bu çabaların, nedendir bilinmez-Bir sözüm yok, kamını doyurmak içinse Çoluk çocuğuna üst bas almak içinse Kıyma güzel ömrüne, yırtınmaya değmez Değmez, çok paralı bir adam olmak içinse 70... Mutluluğun Şifreleri Gerçek Mutluluğa Giden 50 Yol ...71 Bilginizi Paylaşın \ Bilgisini paylaşmayan âlim, zalimdir. Konfüçyüs'un çok anlamlı bir sözü var: "Sende bir yumurta var, bende de bir yumurta var. Sen bana bir yumurta verirsen, ben sana bir yumurta verirsem; bende de bir yumurta, şende de bir yumurta olur. Sende bir bilgi var, bende de bir bilgi var. Sen bana bir bilgi verirsen, ben sana bir bilgi verirsem; bende de iki bilgi, sende de iki bilgi olur." Hazreti Peygamber'in, davranışlarını etkileyen esasları açıklarken söylediği sözler, bilginin ve aklın önemini çok güzel anlatıyor: "Bilgi sermayemdir, akıl dinimin esasıdır, arzu bineğimdir, zikir arkadaşımdır, mahremiyet hazinemdir, korku dostumdur, ilim silahımdır, sabır liba-sımdır, kanaat ganimetimdir, açıklık gıdamdır, itaat büyüklüğümdür, mücadele alışkanlığımdır, kalbimin nuru namazımdır." Maddi varlıklar, boşlukta yer kaplayan, görünen ve sayılabilen şeylerdir. En önemlisi de, başkalarına devrederken elden çıkarılan biri-kimlerdir. Verenden alana geçer. Bir anlamda, alanın hanesine artı o-larak eklenirken, verende eksilmeye yol açar. Diğer bir deyişle; taşınır. Bilgi ise kopyalanır. Kopyalandığı yerde aynen kalır. Kısacası, bilgiyi verenin herhangi bir kaybı olmaz. Ayrıca, "öğretirken öğrenmek" bilinen bir gerçektir. Bilgiyi paylaşmayanın kusuru kıskançlıktan ibarettir. Başkası mazerettir. İnsanların bilgilenmelerinde en büyük rolü, öğretmenler oynamaktadır. Çünkü onların her biri, gönüllü ve özverili "bilgi aktarıcılarımız-dır." Üstelik onlar, bizlere sadece bilgi aktarmakla kalmayan, hayata, sevgiye ve mutluluğa giden yolumuzu aydınlatan, elleri öpülesi gönüllülerdir. Sizlerle "öğretmen" başlıklı dörtlüğümü paylaşmak istiyorum: i İlk bilgiler annemden, sonrakiler hep senden Öğrettin ayırmayı, iyiyi kötülerden Okumayı, yazmayı, ileriye bakmayı Öğrettin öğretmenim, bize insan olmayı Bilgiyle, bilimle ve ilimle ilgili olarak söylenmiş ne güzel sözler var: m Hayatta en hakiki mürşit ilimdir. & İnsanın ilim ve edebi, en büyük varlığıdır. Eskimez, çitrü- mez, kaybolmaz. m İlmin başı, cehaletini itiraf etmektir. Sonu da aczini, m Bilgi, en değerli kaynak ve en nitelikli birikimdir, m En utanılacak çıplaklık, bilgisizliktir. m Yararlanılmayan bilgi, kullanılmayan paraya benzer, m Bilgi, bilime; bilim, gerçeğe koşar. Bilim aklın egemenliği' ne, üstün gücüne dayanan gerçeklerin disiplinidir. m 72... ...73 Vermeleri Yarınlara Bırakmayın Bir tebessüm bekleme, karşılık vermek için Sevilmeyi bekleme, birini sevmek için "Schindler'in Listesi" filminin final sahnesini hatırlıyorum. Baş aktörün keşkeleri geliyor gözümün önüne. Yaptığı sayısız güzel işleri u-nutmuş, büyük bir üzüntüyle, yapamadıklarına hayıflanıyordu. Yakasındaki altın rozete bakıp "keşke" diyordu; "bununla şu kadar insanı fırınlarda yanmaktan kurtarsaydım." Arabasına bakınca, çok daha fazla insanı Nazi Kampları'ndan kurtarabileceği düşüncesiyle, üzüntüsü daha da artıyordu. Zamanında veremediği her şeyin keşkelerini yaşıyordu. Zaman hızla akıp gidiyor. İnsan hayatı çok kısa. Hiçbir şeyi geciktirmeye gelmiyor. Bir de bakıyorsunuz, i§ işten geçivermiş. Geç kalmışsınız. Üstelik bu durum, hiç de öyle işe ya da derse geç kalmaya benzemiyor. Çünkü, çoğu gecikmelerin telafisi yok. Yarını yok bu işin. Ne yapacaksak bugünden yapmalıyız. Unutmayalım ki, bugün için geç o-lan, yarın için erkendir. Gülleri düşünün, budandıkça gürleşen. Ağaçları düşünün, budanmayı bekleyen. Ve her bahar yeniden filizlenen, büyüyen. Ama ağaçların, güllerin budama mevsimi vardır. Ancak o zaman budanırlarsa, dallanır, budaklanır, daha gürleşirler. Mevsimi kaçırırsamz eğer, tersine döner her şey. Vermeleri yarınlara bırakmayın. Gün gelir o sakladıklarınız size de yaramaz. İnsanların sıkıntılarına katlanmak, güzel ahlakın belirtisidir. Vermenin ve iyilikte bulunmanın en büyük ödülü, kalbinize verdiği hazdır, mutluluktur. Bu huzuru tatma adına yapılan bencillik bile güzeldir. En güzel dua, dil ile değil, el ile yapılandır. Asıl olan, hayattan yalnızca almak değil, aldıklarınız karşılığında sizin de bir şeyler vermenizdir. Veren, başkasına yardım eden yükselir. Vermeyen, başkasına yük olan alçalır. Önemli olan, açık yüreklilikle ve sevgi ile vermektir. Mutluluk adına bir eylemde bulunmaktır. Verebildiklerimiz kadar insanız. Veremediklerimiz safralarımız. Atalım o fazlalıkları, hafifleyelim biraz. Aslında bilmeliyiz ki, verilen şey eksilmez. Belki de kemikleşen, taşlaşan fazlalıklar, tortular, paslar gider üzerimizden. Geriye kalanlar daha berraktır, daha huzur vericidir. ...75 Haklara Saygılı Olun Hakka saygı duymayanın hakkına saygı duyulmaz. Hac görevi, arife günü sabahın erken saatlerinde Arafat denilen geniş bir alanda toplanmakla başlar. Orada akşama kadar kalınır. O esnada "vakfe" olayı da gerçekleşir .Vakfenin kelime anlamı duruştur. Vakfe esnasında dualar da okunur ama esas olan orada bir süre durmaktır. İnanca göre, Arafat'ta vakfe yapan insan, bütün günahlarından arınmış olur. Bu öyle bir gerçektir ki, şüpheye düşenin dinden çıkabileceği bile söylenir. Ancak bu af olayı, Allah ile kul arasındaki günahlarla sınırlıdır. Kul haklarını ise, bizzat hak sahipleriyle halletmeniz gerekiyor. Tabii ki, haklarını çiğnedikleriniz hâlâ yaşıyorlarsa, onlara u-laşabiliyorsanız ve razı edebiliyorsanız. Günlük hayatta, artan bir şekilde diğer insanlarla ilişki içindeyiz. İş yapıyoruz, alışverişte bulunuyoruz, konuşuyor, görüşüyoruz. Maalesef, ne kadar dikkat edilse de, karşılıklı olarak haksızlık tuzağına düşebiliyoruz. Bizi haksız duruma düşüren, para veya mal gibi maddî şeyler o-labildiği gibi; gönül yarası, dil yarası cinsinden üzüntülere de sebep o-labiliyoruz. İşin kötü yanı, her zaman yaptığımız haksızlıkların farkına da varamıyoruz. Bazen karşı tarafın hâllerinden, bazen de sonradan kendi kendimize yaptığımız hesaplaşmalar sırasında jetonumuz düşüyor. Çoğunlukla da iş işten geçmiş, mutluluk denilen o muhteşem güzellik darbe almış oluyor. Kendimizi borçlu hissettiğimiz bir hesabı, öteki âleme bıraktığımızın bilincine varmak ne acı. Sel sulanna kapılmış bir yakınınızı kurtarmak için tuttuğunuz elbisesinin sıyrılıp elinizde kaldığını düşünün. Gidenin ardından çaresiz hâlde baktığınızı hayal edin. Onunla giden, elde etmek için uğruna savaşlar verdiğiniz mutlulu-ğunuzdur. Önemli olan, o durumlara düşmemektir. Tedbirli davranmaktır. Bu ise, iyi niyetli, sabırlı ve özverili olmayı gerektirir. Kul hakkından korkan esnafımız, tartı yaparken kefeye fazladan bir şeyler koyar ve "bu da benden cabası" der. O fazlalık, bir anlamda, tedbirdir. Bazısı da, daha ağır çeksin diye, kefenin akma bir şeyler yapıştı-nr. Ne yazık ki o zavallı insan, yakınını daha baştan sele bırakmıştır. Burada "Hak ve İnsan" şiirimi sunmak istiyorum: Bir tutku, bir başka hırs, harcımızda var olan, Bereketi toprağın, işlendikçe çoğalan Eğilen, kamış gibi, ya da kök salan çınar Bir merak, başkaldırı, bize Adem'den kalan Ya vahşete direnen, ya zalimin kendisi İsterken eli selek, verenin en cimrisi Sürdükçe bu ikilem, azan aykırılıklar Utancın en büyüğü; kul kulun efendisi Aynı ilk, aynı köken, bir ağacın dalları Özgürlük ve kardeşlik; siyah, beyaz ve sarı Mülküne, düşüncene, bitsin bu saldırılar Sevelim, barışalım, saralım yaraları 76... Gençliğimizde, radyolardan sıkça dinlediğimiz bir şarkı vardı: Dil yâresini andıracak yâre bulunmaz Dünyada gönül yâresine çare bulunmaz- Dilimizle yaptığımız hatalar, karşı tarafta büyük yaralar açıyor. Üstelik, haksızlığa uğrayan mutsuz kişi üzüntüsünü saklayabiliyorsa eğer, hatamızın farkına bile varamıyoruz. Bazen jetonumuz geç düşüyor, telafisi için uğraşıyoruz. Bazen de bir yerlere takılıp hiç düşmüyor. Hangi yönden bakarsak bakalım, ortada acı veren bir ikilem var. Yani, işin sonu iyi değil. Güzel olan, o ikileme düşmeden önceki dikkatli ve kararlı duruştur. Elimizle, dilimizle, yüreğimizle ve gönlümüzle, duyarlı, önsezili davranabilmektir. Mutluluklara engel olmamak da mutluluktur. ...77 Resim 78... Başkalarıyla Yarışmayın Herkes kendinden sorumludur. Seneler önce Paris'te, değişik bir at yarışı düzenlenmiş. Bu yarışın normal yarışlardan farkı, büyük ödülün sonuncu gelen ata verilecek olmasıymış. Ama yarışçılar bindikleri atları öylesine hırsla kamçılıyor-larmış ki, seyredenler büyük bir şaşkınlık içinde olan biteni anlamaya çalışıyorlarmış. Oysa, olay çok basitmiş; çünkü, her yarışçıya başkasının atını vermişler. Avustralya'nın yerlileri olan Aborjinler'in, Batı'da yapılan yarışlarda sadece ilk üçe ödül verildiğine bir türlü anlam veremediklerini o-kumuştum. Onlara göre yarış demek, bir anlamda oyun demekmiş. Toplu olarak oynanan bir oyunda ise, sadece üç kişinin ödüllendirilmesi, diğer insanların mutluluğunu engellediği için yanlışmış. İnsan dediğin, her vesile ile başarılı olmak ister. Çünkü, bir sorunu kendi başına halletmenin verdiği mutluluğu, başka hiçbir şey veremez. Bir yarışta kazanılan başarının sağladığı mutluluk ise, daha anlamlı ve sevindiricidir. Ama unutmamalıyız ki, her yarışın bir galibi olduğu gibi, bir de mağlubu vardır. Her mutluluğun karşısında, bir mutsuzluk boy gösterir. imrenmek ile kıskanmak arasındaki fark, çok büyüktür. Birisinde, "ah benim de olsa"; diğerinde, "onu geçsem, onu yensem, zafer kazan-sam" vardır. Bizler insanız; elbette isteklerimiz, özlemlerimiz, hayallerimiz olacak. Dolayısıyla hedeflerimiz de olacak. O hedeflere varmak, bizim mutluluğumuz demektir. O hedeflere doğru var gücümüzle koşmak da en doğal hakkımız. Ama, mutluluğumuzu başkalarının mutsuzluğu üzerine kurmamak, başkalarına zarar vermemek şartıyla. İnsan, kıskançlık sonucu başkalarıyla yarışa kalktığı anda, ilk etabı mutlaka kaybeder. Çünkü o duygular içinde, normal bir hazırlık yapmadan, plansız ve programsız bir şekilde saldırır. Tek hedef yenmektir. Oysa karşı taraf hazırlıklıdır. Tedbirini almış, hasmının saldırısını beklemektedir. Sonuç hüsran. "Öfkeyle kalkan zararla oturur" mu desek, "etme bulma dünyası" mı desek. Mutlu olmak istiyorsak, dikkat etmemiz gereken şartlar var. Görünüşe aldanmak yok, kıyaslamak yok, kendimizden yukarıdakilere bakıp hırslanmak yok, kendi kapasitemizi haddinden fazla zorlamak yok. Kısacası; Don Kişot'luk taslamak yok. Mütevazı olmak var, kendimize uyanı arzulamak var, daha aşağılara bakıp hâlimize şükretmek var, her şeyin iyi yanını görmek var. Ayaklarımızı yere basmak var, küçük güzelliklerden büyük mutluluklar çıkarmak var, hayatı doyasıya yaşamak var, mutlu olmak var. SEVGİDE YARIŞ Varsın gelen olmasın, sen yoluna devam et Doğru bildiğini yap, gerisine karışma Kalp kırma, gönül yıkma, erisin kinle nefret Yarış dostluk içindir, sevmeyenle yarışma r 80... Mutluluğun Şifreleri Tatlı Dilli Olun Öğrenilmesi gereken ilk dil, tatlı dildir. Barış Manço Öğrencilik yıllarında, bütün diğer öğrenciler gibi, babamızdan gelecek parada olurdu gözlerimiz. O zaman, kredi kartları, ATM'ler filan yoktu. Para, ya şehre gelen biriyle gönderilir, ya da PTT ile havale çıkarılırdı. Havale kâğıdını alır almaz hemen postanenin yolunu tutardık. Hiç unutmuyorum, paraya çok sıkıştığım bir gündü. Dersten çıkar çıkmaz, eVe uğramadan doğru postaneye gitmiştim. Fatih Postanesi'nden içeri adımımı attığımda saat beşe yedi vardı. İlgili bankonun önüne geldiğimde, günlük hesaplarını toparlayıp bir an önce evine, ya da başka bir yere gitmeye hazırlanan memuru uyarabilmek için, iki üç defa öksürmem gerekmişti. Bana bakar bakmaz da seslenmiştim: -Bir dakika bakar mısınız? Havalem gelmişti de... -Görmüyor musun birader, kasayı kapattık. -Ama saat beşe beş var! -Bizim mesaimiz beşte bitiyor. Kasa daha önce kapanıyor. -Ama ben beşten önce geldim. Paramı vermek zorundasınız. ( Bizim konuşmalanmız giderek hararetleniyor, haliyle de seslerimiz yükseliyordu. Salonda kalan birkaç kişi bize bakıyordu. Daha sonra müdür geldi. Bizim memura olup biteni sordu. Sonra da bana dönüp: -Saati görmüyor musun kardeşim, dedi. Baktım saat beşi beş geçiyordu. Kendi kendime söylenerek, postaneyi terk ettim. ...81 Ertesi gün parayı alabilmek, iki dersime mal oldu. Bir süre sonra yine para geldi. Aksilik bu ya, ben yine son dakikada yetişebildim. Hatta bu sefer saat gerçekten beşi beş geçiyordu. Ama tecrübeliydim ve o paraya gerçekten acil ihtiyacım vardı. -Memur bey, dedim. Biliyorum geciktim ama yarın okulda sandviç almaya bile param yok. Ne olur yardımcı olun. Memur, aynı memurdu. Beni tanıdı mı, bilemem. Biraz mırıldanır gibi oldu. Sonra da parayı verdi. Neşet Ertaş'm bizim gençliğimizde radyolarda sıkça okunan bir şarkısı vardı: "Tatlı dillim, güzel yüzlüm, a ceylan gözlüm. Gönül hep seni arıyor, neredesin sen" Tatlı dilli olan aranıyor, insanlar, zaten yeteri kadar stres altında. Gün geçmiyor ki kötü bir haber duyulmasın. Trafik kazaları, sel baskınları, kavgalar, yaralanmalar, yeni moda kapkaç olayları yetmiyormuş gibi, yurtta ve dünyada süregelen terör olaylarından herkes bıkmış durumda. Arada bir, işi şakaya vurup karşı tarafı gülümseten sözler söylemek de hoş oluyor. Her konuştuğumuz söz mahkeme tutanaklarına geçmiyor. Önemli olan karşılıklı olarak mutluluğu yakalamak. Çünkü güzel şeyler görmek, tatlı sözler işitmek istiyor herkes. "Yumuşak söz, insandaki öfke ateşine karşı soğuk su işlevi görür" demişler. Konuşulan ağır ve sert sözlerin daha değişik ifade yolları vardır. O söylenecek şeyi, hafif olan sözlerle ifade edebiliriz. Birilerine güler yüzle ve tatlı sözlerle hitap etmekle ne kaybımız olur? Ama en a-zmdan, pozitif bir hava yaratırız. Yalnız kendi çıkarımız için bile olsa, bunu uygulamalıyız. Ama esas olan, bu davranışı her zaman ve her yerde sergilemektir. Ve bir hadis4 şerif: "Güzel söz, bir sadakadır." 82... Mutluluğun Şifreleri Gerçek Mutluluğa Giden 50 Yol ...83 Güler Yüzlü Olun YU çekiç y/yecektır. Eskiler der ki, "evinden çıkıp dönünceye kadar, yirmi kişiyle selam-laşan cennetliktir." Birileriyle karşılaştığınızda, içinizden ne geçerse geçsin, sizi ele veren dış görünüşünüzdür. Gülümseyen yüz, iyi bir bonservis gibidir. Asık suratlı bir insanın karşı tarafa iyi görünmesi ve olumlu hava yaratması ise, hayalden ibarettir. İlk izlenim çok önemlidir. İnsanlar bizi, önce dış görünüşümüzle tanırlar ve değerlendirirler. Ne kadar iyi niyetli ve temiz duygularla yüklü olursak olalım, karşı tarafa vereceğimiz ilk mesaj dış görünüşümüzle gerçekleşir. Karşı tarafta, bizim hakkımızda oluşan kötü izlenimi silmek, zannedilenden de zor, hatta bazen imkânsız gibidir. Her ne kadar; "insanın yüzü, içinin aynasıdır" denilse de, birazcık gayret göstererek o görüntüyü iyimser hâle çevirmek elimizdedir. İlkokuldayken, sanırım okuma kitabımızda, "Müyesser'in Tablosu" diye bir bölüm vardı. Konusunu tam olarak hatırlamıyorum ama, asık-suratlı bir kızın, sırf o hâli yüzünden, karşılaştığı zorlukları ve yaşadığı mutsuzluğu dile getiren bir öyküydü. O hikâye beni öylesine etkilemişti ki, "ne zaman asık suratlı birini görsem, Müyesser'in kitaptaki resmi canlanıyor gözümde. Asıl olan, elbette içimizi düzeltmektir. İçimiz kötü olduktan sonra, dışımıza makyaj yapmanın, dürüstlük ve içtenlik adına doğru bir tarafı yoktur. Bu yönüyle bakıldığında, nefsimizi yola getirmek adına çok şey yapmamız gerektiği de kesin. Ama, ya pırıl pırıl yürekli, iyi niyetli ve tertemiz bir insanın, sırf kötümserliği yüzünden kaybettiği puanlara ne demeli!,. Hissetmek, insan olmanın bir sonucu. Ama, kendinizi nasıl hissettiğinizden sadece kendinizin sorumlu olduğunuzu asla unutmayın. Ö-zellikle kötü durumdaysanız, ya da sinirli olduğunuz anlarda, o hâlinizi başkalarına belli etmek zorunda değilsiniz. Bir arkadaşımdan duyduğum bir söz var: "İstenmeyen malını ortaya koyma." Karşınızdakileri mutsuzluğa itmeye hakkınız yok. Unutmayın ki insanları mutlu etmek, kişinin kendisini de mutlu eder. Bazen düşünüyorum da; "acaba" diyorum, "insanlar geceleri yatağa girmeden önce, ağızlarının iki yanma birer bant yapıştırıp öyle uyusalar, sabahları uyandıklarında güler yüzlü olurlar mı?" İşin şakası bir yana, belki de insanlık zaafımızdan olacak, en kolay fedakârlıkları yapmakta bile zorlanıyoruz. Gerçi bizim de mazeretimiz var; karşı taraf stresli, tamam iyi de, bizler ne hâldeyiz? Bizler de öteki tarafa göre, karşı taraf değil miyiz? Velhasıl, zor bir denge ile yüz yüzeyiz. Ama biliyoruz ki, güzel şeyler kolay elde edilemiyor. Mutluluk da öyle... 84... Mutluluğun Şifreleri Gerçek Mutluluğa Giden 50 Yol ...85 Dürüst Olun Dürüst ol, sonra utanma! Fethiye yakınlarındaki Xantos Harabeleri'nde bulunan bir mabedin duvarlarındaki kitabalerde, dürüstlükle ilgili bir bölüm var: "Kaybetmeyi, ahlaksız bir kazanca tercih et. ilkinin acısı bir an, ötekinin vicdan azabı ömür boyu sürer. Bazı idealler o kadar değerlidir ki, o yolda mağlup olman bile zafer sayılır. Bu dünyada bırakabileceğin en büyük miras dürüstlüktür." Dürüst insan, sözünde, davranışlarında ve tutumunda doğruluktan sapmayan, özü sözü bir, ahlaklı kişidir. Doğruluk, kolay elde edilebilen bir haslet değildir. Yaratılıştan, aileden, çevreden ve eğitimden kazanılan özelliklerin bir bileşkesidir doğruluk. Dürüst bir insan olmak zordur, çünkü özveri gerektirir. Dürüst olmak, elinizin altındaki birçok değeri bedavadan elden çıkarmak anlamına da gelebilir. Bu uğurda üzüntüler yaşayabilir, birilerini üzebilirsiniz. Dürüstlük, bir anlamda ileriye dönük yatırımdır. Hatta, önce zarar gibi görünüp sonradan kâra dönüşebilen ve en ö-nemlisi birçoklarının tam olarak değerlendiremedikleri bir özelliktir. Dürüstlük adına yaptığınız eylemler, başkaları tarafından zekâ seviyenizle de ilişkilendirilebilir. Önemli olan,, kişinin kendisini nasıl görmek istediğidir. Dürüstlük denilince, öncelikle "dilde doğruluk" anlaşılır. Bu ise, yalan söylemekten kaçınmakla birlikte yanlış anlamaya neden olacak tarzda konuşmamak anlamına da gelir. "Samimi olmadan söylenen sözler" gerçeği yansıtsalar bile doğruluktan sayılmaz. Ayrıca, "verilen sözde doğruluk" da önemlidir. Çünkü o sözlerin gerçekleşmesi zamana bağlıdır ve yerine getirilmesi oranında doğruluğundan bahsedilebilir. Atalarımız, "yılanla da yalanla da yaşanmaz" demişler. Yalancının mumunun yatsıya kadar yandığmı(!) hepimiz biliyoruz. "Bir hatayı yalanla örtmeye çalışmak, lekeyi delerek yok etmeye benzer." Dürüst bir insan olmak için dikkatli olmalıyız. Tüm söylediklerimizi gerçeğin e-leğinden geçirmeliyiz. Aksi hâlde, elimizde olmadan söyleyeceğimiz yalanlarla, hem kendimizi, hem de sevenlerimizi üzeriz. Dinimizce de kabul edilebilecek tek yalan ise, insanların arasını düzeltmek adına söylenen yalandır. Dürüst insan, kendisine güven duyulandır. Güven duyulan bir insan olmak ise, en büyük mutluluk nedenidir. Dürüstlük mutlak bir olaydır. Belli limitleri yoktur. En küçükten en büyüğe, hiçbir ayrım yapmadan doğruluktan sapmamaktır. Bazı insanlar küçük olayları önemsemez, bazıları da belirli büyüklükten sonrasına dayanamazlar. Önemli olan, şartlar ne olursa olsun kararlı olmak ve doğru bilinen yoldan sapmamaktır. "İnsanın yalanı, onun gölgesidir, eninde sonunda bir yerlere düşer." Her an yakalanmak korkusu kadar üzücü bir şey olamaz. Tedirgin insanın mutluluktan nasibi yoktur. Mutluluk, dürüstlüğün suladığı yamaçlarda ye§erir. 86... Mutluluğun Şifreleri Gerçek Mutluluğa Giden 50 Yol ...87 Israrcı Olmayın I Yaralar kaşıyarak iyileştirilmez. İlk okuduğumda hayli yadırgadığım, düşündükçe anlamlı bulduğum bir hadis-i şerif var: "Kadın erkeğin eğe kemiğinden yaratılmıştır. Onu doğrultmak istersen kırabilirsin. Faydalanmak istersen, o halinde iken de faydalanabilirsin." Aslında, kadınlara karşı kırıcı davranmamayı öğütleyen bu hadis-i şerifi eşime, biraz da şaka olarak açıkladığımda ânında tepki gösterdi. Havva anamızın, Hazreti Adem'in eğe kemiğinden yaratıldığını ve bu nedenle erkeklerin bir kaburgalarının noksan olduğunu biliyordu ya; hemen cevabı yapıştırdı: "Erkeklerin de bir tahtası noksan!" Bazı şeyler var ki, anlamak için çeşitli deneyimler yaşamak gerekiyor. Bunların en başta geleni de mizaçlarımız. Kadın olsun, erkek olsun, her insanın mizacı başka. Bakış açıları, davranış biçimleri, olaylar karşısındaki tepkileri, sevinçleri, kederleri, velhasıl her şeyleri birbirinden farklı. İşin en garibi, mizaçlar doğuştan gelen yaratılış özelliklerimiz olduğu için de değişmeleri, değiştirilmeleri mümkün değil. Olsa olsa birtakım kısmî iyileştirmelerden söz edilebilir. Dilimizde, "huyundan gitmek" diye bir deyim var. İnsanları oldukları gibi kabul etmekten daha rahatlatıcı bir davranış olamaz. Aksi halde kendimizi, bile bile sıkıntıya sokarız. Hem başkalarım kırar, hem kendimiz üzülürüz. Olması gerekenle olan, çoğunlukla birbirinden farklıdır. Bir insandan beklediklerinizi belirlemeden önce, onun neyi yapıp, neyi yapa- mayacağım bilmek durumundasınız. Hiç kimseden, gücünün üstünde davranış beklenemez. Aksi hâlde taraflardan en az biri hayal kırıklığı yaşayabilir. Ayrıca siz, olmazın peşine düşmüş ve kötü sonuca çanak tutmuşsanız, suçlu aramaya hakkınız yoktur. Bütün sorun, makulü istemek dururken sınırları zorlamakla başlar. Bir şey yapmak zorunda bıraktığınız insanın ne yapacağını kestirmek zordur. Yalnız kendi bildiğinin doğru olduğunda direnen, başka şey bilmeyen ve başka doğru tanımayandır. "Dediğim dedik, çaldığım düdük" demekle, üzüntüden başka elde edebileceğiniz bir şey yoktur. Ayrıca olay, sadece bir şeyin yapılması ile ilgili de değil. Israrcı olmamakta; karşı tarafı zorlamamak, ayıbını yüzüne vurmamak da var. Israrlarınız sonucu kişinin, sizin de bilmekle üzülebileceğiniz, kendine ait birtakım sırlarını öğrenmeye çalışmak, daha işin başından mutsuzluğa gel demekten başka bir şey değil. Unutulmaması gereken en önemli konu, karşı tarafı savunmasız bırakmamak ve son çareye başvurmasını tek seçenek hâline getirmemektir. "Çocuğu çok sıkarsanız, arsız yaparsınız" deniliyor. Her şeyi tadında bırakmak kadar anlamlı bir davranış olamaz. 88.. Mutluluğun Şifreleri Gerçek Mutluluğa Giden 50 Yol ...89 İyilerle Dost Olun Bana arkadaşını göster, sana kim olduğunu söyleyeyim. "Üzüm üzüme baka baka kararır." Bu söz, iyilerle dost olmanın ne kadar güzel bir seçim olduğunu anlatmaya, tek başına yeter aslında. Çevremizle o kadar ilişki içindeyiz ve etkilenmeye o kadar hazırız ki, tozun toprağın ortasına açık olarak bırakılmış bir kaptaki yemekten farksız durumda, bozulmayı bekliyoruz. Varla yok arasında sıkışan, iyi ile kötü arasında ikileme düşen bugünün insanı, ne yapacağını bilemez durumda, çaresizleri oynuyor. Bir yanda örf, âdet ve gelenekler, diğer yanda ihtiyaçlar, istekler ve özlemler. Önüne iki güzel oyuncak konulmuş çocuk gibi, kararsız bekliyor. Belli ki, ilk göz kırpana gidecek. Biraz abartılı gibi algılama da, maalesef bugünkü durum çizdiğimiz tablodan pek farklı değil. Üstelik, gün geçtikçe de hava bozuyor, kötü haberler artıyor. Artık saldırı hâlini alan kapkaç haberlerinin biri unutulmadan daha kötüsüyle karşılaşıyoruz. Bu ortamda, çocuğunu yozlaşmadan belli bir yaşa getirebilenlere ne mutlu. Artık, devletin devreye girmesi kaçınılmaz hâle geldi. Konu başlığı dikkatinizi çekmiştir. İyi insanlarla dostluktan söz ediyoruz. "Niye arkadaş değil de, dostluk" diye sorulabilir. Çünkü, arkadaşlıkla her şey bitmiyor. Arkadaşlık, bir yerde, tanışmaya ve yakınlık duymaya yetecek bir süre birlikte bulunmaktan doğar. Bu yer bazen bir okul, bazen bir işyeri, bir kışla ya da yolculuk yapılan bir tren, bir gemi olabilir. Olaya bu mantıkla bakıldığında, esas tehlikenin nerede olabileceği daha kolay görülür. Zira, arkadaşlıklar biraz da zorunluluktan doğar. Test edi- lememiş, elemeden geçirilememiş, sırf bir yerde beraber bulunma adına oluşan bu yakınlığın, genç insanları nerelere götürebileceği göz ardı edilemeyecek acı bir gerçek. Gerçek dostluklar, genellikle arkadaşlıklarla başlar. Arkadaşlığın dostluğa dönüşmesi ise, araya sevginin girmesiyle oluşur. Bu aşama i-çin, elbette zamana ihtiyaç var. Bu zaman, bir anlamda sınama ve deneme-yanılma fırsatıdır. Bu süreç sonunda oluşan birliktelikler, gerçek dostluklardır. Gerçek dost, insana güç ânında Hızır gibi yetişendir. Ve bunu, herhangi bir karşılık gözetmeden yapandır. Canı için canını, malı için malım göz kırpmadan tehlikeye atabilendir. Gerçek dostlar, kendileri kötü olsalar bile sevdiklerine zarar veremezler. "Kusursuz dost arayan, dostsuz kalır" denilirken, bu konu da gözar-dı edilmemiş. Önemli olan, o kusurları birlikte gidermeye çalışmaktır. Bir kimsenin, hatasız olmamızdan dolayı bizi sevmesi her zaman risklidir. Çünkü en ufak hatamızda bizi terk edebilir. Önemli olan, hatalarımızla birlikte dostluğa kabul edilmektir. O zaman hatalarımızı birlikte düzeltme şansı doğar. Bize ihtiyaçları olduğunda, dostlarımızın yanında bulunabilmeli ve ihtiyacımız halinde onları yanımızda göreceğimizden emin olmalıyız. İyi dost zor günde belli olur. Dostluk, sevginin bütünlük kazanması demektir. Bir anlamda yakın ilgi, bağlılık, hatta düşkünlük demektir. Sevinçte ve tasada beraberlik demektir. Kendini aşmak demektir. Gerçek dostlar birbirlerine benzemek isterler. Aralarında, yarışırcasına bir iyiliğe yönelme yaşanır. Birlikte ulaşılan doruklarda, gerçek huzur, güven ve karşılıklı mutluluk vardır. KİL VE GÜL Kokudan nasipsiz arı kil bile Gül ile kalınca kokar o güle Hak aşıklanyla dostluğun varsa ' O aşkın aynısı düşer gönüle. 90... Mutluluğun Şifreleri Vefasız Olmayın Vefasızlar, hiçbir şeyi yeterince önemsemezler. Çok uzun yıllar önce, iki kır çiçeği birbirlerine aşık olurlar. Her bahar, diğer çiçekler gibi onlar da açıp, güneşe "merhaba" derler. Fakat bir bahar başlangıcı, bu çiçeklerden biri diğerine, "biz ikimiz, herkesin soğuktan kaçtığı günlerde açalım ki, bütün doğa bize ait olsun" der ve aralarında anlaşırlar. Biri açmak için kışm gelmesini ve karın yağmasını beklerken, diğeri o yaz açar. O gün bu gündür, karda açan ve sevgilisini bekleyen çiçeğe "kardelen", sevgilisini yarı yolda bırakan çiçeğe de "hercai" denir. Vefa üzerine değil ama, vefasızlık üzerine söylenen ve yazılanları bir araya toplasalar, ciltlere, hatta kütüphanelere bile sığmazdı herhalde. İnsanları üzen, mutsuz kılan en önemli duygu, hiç şüphe yok ki aldatılmaktır. Bu aldatılmaların en acısı ise, vefasızlıklardır. Diğer aldanmalara bir şekilde katlanılabilir, çünkü o eylemler tanımadığınız veya dost olmadığınız kimseler tarafından gerçekleşmiştir. Bir süre sonra, maddi ve manevi kayıplarıyla birlikte unutur gidersiniz. Ama vefasızlıklar öyle mi? Vefasızlıklarda, dostlar tarafından aldatılmış olmak vardır. Sevilen ve güvenilenin ihaneti, kalbin derinlerinde öyle yaralar açar ki, her nefes alışınızda, her kalp atışınızda bir daha hatırlarsınız. Ahde vefa, kişinin ağzından her çıkanın bilincinde olmasıdır. Söz verip ümitlendirdikten sonra, vefasızlık yapmak kadar kötü bir davranış olamaz. Tutamayacağınız sözü verip, üzüntülere neden olmak yerine, daha az üzülerek ümit vermemek çok daha kolay. Gerçek Mutluluğa Giden 50 Yol ...91 Sevgide, dostlukta süreklilik, bağlılık ve sebat demek olan "vefa" duygusunu, o'ur olmaz konularda harcayıp hercailiğe kaçmayalım. VEFASIZ Değil mi ki sen Unutabilirsin Aklına estiği an Unut! Ama sen vefasızsın Çiçeği koklamazsın Rüzgârı tanımazsın Sevgiyi anlamazsın Ayrılmak kolay mı bu kadar Bilmeksin renklerin Yeşili unutur mu toprak Niçin yaratıldığını Vazgeçer mi gökler Elinle tutamadığını Bulutlarından Kalbinle tutamazsın Yıldızsız gece olur mu Güneşsiz gündüz Yapraksız ağaç Çiçeksiz bahar Sen Sevmeyen Hissetmeyen Duymayan vefasızsın 92... Mutluluğun Şifreleri Gerçek Mutluluğa Giden 50 Yol ...93 Az ve Öz Konuşun Akıl tam olunca, söz azalır. Hazreti Ali (r.a) Söz, fazla konuşmadan açılınca, biraz da nasihat amacıyla söylenen beylik bir tabir var: "İki kulağımız, bir ağzımız var. İki defa dinleyip, bir defa konuşalım." Mevlâna'ya göre: "Söz, anlaması için söze muhtaç olan kişiye söylenir. Söylemeden anlayan kişiye, söz söylemeye ne lüzum var? Gökler ve yerler, anlayan kişiye hep sözdür." İnsanın sözü, erdeminin ve olgunluğunun kanıtı, fikir ve kalbinin tercümanıdır. Sözün güzelliği, cahilin anlayacağı, bilgenin zevk alacağı gibi olmasıyla ortaya çıkar. Aklı başında bir insan sözcüklere egemen olur, sözcüklerin kendisine hükmetmesine izin vermez. Ahmak insanlar ise hiddeti ces.aret, dik başlılığı metanet, gururu yükseklik, gevezeliği güzel konuşma, edepsizliği meziyet zannederler. "Susmak, cahillik ayıbını örter" deniliyor. "Bildiğimiz şeyleri sırası gelince söyler, bilmediklerimizden söz etmezsek mahcup olmayız" diyenler var. Ama konuşmak da bir ihtiyaçtır. Hata yapma korkusuyla sessiz kalmak, "Hiç hata yapmayan kişiler hiçbir şey yapmayanlardır" anlamına gelir ki, anlamsızlığın ta kendisidir. İnsanlar konuşa konuşa anlaşırlar. Ama yine de en iyisi, az ve öz konuşmaktır. Çok önemli sözler bile, sık kullanılınca kıymetini kaybeder. Eskilerin, "boğaz dokuz boğumdur, bir şey söyleyeceksen, dokuz defa yutkun ondan sonra söyle" dedikleri gibi değilse bile, her ne söyle - yeceksek önce akim ve mantığın süzgecinden geçirmeliyiz. O zaman, az ve öz konuşmanın olgunluğuna ulaşabiliriz. Kimseyi üzmeden, mutsuz etmeden derdimizi anlatmanın huzuruna ulaşırız. insanlar güzel şeyler duymak isterler. Hatır için değil ama gerçek bir güzellik gördüğümüzde iltifat etmeyi de unutmayalım. Ayrıca bilmeliyiz ki, doğru söz kimin ağzından çıkarsa çıksın kabul görür. Bundan tam 1400 yıl önce, Şeyh Edebali'nin, damadı Osman Gazi'ye söylediği sözler ne güzel: "Bir baş ol ki oğul, dimdik durasın, çiğnenip ezilmeyesin. Bir göz ol ki oğul, iyiliği göresin, peşinden yürüyesin. Bir dil ol ki oğul, zehire bal süresin. Bir el ol ki oğul, yoksulu giydiresin. Bir yürek ol ki oğul, her zaman hak diyesin. Ayak olursan oğul, karınca ezmeyesin. Vakit kıymetli oğul, sakın boş gezmeyesin." -' Karşılıklı olarak iletişim kurmak, duygularımızı, düşüncelerimizi anlatabilmek için, sözcüklere gerek duyarız. Kelimeler olmasaydı eğer, birbirimizle nasıl anlaşabileceğimizi hiç düşündünüz mü? Ben de "Kelimeler" isimli şiirimde, kelimelerin gücünü anlatmayı denemiştim: Daha doğarken başlar, çoğalır birer birer Sarar etrafımızı yığınla kelimeler İlk hecelerle ürer, kısa kısa, kolayca Bir serüvendir sürer haftalarca, aylarca Oyun, oyuncak olur, ilk heves, ilk mutluluk Kelimelerle geçen bir dönemdir çocukluk Okumayı, yazmayı, hayatı tanımayı Kelimeler belirler, haftayı, günü, ayı 94... Mutluluğun Şifreleri Kelimelerle artar bilgimi?;, becerimiz Kelimelerle yaşar, örfümüz, ananemiz Kelimeler olmasa, kime, nasıl, ne deriz Kelimeler olmasa, neyi, nasıl isteriz Kelimelerle yürür, işimiz, mesleğimiz Kelimelerle büyür, gönlümüz, yüreğimiz Kelimelerle güzel, şiirimiz, şarkımız Yaratılmış her şeyden, kelimeler farkımız. ...95 96... İnsanları Boş Yere Ümitlendirmeyin ...97 Ümit fakirin ekmeği.. Yıllar önce, Abdülkadir Ceyhun'un bir hikâye kitabını okumuştum. Esere adını veren "Yeni Elbise" isimli öykü, beni öylesine etkilemişti ki, insanlığımdan utanmıştım. "Selim Ağa, Haydarpaşa Garı'nda trenden inmiş, bavulunu vapura kadar taşıtacak bir hamal aramaktadır. Biraz yavaş davrandığı için o-lacak, ortalıkta on, on iki yaşlarında bir çocuktan başkasını göremez. Bavul ağır olduğu için önce biraz canı sıkılır, fakat ne olduysa, aklına her ne geldiyse, bir hayli heyecanlanır ve çocuğu da karşıya geçirir. Önce otele gidip bavulu bırakırlar. Çocuk merak içindedir. -Beni ne yapacaksın ağa, diye sorar. -Üstün-başm pek pırtıl. Sana şöyle bir elbise uyduruvereceğim. Hem, senin adın nedir, bakalım? -Kemal... Ağa ile çocuk, Bahçekapı'ya kadar yürürler. Çocukcağız sevinçten ve meraktan, âdeta uçmaktadır. Büyük bir mağazaya girerler. Kendisine öyle güzel şeyler giydirilir ki, o sevinç ve heyecanla açlığını bile u-nutmuştur. Fakat, her güzel hayal gibi, bu da çabuk biter. Büyük bir hayal kırıklığıyla üzerinden çıkardığı elbiseler paket yapılırken, ağanın sesiyle bir daha yıkılır." -Ben o elbiseleri oğluma aldım. Tam senin boyundaydı da. Bu hikâye şöyle bitiyordu: "Kemal, tâ içinden gırtlağına kadar, halka halka bir şeyler geldiğini zannetti. Yutkundu. Gözleri doldu. Pırtılarına büründü. Uçar gibi çıktığı merdivenleri yuvarlanır gibi indi. Dükkânın kapısından çıkarken, omuzlan biraz daha çökmüştü. Köprüye yanaşacak ilk vapuru, paket taşıyıp Haydarpaşa'ya kadar bilet parasını çıkarabilmek için eşsiz bir sabırla bekledi." Ben nedense, bu olayın basit bir öykü olmadığım düşünüyorum. Selim Ağaların ve Kemallerin her zaman aramızda olduklarım ve olmaya devam edeceklerini çok iyi bildiğim için de, insanları boşu boşuna ümitlendirenlere karşı sabırlı davranamıyor, tepkimi gösteriyorum. A-ma elbette, rastlayabildiğim ender sayıdakilere... Bir zamanlar, Cici Kızlar'm dillerden düşmeyen bir şarkısı vardı: "Hayır dersem belki demek, belki dersem evet anla." İnsanlar , belki de yaratılışları gereği, kolay ümide kapılıyorlar. Her sözü verilmiş bir senet gibi algılıyorlar. Sözünüzde durmayacaksamz, insanları boşu boşuna umutlandırmak niye? Susarak, basit bir özürle ya da duymazlıktan gelerek işin içinden çıkmak varken, insancıklara ümit verip yarı yolda bırakmak kadar yaralayıcı bir davranış olabilir mi? Uçurtma göklere yükseldikçe pek güzel görünür. Onu seyretmek de, insana huzur verir. Ama aynı uçurtma bir şekilde ters dönüp yere çakılınca parçalanır, darmadağınık olur. Aynen ümitleri kırılan insanlar gibi. İnsancıkları mutsuz etmeye hakkımız yok. Sonra unutmayalım ki, aynı haksızlıklar bizlere de yapılabilir. Önemli olan sonuçlardır. 98... Mutluluğun Şifreleri Gerçek Mutluluğa Giden 50 Yol ...99 Affetmeyi Öğrenin Bağışlamak büyüklüktür. Yıllar önceydi. İşimizi yeni yeni oturtmaya başladığımız dönemlerdeydi. Yakın mesafelerdeki yüklerimizi taşıyan arabacı geldi yanıma. Her zamanki gibi, haftalık taşıma ücretini alıp gidecek diye düşünüyordum. Baktım, gitmeye niyeti yoktu. Bir isteği olduğunu anladım. İlkokulu yeni bitiren çocuğunu, çırak olarak vermek istiyordu. Ne kadar uğraştıysam da okutması gerektiğine inandıramadım. Sonunda oğlunu, bizim kalıp bölümüne aldık. Çıraklık, iki taraflı bir alışveriş gibidir. Siz onun için bedava bir meslek okulu sayılırsınız, o da çok ucuz, hatta simit parasına çalışan bir eleman. Çırak taptaze bir fidan gibidir. Bilgili ve disiplinli bir ustanın elinde, eğer bir de yetenekli ve gayretli ise, çok kısa sürede kendini geliştirir. Bizim çırak, gerçekten çok başarılıydı. Her işe canla başla koşuyor, günden güne daha iyi oluyordu. Fakat ne olduysa oldu, büyük bir hata yaptı: Kendisine, çeliğe su vermekte kullanılan ağaç kömürü almak için verilen paranın beş lirasını cebe indirdi. Zavallı yavrucak, olay bana gelene kadar zaten hüküm giymişti. Bana sadece son kararı vermek kalmıştı. Ben onlardan da baskın çıktım. Affedemedik. Hata yapsa, bir şeyleri kırıp zarar verse sineye çekerdik de, hırsızlığı kabullenmek asla. Ertesi gün babası geldi. Adamcağız hayli üzgündü. "Ben onun der-sini verdim, bir daha yapmaz. Ne olur bir defalık affedin" diye yalvar- dıysa da, bizler o büyüklüğü gösteremedik. "Sizin yanınızda bir sanat öğrensin, benim gibi arabacı olmasın" deyişini hâlâ duyuyor gibiyim. Her sabah işe gelirken, at arabalarının sıra sıra dizildiği bölgede, o çocukla göz göze geldikçe ve onun arabasının başında, "günaydın Gazanfer Amca" dediğini duydukça, nasıl kahrolduğumu, oradan nasıl kaçarcasma uzaklaştığımı anlatamam. Şimdi düşünüyorum da, ideallerimizi her şeyin üzerinde tuttuğumuz o günlerde, biraz da hoşgörüyü öğrenseydik, o çocuğa en azından bir şans daha tanısaydık, bizler ne kaybederdik,- o çocuk ne kazanırdı, diye hayıflanmaktan başka bir şey gelmiyor elimden. Ancak, affetmenin de bir kuralı, kaba tabirle; "raconu" var. Başkalarına karşı yapılan kusurları affetmek size değil, zararı görenlere düşer. Kul haklarının affını, Yüce Allah bile kullara bırakırken, devletin af yapma hakkı da düşündürücüdür. Sadece iki-üç ay öncesinde tecavüzüne uğradığı silahlı şehirliyi serbest dolaşırken görüp de, hıncını almaya çalışırken zorlukla durdurulabilen köylü kızının, "o bana mı, yoksa devlete mi tecavüz etti" diye haykırışını duyar gibiyim. Birtakım mahkûmların affı, onların yakınlarını elbette mutlu edecektir ama zarara uğrayanların acısını daha da arttırabileceğini unutmamak gerekir. Ayrıca, iyi niyet ve hoşgörü adı altında, siyasi çıkar a-maçlı olarak yapılan gelişigüzel aflarla sokağa salman insanların, daha kurtulur kurtulmaz can yakmaya başladıkları, herkesçe biliniyor. Önemli olan, aftan çok o kader mahkûmlarını topluma kazandıracak önlemleri de beraberinde almaktır. Affetmek, asıl bağışlayıcı, kerem sahibi Yüce Allah'ın insana verdiği kutlu bir armağandır. Bu nedenle, affetmek kadar güzel bir duygu olamaz. Affetmek ve unutmak. Karşı tarafa da, unuttuğunuzu hisset-tirebilmek ise, en güzeli. Böylelikle, o insanın hatalarından dolayı pişmanlık duyması ve iyiliğe yönelme şansı da doğar. Ama bağışladığınız insanı, her karşılaştığınızda bakışlarınızla ve davranışlarınızla ezmek yolunu seçecekseniz eğer, onu doğru yola yöneltme şansını daha işin başında kaybedersiniz. Öyleyse, o insanı affetmeyin daha iyi. Affedilmek, yalnızca hatalarından dolayı pişmanlık duyan ve ders a-lanlarm hakkıdır. 100... Mutluluğun Şifreleri Küçük Mutluluklara Önem Verin Mutluluğun doruğuna küçük basamak/arla ç«r. Askerlik sonrası, daha önce çalıştığım taahhüt firmasının istanbul'daki merkezinde göreve başlamıştım. Değişik konularda teklifler hazırlıyor, işleri kazandıkça da, projelendirip uygulamaya geçiyorduk. Genellikle, süt ve gübre fabrikaları gibi ülke çapında büyük sayılacak işler alıyorduk. Bazen de bize yakışmayacak derecede küçük işler geliyordu. Patronların, o işleri de almaktaki ısrarlarına bir türlü anlam veremiyordum. Bir gün dayanamayıp, bağlı olduğumuz baş mühendise sordum: -Ağabey, böyle küçük işleri alınca diğer işlerimiz aksamıyor mu? Bunların her tarafı kâr olsa ne olur ki? Aynı zamanda şirket ortağı olan baş mühendis, benim böyle bir sual soracağıma hazırmış gibi sakin bir üslupla: -Sen hiç taş duvarları inceledin mi? Dikkat etseydin, büyük taşların yanında küçüklerinin de kullanıldığını görürdün. Taş duvar, sadece büyük taşlarla örülemez. Hayatımız boyunca karşılaştığımız her konuda, büyüklerin yanında küçüklere de mutlaka ihtiyaç duyuyoruz. Ayrıca, hayatta her şeye küçükten başlanıldığını bu yaşa gelince daha bir anlıyor insan. Daha doğar doğmaz, önce hecelemeyi, sonra kelimeleri ve daha sonra cümle kurmayı öğreniyoruz. Çünkü işin kolay ve pratik olanı bu. Bana göre, mutlu olmak da farklı değil. Küçük taşlar olmadan mut- Gerçek Mutluluğa Giden 50 Yol ...101 luluk duvarı örülemıyor. Üstelik küçük mutlulukları yaşamak, bir anlamda küçük taşlan bulup taşımak, çok daha kolay. Çünkü gözünüzü büyük taşlara dikerseniz, belki de onları kaldırmakta, taşımakta güçlüklerle karşılaşabilirsiniz. Onların meraklıları da çok olabilir. Size sıra gelmeyebilir. En iyisi, küçük mutluluklardan başlamak... Daha işin başında, "mutluluk istemekle başlar" demiştik. Kolayca ulaşabileceğimiz o. kadar çok küçük taşlar var ki, onları elde ettikçe, benimseyip içimize sindirdikçe zaten çoğalıp kucağımızı dolduracaklar. O zaman, bu arayışlar niye? Bu tatminsizlikler niye? Küçük bir başarı, içten bir gülücük, bir teşekkür, minik bir armağan, sizi mutlu etmeye yetmiyorsa eğer, kendinizi bir güzel gözden geçirip, sorgulamalısınız. Çünkü bu işi kolay başaramıyorsanız, ortada bir yanlışlık var demektir. Mutlu olmak istiyorsanız eğer, kendinizi emanetçi gibi görmemelisiniz. Sahiplenmeyi öğrenmelisiniz. Küçük küçük çok taşınız olmalı ki, kazara birini yitirince üzülmeyesiniz. Kaybedilen taş büyükse eğer, o-nun yerini doldurmak zor, belki de imkânsız olabilir. Küçük mutluluklar en kolay elde edildiği gibi en kalıcı olanlardır. Çünkü onları daha kolay elinizde tutabilirsiniz. Mutluluk oyununun gerçek oyuncuları, kolay mutlu olmayı bilenlerdir. 102... Mutluluğun Şifreleri Gerçek Mutluluğa Giden 50 Yol ...103 Haddinizi Bilin Haddini bilmeyene bildirirler. Ünlü bir ressam, eserlerinin sergilendiği galeride, kim olduğunu belli etmeden dolaşıyor, ziyaretçilerin yorumlarım ilk elden algılamaya çalışıyormuş. İzleyicilerin yüzlerindeki ifadeler oldukça iyiymiş. Arada bir, kendisini tanıyanların beğenilerini güzel sözlerle dile getirmelerinden ise oldukça keyif alıyormuş. Her yaştan ve her sınıftan insanları sergisinde görmekten dolayı da, çok mutluymuş. Bir ara, en beğendiği tablolardan birinin önündeki yaşlıca adama takılmış gözleri. Adamın, önünde durup dudak bükerek bir şeyler mırıldandığı söz konusu resim, bir süvariyi canlandırı-yormuş. Merakla yaklaşmış ve sormuş: -Beyim, sanırım resimde beğenmediğiniz bir durum var. Hatanın ne olduğunu öğrenebilir miyim? Bu resmi ben yaptım da... Adam bilgiç tavırlarla konuşmaya başlamış: -Ben kırk küsur yıllık çizme ustasıyım. Resimde hatalar var. Süvarinin çizmeleri gerçeğe uymuyor. Mesela, şu gördüğünüz kıvrım biraz daha aşağıda olmalıydı. Topuk kısmı da ölçeksiz çizilmiş. Ressam, adamın sözünü bitirmesini bile beklemeden izin isteyip gitmiş ve biraz sonra tu valiyle, fırçaları ve boyalarıyla geri dönüp, hemen hataları düzeltmeye başlamış. Çünkü, çizmeler gerçekten hatalıymış. Sanatçı daha işini bitirmeden, çizme ustası konuşmaya başlamış: -Bu süvarinin kalçaları da biraz uzun çizilmiş, derken ressam onun sözünü kesmiş: -Yoo, demiş, çizmedeki hatayı gösterdiniz, biz de mesleğe saygı adına ânında düzelttik. Ama lütfen çizmeden yukarı çıkmayın. Haddimizi bilmiyoruz. Günlük hayatta, hemen söze karışıp görüş bildiriyor, fetvalar veriyoruz. Durmadan çizmeyi aşmakla meşgulüz. Biri iyi bir şey yapmaya görsün. Hemen ortaya atılıp tenkidi yapıştırıyoruz. Yok şurası şöyle olmuş, yok burası böyle olmamalıymış, konuşup duruyoruz. Peki, gel de sen yap bakalım denilince de, donup kalıyoruz. "Ergene eş boşamak kolay" derler ya, bu da öyle bir şey! Tenkitler yapıcı olduğu sürece yararlıdır. Özellikle işinin ustası, uzman kişilerin önerileri, karşı tarafa yepyeni boyutlar kazandırır. Ama bunun sınırını kim belirleyecek. Herkesin gözü önünde bir işe girişen kişi, beğeniler kadar, kötülemelere de açık olmalıdır. Tenkitlere kızıp, saldırgan tutumlar sergilemek hiç kimseye fayda getirmez. Tenkitlere açık olmalıyız. Ama önce, objektif bir değerlendirme yaparak gereğini yerine getirmeliyiz. Yoksa, her tenkide göre kendimizi ^ayarlamaya çalışırsak "kendi"miz olamaz, başka birisi oluruz. "Onun punun maskarası olmak" diye buna derler. Kişiliği olmayan, kişi olamaz. Kişi olamayan, mutlu olamaz. 104... Mutluluğun Şifreleri Hayatınızı Başkalarına Göre Kurmayın Bir zamanlar, "duvara dayanma yıkılır, adama dayanma ölür. Vakıflar bankasına yatır paranı, ne yıkılır ne ölür" şeklinde bir banka reklamı vardı. Aslında burada, vakıf olmanın güvenilirliği vurgulanmak isteniyordu ama anlayana başka yorumlar da vardı: Adama dayanmak sakıncalıdır. Başkalarına güvenmek, elbette güzel bir duygu. Güven duygusunun, mutluluğun olmazsa olmazı olduğu da kesin. Ama, "her insan i-pek böceği gibidir, kendi kozasını kendi örer" diyenler; duygularıyla, düşünceleriyle, güçlü ve güçsüz yanlarıyla, kısacası iç dünyalarıyla her insanın "kendi" olduğunu ne güzel vurgulamışlar. Her davranışlarında başkalarının onayını arayan kimseler, hayatın birçok güzelliğini ıskalarlar. Özellikle evhamlı insanlar, kendilerini öylesine başkalarına bağlı hâle getirirler ki, yalnızca kendilerine ait olması gereken özel hayatlarını bile yeterince yaşayamazlar. Onun bunun oyuncağı hâline gelirler. Hayatları kararır. Mutluluğu, başkalarında bile göremezler. Türk edebiyatının önemli isimlerinden Ömer Seyfeddin'in başına gelenler birçokları tarafından bilinir. Onun evhamlı olduğunu fark e-den birkaç arkadaşının, Üsküdar Iskelesi'nden itibaren sıra ile önüne çıkıp, "vay Ömer'ciğim, hayrola hasta mısın? Benzin sapsarı olmuş, gidip bir doktora görün, ne olur kendine iyi bak" türünden, sözüm ona 1 Gerçek Mutluluğa Giden SO Yol ...105 şakaları, adamcağızı yatağa düşürmüş ve bir daha kurtulamamış. Kim-bilir daha neler yazardı; edebiyat dünyamız neler kaybetti diye düşünmeden edemiyor insan. Yüce Allah bize bir beden, akıl, nefis ve ruh vermiş. Her şeyin ötesinde, insan olma özelliği vermiş. İnsan olmak demek, özgür olmak demektir. Bizim hamurumuzda özgürlük var. İnsan olmanın bir diğer özelliği ise elindeki değerleri en iyi şekilde kullanmasıdır. Üniversitede okurken bize bir mühendis tarifi yapmışlar; "Mühendis, en iyiyi en ucuza elde edendir. En uygun çözümü, yani optimumu bulandır" demişlerdi. Her insan, bir anlamda kendinin mühendisidir. Kendisi için en uygun olanı, herkesten çok kendisi bilir. Birilerini örnek almak, çeşitli kaynaklardan yararlanmak, elbette gerekir. Ama ondan sonrası, kendi bileceği iştir. Başkalarının rolü, o andan itibaren bitmeli ve yalnızca "kendi" olmalıdır. Aksi hâlde, mutluluk başka baharlara kalır. İnsan, basit bir kukla değildir. Onu ayakta tutan ayakları, hareket e-den bir bedeni, düşünen bir beyni, her güzelliğe açık bir kalbi ve Tanrı armağanı bir ruhu vardır. 106... Mutluluğun Şifreleri Cenneti Şimdiden Yaşayın Cennete gitmenin iki yolu vardır. Gerçekten öldüğünüz zaman, gerçekten yaşadığınız zaman. Richard Wilkins Birkaç yıl önce, bir iş görüşmesi yapmak için Almanya'ya gitmiştik. Küçük bir kasabanın bitişiğinde, evlerin bitip yeşilliklerin başladığı yerde kurulu bir fabrikanın toplantı salonundaki görüşmelerimize yemek için ara vermiştik. Birden, girerken fark etmediğim bir şey dikkatimi çekti. Koridora bakan odalardan birinin kapısına, zemini çiçeklerle süslenmiş bir kâğıt yapıştırılmıştı. Üzerine, çeşitli renklerdeki harflerle, bir şeyler yazılmıştı: "Wilkommen zum Paradis von Katja und Angelika." isimler aklımda yanlış kalmış olabilir ama, o sözlerin anlamı çok ilginçti: "Katya ve Anjelika'nm cennetine hoş geldiniz." Bir anda, içimde bir şeylerin kıpırdandığını hissettim. Odanın kapısı ve koridora bakan duvar bölmeleri tümüyle camdan yapıldığından, içerisini rahatça görebiliyordum. Odanın her tarafı çiçeklerle ve değişik objelerle süslenmişti. Hele, içeride çalışan dünya tatlısı iki "Frau-lein'ı gördükten sonra, kapıdaki yazıyı anlamasanız bile, rahatlıkla "cennet gibi" benzetmesini yapabilirdiniz. Burada beni etkileyen, sadece gördüğüm güzellikler değil, çalıştıkları yeri cennet gibi gören insanların ulaştıkları konumdu. O şartlar altında çalışanlar, elbette mutlu ve başarılı olurdu. Sonra, çalıştığı yeri hapishane gibi gören, yaptığı işi işkence sayan insanlar geldi aklıma, üzüldüm. Gerçek Mutluluğa Giden 50 Yol ...107 Aslında, günlük hayatımızda cennet güzellikler, cehennem ise çirkinlikler anlamında kullanılır. Ne zaman güzel bir yer görsek, "cennet gibi" deriz. Ne zaman da kötülerin kol gezdiği bir ortama rastlasak, "cehennem gibi" demekten kendimizi alamayız. Ama ne yazık ki, ikisine de yakın olmak elimizde. Sevgili edebiyat hocamız Nazik Erik Hanımefendi'nin, "iyinin, güzelin, doğrunun daim olduğu yer" olarak tanımladığı "cennet" ve "tertemiz gelen ruhumuzu; kötülükler, hırslar, tamahlar, yalanlar, hileler ve kıskançlıklarla kirletmemiz sonucu, cennete girebilmek için, ateşle yıkanacağımız yer" olarak tanımladığı "cehennem" konusu beni hep düşündürmüştür. Acaba, istesek "bir taşla iki kuş vurmak" misali, sadece ikincisini hedeflemek yerine işi baştan sıkı tutsak da iki cenneti birden yaşasak olmaz mı? İnanıyoruz ki, dünyevî cenneti şimdiden yaşamak o kadar zor değil. Bunun için yapılması gereken ilk şey, mutluluğun gerektirdiği eylemleri vaktinde ve zamanında, hakkıyla yerine getirmek ve ileriye ümitle bakmaktır. Üstelik o zaman, kötülüklerden uzak kalacağımız için, belki de cehennem ateşiyle yıkanmamıza gerek kalmayabilir. Yüce Allah, bizleri ateşle bile yıkanamayan lekelerden korusun. Cehenneme çevireceğiniz hayat kavganız, gecikmeksizin en yakınlarınızı da etkisi altına alacaktır. 108... Mutluluğun Şifreleri Gurur Kalkanına Sığınmayın Mutlu yaşama sanatı, gurur ile yüzsüzlük sınırları arasında kalan geniş alanı, akıl ve gönülle değerlendirmektir. Dünya nimetlerine önem vermeyen felsefesi ile ünlü filozof "Diyo-jen", bir gün çok dar bir sokakta, zenginliğinden başka hiçbir özelliği olmayan kibirli bir adamla karşılaşır, ikisinden biri kenara çekilmedikçe geçmek mümkün değildir. Mağrur zengin, hor gördüğü filozofa: -Ben, bir serserinin önünden kenara çekilmem, der. Diyojen, kenara çekilerek şu karşılığı verir: -Ben çekilirim. İnsanın, gururu ve büyüklenmeyi bir kenara bırakarak, olduğu gibi görünmesi kadar güzel bir huy olamaz. Ama her güzel şey gibi, güzel huylara ulaşmak da zor. Olay sadece olduğunuz gibi görünmekle, ya da göründüğünüz gibi olmakla bitmiyor. Bir de olmak istediğiniz gibi görünmek var ki, en zoru ve en tehlikelisi bu olsa gerek. Çünkü, istediğiniz gibi olamazsanız eğer, o görüntüye ulaşabilmek için, yanlış şeyler yapmak zorunda kalıyorsunuz demektir. Mecburen gurur denen kalkana sığınıyorsunuz. Oysa o kalkan, sadece bir yönünüzü gizleyebiliyor. Bir anlamda, kendinizi inandırıyor ama aldandığımzm farkına varamıyorsunuz. Önemli olan, kim olduğunuzun farkına vararak, olduğunuz gibi görünmenizdir. Gerçek Mutluluğa Giden SO Yol ,..109 Şems-i Tebrizi'ye göre, "Allah'a ulaşmak için insanın önünde dört engel vardır: Şehvet, çok yemek, mal ve mülk, gurur ve kibir." Gurur ve kibir, insanı dış etkilerden korurken, içine kapanık, tedirgin ve korkak yapar. Bunun sonucu, yalnızlık ve mutsuzluktur. Gurur kalkanına sığınan insanın, mutlaka bir eksiği vardır 110... Yaşamı Savaşa Çevirmeyin Sevgi dolu bir oyundur yaşamak. Sevgili Nazik Erik hocamızın, lise birinci sınıftan başlayan derslerinde sıkça tekrarladığı bir öğretisi vardı. Bizlerden, şu soruları kendimize sormamızı isterdi: "Ben kimim? Nereden geldim, niçin geldim, nasıl yaşamalıyım, nereye gideceğim?" O yaşlarda pek anlam veremediğimiz bu sorular, yıllar geçtikçe daha büyük anlamlar kazandı düşüncelerimizde. Sevgili hocamızı daha çok anar, saygıyla hatırlar olduk. 27 Mayıs 1960 öncesi, ülkemizin büyük kaoslar yaşadığı o sıkıntılı günlerde, İTÜ Makine Fakültesi 2'nci sınıf öğrencisiydim. 21 Nisan günü, üniversitemizin 187'nci kuruluş yıldönümünü kutluyorduk. Bazı arkadaşlarla birlikte, bana da konukları karşılama görevi verilmişti. O gün, belki de son defa böyle bir toplantıya katılan Merhum Adnan Menderes ve bir çok ünlü insanın konuşmalarını dinleme fırsatı bulmuştum. Ama, beni en çok etkileyen, Ord. Prof. Dr. Salih Murat Uzdilek'in yaptığı konuşma olmuştu. Ona göre hayat, üç perdelik bir o-yundu. Ve biz insanlar ikinci perdeyi oynuyorduk. Birinci ve üçüncü perdeleri bilmeden, tanımadan elimizden geleni yapmaya çalışıyorduk. O konuşma beni öylesine etkilemişti ki, o sözlerden oluşan kısacık bir dörtlük yazmıştım: Biliyoruz bu hayat Bir oyundur üç perde Ortası belli, fakat Başı ve sonu nerde? Aradan kırk küsur yıl geçmesine rağmen, hâlâ o konuşmanın etkisi altındayım. O günden beri ben, ikinci perdedeki rolümü en iyi şekilde oynamaya özen gösteriyorum. Benim rolüm sevgi üzerine, iyi şeyler yapmak üzerine... Her zaman istenilen sonuçlara ulaşmak kolay olmuyor elbette. Zaten senaryoyu hazır bulduğumuz için, sadece küçük detayları değişti-rebiliyoruz. Fakat, sahnemiz ve dekorlarımız cennet gibi güzel bana göre. Ya da ben, öyle görmeye alıştırdım kendimi. Oysa bazıları, bu oyunu farklı yorumlayıp ona göre oynama eğilimindeler. Onlara göre sahne bir savaş alanı, dekorlar birer silah, kendileri de birer savaşçı. Bütün uğraşları bu amansız savaşı kazanmak adına. Vurarak, kırarak, öldürerek, yok ederek, her yolu deneyerek kazanmak. Onlar yengi ile yenilginin kardeş olduğunun da farkında değiller. Bu devirde bile, Hitler'in "Kavgam" isimli kitabını ders almak için o-kuyanlar yanında, onu "başucu kitabı" yapanlar da var ne yazık ki... Günlük hayatta karşılaşılan her sonuca "yengi" ya da "yenilgi" olarak bakmak çok ters geliyor bana. İnsanlık adına, sevgi adına, mutluluk adına kınıyorum bu saplantılara düşen zavallıları. Benim atalarım, Çanakkale Savaşları'nda ateş altındayken düşmanlanyla diyaloga girebilmiş; azığını, suyunu onlarla paylaşabilmişken, ortada bir savaş yokken bile her şeyi savaş olarak algılayanları görmek kahrediyor beni. Düşünün bir kere; her sabah işe giderken savaşa gider gibi hissediyorsunuz kendinizi ve her akşam büyük bir zaferle ya da kolu kanadı kırılmış olarak dönüyorsunuz evinize. Ya mağrur, ya mahcup... Oysa eşiniz ve çocuklarınız sizden sadece sevgi bekliyor. Tatlı bir bakışınızla, bir gülümseyişinizle mutlu olacaklar. Zaten ömür yeterince kısa. Milyonlarca yıl içinde iki basamaklı rakamlarla sınırlanmış olan bu kısacık dönemi, elden geldiğince en iyi, en güzel şekilde değerlendirmemiz gerekmez mi? Günlük yaşantımızda karşılaştığımız iyi veya kötü olayların tümünü olağan kabul edip rahatlamaktan, her şeye iyimser gözlerle bakıp sevgiyi ve mutluluğu yakalamaktan daha anlamlı ne olabilir? R8K* Mutluluğun Şifreleri Gerçek Mutluluğa Giden 50 Yol ...113 Saygıyı Elden Bırakmayın Saygı sevgiyi, sevgi mutluluğu getirit Çocukluğumuzda sloganlarla, marşlarla büyüttüler bizi. O dönemlerde öğrendiklerimiz, belki de körpe belleklerimizdeki en rahat bölümlere yerleşebilme şansına sahip olmaları nedeniyle, kulaklarımızda çınlar durur. Türk'üm, doğruyum, çalışkanım, yasam; Küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymaktır. Ülküm yükselmek, ileriye gitmektir, Varlığım, Türk varlığına armağan olsun. Bizim çocukluğumuzda ilk olarak, hatta sevgiden de önce öğrendiğimiz ilkelerden biriydi saygı. Ama o zaman daha çok, büyüklerin hakkı gibi algılanırdı. Aslında biz daha önceki dönemlere pek yetişemedik. Sadece kulaktan dolma bir şeyler biliyoruz. Şimdikiler ise, belki filmlerde bile göremeyecekler, saygı duyulan bir insanın yanma yaklaşılırken el pençe divan durmaları, ayrılırken yine aynı duruşla, arka dönmeden geri geri çıkışları. Hatta görseler bile, yağcılık diye yorumlayacakları kesin o davranışları. Günümüzün insanları, saygıyı elbette biliyorlar. Ama onlar, şekilde aramıyorlar birilerine saygı göstermeyi. İçten bir duygu olarak algılıyorlar. Oysa, sözlerle, mimiklerle hareketlerle de belli etmek gerekmez mi o duyulanları. İnsanlar sinemalara, tiyatrolara neden gidiyorlar dersiniz? Yalnızca sesler için olsaydı, bir şekilde dinlemenin yolunu bulurlardı. Sözler, bedenlerle bütünleştikçe gerçek anlamlarına ulaşırlar. Karşısındaki insana küfreder gibi bakarken söylenecek güzel sözler, ne kadar yükseltici olursa olsun, dinleyende bir hoşluk uyandırmaz. Saygı göstermek inceliktir. Bir değer ölçüsüdür. Saygı sevginin temelidir. Saygının olmadığı yerde, sevgi yaşamaz, insanın, saygı duymadığı birine sevgi göstermesi beklenemez. Saygı görmek ise, layık olmakla mümkün görünse de o ayrımı yapmak her zaman elimizde olmayabilir. Bu nedenle, insanın kendi dışındaki her şeye; yalnız insanlara değil, bütün canlılara ve eşyaya da saygı göstermesi şarttır. İnsanlar önce "sen", sonra "ben" diyebilselerdi, toplumda hiçbir huzursuzluk kalmazdı. Önce "sen" diyebilen insan o yolun yolcusu olmuştur artık. Önemli olan, hırsın, gururun, kıskançlığın kötü rüzgârına kapılmadan, o yolda emin adımlarla yürüyebilmektir. Gerçek saygıyı görmek, "saygın" olmak için, onu hak etmek gerekir. Eskilerin deyişiyle; "sureta" görülen saygı, iki tarafı da hoşnut etmez. Sadece, formaliteden ibaret kalır. Oysa saygı, içten gelmeli ve her beşeri duygu gibi, gerçekten yaşanmalıdır. Sevgi ve saygı, mutluluğa giden akm yolun kilometre taşlarıdır. 114... Mutluluğun Şifreleri Gerçek Mutluluğa Giden 50 Yol ...115 Aşk île Yaşayın Aşk olmayınca meşk olmaz,i Biraz alaycı da olsa, askerlikle ilgili bir şeyler anlatılırken, bir yumurtayı dokuz kişiye taşıtmaktan söz ederler. Burada örnek, her ne kadar organizasyon noksanı gibi gösterilse de, angarya gibi algılanan ve aşkla yapılmayan işin başarısız olacağım anlatır bana göre. Hangi konuda olursa olsun, yapılan bir eylem severek, aşk ile yapılmadığı zaman, başarıdan söz edebilmek gerçekten kolay değil. Biz insanlar, her ne kadar etten ve kemikten ibaret gibi görülsek de, bize güç veren esas kaynağın elle tutulmayan, gözle görülmeyen moral yanımız olduğu bilinen bir gerçek. Bir motorun çalışması için yapısına uygun yakıt gerekir. Onun gücünü ayarlamak için ise, vites değiştirmemiz veya gaza basmamız yeterli olabilir. Oysa bir insanın hareketi için, sadece gıdalardan aldığı enerji yeterli değildir. Özellikle, konu bir işi öz.enle ve hakkıyla yapmaya gelince, başka enerjilere gerek duyulur, işte o güç sevgide vardır. Bu güce "aşk" denir. Aşk ile yapılan her eylem anlam kazanır. Aşk denilen şey, karşınızda bir güzel varsa ortaya çıkar. O güzelin kim veya ne olduğu önemli değildir. Gün olur bir gülücüktür sizi aşka getiren, gün olur güzel bir yüzdür aklınızı başınızdan alan. Bazen herhangi bir canlı ya da cansız varlıktır sizi büyüleyen. Bazen bir hevestir, ulaşmak istediğiniz hedefle bütünleşen. Ve her zaman, Yüce Yaratan'a duyulan aşk ağır basar yüreğinizde. Zaten yürek dedikleri, aşkın filizlendiği bahçedir, güzelliklerle sulanan... Eskiler derler ki: "Gönül dedikleri, dipsiz bir mekândır ve aşk bu sınırsız mekânı dolduran bir duygudur. Bu duygu, geçici ve bitmeye, yük olmaya mahkûm varlıklara yöneldiği takdirde, bir süre sonra hayal kırıklığına uğrayacaktır." Onların gözünde aşk, Yüce Allah'a duyulandır. Aşk bir masaldır, bin yıllardır anlatılan. Aşk bir meseldir; düşünce anlaşılan. Aşk bir sevgidir, güzelliğe duyulan. Aşk bir eylemdir, karşılıksız yapılan. Aşk bir hazinedir, yüreklerde korunan. Aşk bir ırmaktır, yükseklerde çağlayan. Aşkın gözü değil, aşka düşendir kör olan. Zaten hayat da ne ki? Bir göz açıp kapamak... Bil ki dünyada baki Aşklarımız kalacak. 116... ...117 Kötü Örnek Olmayın Kolayına kaçmak kolaydır. Çocuğun biri başka yol bulamadığından, ekili bir tarlanın içinden karşı tarafa geçmek için sahibinden izin istemiş: -Ne olur amca, tarlandan bir defacık geçeyim. -Evlat, geçmesine geç de, korkarım ki sonra yol olur. Kolaylıklar hep böyledir. Her yerde, her şeyde "kısa yol" aranır. Sonra çok geçmeden o kolaylık, kırk yıllık âdet hâline geliverir. Aslında tabiat da kolaylıklar üzerine kurulmuştur. Bir yere biraz su dökseniz, en kısa yoldan aktığını hayretle ve ibretle gözlersiniz. Hayvanlar da kısa yolu çok iyi bilirler. Bu kolaycılık, özellikle de eşeklerin uzmanlık alanma(!) girer. Eskiden, optik aletler ve bilgisayarlar yeterince gelişmemişken, karayolu mühendisleri de bu kısa yoldan yararlanırlarmış. Bir beldeden ötekine su hattı döşeyecekleri veya yol yapacakları zaman; eğer arazi engebeliyse ve hesap gerektiriyorsa, eşeklerin bu konudaki uzmanlıklarına başvururlarmış. Bunun için yapılacak işlem çok basitmiş. Önce komşu beldeden bir uzman(!) getirilir, birkaç gün bekletilip besledikten sonra salınır ve izlenirmiş. Arkasına bile bakmadan giden hayvanın peşinden koşan bir eleman, belli aralıklarla işaret taşları yerleştirirmiş. Böylece, iki belde a-rasmdaki en uygun güzergâh belirlenmiş olurmuş. Karayolcular arasında hâlâ süregelen bir şaka varmış: Bir arkadaşları yolda tek başına yürürken, hemen ardından işaret taşları yerleştirerek şaka yaparlar-mış. Kimbilir, belki de "eşek şakası" lafı oradan çıkmıştır. Nedense, her şeyin kolayına kaçıyoruz. Gerçi bu kolaylık dinimizde de var. Uzak yerlere gidildiğinde oruçlar erteleniyor, namazlar kısalı-yor. Su yoksa toprakla teyemmüm yapılıyor. Ama hepsi de zor durumlarda geçerli oluyor. Yani, durup dururken olmuyor bu kolaylıklar. Geçenlerde okuduğum bir yazıda, çölde devesiyle gitmekte olan bir bedeviden söz ediliyordu. Adam, güçlükle yürüyen, dudakları susuzluktan kurumuş birine rastlamış. Devesinden inip ona su vermiş. Suyu içen adam, birden bedeviyi iterek deveye atladığı gibi kaçmaya başlamış. Bedevi arkasından bağırmış: "Tamam, deveyi al git ama senden bir ricam var. Ne olur bu olayı kimseye anlatma!" Bu isteği biraz tuhaf bulan hırsız biraz duraklayıp nedenini sormuş. "Eğer anlatırsan, demiş bedevi, bu her yere yayılır ve insanlar bir daha çölde muhtaç birini görünce yardım etmezler." Bugün geldiğimiz nokta farklı mı size göre? Birkaç küçük kapkaç eylemim, kendi büyüklüğüne yakışmayacak şekilde görmezlikten gelip önlemim almayan devletimiz, bizleri bu hâllere düşürmedi mi? O kapkaççıları daha işin başındayken korumaya alsaydı devlete ne yük gelirdi ki? Kolayına kaçmak, biraz da kendini inandırmak meselesi bence. Ö-zellikle küçük şeylere, daha kolay ikna edebiliyoruz kendimizi. "Bu kadarcıktan bir şey olmaz" mantığı giderek, bizleri ne büyük sorunlarla karşılaştırıyor. Zaten kötü alışkanlıklara da kötü örneklere heveslenmekle ve küçük adımlarla başlanmıyor mu? Kolayı herkes becerir. Önemli olan; zor da olsa iyiye, güzele ve doğruya yönelmektir. Kolay sonuçlara ulaşabilmek uğruna, başkalarına zarar vermeyelim. Kötü örnek olup, başkalarını da heveslendirmeyelim. Karşılıklı olarak, mutlulukları engellemekten kaçınalım. Kötü örnek olursanız, size de kötü örnek olurlar. 118... Mutluluğun Şifreleri İsraftan Kaçının Akan çeşmeler bir gün gelir akmaz olur. Testinin dibinde bir miktar su bırakın. İhtiyacınız olduğunda dudaklarınızı ıslatırsınız. Hasan Moralıgil Bizim çocukluğumuz, özellikle İkinci Cihan Harbi ve sonrasında hep kıtlıklarla, yokluklarla geçti. Bizden öncekilerin ve az da olsa, bizim akranlarımızın nüfus cüzdanları karne mühürleriyle doludur. Bazen, iyi ki yenileri çıktı da o utançtan kurtulduk diyorum. İlkokula yeni başladığımız yıllarda, özellikle şeker kıtlığı had safhadaydı. Annemlerin, çaylarını kuru üzümle kıtlama yaparak içtiklerini çok iyi hatırlıyorum. Tatlılarda, kurabiye ve reçellerde, şekerin alternatifi sayılan pekmezi bulmak bile kolay değildi. Kıtlık yıllarında, kırsal kesimde yaşayanlar daha şanslıydılar. Çünkü, ne de olsa birçok şeyi kendileri üretiyorlardı. Savaş nedeniyle buğdaylarına devletçe el konulsa bile, kıyıda köşede sakladıklarıyla kendileri doydukları gibi, şehirli akrabalarına bile yardım ettikleri oluyordu. Sevgili babacığımın İstanbul'daki amcalarına, bir tenekeye doldurup üzerine birkaç parmak tereyağı koyarak, yağ görüntüsüyle un gönderdiğini ben bile hatırlıyorum. Seksenli yıllarda "ak günler" diyerek ülkeyi yönetmeye kalkışanların benzin karneleri, sadece bir nostalji olsaydı, Ajda Pekkan'm "A-man Petrol" adlı şarkısı Eurovision şarkı yarışmasında bizleri "Avrupa çapmda(!)" utandırmazdı. Margarinden makarnaya, yaşanan kıtlık ve karaborsa ise hâlâ herkesin hatırında. Gerçek Mutluluğa Giden 50 Yol ...119 İnsan, anlaşılması güç bir varlık. Nedense, her şeyin değerini kaybedince anlıyor. Oysa bilmiyor ki, elden kaçırılan bir şeyi geri almak i-çin harcanan emek, onu elde tutmak için harcanandan kat kat fazla. Buna rağmen, elimizdeki güzellikleri korumakta ve faydalı şekilde kullanmakta zorlanıyoruz. Paranızı, zamanımızı ve en önemlisi, sağlığımızı boş yere harcıyoruz. Savurganlık sonucu kaybettiğimiz değerlere ihtiyaç duyanların ne kadar çok olduklarının bile farkında değiliz. Bir de, "millî servet" denilen değerlerin, kendimiz kazandık mantığıyla "har vurup harman savurma" hakkını kendimizde bulmamız var ki, daha üzücü. Bizim çocukluğumuzda, yamalı elbise giymek ayıp değildi. Çünkü herkes aynı durumdaydı. Elbisenin yamalı olması değil, temizliği ö-nemliydi. Bir anlamda, büyük çocuklar daha şanslıydılar, zira onlara hep yeni şeyler alınırdı. Küçükler, büyüklerinin elbiselerinin bir süre sonra kendilerine kalacağını, daha ilk günden bilirler, koruma adına onlar da bir gayret içinde olurlardı. Şimdilerde, biraz hayat düzeyimizin yükselmesinden, biraz da batı hayranlığımızdan olacak yamalı elbise giymek, utanç verici sayılıyor. Gerçi sokaklar yırtık pantolonlu gençlerle dolu ama onlar bu işi moda adına yapıyorlar. Bizim zamanımızın "yamalı ama temiz" anlayışı, "temiz ama yırtık" modasına dönüştü. Kısacası, elimize geçen değerleri uygun şekilde kullanmayı bilemiyoruz. Sırf bu yüzden, fayda açısından kayıplar yaşıyoruz. Ne kendimiz mutlu olabiliyoruz, ne de başkalarının dertlerine derman olabiliyoruz. Çöplükler insanlık ayıplarımızla dolup taşarken, bizler har vurup harman savurmaya, bütün hızımızla devam ediyoruz. Mutluluk detaylarda gizlidir. 120... Mutluluğun Şifreleri • ¦ Once Anlayın Karşınızdakini dinliyor musunuz, yoksa konuş- >' mak için sıra mı bekliyorsunuz? Richard VVilkıng Öğretmen, sınıfta uyuklayan öğrencisine sorar: -istanbul'un surlarını kim yaptı? Gelen yanıt hayli güldürücü. Bir o kadar da düşündürücü: -Vallahi, billahi ben yapmadım hocam. Sonra aynı öğretmen yaşadığı olayı öğretmenler odasında anlatır. Sözümona herkes can kulağıyla dinlemektedir. Oyle(!) dinleyen bir meslektaşı onu doğrularcasma konuşur: -Çok haklısınız kardeşim. Yaparlar, yaparlar sonra da inkâr ederler. Zavallı öğretmen, bu sefer de okul müdürüne anlatmak istemiş derdini. Daha sözünü bile bitiremeden, müdür bey başlamış konuşmaya: -Hocam, siz o çocuğun ismini, sınıfını ve numarasını bir kâğıda yazıp bırakın, ben onun cezasını veririm. Güler misiniz, yoksa ağlar mısınız? Öyle bir dönemden geçiyoruz ki, okumadığımız gibi dinlemeyi de beceremiyoruz. R. W. Foerster, anlama, anlaşılma konusunda bakınız neler söylemiş: "Beraber yaşayan insanların, birbirini iyice anlaması gerektiğini iddia etmek yanlış bir anlayıştan doğar. Anlaşılmak, çok az insana nasip olan bir lükstür; hele en iyi ve en derin şeyler hayatta hep yanlış anlaşılır. Biz bu dünyaya anlaşılmak için değil, anlamak için geldik. Gerçek Mutluluğa Giden 50 Yol ...121 Anlaşılmamanm üzüntüsünü duyacağımız yerde, bütün ruhumuzla başkalarını anlamaya çalışsak, hayat daha güzelleşir. Zaten çoğu zaman, biz bile kendimizi anlayamazken, başkaları nasıl anlayabilirler?" "Hayat geriye bakarak anlaşılır, ileriye bakarak yaşanır" demişler. "Hayatta düne ve yarma hükmedemezsiniz; yaşayabileceğiniz sadece bugün var. Bugünü, hakkını vererek ve anlayarak yaşayın" diyenlere hak vermemek elde değil. Eskiden, "anlayışlı" yerine "ferasetli" sözcüğü kullanılırdı. Aklıma ferasetle ilgili bir hikâye geldi: Adamın bin, tanınmış birini ziyarete gitmiş. Dereden tepeden konuşulurken, ev sahibi önündeki cam kâseye eliyle bir defa vurmuş. Çok geçmeden kapı açılmış, bir hizmetli elindeki tepsiyle içeri girmiş ve ikramda bulunmuş. Misafir biraz hayret, biraz da saygı gereği, ev sahibine iltifatta bulunmuş. -Bu ne feraset a efendim. Tabağa bir darbeniz ile nar şerbeti geliyor. -Çok kolay, mirim; tabağa bir darbe arz ettim, bir ses çıktı; "tan", "t"nin bir noktasını çıkarınca, oldu "zan", "zan"in Farsçası "Kuman", "u"yu "e" okursanız olur "keman". Kemana ne lazım? "Tel". Telin Farsçası; "tar", "t"nin bir noktasını çıkardım oldu "nar". Tabii burada gözden kaçmaması gereken bir şey de var: Adam o kadar ferasetli ki; "t"den bir nokta çıkınca bazen "z" oluyor, bazen "n". Feraset de buna denir her hâlde. Ve anlayış üzerine bir öykü daha: Adamın biri, bir kasabadan diğerine yaya olarak gidiyormuş. Hava çok sıcak, gideceği yer de bir hayli uzakmış. Şöyle bir dinleneceği ağaç filan da yokmuş. Tam anlamıyla çaresizleri oynarken arkasında bir ses i-şitmiş. Dönmüş bakmış, yaya yürüyen bir adam ve odun yüklü bir eşek: -Selamün aleyküm!.. -Aleyküm selam. Odunları nereye götürüyorsun? -Kasabaya, satmaya... -Odunlar kaç kilo gelir? -En az yüz kilo çeker. -Satınca kaç para alacaksın? 122... Mutluluğun Şifreleri Gerçek Mutluluğa Giden 50 Yol ...123 -10 lira. -Odunları bırakıp beni alırsan sana 15 lira veririm. Hem ben 70 kiloyum, eşeğin daha az yorulur. -Ya odunum ne olacak? -Kardeşim, sen odunları götürünce satmayacak mısın? -Evet. -Farzet ki şimdiden sattın, üstelik 5 lira fazla kazanacaksın. -Ya odunum? Adamcağız ne dediyse, ne kadar dil döktüyse, bir türlü anlaşamamışlar. Oduncu, "ya odunum" diyor, başka söz söylemiyormuş. Daha fazla konuşup sinir olmaktansa, dinlene dinlene yoluna devam etmeye karar vermiş. Bir taraftan da oduncunun sesini duyuyormuş: "Ya o-dunum, ya odunum, ya odunum...." Söz, anlamak isteyene söylenir. Anlamak istemeyen, sözleriniz ne kadar değerli olursa olsun anlamaz. Böyle insanlara dert anlatmak deveye hendek atlatmaktan daha zordur. Bu konuda ısrarcı olmanın anlamı da yoktur. Hem canınız sıkılır, hem sağlığınız. En iyisi, işi uzatmamaktır. Atalarımız ne demişler: Anlayana davul zurna saz, anlamayana düğün dernek az. 124... mutluluk Her mutluluk ıstırapla satın alınır. Manzoni Mutluluk paylaşılmak için yaratılmıştır.. Comeille Az mutluluk, çokla didişmekten İyidir. B. Franklin Bizi şartlardan çok ruh yapımız mutlu kılar. Voltaire Başkalarına mutluluk sağlayabilen adam mutludur. Diderot Zevkle iş yapan ve yaptığından zevk alan mutludur. Goethe Büyük sevinçlere büyük zahmetlere katlanarak ulaşılır. Goethe Dünyada en büyük şey kişisel mutluluğu bilmektir. Tevfik Fikret Mutluluk varılacak yer değil, yolculuğun kendisidir. Bern Williams Bir insanın tek başına mutlu olması utanılacak bir şeydir. A. Camus İyimser mutlu bir sersem; kötümser, mutsuz bir sersemdir. Bemano Birçok insan mutluluğu burnunun üstünde unuttuğu gözlük gibi etrafta arar. Droz Mutlu olmak istiyorsak, hayatın cisimde değil, ruhta olduğuna inanmalıyız. Tolstoy Mutluluğu tatmanın tek çaresi onu paylaşmaktır. Byron Mutluluk o kadar çok parçadan, oluşur ki, içlerinden daima birkaçı eksiktir. Bossnet Mutluluk erdemin ödülü olmayıp kendisi bir erdemdir. Biz mutluluktan tutkularımızı engellediği için Haz duymaz; tersine mutluluktan haz duyduğumuz için tutkularımızı engelleyebiliriz. Spmoza İstediğiniz bazı şeylere sahip olamamak, mutluluğun bir parçasıdır. Bertrand Russeü Kendisinin mutlu olmadığını düşünmeyen hiç bir kimse mutsuz değildir. Publius Syrus Mutluluğu engelleyen şeylerden biri, hayattan çok fazla mutluluk beklemektir. Fontenelle Gerçek Mutluluğa Giden 50 Yol ...125 Mutlu olduğunuz zaman, size bu mutluluğu veren faziletleri sonradan kaybetmeyiniz. A. Maurois İnsanların en bahtsızı, diğer insanları sefil etmek suretiyle mesut olduğunu zannedendir. Fenelon Mutluluk maddi sevinçlerden ibaret olsaydı, çayıra koşan öküzleri mutlu saymak gerekirdi. Hemklites Girişimler her zaman mutluluğu getirmez, ama bir girişim yapmadan da mutluluk yakalanmaz. Benjamın Dısraeh Ancak en silik rolümüzü bile kavradığımız zaman, mutluluğa kavuşabileceğiz. Ancak o zaman, erinç içinde yaşayabilir, erinç içinde ölebiliriz. Çünkü, yaşama anlam veren şey, ölüme de verir. S. Exupery Dünyada herkes mutlu olmak ister. Fakat sizi mutlu eden şey ne olduğunuz ve ne yaptığınız değil, sizin görüş ve duyuşunuzdur. Dale Carnegie İnsanların mutlulukları yada mutsuzlukları, talihin olduğu kadar kendi karakterlerinin de eseridir. La Rochefoucauld Mutluluk karşımıza çıkmasını beklemekle değil, karşısına çıkmayı bilmekle sağlanır. John Webster Bir mutluluk kapısı kapandığında diğeri açılır, ama biz kapanan o kapının ardından o kadar uzun süre bakarız ki acılan kapıyı görmeyiz... Anonim Yukarıya bakma hep, gözlerin kamaşmasın Aşağılarıda gör, huzur bulmak istersen Emeğin, alın terin, karayla bulaşmasın Hırsını yenmeyi bil, mutlu olmak istersen Gazanfer Sanlıtop Farklı, sıradışı kitaplar için... Biz ın î Jjr , Rkis Kitap - uuuuuu.akiskitap.com - Farklı, sıradışı kitaplar için. İEHDÎSİ KIYAMET Kitap - ujujuu.akiskitap.com - Gazan/er Sanlıtop Mutluluğun Şifreleri Gerçek Mutluluğa Giden Arka kapak yazısı: Mutlu Yaşamak Herkesin Hakkı! Aslında her söz kendine göre bir şifredir. Söyleyenin söylemek istediği ile dile getirdiği farklı olduğu gibi, dinleyenin duymak istediği ile işittiği farklıdır. Mutluluk hakkındaki yazılar, gazete ve dergilerin magazin sayfalarının en göze batan sütunlarında ve en çarpıcı başlıklarla yer alıyor. Çünkü insanlar güzel şeyler duymak ve görmek istiyor. O sayfalara artan bir şekilde ilgi göstermeleri de o heveslerinden kaynaklanıyor. Yani, artık herkes mutluluğun peşinde koşuyor. "Mutluluğun Şifreleri" yazarın içinden geçenleri, 'kendilerini mutluluğa adamış gönüllere' çarpıcı bir şekilde ulaştırmak istediği için yazıldı. İstenildi ki, bu kitabı okuyanlar, her an üzücü bir konunun cenderesine girildiği günümüzde, "mutluluk" üzerine yoğunlaşsınlar. Bu kitapla birlikte 'mutluluğu yakalama sanatı'na bir adım daha yaklaşacaksınız. Artık her şeyi güzel yönleriyle görmeye biraz daha özen göstereceksiniz. Olur olmaz şeyler için kendinizi üzmemeye gayret edecek ve inanın çoğunlukla da başaracaksınız... Mutluluk yakanızı hiç bırakmasın...