Sunuş Yaşamda önemi olan pek çok bilgi gibi zamanın iyi kullanılmasını bilmek okulda öğrenilmez. Nasıl ki sevmek, kendini tanıyarak değişebilmek, bilinçli beslenmek, çocuklarını iyi yetiştirmek, parayı iyi kullanabilmek, yabancı dilleri konuşmak (amaç edinmek değil) ve ölmeyi bilmek de okulda öğrenilmez. Genel olarak hepimiz kendi kendimizi eğitiriz. Toplum ise vaftiz törenimize katılmış olmaktan doğan haklarını kullanarak sürekli olarak bize saatimizi hatırlatan amca ve teyzelerimize benzer. Toplumun verdiği öğüt: «Saatinin kolunda olduğunu unutma, yemeğe geç kalmamış olursun,» şeklinde özetlenebilir. Eriştirmeyle durum daha aydınlanır. Topu topuna yirmi dört saatten ibaret olan küçük sepetimiz daha sonra: tüneller, toplantılar, arkadaş buluşmaları, iş görüşmeleri, telefonlar, yemekler, kitaplar, sporlar, alış-verişler, kaçamaklar, gazeteler, biberon vermeler, not almalar, koşuşmalar ya da Noel geldi daha kimseye hediye alamadım gibi hatırlamalarla ilgili küçük zaman parçacıklarıyla dolup taşar. Kimimiz bozguna uğrarız (ama saatin tik tak'ları kesilmez) kimimiz kendimizi düzenleriz. Asıl çoğunluk bu ikisi arasında bocalar durur. Kimliğimizden hiç iz bırakmadan dalıp çıktığımız bu çamur deryasının gizli bazı yanlarını açıklamaya çalışacağım. Eğer bu kitapta felsefe, organizasyon ilkeleri ya da ruhbilimle ilgili bilgiler yer almışsa bu tamamen bir rastlantıdır, çünkü ben bunların hiç birinin öğreticisi değilim. Okuyucuyla aramda sağlam bir dayanışma kurabilmek için ona zamanını boş yere harcatmamak için kitabı kısa yazmaya çalıştım. Günümüzde çoğumuzun zamanı hastalanmıştır ve onun nasıl tedavi edileceği de bilinemiyor. Gelişmiş ülkelerde yapılan kamuoyu araştırmaları insanların özgürlük, para, yeşillik bulamamalarından daha çok zaman yokluğundan şikâyetçi olduklarını göstermektedir. Yüzyılımızın hastalığı bu mu? Eğer öyleyse, yayınlanmış birkaç yazı dışında neden bu konuda daha ciddi çalışmalar yapılmıyor. Yaşam paradan da daha çok zaman demektir, hem yetkinliğimizin, hem de sükûnetimizin yavaş yavaş yok olmasına neden olan böyle bir hastalığı çekmek zorunda mıyız? Çağın adamı olan sen okuyucum, çok güçlüsün ve yorulmazsın. Yüz elli yıldan beri sağlık sorunlarına, araç gerece, sürate, iletişime, uzaya ve kendi organizmana egemen olmayı bildin. Gelecekte de kazanacağın zaferinin de zaman üstüne olacağı açıkça görülüyor. Bilimler ve teknik sana hiç yardımcı olamayacaklarından ve yalnız başına çıplak ellerinle çalışmak zorunda kalacağından, bu konudaki başarını kolay kazanamayacaksın. Ama yaptığın gayretler boşa gitmeyecektir, bundan sonra kazanacağın zafer, daha yüce bir erdem bilgelik olacaktır. Çağdaş Zaman Çağdaş zamanla ilk kez 1977 ilkbaharında Singapur'da karşılaştım. İnci ve elektronik araç gereci satan altı katlı bir mağazadan aldığım Japon malı en son model dijital bir saat, sanki tek tek tespih çeker gibi benim her saniyemi saymaya başladı. Hiç acımasız bir sayıştı bu. O güne kadar kolumda taşıdığım saatler bana daha az korku veren türdendi. Eski saatimin kadranıyla akrep ve yelkovanı geçmiş yüzyılda kullanılan saatlerin aynısıydı. Bunlarda zaman, uzun yularla bağlı atın eğiticisinin çevresinde döndüğü gibi turlar atıyordu. Bu yeni aldığım saatte süreler sanki galaksi ve gezegenle birlikte kendi üstüne katlanıyor. Bir daha hiç değişmeyecek biçimde. Üzerinde rakamlar bulunan ilk saatler, ışıklandırılmış olsalar da olmasalar da, beni fazla ürkütmezler. Tıpkı bir havaalanında bulunan büyük saatlerde olduğu gibi, onlarda da saat ve dakikalar sabit bir planın üstündedir. Sadece son dört rakamın değişmesi insanı biraz şaşırtır. Yuvarlak bir kadran üstünde zaman sanki daha yavaş yavaş değişir. Kuvarsın Ucundaki Ölüm Kuvarslı saatlerde görülmedik bir kesinlik var ama onlarda bir saate göre yarım dakikayı saptamaya imkân yok. Gelgelelim Japon elektronikçiler hemen buna da bir çare buluvermişler. Bir Çinli saatçiden satın aldığım, dış görünüşü hiç de güzel olmayan bir metal parçasının üstünde ikisi saati, ikisi dakikayı, ikisi de saniyeyi gösterecek şekilde altı rakam bulunuyor. Yeni saatimde saniyelerin gözlerimin önünden öyle bir kaçışları var ki... Kolunda böyle bir saat taşıyan Jean-Louis Bory'nin intihar etmeden önce bir arkadaşına, «Bu saati görüyor musun, işte bu benim ölümüm,» dediğini sonradan öğrendim. Son saatimi aldığım saatçiden Mandarin Oteline geri döndüğümde, ben de aynı duyguların etkisine kapıldım. Zaman kolumda artık turlar atmıyor, yok olup gidiyor. Her saniye kendisinden bir öncekini boşluğa iterken, ben de onunla birlikte gidiyorum. Daire biçiminde dönen zamanın hayali artık sona ermişti. Onun yerine düz bir hat üstünde ilerleyen zamanın koluma sımsıkı sarıldığını hissediyordum. Batılılar bir sorunla karşılaştıklarında, onu çözebilmek için kendi kendilerine bazı sorular sormaktan hoşlanmaya başladılar. «Zamanımıza daha iyi egemen olmak» ihtiyacını kuvvetle hissettiğimize göre, Descartes'çı yöntemle programlanmış olmamız bizi bazı anahtar nitelikli fikirlerle oynamaya zorluyor. Zaman Diye Bir Şey Var mı? Egemenlik, ustalık kavramı hem görece hem de özneldir. Bu kavram daha sonraki bölümlerde incelenecektir. Zaman kavramı hakkında kesin olarak neler biliyoruz acaba? «Evet, ben zamanın ne olduğunu tam olarak biliyorum. Zaman, size borcu olan bir dostunuzun sizden bu parayı aldığı günle ödediği gün arasında geçen süredir.» «Elbette, ancak daha genel bir tanımlama yapılmasını istiyoruz. Zaman nedir?» «Bir dakika, sizin sorunuza, ben başka bir soruyla yanıt vermek istiyorum. Zamanın varolduğuna siz gerçekten inanıyor musunuz?» «Pek tabii... Salondaki döşemelerin aşınmalarını görmek yeter. İşte budalaca sorulmuş bir soru daha.» «Pek öyle sayılmaz. Bu soru, bizim bu konuyu hangi sınırlar içinde ele almamız gerektiği hakkında yardımcı oluyor. Eğer cisimler, her şey hiç değişmiyorsa, her şey hiç hareket etmeden sabit olarak kalıyorsa ve biz de evrenin içindeysek, zaman yoktur diye bir sav ileri süremez miyiz?» «Belki olabilir, ama konumuzun bunlarla ilgisi yok, doğrusunu istersen benim biraz karnım acıktı...» «Böyle düşünmeyenler de var. Hindu dininde olanlar, yeniden yaşama döneceklerini ileri sürerler. Sonsuz dönüş günü geldiğinde, her şeyin yeni baştan başlayacağına inanırlar. Bu bakış açısından zaman hayalden başka bir şey değildir.» «Budistlerin de bu fikirlere yakın inanışları olduğu biliniyor. Onlar çok pratik görüşlere sahip insanlar olduklarından, değil mi ki hayallerin egemen olduğu bir dünyada yaşıyoruz, öyleyse her şeyin tam zamanında yapılması zorunludur, diye bu fikirlere eklemeler yapmışlar. Zamanın en basit bir tanımlamasının yapılması istense, acaba onu ölçülebilen değişme olarak açıklayabilir miyiz? Horozun döllediği yumurtanın meydana gelişi dört dakika sürüyor, kömür tabakaları ise binlerce yılda oluşuyor. Bu ikisi arasında da kışa vadede mi yoksa uzun vadede mi oluştuğuna bir türlü karar veremeyen sizle biz varız. «Keynes'e göre uzun vadede hepimiz ölmüş olacağız.» Zaman kavramının, ölümümüzün bir profili olarak düşünülmesi ne kadar doğru. Atalarımızın zamanın akışıyla ilgili giriştikleri bazı denemelere doğa hiç yardımcı olmamış. Gözlem altında tutabildikleri gerçekler olarak dağların, göllerin vb.nin oluşumunu algılayabildiklerinden gecelerin, gündüzlerin, mevsimlerin ve hayvanların da buna benzer biçimde meydana gelebileceğine inanmışlar. Atilla'ların yaşadıkları günlerde kullanılan kum ve su saatlerinden binlerce yıl önce zaman ölçmek için kullanılan araç, içimizin en derin yerlerinde hissettiğimiz, eklemlerimizdeki romatizma ağrıları olmalı. Yaşlandığımızı ağrı yapmadan bize hissettiren ikinci buluş aynadır (durgun sular, iyi temizlenmiş metal düzeyler vb.). Zamanın geçişi kişisel bir deneyim ya da bir dram olarak değerlendirilecektir; ihtiyar olmanın en zor yanı, insanın ruhen genç kalmasıdır. Simone Weil, «Düşünülebilen bütün trajediler sadece zamanın akışından meydana gelir,» diye filozofluk yapıyor. Ama biz bu biçim değiştirme fikrinden pek hoşlanmayız. Zamanı uzun süre kadranlar üstüne kaydetmemizin nedeni, belki de atalarımızın daire şeklinde zamana olan inançlarını devam ettirmek istememizden ileri gelmiştir. Böbreklerimizdeki dayanılması güç ağrılar, yorgun kalktığımız sabahlar şöyle aynaya bir bakmamız ve kuvarslı saatlerde saniyelerin hemen ortadan yok oluverişleri, hep bizi zamanın akıp gitmesiyle baş başa bırakan durumlardır; bize bunlar hiç haz vermezler ama düşündürürler. Güncel olarak kullandığımız sözcükler bizi yanlış pistte yarıştırır. İlerde incelerken göreceğiz, zamanı kazanmanın ya da kaybetmenin hiçbir anlamı yoktur. Harcanmaya hazır durumdaki zamanın tümünü birden kullanmaya hazırlanırız. O hiç değişmez ve acele etmez. Bizim zamana göre elimizde bulunan tek olanak, kendi davranışlarımızı değiştirerek iyi ya da kötü işler yapmaktır. Aslında bu da kötü bir şey değildir. Bundan, «zamana egemen olmak, kendine egemen olmak demektir» şeklinde gerçek bir kural ortaya çıkar. Mucize bekleyenler, becerikli aletler keşfetmeyi umut edenler, yine bildiklerini okumaya devam etsinler. Temel Kaynak Zamana felsefi anlamda kuşkuyla bakılabilir ve ısı değişimlerinin tanığı olarak nitelendirilebilir, ama o hareketlerle dolu pratik hayatta daima bir kaynak rolü oynar. Temel ve çok özel nitelikleri olan bir roldür bu. Bütün diğer kaynaklar gibi, zaman da kullanılabilir özelliktedir ve ondan yararlanılır. Dünyada demokratik anlamda en yaygın hale gelmiş alışkanlık budur; yetkin olsun yeteneksiz olsun, girişimci ya da avare olsun, deha ya da budala olsun, bütün insanların ona ne kadar bulabilirse o kadar çok ihtiyaçları vardır. Zamanın tümünü birden kullanmaya alışkın olanlara karşın, elinde yeterince olduğunu bilerek onu azar azar harcamayı bilenler daha ender oluşu, zaman kavramının bir çelişkisidir. Diğer kaynaklardan farklı olarak zaman alınıp satılmaz, biriktirilmez, başkasından aşırılmaz, depolanmaz, üretilmez, çoğaltılmaz ya da değiştirilmez. Sadece ondan yararlanılır. Hiç kullanılmasa da, yine de tükenmeye devam eder. Zamanı yenilemek mümkün olmadığından, bütün kaynakların en değerli olanıdır. Bunlar hep değişik anlamalara elverişli fikirlerdir. Zamanla mekân arasındaki ilişkiden de yararlanarak, zamanın somut ve pratik uygulamalarından kazanılan deneyimlerle bu fikirlere eklemeler yapılmaya çalışılıyor. Zamana göre, mekânla ilgilenmek ve ondan yararlanmak bizim daha çok hoşumuza gidiyor. Zaman dördüncü bir boyut mudur, değil midir? Onun böyle bir referanslar sistemiyle benzer özellikleri olduğu hissedilmektedir. Bir mesafenin bize bir şeyler anlatabilmesi için, onu kilometre yerine zamanla ifade etmek daha açıklayıcıdır (yürüyerek... günde, uçakla... saatte ya da ışık yılı gibi). Bunun karşıtı olarak, zamanı mesafe ölçekleriyle ifade etsek, ortaya ne gibi bir durum çıkardı acaba? Eğer Zaman Bir Kat Olsaydı... Bir an için hepimizin aynı büyüklükte, birbirlerine eşit katlarda yaşadığımızı düşünelim. Aramızdan hiçbiri ne başka bir kat inşa etsin, ne de katının duvarını yıkarak daha genişletsin. Bizleri birbirimizden ayıracak nitelik, o katın düzenleniş biçimi olsun. Bazılarımızın kendilerine güvenleri yoktur ya da böyle görünmeyi arzu ederler, gereğinden çok möble satın alma ihtiyacı duyarlar; bir gün bir de bakarlar ki, oturdukları yerde adım atacak yer kalmamış. Bazılarımız da o kadar çok eşya almazlar, ama aldıklarını öyle kötü biçimde yerleştirirler ki, o evde insan hem ne yapacağını şaşırır, hem de sıkıntıdan patlar. Buna karşılık diğer bir bölümümüz ise duvarlara dolaplar yerleştirerek, mahzeni daha kullanışlı hale getirerek, bir kütüphane satın alarak aynı evi öyle her ihtiyacı karşılayacak biçimde düzenler ki, orada yaşamak insana zevk verir. Her birimizde mekân kavramı, yaşadığımız hayat biçiminin koşullarına uygun olarak meydana gelen alışkanlıklarımız ve eğilimlerimize göre bir boyut kazanır. Zaman için de aynı kural ileri sürülebilir. Kişisel ve yalnız kendimize ait zamanın özelliklerini incelemeye geçmeden önce, XX. yüzyılın sonunda Fransa gibi gelişmiş bir ülkede yaşanan zamanın ortak niteliklerini belirtmeye çalışalım. Çağdaş zamanda tek bir saate düzenle uyulur ama önü engellerle doludur. Tek bir saat vardır, çünkü dünyadaki bütün saatler saniyenin binde biri oranında eşzamanlı olarak çalışırlar. Sadece kullanılan saatlerin rakamlarında değişiklik vardır. Yeryüzünde olduğu gibi, uzayda uygulanan saatler de bir tek merkeze uyularak ayarlanır. Birbirlerine uyumlu düzenli aralıklar vardır, çünkü sosyal alışkanlıklarımız, saat rakamlarını gösteren zincirler gibi bizi kendilerine sımsıkı bağlarlar. Çalışma, yemek, toplantı, mağazaların ve işyerlerinin açılmaları, sabah ve akşam televizyondaki haber bültenleri, trenlerin kalkış ve varışları ya da bebeğin sütüyle ilgili saatlere sıkı sıkıya uymak zorunda kalırız. Kalabalık bu zamanı yaşanması zor bir hale getirmiştir. Bu karmaşık toplumda kendi ayaklarımızın üstünde kalabilmemiz için öncüllerimizden daha üstün performans göstermemiz gerekiyor. Verimliliğimizde oluşan bu olağanüstü artış, bize ayrılmış olan zaman içinde, bizi daha çok etkin olmaya zorluyor. Çağdaş zamanın bu nitelikleri, daha yeni yeni ortaya çıkan konular. Yapılan istatistiklere göre, bundan yüz elli yıl önce yaşamış olsaydık, en çok bir köylü olarak yaşama şansımız vardı. Galli ya da Mısırlı köylülerin yaşamıyla bizim köylülerin yaşamları tam olarak birbirlerine benziyorlardı. Doğal olarak aralarında, saatin kaç olduğunun bilinmesi bakımından farklılıklar vardı. Pahalı olduklarından, yaygın hale gelmediğinden kimsenin saati yoktu; kilise çanları öğle ve akşam duasının yapılma zamanının geldiğini bildirirlerdi. Zaman kavramının yaklaşık bir anlamı vardı, her köy, her kent kendine göre bir uygulama yapıyordu. Her kıtada uygulanan birbirlerinden farklı binlerce zaman türü vardı. Kimi vakit, Bretagne'da olduğu gibi, işe politika da karışınca, kilisenin çanları belediye saatinden çok daha değişik zamanlarda çalardı. Bu evredeki yaşamımız tıpkı bir kedininki gibi doğaldı, güneşe göre ayarlanmış çok sayıda etkinlikle doluydu. Çok can sıkıcı ve kesinliği olmayan kıyaslamalarda sezinlediğimiz doğallığımızı yine de özlemle anımsıyoruz. İlk Randevunun Stresi Evin dışında çalışmaya başlayınca ilk stres oluştu. Fabrikaların ve maden ocaklarının faaliyete geçmeleri, köylü çocuklarını işçiler haline getirdi. Patronun emirlerine uyarak her gün belirtilen saatte, işlerinin başında bulunabilmeleri için bu işçiler evlerinden her zaman aynı saatte ayrılmak zorunda kaldılar (yoksa işlerini kaybediyorlardı). Fabrikaya giriş çıkışta güneş görülebiliyordu ancak. Günlerin düzenlenişi bu temele bağlanınca doğal zamanın aynasındaki ilk kırılma ortaya çıktı. Giriş çıkış arasında, saatin kaç olduğu kol saati kullanılmadığından bilinmiyordu. Patron, işçilerin çalışma saatlerini saptayan tek güçtü. Aradan birkaç on yıl geçince, günlük yaşam daha çok parçalara ayrıldı. Çünkü daha çok üretmek gerekiyordu. Çalışma yerlerinde saatler kronometrelere yenik düştüler. Ücretliler besinlerini ve giysilerini kendileri üretmediklerinden, onları kendilerine satanların belirledikleri saatlere uymak zorunda kaldılar. Çok daha sonraları da, yaşamlarında boş zamanlarını değerlendirmek istediklerinde, yayın ya da programın başlama saati önemli oldu. ' . " Böylece uygar insan hiç hesaba katmadığı bir anda kendini Liliputlar ülkesindeki Güliver gibi buluvermişti. Çok sayıda görülmedik incelikteki bağlar onu kımıldayamaz duruma sokmuşlardı. Bu ince ipler hiç kopmaz değillerdi ama biraraya geldiklerinde özgürlüğünü yok edebilecek kadar etkili oluyorlardı. Bütün Dünya İçin Tek Bir Saat XIX. yüzyılın ikinci yarısına rastlayan bütün süre boyunca demiryollarının, daha sonra da radyonun kullanılmasıyla eşzaman uygulaması bütün dünyaya yayıldı. Sadece bir adada tek başına yaşayan Robinson'un saat kullanmaya ihtiyacı yoktu. Toplumsal hayat kurulduğu andan başlayarak yemekler, buluşmalar, törenler vb. gibi ortak etkinliklerin düzenlenmesi gerekli oldu. Köylerdeki işler ise tahmini olarak yapılan ayarlamalarla sürdürülüyordu. Raylar döşenip demiryolları çoğalarak ulaşım önce bölgelere, sonra kentlere, hemen arkasından da uluslararası alana yayılınca, binlerce kilometrelik demiryolları üstündeki istasyonlarda trenin saat kaçta gelip kaçta gideceğinin önceden bilinmesi büyük önem kazandı, tek bir saate uymak ilkesi her yerde geçerli oldu. Önceleri, birkaç yıl garlardaki saatlerle kiliselerin çanları birbirlerine uyum sağlayamadılar. Bunlardan hangisinin kendisini düzeltmesi gerektiği de artık iyice belli olmuştu. Daha XX. yüzyıl başlamadan önce, bir yandan Amerika, öte yandan-Avrupa tek tip saat uygulamaya başlamıştı. Radyonun iletişim alanında gerçekleştirdiği gelişmelerin çabucak her yana yayılması, sadece eşzamanlılığı değil, kesin saatlere uyulmasını da zorunlu hale getirdi. Kuvarslar ise evrensel zamanda, saniyenin milyonda biri oranında kesinliği gerçekleştirdiler. Jacques Attali bu buluşun, yılda 400 milyon adetlik satışla, saatleri dünyanın en çok satılan ürünleri haline getirdiğini ileri sürüyor. Saatlerle Ölçülmeyen Zaman Bu açıklamaya Michel Serres şöyle bir öneriyle katılıyor: «Dünyada herkesin bir saati olacak ama hiç kimsenin bunu kullanacak zamanı olmayacak. Bunların ikisini birbirleriyle değiştirmek gerek, saatinizi verin zamanınızı geri alın.» Ne var ki, bu değiştirmeyi yapabilmek için biraz geç kalındı. Serres gelişmiş toplumlarda, olağanüstü bir lüks karşılığında bu işin yapılabildiğini söylüyor. Bu lüks konunun denemeleri, dünyanın bütün kıtalarında tatil köyleri şeklinde kurulmuş Kulüp Mediterranee laboratuarlarında yapılıyor. Bu kulüplerin ortak özellikleri şunlar: 1. Dış çevreyle ilişkisi olmayan küçük bir toplumsal yaşam merkezi 2. Her şeyden bolca yararlanabilmek imkânı 3. Sabah yataktan kalkmak dahil, kişinin yapmak zorunlu olduğu hiçbir işinin bulunmaması Kollarında kuvarslı saatler taşıyanlar yılda iki ya da üç hafta böyle bir tatilden yararlanabilmek için geri kalan bütün zamanlarını kesin saatlere uyarak tam bir kişisel üretici hayatı yaşamak zorunda kalırlar. Doğru saate başvurma sanki bir kitle sporu haline geldi. Paris'in konuşan saati her gün 400.000 kişiye yanıt veriyor. Zaman kavramında meydana gelen yeni bir çelişki de, yaşam düzeyimizin köylü atalarımızın yaşadığı dönemle kıyaslanmayacak ölçüde daha yüksek ve daha karmaşık olması. Köylü atalarımızın işçi çocuklarına oranla, çalışma saatlerimiz yarı yarıya azaldı ve hafta tatillerimiz bir günden ikiye çıktı. Ama zaman bulamamak açısından biz onlardan çok daha fazla şikâyetçiyiz. Bu konuya değinmekle, sorunun temelini de ortaya koymuş olduk. XIX. yüzyılın Marx ve Fourrier gibi hayalperest yazarları gelecekle ilgili yaptıkları eskizlerde bazı noktaları gözden kaçırmışlar. Gelişme ve ilerlemeden doğan verimin büyük bolluluk ve bereket sağlayacağını, bunun da fabrikalarda çalışan işçilerle, Villerme'nin raporunda sözünü ettiği küçük çocukları özgürlüğe kavuşturacağını öne sürmüşler. Böyle bolluk ve bereketlilik dolu bir dönem geldi ama bunu sadece sanayileşmiş ülkeler yaşıyor. Bu ülkelerde yoksulluk büyük ölçüde önlenmekle kalmadı, çalışma saatleri de görülmedik boyutlara indi. (Fransa'da halen uygulanmakta olan yıllık 5 hafta izinli ve haftalık 39 saatlik çalışma, 1883 yılının yıllık 8.730 saatiyle kıyaslandığında, 1 saate karşılık 5 saatlik bir oran bulunuyor.) Çalışma saatlerinin azalmasıyla birlikte otomobil, bilgisayarlar, telefon, bazı besin türleri zamanı tasarruf ettiren araçlar olarak pazarları işgal ettiler. Alınan bu sonuç aşağı yukarı gözlemcilerin ileri sürdüklerinin tam karşıtıydı. Elimizde aradığımızdan daha çok zaman bulunsa da, onun bize yetmeyeceğini düşünüyoruz hep. Bu durum, günümüzde çözülmesi gereken en önemli sorun haline gelmiştir. 1981 yılında La Cofremca tarafından, faal olarak .çalışan Fransızlar arasında «yokluğunun en çok acısı çekilen» ihtiyacın ne olduğu konusunda yapılan bir kamuoyu araştırmasının sonuçlarına göre, yüzde 43 oranla zaman birinci sırada yer alıyor, onun ardından yüzde 27'lik bir oranla para geliyor. «Bu bir toplum hatasıdır» bahanesinin arkasına gizlenmenin artık modası geçti. .Bu tuzaktan kurtulmaya çaba göstermemiz gerekiyor. Zamana egemen olmak yalnız bizim işimizdir ve onun sorumluluğunu da yalnız biz taşıyoruz. Sağduyumuzu kullanarak onu incelemek, onun ne olduğunu anlamak istiyorsak çağdaş zamanın yapısında bize en çok üzüntü verenin ne olduğunu bulmamız gerekiyor. Ama yine de yaşadığımız çağın, hiç yerinden oynamayan bu eski zaman anlayışı üstünde bazı zaferler kazandığını gözden uzak tutmamalıyız. Bu başarılar bizim tarafsız kalmamızı sağlayarak zamanı daha akıllıca kullanmamıza.yardımcı olmuştur. Bu, hepimizde aşağı yukarı aynı ağırlıkta bulunan sağduyu denen şeyle kurnazca düzenlemeler yaparak pratik ayrıntılar elde etmemize bağlı... Concorde Zamanın Üstünde Uçuyor Örneğin, mali açıdan olağanüstü yatırımlar yapılan Concorde, çağdaş zaman kullanımının en büyük simgesi haline geldi. Ticari nitelikte ürettiği ilk uçak bile insanın zamanın üstünde uçması biçimindeki en eski hayalinin gerçekleşmesine yardımcı oldu. Fransa'nın Roissy Havaalanından saat 11'de kalkan Concorde, Amerika'daki Kennedy Havaalanına saat 8'de iniyor; içinde bulunan ayrıcalık sahibi yüzü aşkın yolcu, uçağa bindikleri andaki saatin üç saat gerisine gitmiş oluyorlar. «Kazandıkları bu 180 dakika» karşılığında ödedikleri büyük fatura, onların zaman karşısında sağladıkları bu sembolik zaferin hazzını duymalarını engellemiyor. Onların biyolojik yapıları, hayatlarının düzenleyicisi gerçek saatlerinin geriye alınmasını olanaksız hale getirdiğinden, bu olayı sembolik diye nitelemek daha doğru. Böylece zamana egemen olmanın en lüks yöntemi uygulanarak soyut da olsa üç saatlik bir gençleşme sağlanmış oluyor. Bazı Fransızlar, Concorde'un bu etkinliğinden yararlanarak, pazartesi sabahları bürolarında bir saat çalıştıktan sonra ayrılıyorlar. New-York'a vardıklarında daha çalışma hayatı başlamamış oluyor. Paris'e dönüş için hemen akşam saat 19'da kalkacak Boeing'de altı saat yatıp uyuyabilecek biçimde üç kişilik turistik mevkide yer ayırtıyorlar (bir supersonik uçak bileti ücreti karşılığı). Paris'teki işlerinin başına ertesi gün geri döndüklerinde, hem saat farklılıklarından yararlanmış, hem de hiç yorulmamış oluyorlar. Pazartesi New-York'taki Park Avenue'de, salı Paris'teki Champs-EIysee'de çalışmalarını sürdürebilenler zamanı en üst düzeyde kullanmış oluyorlar. Zaman değil ama aradaki mesafe silinip yok edilmiş oluyor. Möble, etajer, dolap üreten uyanık bir kuruluş gemicilere, bir ay süreyle küçük bir yelkenli kabininde yaşama koşuluyla iş veriyor. Bunun gibi çağımızda yapılan pek çok yeni buluş, bizi hiç değişmeyen bir zaman süreci içinde daha çok etkinlikte bulunmaya doğru itiyor. Teknik buluşlar arasında uygulama alanına en çok girenler, işleri daha kısa sürede yapabilenler. Otomobil Fontainebleau yolunu atla gidilen zamana göre on kez daha kısalttı. Mikrodalgalı fırında, piliç, klasik fırınlara göre on kez daha çabuk pişiyor. Çağımızda otomobil üretiminde bir günde üretilen sistemler ve makineler otuz yıl önce bir haftada yapılabiliyordu. Daha sırada uygulama alanına girmesi beklenilen binlerce yenilik var. Pek Çok İşi Aynı Anda Yapabilen Makineler Bir başka yaklaşım da pek çok işi aynı anda yapabilmekle ilgili. Bu alanda fiziksel etkinlikle zihinsel etkinlik aynı anda kullanılabiliyor. Ama iki zihinsel etkinliği aynı anda yapmak isterseniz bunu beceremiyorsunuz. Ya hemen dikkatsizlik olayı meydana geliyor ya da iki işi birbirlerine karıştırıyorsunuz. Örneğin, tuvalet yaparken radyo dinleyebiliyorsunuz, trende ya da uçakta seyahat ederken kitap okuyabiliyorsunuz, uyuyabiliyorsunuz. İki kişi arasında kod ve araç kullanarak kurulan iletişim, zamana daha sağlam altyapılar kazandırdı. Çağımızdan iki yüzyıl önce yaşamış olan Mozart'ın zihninde doğan bir sonatın bu gün dinlenebilmesi için, her şeyden önce bu sonatın müzik anlatım dili olan notalar haline getirilmiş olması gerekiyor. Aradan bir on yıl geçtikten sonra da, bir orkestranın kurulmuş bulunması ve bu notaları çözerek müziğin yeniden doğmasına yardımcı olması zorunlu. Bugün biri Mozart'ın parçayı zihninde yaratışı, diğeri orkestranın yorumu olmak üzere müzikal dile dönüştürülen notalara kaydedilmiş iki zaman süreçli çalışmadan yararlanarak bu sonatları dinleyebiliyoruz. Bu tarz kodlayarak yazma biçimi, fikirlerin ve sözcüklerin yazarlarla olan ilişkisini aynen koruyan tek ve en yaygın bir uygulama türüdür. En az bir milyon yıl önce oluşmuş galaksilerdeki yıldızlardan ortalama bir yıl önce çıkan ışınlar nasıl gözlerimiz üstünde birbirleri arkasından izler bırakırlarsa, içleri kitaplarla dolu kütüphaneler de bu gökkubbeye benzerler. Pleiade'ın tek bir koleksiyonunun içinde, zamanımızdan 2.500 yıl önce yaşamış Platon'dan, 300 yıl önce yaşamış Pascal'dan ve 30 yıl öncesinin Camus'ünden bize ulaşan mesajlar vardır. Yaratılan fikrin algılanmasının özgürlük biçimini yayınlanmadaki yorum değil, başlangıçtaki yazılışın özelliği verir. Gutenberg'in buluşunun zamana bir katkısı olmadı ama mekâna yayılma açısından evrensel bir anlam kazandı. Yeni bulunan makinelerle kullanım özgürlükleri artan ürünlerin sayısı her gün daha çok çoğalıyor. Pişirilerek buzluğa konulan yemek bir hafta sonra yenilebiliyor. Pazar günü televizyonda oynayan bir film, istenirse videoya alınarak perşembe akşamı seyredilebiliyor. Bunları yaparken zamana süreç olarak etki yapmıyoruz ama düzenle ve istediğimiz anı seçmekle onunla oynayabiliyoruz. Yapılan pek çok teknik yeni buluş, eskiye ait bazı etkinliklerin tümüyle ortadan kalkmalarına neden' oldu. Telefon haberci kullanılmasının ya da karşılıklı görüşme yapılmasının, çamaşır makinesi elle çamaşır yıkamanın, bilgisayarlarda bizim yapmamız gereken hesaplama, tasarlama ve yönetme gibi değişik zihinsel çalışmaların yerlerini aldılar. Zaman Para Demektir Paranın özel durumu üzerinde durulacak olursa onun zamanla olan ilişkisi daima «Time is money» (*) şeklinde özetlenir. (*) Zaman para demektir. Oysa bunun karşıtı olan fikir de tümüyle doğrudur. Bir tasarruf hesabına yatırılan para sahibine, çalıştığı zaman boyunca gelir getirir, bunun gibi (emeklilik aidatları, ücretli tatil vb.) uygulamalarda da haklar zamanla orantılı olarak doğar. Ama parayla zaman arasındaki ilişkinin anlaşılması zordur. Bir yandan arzularımız ve amaçlarımızın gerçekleşmesi zamanımızın tümünü birden harcamamızı zorunlu hale getirirken, öte yandan da zamanın en iyi şekilde kullanılmasını sağlayan makinelerin bulunması ve daha sonra da bunların insanların en öncelikli ihtiyaçları haline gelmeleriyle para zamanın düzenlenişine katkıda bulunmuş oluyor. Bu ince karşılıklı bağımlılığın bilincine varmak, paranın iyi de kötü de kullanılabilecek biçimde, tarafsız bir araç olduğunun da anlaşılması demektir. Çözülmesi gereken asıl sorun para değil zamandır. Çünkü hayatımızın hesabı, sadece onunla ölçülüyor. Felsefi görüş açısından, hangi çağda, nerede yaşanırsa yaşansın, bu kural geçerlidir. Bütün insanların zamanlarını kullanış biçimleri yaşamları nelere sıkı sıkıya bağımlıysa o yöne dönüktür. Ne yazık ki, bu gerçeğin bilincine ancak filozof sayılabilecek bazı kişiler sahip olabiliyorlar. Onlar en azından zamanın ender bulunabilen bir kaynak olduğunun farkına varmışlar. Ama günümüzde kendisinde bir gelişme sağlayabilen herkes zihinlerinde bu soruların yanıtlarını arıyorlar. Nitekim biz de meydana gelişimizin gizemleri üzerinde düşünmeye ve onları incelemeye zorunluluk duyuyoruz. Saatlerin Çevre Bilimi Yaşadığımız çağla atalarımızın yaşadığı dönemler arasında ne kadar derin farklar bulunduğunu görebilmek, doğa zamanı nasıl kullandıysa gelişmelerin de öyle kullandığını anlamak demektir. Hiç düşünmeden, sanki kaynaklar sonsuz şekilde kullanılmaya elverişliymişler gibi harcanmışlar. Son yüz elli yıldan beri hava, su, yeşillik, güzellik ve zaman insanların saldırısına uğramış; daha önceleri bunların hem hayat veren, hem de tahrip eden özelliklerinin kimse farkında değilmiş. Çevre bilimciler meydana gelen bu akımı doğanın bir başarısı olarak değerlendiriyorlar; doğaya karşı açılan savaşın kazanılması gitgide daha zorlaşıyor. Her birimiz yaşayacağımız daha ne kadar zamanımız kaldığını hesaplarken, bunu daha iyi anlıyoruz. Önü Kapanan Zaman «Televizyona Ayrılan % 10'lar» Televizyon 1950 yıllarının başlarında, henüz yaygın hale gelmediğinden pek az kişinin kullandığı bir aygıttı. Bugünse her evin bir televizyonu var, herkes en azından günde iki buçuk saat onu seyrediyor. Bu süre, uzatmaya imkân bulunmayan bir günümüzün %10'u eder. Şu son on yıl süresince çalışma saatlerinde bir düşüş olmadı. Her hafta çalışılan 39 saatin dışında, herkes zamanının %10'unu televizyon seyrederek geçiriyor. Uyku, oyun, avarelik yerine ya da yemek yerken, çalışırken, konuşurken bir yandan da onu izliyoruz. Tatlı sohbetler, gevezelikler, kendimizi dinleyerek sükûnet bulmalar geçmişte kaldı. Beslenmemizi sağlamak için çalıştığımız ya da dinlenmek için uyuduğumuz zamanlar televizyona ihtiyaç duyuyor muyuz? Öyleyse haftanın pek çok akşamını televizyon karşısında geçiren kimilerimizin okumaya ve uyumaya zaman ayıramamaktan şikâyetçi olmalarının bir anlamı var mı? Bir de onların küçük ekranlı televizyon seyretmediklerini düşünün. Kartlar açık. Zamanı özgürleştirmek için kullanılan çağdaş aygıtlar, bir yandan da ortaya çıkan fazlalığı emen, yok eden araçlar oldular. Hükümeti yönetenler iyi bilirler. Eğer halkın ses çıkarmaması, susması istenirse, hemen yeni bir televizyon kanalının kurulacağı haberi ortaya çıkarılıverilir. Panem etcircences. (*) Üretmek Yarışı Çağdaş zamanda meydana gelen güncel tıkanıklık, önce zorunlu ihtiyaçlarımızın, sonra da yorgunluğumuzun düzeyini yükseltti. Tıkanıklığın nedenleri ekonomik kökenli kaynaklar: verimlilik, dağınıklık, tüketim... Verimlilik: Ekonomik büyüme ve gelişmiş toplumların karmaşıklığı, bizi değişmez olarak tanımlanan bir zaman süreci içinde daha çok görev alacak çalışmalar yapmak zorunda bırakıyor. Yeni keşfedilen makineler, sürekli olarak bizim yapmamız gereken işlerde azalma sağlıyorlar, fiziksel kuvvetin yerine geçiyorlar ve iletişimi daha bol ve çabuk hale getiriyorlar. Savaş sonrasında yaptığımız uygulamalardan elde ettiğimiz deneyimler üretime, hizmet sektörüne ve mali kaynaklara olan ihtiyaçlarımızın makinelerin gelişmelerinden elde edilen verimliliğe göre, daha çok arttığını gösteriyor. Bu durumda ya ekonomik büyüme ya (*) Ekmek ve cambazlık: Eski Roma'da forumlarda buğdayın tahrip edilmesinden başka hiçbir tutku kalmadığını ifade etmek için kullanılan bir özdeyiş de 1980'li yılların başında olduğu gibi yavaşlama meydana gelecektir. Büyümede başarısızlıklar ortaya çıktığında, satışlarda durgunluk genelleştiğinde, üretilenlerden yine de bir kâr payı elde etmek için genel bir verimlilik sağlanması zorunludur. Bu durum zamanlarını nasıl isterlerse öyle geçiren bir işsizler sınıfı oluşturur. İşbaşı yapanların yapacakları işlerde azalma olur, yaşamlarındaki gerilim de artar. Bu sorun genellikle bütün sektörlerde aynı şiddette hissedilmez. Ama bir kasa hesabının giriş çıkışını yöneten herkes çalışma hayatındaki bu verimlilik sorunlarının öldürücü niteliğini yakından tanır. Az sayıdaki kimi askeri garnizonlarda ya da bazı manifaturacılarda bu gibi sorunlarla karşılaşılmaz. Fakat ekonominin başarı sağlamak zorunda olan diğer bütün sektörleri piyasadaki bu konjonktürel hareketlerin etkisini hissederler. Dağınıklık: Mesleki yaşamın gerilimine eklenecek bir sorun olarak ortaya çıkmıştır ve öncelikle ulaşım için geçirilecek süre daha çok önem kazanmıştır. Sadece oturulan evle çalışılan işyerinin başka başka yerlerde bulunmaları değil, aralarındaki mesafenin de giderek artması sorunların niteliğini büyütüyor. Artık ne süper marketler evimizin altında, ne de çocuklarımız oturduğumuz sokağın ucundaki okulda okuyorlar, ana babalarımız da bizden çok uzak yerlerde oturuyorlar; aradığınız doktorların hepsi de başka başka hastanelerde çalışıyorlar; eğlence yerleri ne evimize ne de çalıştığımız büromuza yakın. Çalışan adam artık ulaşım için ayırdığı üç, dört saatle talihsiz bir banliyö zavallısı haline gerdi. Ancak yönetim araç gereçlerinin ve yasaların onlara hediye ettiği imkânlarla, bu kesim ulaşım için kaybettiği sürelerin büyük bir bölümünü geri alabilecek olanaklar elde etti. Mektupla yapılan satışlar, telefon, kişisel bilgisayarların kullanılması evden dışarı çıkma sayısını oldukça azalttı. Bunlar kentleşme ve yerel özelliklere uyum sağlanarak elde ediliyor. Tüketmek Zaman Alır Zaman kullanmada darlığın, daha önce hiç karşılaşılmayan en yeni biçimini tüketim alanında görüyoruz. Çünkü iktisatçılar tüketimin ne kadar zaman aldığının ayrıntısının hesabını yapmayı unutmuşlar. Her birimiz alım gücümüzde elde ettiğimiz bir gelişmeyi hemen tüketimimize yansıtmayı alışkanlık haline getirmişizdir. Tüketimi ne kadar sürede yapacağımıza dair bir eğri tasarla-sak, bunun alım gücümüze uyum sağlaması imkânsız. Önemli bir tüketim ihtiyacı için yapılacak bir yatırım karşısında, hepimiz önce bu malın fiyatını, onu finanse edebilecek imkânlarımızı, taksitlerimizi ve onun bize kaça mal olabileceğini düşünürüz. Ama hangimiz ihtiyacımıza en uygun seçimi yapmayı, kullanma süresini ve zamanımızın boşa harcanıp harcanmadığını göz önünde tutarak, bu yatırımın bir zaman bilançosunu yapmayı akıl eder? Seçim: Teknik gelişmelerin karmaşık oluşu ve tüketim maddelerinin israfındaki aşırılık, bizleri birer rasyonel homo ekonomicus (Tasarruf etmeyi bilen insan) olmaya doğru zorluyor. Öyle ki, bir şey satın almadan önce onun fiyatıyla iş görme gücünü kıyaslamak en büyük alışkanlığımız oldu. Otomobilinizi, videonuzu ve çamaşır makinenizi alırken bu kıyaslamaları yapmadınız mı? Zaman kötü kullanıldığından, ürün türleri çoğalarak daha karmaşık hale geldiklerinden, satın alma kararlarımızın nitelikleri de daha düşük düzeylere inmeye başladı. Seçimlerimizi reklamların ve bilinçaltı sezgilerimizin etkisiyle ön koşullanmış olarak yapıyoruz. Aslında iyi bir reklam, okuyup yazması olmayan tüketiciliğimizin sorumluluğunun yükünü hafifletebilir. Kulağımıza fısıldanan olumlu ayrıntıları kendimize mal ederek gerektiğinde kullanabiliriz. Kullanma süresi: Gemi sahipleri gemilerin bakım, onarım ve donatımlarını onun kullanım süresine kıyaslayarak mı yaparlar? Evlerinde havuzları olanlar, ondan yüzmek için ne kadar yararlanırlar, sonra onun temizlenmesi için ne kadar zaman harcarlar? Yazlık evinizin bakım ve temizliği için ne kadar, ondan yararlanmak için ne kadar zaman ayırıyorsunuz? (Doğal olarak bu süre, kullandığınız bahçenize harcadığınız zamandan daha az olmalıdır.) Boşa harcanan zaman: Satın alınan kitaplar hiç okunmaz, plaklar bir kere dinlenir, giysiler en çok birkaç kez giyilir, videoya çekilen kaset hiç seyredilmez. Tavan araları patenler, bisikletler, kondisyon kürekleriyle doludur. Bütün bunlar ya bir hayale kapılıp ya da kalplerimizden geçen bir duygunun etkisiyle alınmışlardır. Ne kadar kullanılacakları daha önceden hiç düşünülmemiştir, Eğer ikinci adresimizdeki evimiz için yaptığımız masraflar, orada kaldığımız sürelere bölünecek olursa (bu paranın vadeli bir hesapta tutulduğunda getireceği faizle de kıyaslanarak), aynı süre için Riviera'daki görkemli villalardan birinin kiralanabileceği ve bir miktar paranın da arttırılabileceği ortaya çıkar. Böyle bir uygulamayı yapanlar, ayrıca evlerinde kaldıkları zamanlar çok özlemini çektikleri seyahate çıkma isteklerini de karşılamış olurlar. Evde kalmayı verimli hale getirmek istemek, böyle girişimlerin yapılmasını engellememelidir. Zamanı iyi değerlendirebilmek açısından bakılacak olursa, tüketim yüzyılın en büyük nevrozudur. Nevrozun psikolojik bakımından en yakın bir tanımlaması yapılmak istense, sağduyu sahibi bir insanın hayvanca hareketlerde bulunması demek. Ailesi saatçi olan Henry Ford, işçilerine ürettikleri otomobilleri alabilecek kadar ücret ödemek akıllılığını göstermişti. Bizim aptallığımız onun ilkelerini masraflarımıza uygulamamız. Ne kazanırsak hepsini birçok ürün satın almaya ve hizmetten yararlanmaya harcıyoruz; amaç, daha iyi yaşayabilmek. Para harcarken zamana göre daha hesaplı davranıyoruz. Oysa parayı her zaman yeniden kazanmak mümkün, zamanın yerini ise hiçbir şey alamıyor. Tüketim açlığımız sadece zamanımızı yok edip bitirmiyor, ayrıca o da kendini yiyip bitiriyor. Tüketim sanatımız hâlâ ilkelliğini koruyor. Kültürden Çok Kuralcılık Bir Jön müziğinin sesini stereo aygıtlar kullanarak yanıltıcı tonlara yükseltiyoruz, aslında bu müziğin alçak seste dinlenilmesi gerekir ki duygularımıza hitap edebilsin. Böyle bir müzik başka türlü bir etkinliğe eşlik ettiğinde daha çok değer kazanır. Gerçek bir konsere giderek yalnızca müzik dinlemek için kimsenin zamanı yok. Pahalı malzemeyle ve acele olarak hazırlanmış yemekleri bolca ve çabucak yemeye alıştık. Onların malzemelerini amatörce pazardan satın almaya, özenle pişirmeye ve zevkimize göre ağzımızın tadıyla yemeye vakit bulamıyoruz. Uzun süre araştırdıktan sonra en ucuz seferi bularak dünyanın öteki ucuna gidiyoruz. Gitmeden önce, gideceğimiz yerlerin kültürlerini ve başka özelliklerini uzun uzun inceliyoruz. Oraya vardığımızda, birkaç kez manzaraları ve insan yüzlerini fotoğraf makinemizin objektifiyle tespit ediyoruz. Aslında egzotizmin tadını çıkarmayı hiç bilmiyoruz. Dönüşte resimlere bakmak için zaman harcamamıza gerek kalmayacaktır, çünkü baskıları yapılmadığından seyahatimizin değerlendirilmesi de yapılamayacaktır. Dost ve arkadaşlarımızla ya yemeklerde ve gürültülü resepsiyonlarda ya da başka kalabalık yerlerde karşılaşırız. Böyle bir ortamda görüşülen konular doğal olarak çok yüzeysel kalır. Gerçekte ne düşündükleri ve nasıl yaşadıklarıyla hiç ilgilenmeyiz. Onları birer birer ya da ikişer ikişer görmeye zamanımız yoktur. Tüketim toplumunu eleştirmek alışkanlık haline gelmiştir. Açıkça, ahlaki açıdan değerlendirmek gerekirse, bunu bazı iskonto edilmiş zevklerinden yararlanamadığımızdan yapmaz mıyız? Bu toplumu sevimsiz bulmamızın asıl nedeni, zamanı gereği gibi kullanmayı bilmeyişimizdir. Ya onları uzaktan teleskopla dikizleriz ya da tüketeceğimizden daha fazlasını istifleriz. Gelişmiş ülkelerde yasayanlar, bütün yeni zengin olanlar gibi, her şeyden posasını çıkarıncaya kadar yararlanmak isterler, açgözlüdürler. Gerçekten gerginliğimizi azaltacak etkinlikler yerine, çok sayıdaki küçük zevklerimizi tatmin için hayatımızı küçük küçük zaman parçacıklarına böleriz. Öncelikle, her gün neler yapmak zorunda olduğumuzu ve nelere zaman ayırmaktan hoşlandığımızı saptamaya çalışalım. Şöyle bir hesap edelim: (7 saat) uyumaya, (2 saat) yemeye, içmeye, (1 saat) giyinmeye, temizliğe, süslenmeye, toplam olarak günümüzün % 40'ı olan 10 saatimizi biyolojik ihtiyaçlarımızın karşılanmasına ayırırız. İkamet etmek için bir konuta, temizlik ve bakım malzemesine, ilaçlara ve ısınmaya ihtiyacımız olduğundan; para kazanmak için (8 saat) çalışmaya, (1 saat) ulaşıma harcarız. Her gün böylece ortalama 19 saatimizi, kimi vakit kurslar, yönetici çalışmaları gibi durumlarda 21, 22 saatimizi ihtiyaçlarımızın karşılanmasına ayırırız. Geriye kalan 3, 4 saatimizi ailemize, spora, yeni bilgiler edinmeye, eğlencemize ayırırız. Eğer daha hesaba katmadığımız kutsal varlık televizyon için ayrılan 2,5 (% 10) saat de çıkarılacak olursa, kendimiz için ayırdığımız süre 30'la 90 dakikaya kadar iniyor. Bu çok az bir zaman değil midir? Bu noktaya nasıl geldiğimizi biraz hatırlamaya çalışalım. Sanayi çağının işçileri günde 12 saat çalışmakta ve yorgunluklarını giderebilmek için bizden bir saat daha fazla uyumaktaydılar. Kendi keyifleri için zaman ayıramıyorlardı. Bunun diğer bir yanı da, ceplerinde kendileri için harcayacak bir kuruşun bile kalmamasıydı. Zevk Almayı Yeniden Öğrenmek Bugün onlarla kendimizi kıyaslayacak olursak, az da olsa kendimize ayırabileceğimiz bir süre bulabiliyoruz ve çalışarak kazandığımız para, biyolojik ihtiyaçlarımızın dışında keyfimize harcayacağımız bir miktar finansman olanağı sağlıyor. Aşağı yukarı her öğünde biftek yememek koşuluyla her istediğimizi yapabiliyoruz, ama eğitimimiz, reklamlar ve en çekici yaşam biçimlerini uygulamak isteyişimiz kendi keyfimize ayırdığımız zaman ve parayı yetersiz hale getiriyor, bu durum da biraz canımızı sıkıyor. Rene Girard mimik reflekslerinde insan arzu ve isteklerini işleyerek büyük bir endüstri kurdu. Daha nazik, daha hayalperest ve daha rahat bir yaşama kavuşunca artık kolay kolay her şeyi beğenmemize imkân var mı? Bir yanda istek ve arzularımızdan oluşan bir devrim var, diğer yanda da onları tatmin edebilmemiz için zorla ayırabildiğimiz birkaç saatimiz. Bunlar için hiç zaman, bulamadığımızı ileri sürerek bahanelerin arkasına gizlenmeye kalkmayalım, bu hiçbir işe yaramaz; arzu ve istekler hep onlara ayrılan zaman sürelerinden daha çok artar. Zamanın önünün kapanması sadece öznel bir duygu değil, çağdaş yaşamda arzular çoğaldı, zaman parça parça bölünerek kullanılıyor. Eski klasik devirlerdeki bütünsel zaman anlayışı, büyük bir gürültüyle uçup gitti, yok oldu. Artık zamanımızı ince dilimlere bölerek kullanıyoruz. Böyle yapmak, etkinliklerimizi daha kararlı olarak yapmamız açısından yararlı oluyor. Yakın dönemlere kadar insanların yaşamlarının sınırları belliydi; genellikle bir konutta bir aile yaşar ve yalnız baba çalışırdı. Bu üç etkenin de hareketliliği yok denecek kadar azdı. Kalıplaşmış, hiç sürprizi olmayan bir yaşamdı bu. İkinci Dünya Savaşından sonra her şey çok çabuk değişiverdi. O zamandan beri çoğumuzun hayatında yer alan göçler coğrafi dilimleri, iş değiştirmeler mesleki dilimleri ve sevgili değiştirmeler de aşk dilimlerini oluşturdu. Bu üç alanın birleşerek eşleşmelerinin mümkün olmamasıysa anılarından bir türlü kurtulamayanların avunmalarına neden oldu. Küçük Dilimlerle Uzun Yaşanan Bir Hayat Az etkinliği olan kısa bir hayatın yerini, çok sayıda zaman dilimlerine bölünmüş uzun bir yaşam aldı. Yaşamımızın atom zerrecikleri gibi bölünmesinin nedeni, diğer insanlardan gelen ısı ve ışın dalgacıklarıdır. Bu çok sayıda dalgacık hemen bizi etkileri altına alıveririer ve biz de onlara tepki göstermek için sabırsızlanırız. Sakin bir göle bir taş atın, aynı merkeze bağlı birçok küçük dalgacığın düzenli aralıklarla tembel tembel daireler çizdiğini, daha sonra da suyun yeniden sakinleştiğini görürsünüz. Patlayan bir dolu fırtınasında ise gölün üstü kalbura çevrilir, birbirleriyle kesişen binlerce halka ve taşkın küçük dalgacıklar oluşur. Su bulanır. İşte, başkalarının zamanı bizimkine karışınca, olanlar tıpkı buna benzer. Yakın zamana kadar kırsal kesimdeki yaşam daha hâlâ sakin gölün durumuna benziyordu. İnsanlar birbirleriyle az karşılaşırlardı ve aralarında fazla bir ilişki de kurulmazdı. Kentler daha çok çalışılan yer olarak görev yapardı, alçakgönüllü, gösterişsiz olma niteliklerini korurlardı. Bugün toplumun içinde yalnız olduğumuzu hissetmiş de olsak yine de kalabalıktan çok sıkılıyoruz. Yaşadığımız büyük kentlerde, çalıştığımız kurumlarda, her gün yüzlerce benzerimizle karşı karşıya geliyoruz. Herkes en aşağı bin kişiyi tanır, daha fazlasıyla da göz aşinalığı vardır. Bunlardan (aile, iş, arkadaş, dostluk, satıcı, alıcı, müşteri, ev sahibi, kiracı vb.) yüzlercesiyle yakın ilişkiler kurulur. Bu durum onların zamanlarıyla bizimkileri kesiştirir. Bizimle iletişim kuran herkes aslında çok değerli ve yerini hiçbir şeyin tutamayacağı zamanımızın bir yağmacısıdır, hırsızıdır. Biz de onunkinin. Başkalarının Zamanlarının İçine Karışma Burada biraz anlaşılması zor bir durum vardır. Pek azımız bir kenara çekilerek, yalnız yaşamaktan hoşlanırız, çoğumuz yaşamımızı başkalarınınkilerle karıştırarak beraber yaşamak yanlısıyızdır. Her şeyin fazlası çekilmez olur. Bir haz duyma hali de önce sıkıntıya, daha sonra da bir karabasana dönüşebilir. Arkadaşlarla haftada bir yapılan toplantının tadına doyum olmaz. Ama bunu üç kez yaptığınızda sıkıntı, yorgunluk hemen başlar. Hangimiz iş hayatımızda olsun, dostluk ilişkilerimizde olsun birkaç kişiyle konuştuktan sonra bozulmuyoruz? Zamanımızla ilgili sorunumuz biraz bunun da üstünde. Çünkü onun içinden bozulmasının nedeni, hep araya başkalarının girmeleri. Zamanla ilgili hastalığımız çağdaşlık akımıyla daha da çoğalmaktadır. Çağdaşlık bizi sadece daha çok sayıda insanla ilişki kurmaya zorlamıyor, aynı zamanda onların ellerine bizi kolayca hırpalayabilmeleri için fırsatlar da veriyor. Mektupların elle yazıldığı, postacı olarak atlı ulakların kullanıldığı dönemlerde, günde kaç mesaj alır, kaç mesaj gönderirdik acaba? Kira arabalarıyla kaç kente gidebilir, gemilerle nerelere kadar yolculuk edilebilirdi? Bugün Kuzey Atlantik Okyanusunun mavi sularında, Normandiya transatlantiğinde her yönüyle dopdolu bir altı gün geçirebilirsiniz. Onun bordasına atladınız mı tertemiz aşklar yaşayabilir, yepyeni arkadaşlık ve dostluklar kurabilirsiniz. İsterseniz yeni eserler yazabilir, isterseniz kitaplar okuyabilirsiniz. Pokerde de çok kazanır ya da çok kaybedersiniz. İş kapağı bir kere Normandiya'nın bordasına atabilmek. Stresinizle imzaladığınız çok güçlü bir barış anlaşmasıdır bu... Öğleden sonramızı geçirmek için Londra'ya, hafta sonumuzda New York'a gidiyoruz. Ulaşım o kadar çabuklaştı ve kolaylaştı ki, dünyanın pek çok yöresiyle sonradan bizi güçlü bir biçimde etkisi altına alabilecek ilişkiler kurabiliyoruz. Zamanı Öldürenler Kralı Yeni buluşlar arasında en korkutucu ve en ahlak bozucu olan biri var; iletişimi çok kolaylaştırsa da, zamanımızı atom zerrecikleri gibi parçalara ayırıyor. Eğer Ezop aramızda olsaydı, hiç vicdanı sızlamadan hem iyi hem de en kötü buluş olarak, konuşulan dili seçmez, her yerde hazır olmayı bilen onun eklentisi telefonu gösterirdi. Hayati derecede önemli bir görüşme yapıyorsunuz, ailenizle birlikte yemek yiyorsunuz, derin düşüncelere dalmışsınız, duştasınız ya da sevişiyorsunuz onu kullanan biri sizin bu yaptıklarınızı yarıda kesiverir. Yüz yıl kadar önce, bu aygıtın ilk bulunduğu zamanlarda, onun bu kapasitelerinden kendilerini korumak isteyen sağduyu sahibi kimseler olmuştu. Lucien Guitry, «Zil çalıyor, siz de yanıt veriyorsunuz,» diyerek onu horluyor ve bir yana fırlatıyordu. Bugünse ortada tümüyle bunun tersi bir durum var. Bu, zaman kesenler kralı aygıt, evrensel bir budalalığın ana teması haline geldi. Son yıllardaki şeytani boyutlardaki teknolojinin yeni buluşu «Egzoset» (iletişim seti) onu hedefine biraz daha yaklaştırıyor (biz de onu kullanıyoruz). Bizim yerimize cevap veren aygıtla, kimin bizi aradığını ve ne istediğini öğrenebiliyoruz. Otomatik arayıcı, biz başka büroda çalışırken ya da arkadaşımızla konuşurken, bezdirici şekilde arayıp buluyor. Çok hatlı telefon arkadaşınızla görüşürken konuşmanın en can alıcı noktasında araya girip sözünüzü kesiyor. Portatif, küçük aygıt sizi bahçenizde, otomobilinizde, banyonuzda yakın takibe alarak daldığınız düşüncelerinizden ayırıyor. Son olarak «en küçük telsiz» şeklini alanı cepte de taşınabiliyor. Öyle ki, dünyanın neresinde olursak olalım, kim bizi ararsa hemen buluveriyor, diğer benzerlerimizle ince sicimlerle birbirlerimize bağlanıyoruz. Günlerimiz şu üç etkenin birleşmesiyle bir süzgeç görevi yapmaya başladı: ekonomik zorunluluklar çok sayıda ve türde sorumluluklar yüklenmemizi gerektirdi; ilişki kurduklarımızın sayısında büyük artış oldu; bu ilişkiyi sağlayan ve ulaşımı yapan araçlar hem çoğaldı, hem ucuzladı. Bütün bunlar zamanımızın yapısındaki etin iyice dövülmüş bir biftek gibi kıvama gelmesini sağladılar. Düşünmek İçin Yedi Dakika Ne yazık ki, bu konuda kişisel bir yöntem uygulamak hiçbir şey farkettirmiyor. Çünkü sorumluluk taşıyan pek çok kimsenin günlük çalışma hayatlarında yapılan araştırmalarda,'bunların hiç kesilmeden yaptıkları çalışmaların 7, 8 dakikayı geçmediği ortaya çıktı. Bu süre bütün meslekler için geçerli. Bir doktor olan Dr. Balint Sabredilen Altı Dakika adlı yapıtında bu teşhisi çok iyi savunuyor. Bu koşullar altında daha fazla düşünmek istemenin ne yararı var? Uygarlığımızın bu homo sapiens'lik (Aklını kullanan insan) dönemi olarak nitelendirilebilecek durumu, bize elem veriyor. Aslında bunun karşıtı olan bir tutumu benimseyerek bu nevroza uyum sağlayacak kapasitelerimizi geliştirmeliyiz. Bu konunun en anlaşılmaz olan yanı da, durumumuzdan hiç şikâyetçi olmayışımızın gözlenmesi. Lautreamont, «İnsan her şeye katlanabilir,» diyor ve, «Yeter ki, bu bir saniye sürsün,» diye ekliyor. Zaman savurganı olduğumuzu kabul edip hiç düşünmemeyi kural haline mi getireceğiz? Bir bayram yerindeki hokkabazlık biçiminde zamanın kaybolduğunu hissedemiyoruz. Bu, içimizde uygulanan bir eğilim özelliği aldı; biz de bir bakteriye benzeyen yeni toplumu ona göre biçimlendiriyoruz. Zaman bizi baskısı altına alır. Onu unutabilmek için sarhoş oluruz, daha hızlı giderek onu geride bırakmak isteriz. Nükleer bir savaşın başlamasıyla dünyanın sonunun gelmesi arasında sadece 15 dakika kalmasının bizim için hiçbir önemi yoktur. Bekleme Fobisi Bu akıl dışı olay bilinçli olarak meydana gelmemiş de olsa, çağdaş insanın ruhsal yapısında konsantrasyon yapamamak, bekleme fobisi gibi endişe verici arazlara yol açıyor. Daha 1907 yılında, Bergson, «Eğer bir bardak şekerli su hazırlamak istiyorsam, suyun içindeki şekerin erimesini beklemem en iyi hareket olur,» demişti. Bergson şeker endüstrisinin günümüzde zaman parçacıklarını ne kadar çabuk erittiklerini görebilseydi, herhalde taşıdığı sorumluluğun çok hafiflediğini hissederdi. Ama henüz erime bir saniyenin altında yapılamıyor. Öte yandan Herman Kahn'a çocukluğunda, «Bisiklet ister misin?» diye sormuşlar. «Bu bisiklet çok pahalı, belki gelecek yıl isteyebilirim,» diye cevap vermiş. Kahn bugün kendi oğlunun bu isteğini kesinlikle gelecek yıla bırakmayacağını ileri sürüyor. Ne söylersen hepsini 30 saniyeye sığdırmak zorundasın, bu nedenle televizyon reklamları en yanıltıcı iletişim mesajları biçimi haline geldiler. Bunların bir bölümü de 1 milyon frankdan fazlaya maloluyor. Bir bilgisayara yanıt vermesi için tanınan 5 saniyelik süre sonu gelmeyecek kadar uzun bir zaman olarak kabul edilmeye başlandı. Onun yerine daha üstün performanslı bir yenisi alınıyor. Bir öğrenciyi imtihan eden, ama onun yanıt veremeyeceği önyargısında olan bir öğretmenin bekleme süresini de ölçmüşler, 0,9 saniye bulunmuş. New York'dan dönen Concorde'da bir elektrik arızası sonucu çıkış kapısı bir süre açılmamış. Aradan geçen 7 dakikalık süre içinde içindeki yolcular Aire France'dan talep edecekleri zararlarının ödentisini hesap etmişler. On beş dakika sonra ise topluca bir başkaldırmanın eşiğine gelinmiş. Bu kronik sabırsızlık hastalıkları, insanın konsantrasyon kapasitelerinin en üzüntü verici sonuçları. Algılama ve düşünme düzenimizde zamana bağlı, yapılması görev haline gelen zorunlu çalışma - önce ve sonra - buhar haline gelip uçup gidiyor. Alınan kararların çoğu içgüdüsel olarak, tıpkı Dr. Balint'in teşhisinde olduğu gibi, ani bir hareketle alınıveriyor. Sorunlarımızı çözmek için çalışan danışmanlara büyük paralar ödüyoruz. Aslında uzun süre düşünerek çalışmak istesek, bu sorunları biz onlardan daha iyi çözeriz. Acele hareket maratoncularının tefekkür koşularına katılabilmeleri için nefes kapasiteleri yeterli değildir. Politikada olduğu gibi iş hayatında da kim emek verir, birinci el olarak olgunlaşan meyvaları kendisi toplar ve daha sonrasını beklemezse, o kazanır. Uzmanların düzenledikleri (pazar araştırmaları, aracı şirket raporları) özet raporlar ve varılan sonuçlar, değer ve ölçüt olarak iş sahiplerinin kendi çıkardıklarıyla çatışır, uyuşmaz. Kırmızı olması gereken bifteğimizin etinin rengi pembe oluyor, çünkü dananın öküz olmasını "bekleyemiyoruz. Ulusal kapsamlı ya da mali ağırlıklı önemli kararların alınışı da tıpkı bunun gibi olgunlaşması için bir süre beklemeye bırakılmadan çabucak alınıveriyor. Devlet Başkanlığı dahil, zirveye kadar yapılan bütün işlemler geriye dönüyor. Hareketliliğin arttığı yeni çağın yaklaşması nitelikli hiçbir temel kurulmadan, ne kadar yapılabilirse o kadar çok etkinlikte bulunabilmeyi ön plana çıkardı. Günlük 3,4 gazete ve haftalık birkaç dergi alınır, bunlardan biri bile tam olarak okunmadan bir yana fırlatılır. Satın alınan kitap sayısı bunların okunması için gereken saatle çarpılacak olsa, ortaya umulmadık büyüklükte rakamlar çıkar. Bu gazetelerde aslında birkaç hatırlatmanın dışında okunacak fazla bir şey yoktur, hangi alanda kültürümüzü arttırabilirler ki? Sanat alanında amatör sanatı sevenlerin yerini koleksiyoncular aldı. Bir koleksiyona sahip olurken aynı zamanda zengin de oluyorsunuz. Herhangi bir resmi doyarak seyredebilmek için aylar, kimi zaman yıllar boyu beklemek gerekiyor. Sabırsız oluşumuz, kendimize basit sorular soramayacak kadar olgun olmayışımız, çoğumuzu yüzeysel tipler yaptı. Yine de bütün bunlara karşın, yaşam ve davranış biçimlerimizi irdelediğimizde zihnimizde bir duraksama oluşuyor, biz bunlara varoluş krizleri adını taktık. Hep «kaç tane» ve «nasıl» sorularını sormaya alışmışızdır, ayrıca «niçin» sorusunu sormaya gerek duymayız. Bütünsel zamanın saatlerle kesintilere uğramasından, âşık olanlar dahil, hiç kimse bir şey kazanmıyor. «Aşkta devrim» olayının Mac Donald's ve Burger King's'lerin yaptıkları patlamayla birlikte oluşması sadece bir rastlantı mı? Âşık olduğunu bildiren bir kartvizitin, iyi pişmiş bir hamburger istemekten ne farkı kaldı? İşte bu noktada, zamanın düzensiz şiddet hareketlerinden kendimizi koruyabilmek için ondan daha çabuk hareket etmeyi bilmeliyiz. Bu ona kur yaparak kendimizi sevdirmeye çalışmak, onu kandırabilmek için dolambaçlı sözler söylemek anlamına geliyor. Demode bir yöntem oldu bu. Onunla bağlantı kurabilmek, daha önceden ona bir zaman yatırımı yapabilmeye bağlı; ayrıca bundan kesin olarak verimli bir sonuç alınacağı daha önceden kanıtlanamıyor. Aşkın en gerçek hammaddesi zamandır. Baudelaire çok önceleri, «Zamanla eskimeyen bir aşkın, onursuzca yapılan bir cümbüş âleminden hiç farkı yoktur. İnce, ateşli, içe işleyen kaprisler ve hayaller, tiksinti veren bencil duygulara dönüşür. Bu esef verici durum tam bir gerçektir,» demişti. İki Dakikalık Sevişme Romantizm bir rantabilite hesabı şekline sokularak kapkara edildi. Öyle ki, Le Knack adlı filmde sorumsuz bir adamın, «Başlamasıyla bitmesi arasında iki dakika yeterli olur,» diyeceği kadar küçültüldü. Kadınların çok kolaylaştığını ileri sürenler, onlara sadece hakaret ediyorlar. Böyle durumlarda kadınlar erkeklere uyum sağlayabilme yeteneklerini denerler. Bugün cinselliğin iki temsilcisi karşılıklı olarak birbirlerine sadık kalmaya karar veriyorlarsa, bu ahlaki ölçülerden çok, hayat ritminin zorunlu hale getirdiği nedenlerin artmasından ileri geliyor. Buraya kadar, çağdaş zamanın, insanlığın hiç değişmez olarak kabul ettiği eski ataerkil ve doğal zaman üzerinde yaptığı hasan ölçmeye çalıştık. Kararsız, bunalmış, arada sırada nefesi kesilen kişiler olarak böyle bir altüst oluş karşısında kendi kendimize, kaybettiğimiz zaman dengemizi yeniden bulabilecek miyiz, diye soruyoruz. Kişisel olarak böyle bir zaferin kazanılması bilinçlenmeye, ustalık elde etmeye yarayacak bir yöntem uygulamaya karar vermeye bağlı, bu kitabın amacı da okuyucusuna böyle bir eğitimi verebilmek. Bugünkü daha önce sınırları saptanan durumumuzu çıkış noktası olarak alıyoruz. Yeni çağdaş yaşam biçimi, günlerimizi satırla kıyılmış dilimler haline getiriyor, zamanımızın önünü kapatıyor. Uzun yıllar sıkı bir disiplin altında yaşadıktan sonra modern çağın nimetlerinden yararlanmak isteyişimiz doğal sayılsa da, yine de böyle olmamalı. Ayrıca zamanla ilgili bir eğitim yapılmıyor, onun tefekkürünü sağlayan bir yöntem bulunamamış, uygulama ilkeleri saptanmamış. Zamanın Diyetini Yapabilmek Zamanla ilgili bir diyet listemiz yok, öncelikle böyle bir listeye ihtiyacımız var. Sanayileşmiş ülkelerde uzun süren sıkıcı bir yoksunluk döneminin ardından, böyle bolluk ve bereket dolu bir devre gelince, orada yaşayanlar ölçülerini kaybettiler. Çok yediler, şişmanladılar. Çoğu öldü. Derilerinin kalınlaştığının, çirkinleştiklerinin farkına vardılar. Kitaplar okundu, yayınlar seyredildi, konuşarak, dinleyerek mücadele edildi; öyle ki, az besin almak en önemli sorun oldu, şişmanlamaya büyük tepki gösterildi. Girişilen bu toplu hareket, meyvalarını vermeye başladı, vücutlar inceldi, eskisine oranla daha az besili görünüyor. Gençliğin temsilcisi bütün bir kuşak, basit bazı ilkeleri benimseyerek uygulamaya koydu. Beslenmede diyet yapmak, bütün bir toplumun dikkatle izlediği en önemli konu oldu. Yazık ki, zamanın kötü kullanılması insanı şişmanlatmıyor, bu bakımdan daha az zarar verici kabul ediliyor. Bu yanlış uygulamanın, öncelikle çözülmesi gereken ulusal bir sorun olarak görülmemesinin asıl nedeni, onun bu tür somut olarak kanıtlanabilen özelliğinin bulunmayışı. Oysa fazla beslenmeye oranla zamanın yanlış kullanılmasından meydana çıkan hastalıklar daha öldürücü nitelikte. Ülser, kalp krizleri, kanser hep stresli ortamların ürünleri. Fazla besin almak nasıl şişmanlıktan başlayan hastalıklar yapıyorsa, stres de zamanı kullanmayı bilmemenin hastalığı.. Ama durum, göründüğünden de daha ciddi boyutlara ulaşmış bulunuyor. Çünkü çağdaş toplumda streslilerin sayısı şişmanların sayısını çok aştı. Genellikle şişmanların neşeli ve mutlu insanlar oldukları, aceleci ve telaşlı insanların ise çok ender olarak yaşam sevinci duydukları gözlemleniyor. Özvarlığımız, mutluluğumuz, yaşamımızın yönü tehdit altına girdiğinden, öncelikle uygulanacak önleyici kararların alınması zorunlu hale geldi. İşte, önce bu noktaya nasıl geldiğimizi anlamaya çalışmakla başlayalım. Yaşanan Zaman Süreleri belli haftalık ya da yıllık izinlerde gidilen seyahatlerde zaman ne kadar çabuk geçer... İlk günlerde geçirilen tatlı saatlerin sonu hiç gelmeyecek gibidir. Nasıl bankalara verimli bir hesaba yatırılan paranın ne getireceği merak edilmezse, bu günlerde de insan zaman bakımından kendini zengin olmuş sanır. Bunlar sonsuzluğun kıymıklarıdır. Konu biraz daha abartılarak anlatılabilir. Üç kitabı beraberce okuduğumuzu, iki günlük bir gezintiye gittiğimizi, bir yelkenliye bindiğimizi, çocuklarla satranç oynadığımızı, uzun geceleri arkadaşlarla sohbet ederek geçirdiğimizi hayal edebiliriz. Zaman hayal edilince esnektir, bütün bunları kapsayabilir. Bizim tatillerimizden en çok •beklediğimiz, telgraf telleri gibi gergin zamanın gidişinde bir gevşekliğin duyulmasıdır; onun ritmini yavaşlatarak arzularımıza göre kullanmak isteriz. Daha sonra, dörtnala atlar gibi gelen gerçeğe uyulması zorunludur. Yavaş yavaş yaklaştığımız ufuk, algılanma alanımıza girer, geri dönüşümüzdür bu. Daha sonra geçirdiğimiz günlerin boyutları öncekilerin aynı değildir, kısalırlar, yapılacak etkinliklere az gelmeye başlarlar. Hâlâ tatildeyizdir ama içimizdeki rahatlık kaybolmuştur. Kitaplar artık açık olarak bir tarafa atılmaz. Gezinti önerileri reddedilir. Koşum takımları tam takılmamıştır, ama içimizdeki özgürlük duygumuzda azalma olmuştur. Bu baskıyı ne zaman hissetmeye başlarız? Kuruntulu olanlarda tatilin başlamasından iki gün sonra, vurdumduymazlarda dönüşten bir gün önce. Benim için ikisinin arasında. Hayat da tıpkı tatiller gibidir. On yaşımızdayken, yıllar yüzyıllar gibi geçer, kırkımıza gelince kısalıverirler. Yaşamın çeşitli dönemlerinde zamanın öznel algılanışı hep aynı kalmaz. Zaman Bir Kabak Çiçeği Buraya kadar incelenen konularda zamanın katı, duygusuz ve elektronik niteliklerinden söz edildi, ama görüyoruz ki, çağımızdaki zaman bir kabak çiçeği gibi açılıp saçılıvermiş. Gerçekten öyle mi? Hayır, kesinlikle öyle değil, daha sonraki konularımızı daha kolayca anlatabilmek için, yaşamımızın üç tempolu, ritimli bir düzene uyularak geçtiğini kabul ettik; doğanın içindeki zamanlarımız, toplumsal yaşamımız ve kendimize ait yaşadığımız zamanlarımız. Doğayla ilgili zaman kozmiktir. Uzayda ilk «Büyük Patlamalın oluştuğu yaklaşık 15 milyar yıldan beri dünyada hayat var. Bu gidiş sınırsız olarak sürecek mi, yoksa galaksi kökenli bir uyarının etkisiyle büzülerek, başka dünyaları meydana getirecek yeni yaratıcı patlamalar mı olacak, bütün bunlarda tam bir kesinlik yok. Alçakgönüllü bir tanımlama yapılmak istenirse, bizim banliyöde gecesi gündüzü, sıcağı soğuğu ve yeşili beyazıyla yaşadığımız güneş sistemimizin zamanı, onu en iyi açıklayan özelliklerdir. Bu kozmik zaman ister evrensel bir ölçek olsun, ister sonsuzluğa bir geri dönüş kabul edilsin tam olarak tanımlanamıyor. Metafizikçi ve fizikçi genç kuşaklar onu coşkuyla incelemeye devam ediyorlar. Eğer kimileri böyle bir zamanın hiç oluşmadığını söyleyecek kadar ileri gitmiş de olsalar, bunun hiçbir önemi yok. Çünkü bu konunun boyutları bizi aşıyor, birçok kez tekrarlanışı bizim şu dünyevi hayatımızda hiçbir etki yapmıyor. Kozmik zaman, dünyada insanların bulunup bulunmadığıyla alay edecek kadar geniş kapsamlı bir kavram. Daha yakınımızda bulunan çağdaş toplumsal zaman, bizi zorlamaktadır. Zamanın bu biçimi insanlar arasındaki ilişkilerin artması ve hızlanması sonucu oluştu, onunla tanışmak mümkün. Issız bir adaya gidelim, üstümüzden şu Nessus gömleğini (*) çıkarıp ondan kurtulalım. Birbirleriyle kesişen kodlar ve pratik uygulamalardan meydana gelmiş olan bu zaman biçimi varlığımızın içinde bulunur ve etkinliklerimizin her evresine ölçü ve güç verir. O bize ait değildir, dışarıdan gelerek içimize girmiştir. Bizi çıldırtmasına ve zehirlemesine engel olabilmek için en iyisi, onun koyduğu kuralları ve yönetimi anlayabilmektir. Bu oyunda başarılı olanların kazançları büyük olacaktır. Özgürlük alanları genişleyecektir. Yaşanan zaman, şimdi yaşadığımız anımızın içine bolca karışmış halde bulunur ama onun aynısı değildir. Algılanmalarımız, (*) Nessus gömleği: Yarısı insan yarısı at efsane kahramanı Dejanire, Nessus'ün kanını kendisi için sevda iksiri olarak kullanır, bir gömleğe onun kanını bulayarak Herakles'e gönderir. Herakles gömleği giyer giymez eriyip mahvolduğunu anlar, çektiği ıstıraplardan kurtulabilmek için Oeta'daki korulukta kendini yakar. (Oeta: Yunanistan'ın orta kesiminde, Selanik dolaylarında bir koruluk.) duygularımız ve biyolojik niteliklerimizden oluşmuştur. Bize göre, üç zaman biçiminden en gerçek olanıdır. Bu algılanan süreç, aynı zamanda toplumsal kodlarla tanımlanamayan özvarlığımızın cevheridir. Kısa uzun, sakin ya da hırçın, heyecan verici, iğrenç, gibi sözcüklerin dakika, hafta, mevsim gibi sözcüklere göre anlamları daha açıktır. Bunlar zamanın nitelik yönünü vurgularken, toplumsal zaman nicelik yönünü ortaya çıkarır. Yaşanan zaman içinde geçirilen bir saat ya da bir yıl hayat çağları ve dönemlerine göre aynı öznel süreçler değildir. Bu kavramın anlamını herkes kendi sağduyusunu kullanarak bulur. Yaptığı inceleme sonunda doğru olarak ne bulduysa işte o, yaşadığı zamandır. Ruhsal yakınlığın, yaratıcılığın, hazzın, bilginin, düşüncelerin hissedildiği bir duygudur zaman. Çabuk incinebilen, çok nazik bir yapısı vardır, toplumsal zaman onun içini bir sarmaşık gibi sarmıştır. Eğer önlem alınmazsa, yeşermesi gereken bu bitkinin nefesi çabucak kesiliverir, bozulur, kaybolup gider. Her birimizin derece derece eksik olan yanı, işte bu yaşanan zamanımızı kaybetmiş oluşumuzdur; kimilerimiz de onu yalnız anılarında yaşarlar. Daha önceki bölümlerimizde, yaşlandıkça zamanın daha daraldığından söz edilmişti. Sözü edilen daralma, yaşanan zamana aittir. 30 yıldan sonra bu zamanımız bir kıskacın arasına girer. Önce gitgide artan dış istekler baskılarını arttırırlar. Yüklenilen mesleki sorumluluklarla, ailemize karşı yapmak zorunda olduğumuz görevlerimiz, sıkıntı verici bir beraberlik halini alırlar. Bu durum yaşanan zamanımızda hemen etkisini gösterir, özgür hareket etme imkânlarımız kısıtlanır. Bu dönemlerimizi yaşarken içimize ölümümüzün yaklaşmakta olduğu biçiminde bir etkileşim oluşur. Tatildeyken dönüş zorunluluğumuz ansızın karşımıza çıkınca nasıl duygulanarak endişelenirsek, gençliğimizin doğal ölümsüz içgüdüsünü de öyle yitiriveririz. Yenilenmesine imkân olmayan zaman stokumuzun sınırlı olarak kullanılması gerektiğinin bilinçliliği, hepimizde günlerimizin kısaldığı biçiminde kişisel duygular oluşturur. Olgunluk çağlarımız yaklaştığında, saatler daha nadirleşir ve değerlenirler. Bu, zamanla olan ilişkilerimizde kritik dönemin başladığının işaretidir. Ya kendimizi bu afetin oluşturduğu selin akışına bırakarak bizi nereye isterse oraya götürmesine, ayaklarımızın yerden kesilmesine izin vermemiz ya da ona karşı koymak, başkaldırmak zamanının geldiğine inanarak, zamanı kaygısızca harcamak yerine, onu arzuyla yönetecek bir düzen kurmamız gerekecektir. François Mitterand Çin'in çağımızda yaşayan en büyük ozanı 85 yaşındaki Pa Kin'i nişan vermek için Paris'e davet etti. Ozan, «Ben oraya niçin gideceğim? Orada kimlerle karşılaşacağım? İlgi çekici buluşlara yardımcı olabilecek miyim? Bütün bu soruları yanıtlayabilmem için sonunda da cebimde 7 dolardan fazla para kalmayacak. Beni anlıyorsunuz değil mi? Kendime üzüntü satın almak istemiyorum,» diye cevap verdi. Zaman yağmasının önüne geçilmesinin zorunluluğunu pek çok kişi anlayabilse bile, çok az kişi kendinde ona uyum sağlayabilecek bir yöntemi uygulamaya koyabilecek bir düzen kurabilir. Zaman Duygumuz Nasıl Gelişir? Bu düzenle ilgili konuların incelenmesine geçmeden önce zamanı nasıl tanıdığımızı ve gizemli üçlü, yani geçmiş, şimdiki ve gelecek zamanı birbirlerinden hasıl ayırdığımızı iyice anlamamız gerekir. Bazı çocuk doktorları, çocuğun zaman mekaniğine alışkanlık kazanabilmesi için 12 yaşına gelmesi gerektiğini belirtiyorlar. Sekiz yaşından önce saatin rakamlarının okunması öğrenilir. Daha sonra zihinde; günlerin, ayların, yılların oluşmalarıyla ilgili bir düzen kurulur. Zamana ait kodlar o kadar yanlış biçimlerde algılanırlar ki, bu banknotların üstlerindeki sayıların paranın asıl değeriyle karıştırılmasına benzer. Önemli olan, bizim zaman duygumuzun nasıl oluştuğunun ve geliştiğinin anlaşılabilmesidir. Bu konuda yararlanabilecek ortada çok az ciddi çalışma vardır. Ruhsal yakınlık bağlarına ya da ahlaki değerlere uyum bakımından nasıl ana ve babaların yaptıkları örnek gösteriliyorsa, saatleri yaşama.biçimimizin de onların yaptıkları gibi olması önerilir. Bize ısrarla zamana uymamız gerektiği öğretildiğinden, zamana tam uyan dakik insanlar mı olacağız, yoksa akşam yemeğini her akşam saat tam 8'de yemekten usanarak, saatli zaman sistemine başkaldırarak, onu red mi edeceğiz? Ne olursa olsun her durumda yaşamımızı daha önceden düzenleyerek yaşamak daha çok verimli olacaktır, kendi kendine bulunacak bir yönteme göre randevular, uyulması zorunlu olan süreler, sonuçlanması gereken tasarılar daha önceden belirlenmeli. Böylece hem bize ne kadar boş zaman kalacağı ortaya çıkmış olur, hem de kime karşı tepki göstermemiz gerektiğini daha önceden anlamış oluruz. En azından, etkenlerin zorlamasıyla oluşan zamanın anlaşılmazlığına ve sıkıntılarına uyum sağlayacak çıraklık eğitimi, daha sonraları ailenin, okulun ve televizyonun yönetiminin dışında, yaşanarak gerçekleştirilir. Uyulması zorunlu ders saatleri (cezalandırılmalar dahil), günlere göre değişik programlar, hafta ya da yaz tatilini beklemek, bütün bu alışkanlıklarımızın kaynağı okuldur. Ezik Büyüyen Çocuklarımız Kendi kendimize uyanmak ya da uyandırılmak, yemek saatleri, evden çıkarken azarlanmak, yapılacak işlerin hatırlatılması, özel uğraşların ve tatillerin önceden programlanmaları ya da bunlara ilgi gösterilmemesi bize ailemizden kalan miraslardır. Bu listeye öğleden sonraları ya da akşamları izlenmelerine izin verilen ya da kaçırılmamaları ısrarla belirtilen televizyon yayınlarının randevu saatlerinin eklenmesi gerekir. Saatlerle yapılan bu birleşme boyna takılan bir halkaya benziyor. Kimi çocuklar da ayrıca çarşamba günleri öğleden sonraları sporla ilgili alıştırmalar yapıyorlar. Doğrusu stresin iyice yanına gelmiş olan Batılı çocuklarımız eğer her on beş dakikada bir korku duyuyorlarsa onlara hak verilmelidir. Bu uygulamaları kendi arzularıyla kabul edenlerin görülmesi bile bize endişe vermelidir. Ölçülü yapılmayan ilahiyat eğitimi nasıl geleceğin hoşgörüsüz tiplerini oluşturursa, on yaşındaki çocuklar üstünde kurulan bu zalim saat baskısı yönetimi de onların ilerde kişisel düzenlemeler ilhamlarını reddeden kuşaklar olarak yetişmeleri olasılığını artırmaktadır. Ne var ki, bu yaralanmayı fazla önemsemeye gerek yok, insan neslinin, özellikle genç kuşağın uyum yeteneği çok yüksek. Tuğlalar, taş kırıntıları arasında yaşamaya ne kadar da çabuk alıştılar, çevrelerinde bir ağaç gördüklerinde kendilerine bir ödül verilmiş sanıyorlar. En önemlisi de, genç kuşağın zamanın toplumsallaştırılmasından ne öğrenebileceği. Bu alanda başkalarının –toplumun- kendisi üstünde baskı kurabileceğini öğrenecek. Randevulara, gecikmelere, günlerinin dilimlere bölünmesine alışacak. Deneyimleri yetersiz olduğundan zamanın ölçülü dozajını bulup uygulayamayacak. Bu evrede şöyle bir soru akla gelebilir: İnsanın saat sistemiyle çatışması çocukluğunda başlıyor. Sağlanmasına çalışılan amaç, gecikildiğinde azarlama yöntemi uygulayarak zamanlı hareket etmenin öğrenilmesi; .peki, nasıl oluyor da on ya da yirmi yıl sonra, saatinde hareket etmeyi öğrenen ve bütün tasarılarını gerçekleştirebilen Catherine büyük bir sükûnete kavuşuyor da, trenleri kaçıran, her dakikasının peşinde koşan Jacgues, yapması gereken işleri ertelemek için daima yeni özürler icat etmeye çalışıyor. Sağduyu, yapılması gerekene önceden uyum sağlamayı bilmekle yapmak arasında büyük bir fark bulunduğunu ilham eder. Bu fark, çok zaman güdülenme derecelerine bağlıdır. Kapasiteler arasında eşitsizlik olduğunu ileri sürmek yakışıksız bir değerlendirme olur. Sadece aritmetik bilmekle matematikçi olunmaz. Hepimiz anadilimizin sözcüklerini biliriz ama kaçımız iyi yazardır? Zamanında Orada Olmak İstiyorsan Düzenli Olmayı Bil Zamana egemenlik kazanabilmek açısından bu eşitsizliğin bir bölümü doğuştan gelen yetenek farklılıklarından kaynaklanır. Aslında ana neden, bu alanda bir eğitimin olmayışıdır. Sözcükler (saatler) ve yazı yazmak (saygı göstermek) öğretilir, ama birbirleriyle uyumlu cümleler kurmak öğretilmez, bizim yapmamız beklenir. Ailenin ve toplumun verdiği mesaj sadece bir özettir: «Kendini topla, eğer çevrenle barışık yaşamak istiyorsan işlerini zamanında yap! Kendini köşeye sıkışmış hissetmek istemiyorsan, düzenli ol!» Bir İngiliz okulunda görülen altı yıllık eğitimde, bu tür zorlamalarla kafamıza dersler sokulmak istenmez mi? Okulu bitirenlerin ne kadar başarılı oldukları ortada. Eğer gidip Anglo Saksonlarla beraber yaşamadılarsa. İngilizce konuşamazlar. Çünkü onların zamanla bağlantılı, gerçek yaşanılan zamanın içinde alıştırmalar yapmak şeklindeki eğitimleri eksik kalmıştır. Çocukluğumuzun önemli bir özelliğinin üzerinde durmadan bu konuya son vermeyelim. Yaşamımızın ilk yılları sosyal hayatta zamanı nasıl kullanacağımızı öğrendiğimiz aksesuar çağımızdır. Çocukluğumuzda zamanla en derin, en doğal, en içten, bağlar kurarak yaşarız. Daha sonraları hiçbir zaman kendisi için her şey yeni olan, hayal kurmayı bilen, gördükleri karşısında hayran kalan, yaşadığı anın tadını alabilmek.için çevresindeki her şeyi unutan çocuğun yaşadığı hayat kadar rahat bir dönem yaşanmayacaktır. Üstümüzde ne geçmişin ağırlığı vardır, ne de geleceğin endişesi, hayatîmizin bu ilk yıllarında sadece şimdiki anımızı yaşarız, daha henüz tasarılarımız ve anılarımız bu anlarımızı iki ucundan kemire-rek bozamamışlardır. Yaşadığımız Anı Denemeyle Bulabilmek Şimdiki anımızı deneyerek bulabiliriz, yaşadığımız anın huzurunu, duygularımızın yoğunluğunu (sevinci/üzüntüyü, haz almayı/acıyı) şimdi burada içgüdüsel olarak kolayca hissedebiliriz. Onun bu algılanışı kesindir, bu anların hatırlanması için yaptığımız koşuşmalar sonradan oluşacaktır. Zamana egemenlik kazanmanın, birbirlerine karşıt sayılabilecek iki sosyal olmayan hedefi vardır. Bunlardan ilki ve daha az önemsiz olanı zamanın daha iyi kullanılmasının bilinmesidir. Daha verimli ve gerçekleştirmesi daha zor olan ikincisi ise yedi yaşımızdayken güneş ışınları ve güzel kokulu bir ağacın altında,zamanı nasıl tanımışsak, onun her anından aynı yoğunlukta yararlanmayı bilmektir. Bu yetenek sağlanabilir mi? Tam olarak imkânsız. Budist bilge Nagasema, «Sen ne şimdi bu hale gelen eski küçük çocuksun, ne de ilerde olacağın yaşlı ihtiyar,» diyor. Tatilin yarısına gelindiğinde günler artık başlangıçtakilerin aynı değildir. Niteliklerinde farklar vardır. Ama ilk günlerini sonradan anımsadığımızda en azından sakin bir özgürlüğün tadını damağımızda hissettiğimiz duygusuna yaklaşmış oluruz. Çocukluğumuzdan uzaklaştıkça zaman anlayışımızda da daha incelikler olur, zaman ufkumuzda da değişiklikler yaparız. Artık o üzerinde çok az yeni buluşlar yapabildiğimiz, ama bizim için çok anlamı olan bir parametre (değişiklikleri ölçen aygıt) olmuştur. Zaman Ufkumuz Zaman ufkumuz, geçmişe ya da geleceğe olan uzaklığımızın kendi kendine algılanışıdır. Bunu dikkatimiz elverdiği ölçüde sağlarız. Zaman ufuklarının oluşumu, yaşanan hayat biçimlerine ve kişilerin özelliklerine göre toplumdan topluma büyük farklılıklar gösterir. Hayvanların ve onlara benzeyenlerin zaman sınırlarının ufku yoktur. Yalnız şimdiki anlarını yaşarlar; ne anımsama (geçmiş bir anı yeniden yasamakla, bir kişi ya da bir olayı tanımak aynı şeyler değildir), ne de tasarlama (geleceği hayal edebilmek) yetenekleri vardır. Geçmişinde öğrendiklerinden ve bilgilerinden yararlanarak geleceğe hazırlanabilmek, (tehlikeleri önlemek, organize olmak ve önceden tasarılar yapabilmek) köklü yeteneği sadece insanlarda vardır. Kimi ilkel toplumlarda zamanla sınırlanmış ufuk geçmişin çok eski dönemlerine kadar uzanabilir ama gelecek yönünün akışı çok kısa olur. Bütün bunlar o toplumun zamanı nasıl kullandığına bağlıdır. Geleceği düşünebilmek için önce kendi özvarlığının ne olduğunun bilinmesi zorunludur. İlkel toplumlar zamanı daire biçiminde algılarlardı ve daima geçmişin yeniden tekrarlanabile-ceğine inanırlardı. Eski yaşamlarını anımsarlar, bunları tekrar yaşayabilmek en büyük emelleri olur, ileriye bakış yöntemleri bundan ibaret kalırdı. Bugün bile az gelişmiş pek çok ülkede geleceğin çok dar bir ufku vardır. Güney Amerikalıların ünlü «manana» sözcüğü hem «yarın», hem «bir gün», hem de «hiçbir zaman» anlamına gelir. Ortadoğu'daki ülkelerden herhangi birinde bir haftayı geçecek biçimde bir randevunuz olursa, onların zaman ve çalışma anlayışlarına göre muhatabınızı bulamama riskini gözünüze almış olursunuz. Geleceğin Alanını Genişletebilmek Buna karşılık Batı uygarlığının özelliği olarak geçmişin zararına geleceğe daha fazla ağırlık verilir. Geçmişleri fazla derin olmayan Amerikalılar bu ilkenin öncü uygulayıcılarıdırlar. İhtiyar Avrupalıların zihinlerine planlamayı, izlence ve senaryoyu hep onlar sokmuşlardır. Onlar olmasaydı, müttefikler 1944'de ne Avrupaya çıkabilir, ne de 1969'da aya gidilebilirdi. XIV. Louîs'yle Napoleon'dan hangisinin daha önce yaşadığını bilmeyen, zihinleri bilimkurgu olaylarıyla dolu çağdaş çocukların geleceğin aşın etkisi altına girmek tehlikesiyle karşı karşıya kaldıkları izleniyor. Gelecek günlere musallat olan, özellikle bunu söyledikleri şarkılarda vurgulayan yüzyılımızın büyük ideolojisini uygulayan «ilerici»ler bir darbeyle bir toplumun zaman ufkunu değiştirebileceklerini umuyorlar. Geçmişin kökünü kazıyabilmek için bunlar milyonlarca insanın ölümüne neden olabilirler. Geleceğin mutluluğu için yüzyılımız katledilmiş olacak. Zamanımıza egemenlik sağlayabilirsek, zaman ufkumuzu da algılayarak ona en eski biçimini vermiş oluruz. Anıları taşınamayacak kadar çok yükler halini alan kimselere mi, yoksa anımsama güçlüğü çekmekten üzülen kişilere mi benzemek istersiniz? Bir ay ya da bir yıl sonra ne yapacağını şimdiden iyi bilen kişiler mi olalım, yoksa ajandamızda bir hafta önce randevu verdiğimiz bir kişiyi sonradan hatırlayamadığımızdan, kendimize hayret eden kişiler mi olalım? Zaman ufkunda gelecekle geçmişin boşaltılmaları bakımından insanların ruhsal yapılarında farklılıklar vardır. Genel olarak geçmiş geleceğin üstüne getirilir. Çünkü anımsarken, tasarlamaya göre daha az çaba harcanır. Zamana egemenlik kazanmak için yapılan disiplinlerin çoğunda en yakın ve en uzak geleceğimizle ilişki kurulmasına büyük önem verilir. Bu, şimdiki yaşadığımız doğal anımızın tadını çıkarmamıza ters de düşse yapmamız zorunlu olan bir görevimizdir. Cioran bu durumu en iyi biçimde şöyle değerlendiriyor: «Yaşadığımız günlerin tadını ancak kader fikrini zihinlerimizden silerek çıkarabiliriz.» Çocukken ufkumuzun alanı çok dardır. O çağlarda sadece yaşadığımız anı ve ondan en iyi biçimde yararlanmayı biliriz. Ama gördüğümüz tüm eğitimler saate ve sürelere (sınavlar) saygılı olmanın öğretilmesine yöneliktir. Böylece ufkumuzun genişletilmesi amaçlanır. Eğitimin geçmişle olan ilişkisi, bellekte tutmayı kendisine yöntem olarak seçmesinden doğar. Bütün incelemeler, çarpma tablosundan şirketlerin yasalarına kadar hep geçmişin yararlı bilgileri üstüne yapılır. Uygarlaşmış insanın bilmesi zorunlu olan bilgilere yıllar boyu uyum sağlamaya çalışırız; gelecekte yararlanabilmek için geçmişi temsil edebilmek çalışmalarımızın hedefi olur (nerede doğmuşsanız, oranın toplumuna uyabilmek). Yöntem çok etkilidir. Altı yaşımızdayken bizden üç yaş önce doğmuş biri bize çok yaşlı görünür. On altımıza geldiğimizde, yüzyıl önce meydana gelmiş bir olayla aşağı yukarı aynı çağı paylaştığımızı anlamaya başlarız. Eğitim ufkumuzu geçmişe doğru geri itmiştir. Mesleğimizle ilgili yaşamımız ise aynı işlemi geleceğe doğru yapar. Sorunlarımızı günü gününe çözmeye başlarız. Daha ilginç ama daha karmaşık görevlere talip olabilmek, sorumluluk yüklenebilmek için daha uzak geleceklerde neler olacağını önceden bilmek gerektiğini öğreniriz. Bir genel müdürün zaman ufku önündeki üç yılda uygulamaya koyacağı tasarıları, bir doktorunki hastanesinin alacağı başarılı sonuçlar, bir yazarınki bitireceği yeni kitapları, bir memurunki ise yıllık izni, evinin kontratının yenilenmesi ve emekliliğidir. Gelecek bizi kendine doğru çeker. Bu uygarlıkta her şey bizi zaman ufuklarına doğru sürükler. Şimdi yaşadığımız an sembolik bir nokta gibidir, onun üstünden bilinçaltındaki arzularımızın zamansız gerçekleşme girişimleri sürekli transit geçişler yaparlar. Batılı adam şimdiki anını yaşamayı unuttu. Yaptığı küçük el çabukluklarıyla onu yok etti. Bu zamanı tekrar bulabilmesi için yeni bir eğitimden geçmesi zorunlu oldu. Bu eğitim yapılırken zaman ufkumuzdaki gelmiş ve gelecek silinip onun yerini, şimdiki zaman almayacak. Bu çocukluk hayatına geri dönüş, ancak çok yaşlanmış (ruhsal yaşantıları bozulmuş) her şeyden elini ayağını çekmiş, tasasız, ilgileri kaybolmuş kişilerde yeniden ortaya çıkıyor. Bizim gibi geri kalan diğer herkes, gelmişini ve geleceğini daha iyi algılayarak yaşadığı anı onarmaya çalışmalıdır. Bir olaya ancak yapılacak ekspertizlerle egemenlik sağlanıp sağlanmadığı belli olur. Zamanlı hareket etmeyi bilmenin, planlamanın, disiplin kurmanın en derin noktalarından başlamak zorundayız. Eski alışkanlıklarımızı unutabilmek için önceleri bunların tam karşıtlarını uygulamaya başlamalıyız. «Nasıl! Yaşamıma engel olan pek çok zorlama ve baskının ortasında çırpındığım yetmiyormuş gibi, benden bunlara başka ilaveler yapmam mı bekleniyor?» Bütün (zamana, kendine, vücuduna) egemen olma girişimlerinde bulunan herkesin ilk tepkisi otomatik olarak böyle olur. Yine, bu noktada diyet uygulamakla yapılacak bir kıyaslama konuyu daha iyi aydınlatacaktır. Zayıflamak isteyenlerin, başarılı olmalarının nedeni tenlerini güzel bulmamaları ve aynanın karşısına geçtiklerinde kendilerini beğenmemeleridir. Ama onları şişmanlatan, uzun vadede kendilerini sağlıklı ve güzel hissetmelerinin zararına, bir hakem sıfatıyla her gün kendilerini bir lokma daha fazla yiyecek biçimde ödüllendirmeleri değil midir? Zayıflama rejimine ödüllendirmelere son vermekle başlanır, yine bir süre tam olarak önlenemeyen şişmanlığın sorunlarıyla uğraşılır. İlerde gerçekleştirilmesi olası bir hedefe ulaşabilmek için bütün irade kullanılarak disiplinli bir döneme girilmesi zorunludur. Bu amaç gerçekleştirilirken pek çok engelle karşılaşılır, sonunda başarı sağlanır ama bu çok zor olur; insanın harcayacağı başka gücü kalmaz, daha sonra elde edilecek avantajların hayalleri gayretlerin devam etmesini sağlamıştır, elde edilecek başarının başka alanlarda da yardımcı olacağı düşünülmüştür (örneğin, âşık olan genç kız zayıflar, çünkü seksi görünmek, yemek içmekten daha yararlı olacaktır). Zamana egemenlik sağlanırken önce gerilimli bir evre geçirilir, daha sonra hem etkinlik, hem de huzur dolu bir döneme girilir. Böyle bir yetkinlik sağlanırken önce hangi noktada daha çok baskı, zorlama varsa o alanın ödünlenmesinden başlanır. Sonuçların zayıflama rejimine göre çok daha kısa sürede alınması iyi bir haberdir. Özgürlük ve Düzenleme Yapacağım kişisel iki saplama bu iki girişim arasındaki paralelliği daha iyi açıklayacaktır. On iki kilo kaybettikten sonra, «Bu kadar zayıfken neden rejim yapma gereği duydunuz?» gibi sorularla karşılaştığımda doğal,olarak gülümsemek elimden gelmiyor, ama, «Ben rejim yaptığımdan inceldim,» yanıtındaki gerçeği görmek kimsenin hoşuna gitmiyor. Genellikle yine aynı kişilerin, «Siz böyle işlerinizi üst düzeyde düzenlemeler yaparak yürütürken, nasıl kendinize yaşamak için zaman ayırabiliyorsunuz?» biçimindeki sorularını, «Düzenlemeler yapmayı başardığımdan beri ancak yaşamak için zaman bulabiliyorum,» diye yanıtlayınca, bunlar pek inanmış görünmüyorlar. Özgürlük tüfeğin namlusunda değil, yapılacak düzenlemededir. Örneğin, zaman ufkumuzu nasıl düzene sokacağız. Onun her iki yönde de gelişmesini sağlayabilmeliyiz. Yaşadığımız anda bazı engeller ve frenlemeler oluşturan geçmişimize ait kimi olayları daha iyi incelemek zorundayız. Psikanaliz bu girişime herkesin sevdiği bir biçim vermiştir. Aynı denemeyi pratik olarak uygulamak için herhalde, mutlaka bir divana uzanmamız gerekmiyor. Pek çok kişi bunu kendi kendilerine ve sakin bir biçimde, geçmişlerini inceleyerek gerçekleştirebiliyorlar. Geleceğin geliştirilmesinde ise, çoğumuz daha önceden olaylara hazırlıklı olma kapasitesine yetkinlik kazandırmayı, büyük zorluklarla başarabiliyoruz. Bütün Batılılar gibi biz de, geleceği düşünürken onu kararsız bir tutumla ve endişe verici olarak gözümüzün önüne getiriyoruz. İşte bu nedenle geleceği bize bir dost gibi gösteren psikoloji tekniğinden yararlanılması zorunlu olmuştur. Bu konu, daha sonraki bölümlerde ayrıntılı olarak incelenecektir. Zamanı Algılama Zorluğu Çağdaşlarımızın zaman bağlarıyla ilgili sorunlarını çözebilmek için, bu alanın derinliklerine inmek mümkün olamıyor, - yaşanan sürenin denemesini - zamanı en basit biçimde algılamayı herkes gerektiği kadar kolay somutlaştıramıyor. Woody Ailen'in «sonsuzluk çok uzak, özellikle sonu» biçimindeki parlak sözleri, bir gerçeğin karanlıklardan kurtulup aydınlığa çıkmasını sağlıyor. İnsan, zihni sonsuzluğun çok az bir bölümünü dahi algılamaktan acizdir. Dünyamızın yaşının 4 milyar yıl olduğu tahmin ediliyor. Bu çok uzun bir zaman süresi. Bizim kafatasımızdaki küçük beynimiz bu sürenin 40 milyon ya da 4 milyon yıl olması arasındaki farkı algılamaya gücü yetmiyor. Bu nedenle, tıpkı küçük çocukların anlamalarını kolaylaştırmak istendiğinde yapıldığı gibi, bu gerçeği bizim anlayabilmemiz için önce aynı dilin konuşulması zorunlu; öyle ki, konu belirgin özelliği olan sözcüklerle örnekler verilerek anlatılabilsin. Bir yıl size bir şeyler anlatabiliyor mu? Evet. O halde yerkabuğunun toplam yaşını, ilk meydana geldiği anla günümüze kadar olan yaşını, bir yıl olarak kabul etsek, insan 31 Aralık saat 23.45'de ortaya çıkmış, İsa da saat 23.58'de doğmuş olur. Bunu hepimiz kolayca anlayabiliyoruz. İlk olarak Pascal’ın işaret ettiği gibi aynı kimliği taşıyan her iki sonsuz da bizden uzaklaşmaktadır. Eğer ilkel bir zerreden başka bir şey değilseniz, çok coşku veren bir anın, saniyenin milyonda biri zamanda olup bitivermiş olmasını hiç anlayamıyorsunuz. Çünkü sizin kapasiteniz ancak dakikalardan itibaren algılama yapabilmektedir. Algıladığımız zaman, duygularımızdan etkilenerek deforme olur. Sevgilinizle beraber geçirdiğiniz bir gece ne kadar kısadır. Tırnağınız kapıya sıkışınca bir saniye size ne kadar uzun gelir. Çalışma hayatımızda işlerimiz yolunda gidiyorsa haftamız bir gün gibi geçer, ama öyle de saatler vardır ki geçmek bilmez, sanki bir gün sürer. Sürelerin çeşitli pratik denemelerini yaptıktan sonra içimizde, işlerimizi yürütebilmek için bir zaman düzeni kurarız. Çalıştığımız işimizde tekrarlamalar çoksa zaman bizim için çok basit bir anlam taşır. Olgun yaşta ve zihinsel kapasite düzeyleri yüksek kimselerin de tıpkı işe yeni başlayan acemiler gibi büyük hatalar yaptıkları görülüyor. Paris'teki bir sağlık merkezi, hastalarını ortalama 45'le 90 dakika arası kapı aralarında bekletir. Bu her gün aynı biçimde devam eder. Kimi kez gecikmeler öyle büyük boyutlara varır ki, merkezin sekreteri öğleden sonra gelecek hastalara telefon ederek randevularına ikişer saat geç gelmelerini söylemek zorunda kalır. Bu karışıklıkların nedeni çok basittir, doktor hastalarını yarımşar saat aralıklarla defterine kaydeder, oysa her biriyle en az 45 dakika meşgul olur. Yıllardan beri, kayıtlar hep bu esas üzerine yapılmaktadır. Kendisinin bazı nitelikleri bu durumu görerek düzeltmesine engel olmaktadır. Bizi arayanlardan pek çoğu kendilerine «yalnız yirmi dakikamızı» ayırmalarını isterler, ama aradan yarım saat geçtikten sonra bile daha hâlâ sözlerinin başındadırlar. Zihnimiz hayatımızın kimi etkinliklerini ölçebilmekten acizdir. Makyaj için" on dakikaya ihtiyacı olduğunu ileri süren bir hanıma ya da tıraş olmak isteyen bir beyefendiye, aslında yirmi dakika bile az gelir. Kronometre kullanılmasına alışılmamıştır, sakıncaları vardır ama yine de kimi etkinliklerimizi ne kadar sürede bitirdiğimizi bilmek yararlı olur. Çeşitli zaman parçacıkları biraraya gelerek günlerimizin bütününü oluştururlar. Zamanı değerlendirirken yaptığımız küçük hatalar büyük gecikmeler halini alırsa, karşınızdaki sizi öğretmeniniz gibi, «Derse kalkmak için neden beni bu kadar bekletiyorsunuz,» diye paylayabilir. ZAMANI KULLANMA SANATI Gerçek Süre Örnekleri 1 günde 1 yılda 5 dakika............................................................. 30 saat 15 dakika............................................................ 91 saat (4 gün) 1 saat....................................................... 15 gün • Günde 1 saat 40 yılın sonunda iki yıl eder • Gecede 8 saat = yılda 4 ay uyumak demektir Az da olsa geç kalanların karşıtı olan aceleci tipler de vardır. Zaman hesaplarını geniş tutanlar, randevularına çok önce gelirler, bekleme salonlarında otururlar, daha trenin vagonları dizi haline getirilmeden onlar istasyonların peronlarını arşınlamaya başlarlar. Bu gibi davranış özellikleri gösterenler sadece değişik ruhsal bazı güçlere boyun eğerler. Zamanlı hareket etmek bakımından davranışlarımızın rastlantılara bağlı olarak meydana gelmedikleri açıkça anlaşılmaktadır. Ayrıca bizim kişiliğimizi açıklamamıza da yardımcı olurlar. Mitterand'ın Uyguladığı Sistemli Gecikmeler Çok bilinen bir örnek de François Mitterand'ın uyguladığı sistemli gecikmelerdir (Devlet başkanlığı protokolünün dışında). Sanki onun için en önemli olay başkalarının bekletilmesidir. Daha önce tespit edilen saatte söylenilen yerde bulunmak tehlikesini önleyebilmek için, şoförüne gazete okumak istediğini söyleyerek otomobilini yolun karşı kıyısına çektirdiği bilinir. Böyle, olduğundan fazla iktidarlı görünmek arzularıyla bir sonuca ulaşılmaz, yapılan çabalar boşunadır. Tespit edilen bir saate uymak bakımından insanların davranışları çok değişiktir. Kimileri de tıpkı devekuşları gibidirler, sanki saatleri kafalarıyla birlikte kumun içindedir ne zaman olursa olsun saatleri olmadığı halde saatin kaç olduğunu en çok 5 dakika farkla bilirler. Bunlar da Mittörand'ınki gibi hayret uyandıran örneklerdir. Kimilerinin çevrelerinde saat doludur, ama onlar bunlara bakmazlar, sonra kendilerine zaman hatırlatıldığında, vaktin daha geç ya da daha erken olduğunu zannettiklerini söyleyerek, hayret etmiş görünmekten büyük haz duyarlar. Zamanlı hareket etmeyi alışkanlık haline getirebilmek, saat hissine sahip olabilmek için kendi kendimizi sorgulayabilmeyiz ve onun karşısında belirgin bir tutumumuz olmalı. Bu tavrımızla yaşam davranış biçimimizin tümü arasında çok büyük ilişkiler vardır. Daha önce, zamanın bütünselliğinden ve onun algılanış biçiminin kişiliğimizi etkileyen bir sonuç meydana getirdiğinden söz edilmişti. Zamanla olan ilişkilerimizde gerçekten güç sorunlarla karşılaşmaya başlamamız, çalışmalarımızın anlam kazandığını ve onlardan yararlandığımızı açıklar. Zamanı israf etmenin kaynağı, onu kullanış biçimimizdir. IV Zamanı Kullanmak Zamanla İlgili Kötü Alışkanlıklarımız Hayallerden ayrılıp gerçeğe dönüldüğünü bildiren saat 19'a doğru çalar. Charles on saatten beri bürosunda çalışmaktadır, bugün neler yaptığını hatırlamaya çalışır, yaptıkları hiçlik, boşluktan ibarettir. Bir dakika daha düşünür ama kesin olarak yaptığı hiçbir çalışmayı hatırlayamaz. Oysa ne hasta, ne de sarhoştur. Her akşam kendini hep böyle hissetmektedir. Zamanınızın sürekli olarak başkalarının isteklerine uyularak kesildiği, kendinizi yuvarlanan bir halının içindeymiş gibi hissettiğiniz çalışma gününüz boyunca olanlara dikkatinizi toplamak isterseniz, hasta olursunuz. Kaç kere çalışmanıza engel olundu? Kesin olarak söylemek mümkün değil, ama istatistiklere göre ortalama 75 kez. Charles önünde kümelenmiş iki yığın halinde duran yazılardan hiç haz duymuyor. Bunlar aldığı notlar ve postadan çıkan henüz okumaya fırsat bulamadığı mektuplar. Bir yanda da bugün kapağını bile açamadığı yazması gereken rapor dosyası var. Yarın sabah daktilo etmesi için sekreterinin önüne bırakması gereken yazıları hazırlamaya kalksa, daha bir buçuk saat çalışması gerek. En iyisi bunları alıp evine götürmesi, akşam yemeğinden sonra çalışmak için herhalde vakit bulacaktır. Hanımı nazik biçimde, «Bugün büroda ne yaptın?» diye sorduğunda, «Önemli olarak hiçbir şey yapmadım,» diye yanıt verecektir. Aslında bu söz tam bir gerçeği açıklamaktadır. Hepsi bunlardan ibaret değil. Ajandamızda saptadığımız bir randevu, bizim kendimize ayırdığımız bir süre değildir. Kendimize ait işlerle uğraşacağımıza, daima başkalarının bizim zamanımızı alan girişimlerine müsait davranmak eğilimindeyizdir. Ayrıca sorunları, önem sıralarını gözönünde tutmadan, meydana geliş sıralarına göre çözmeye çalışırız. İşlerimizi sıraya koymamız gerektiğinde önemsiz sorunlar da olsalar, bizi en çok zorlayanı, yapılması başkaları tarafından ısrarla istenileni daha önce yaparız. Müşteri ve çocuklarımıza daima öncelik vermez miyiz? Bütün bu kötü alışkanlıklarımız biraraya gelince, işimizden akşamları çok geç ayrılmamıza ve yaptığımız işlerin her birine de çok kısa süreler ayırmamıza fazla hayret edilmemelidir. Listede kötü alışkanlıkların altlarının çizilerek vurgulanmalarının hiçbir yararı olmaz. Aslında bunlar zamanımızı gereği gibi kullanmamızı engelleyen özel durumlardır. Okul çağımızdan beri edindiğimiz kimi kötü alışkanlıklarımız, doğal davranışlarımız haline gelirler. Mesleğimizin buna yaptığı yüklemelerle daha da dayanılmaz olurlar. Bu kötü huylarımızı değiştirmek için elimize geçen fırsatları da değerlendirmeyi bilmeyiz. Neden böyle hareket ettiğimizin yanıtını araştırmamız gerekiyor. Bunda, daha az çaba harcama yasasının etkisi çok büyüktür. Hepimiz bu yasayı çok yakından tanırız. Çalışmak istemeyen her acımasız kimsenin içinde tembel bir çocuk gizlidir. Yapılacak işin hacminde sağlanmak istenen en küçük bir artış, onun içgüdüsel arzularına göre (gözlerinden de anlaşılacağı gibi), 15 tonluk koskocaman bir iş halini alıverir. Aile çevresinden uzakta geçirdiğiniz on, on iki saatlik süre, evdekilerin size hücum etmelerini engelleyen bir korunak olur. Dışarda ne yaptığınızı kimse bilemez! En şık giysilerinizle yemeğe en son oturduğunuzda, dikkatleri üstünüzde toplarsınız. Gözlerinizdeki terbiyeli olmaktan uzak dengesiz ifade size kimsenin karışmayacağı izlenimi verir. Charles yemekte şarabı tercih etti. Doktoru ona en sakinleştirici içkinin şarap olduğunu söylemişti. Eve getirdiği rapor aklına geldikçe hiç çalışma arzusu duymadığını anlıyordu. Bir süre televizyonun önünde vakit geçirdi, eğer daha fazla burada kalırsa uyuyakalacağını biliyordu. Tamam, yarın sabah daha herkes uykudayken, erkenden saat 6'da kalkarak açık bir zihinle raporunu yazmaya kesin karar verdi. Bu senaryonun başka türlü örnekleri her gün binlerce defa tekrarlanıyor. Sonunda Charles istediği kadar iyi olmamakla birlikte raporunu tamamlayabildi. Ama kendisine ait bu küçük zaman parçacıkları mitralyözden çıkan mermiler gibi ondan kaçıp etrafa yayılarak onu hasta etmeyi sürdürecekler. Çünkü o bu durumunu düzeltmek için onlara zaman ayırmayı hep ihmal ediyor. Dertlerimizi zamana dinletmemize imkân yoktur, onun kurbanı gibi hareket etmeye alışmışızdır, bunda çevrenin de büyük sorumluluğu vardır. Karşılaşılan zorluklar, dertler ya reddedilebilmeli ya da bunlara uyum sağlayabilecek çareler aranmalıdır. Aslında ayrıntılar halindeki kimi yanlış bilinçlenmelerimizi ya da tefekkürümüzü basit olarak kullanmaya yetkin olmayışımız, kendimize ait zamanımızı gerektiği gibi kullanmaktan bizi alıkoyar. Bunlardan, değişik biçimde meydana gelenlerden birkaçını incelemeye çalışalım. Çalışma hayatımızda olsun, evimizde olsun bitirmek zorunda olduğumuz görevlerimiz vardır. Büyük ya da küçük olsunlar, bunlar günümüzü kesik kesik parçalara ayırırlar. Ama onların öncelik sıralarını ve nasıl yapılacaklarını yine de biz belirleriz. Uygulanan ilke budur. Zamanı kullanış biçimimizle ilgili uygulamalarımızı şöyle bir gözden geçirelim. Alışkanlıklarımızın bazıları şunlardır: • Hoşlandığımızı hoşlanmadığımızdan • Çabuk bitecek olanı, uzun sürecek olandan • Kolay olanı zor olandan • Bildiğimizi, bilmediğimiz ve yeni olandan • Acele yapılanı, önemli olandan • Başkalarının istediklerini, kendimizin seçtiklerinden daha önce yapmaya alışmışızdır. İçimizde gizlenmiş tembellik ve gevşekliğimizi kabul etmekle «orun çözülmüş olmuyor. Birçok gevşek insan biraraya gelerek sanayi toplumunun temelini atmadılar. Bu soruna başka ruhsal çözümler bulunması gerekiyor. Her Gün Yapılan Çerez Niteliğindeki Çalışmalar Birçoğumuz için her sabah bu karmaşanın içine kendini alarak çalışma ritmi bulmak kolay olmamaktadır. Önce iki, üç telefon konuşması yapmak, en çok iki sayfalık mektupları okumak gibi kendini zorlamaya gerek olmayan küçük işlere el atarak bir ısınma turu yapılır. Sonra aynı tempodaki toptan çalışmalar başlar. Daha günümüzün çerez biçimindeki ilk girişimleri tamamlanmadan başkalarının atılımlarının başlaması çok üzüntü verici olur. Onların telefonları, görüşme istekleri, (postadan her gün çıkan) mektuplar balonlar gibi üstümüze doğru hücum ederler, çoğumuzun bunları burunlarının üstünde yakalayabilmeleri için büyük hüner göstermeleri gerekir. Bu durumda, bütün gün süresince akşama kadar bilgiç fok balıkları rolü oynanır. İşler Kördüğüm Olmalı Şöyle, ayak ayak üstüne atabilecek bir fırsatı elinize geçirdiğinizi sandığınız bir anda bile saatleriniz başkaları tarafından dinamitlenen dakikalar halini alır, böylece biraz güç kazanabilmek için kendimize ayırdığımız süreler baltalanmış olurlar. Dıştan gelen hücum kesilince kendimizi biraz sakinleşmiş hissederiz. Sonunda önümüzdeki zamanı kullanabilecek özgürlüğü kazanırız. Böylece yoğun hareketlilik içinde geçen bir günümüz enerjimizi pompalar, sinirlerimizi yorar ama asla beynimizi doyurmaz. Yaptığımız günlük çalışmaların çoğunun hiçbir yeniliği yoktur. Bunlarda nöronlarımızı dürtü sağlayan yaratıcılık, özgürlük, yeni buluşlar gibi etkenler çok az bulunur. Sanat biçimindeki oluşumlar ender olarak ortaya çıktıklarında, onları yaratanların üstün yeteneklerinin de kanıtı olurlar. Gelelerini sürdürebilmeleri için orta düzeyde bir fikir stokuna, yeterli bir deneyim birikimine ve çok az miktarda da sağduyuya sahip olmaları yeterli olur. Bütün diğer bize benzeyen herkesin hayatında çalıştırmaktan uzak tuttuğu tek organı beynidir. Beynimizi rapor yazarken, hesap yaparken, düşünürken, tartışma yerine plan yaparken, telefonla konuşurken, not yazdırırken, bir toplantıda konuşurken, en çok da bir karar alırken yoğun olarak kullanmamız gerekir. Bu etkinliklerin başlıcaları, çoğumuzun yanlış olarak uyguladığımız konsantrasyon yapabilme yeteneğimize bağlıdır. Çalışma Ritminde Oluşan Sert Değişiklikler Doğal durumdan konsantrasyona geçmek çok yavaş tempoda seyreden, mekanik yürüyen bir merdivenden çok hızlı giden bir diğerine birdenbire atlamaya benzer. Atlamadan önce,bütün enerji ve esneklik kullanılabilir hale getirilmelidir. Biz bütün bu ritim değişikliklerinden fazla hoşlanmayız. Fazla çaba harcamayı gerektirmeyen bölük pörçük işlerle uğraşarak günümüz geçer, yöntemimizi hiç değiştirmeden böyle çalışmaya devam etmek isteriz. Bu tempoda seyrederken, düşünülerek yapılması gereken bir işe dalmak hiç işimize gelmez. Bir saat boyunca dışardan gelen telefonlara yanıtlar vererek onlarla mücadele ettikten sonra, yargılama arayıp onunla iletişim kurmak kolay olmaz. Bu durum ritim değiştirebilmeyi daha çok zorlaştırır. Beynimiz elektronik değil biyolojik bir aygıttır. Onu çalıştırabilmek, vites değişikliği yapabilmek için bir düğmeye basmak yeterli olmuyor. Aklımızı kullanırken dinlenebilmesi için merdiven sahanlıkları gibi bekleme yerleri, ortama uyabilmek için yeterli süreler, coşku duyabilmesi için dürtü sağlanması gerekiyor. Çağdaş zamanın pek çok parçalara bölünmüş olması ve etkinlik sayımızdaki artış bu mola ve vites değiştirmeleri önce yavaş yavaş azalttı, sonra da tümüyle ortadan kaldırdı. Randevular, toplantılar, telefon görüşmeleri, ard arda birbirlerini izleyerek zamanımızı parçalara bölerler. Hiç durmadan çalışırız. Savaşta bir topun ara vermeden çalışması başarı sayılır. Ama bir beyin dinlenmeden çalışamaz. Sadece doktorlar, pazarlamacılar gibi, her yaptıkları işten ötekine geçerken yer değiştirmek zorunda olanlar, kimi kez bir sonraki evrede ne gibi bir olayla karşılaşabileceklerini daha önceden düşünmeye çalışırlar. Bilinçli Uyanık Çalışmayı Bilmeyenler Jacoues Ellgl, «Teknik toplumda kadın olsun erkek olsun, herkes hayat ritminde gerekli olan mola vermeleri kullanmayı bilmiyor, bunları ortadan kaldırdı. Seçeneklerini kullanabilmek, ortama uyum sağlayabilmek, kendi kendini düzenleyebilmek için gerekli olan bu süreler yok edildi. Artık hayatın en geçerli yasası söylendiği anda yapmak oldu,» diyor. Çok değişik yöntemler uygulayarak bir etkinlikten diğerine atlama konusunda güdüleniriz, kendimize yetecek kadar havamız olup olmadığını hiç düşünmeyiz. Bu nedenle çoğu zaman bir atlayış yapamaz, olduğumuz yerde sayarız. Ne tümüyle tembel, ne yapay, ne de gerçekten ilkelizdir, ama hiçbirimizin zamanını saptırmadan kullanmak bakımından bir bağışıklığı yoktur. Bu tür kötü niteliklere eğilimli oluşumuz, onları içimizden çıkarıp atamayışımız, bütün zamanımızı sürekli olarak hiç denge sağlayamadan kullanmamıza neden olur. Öncelikleri belirlemek, seçenekleri kullanma biçimimizi saptamak, işe hangi uçtan başlayacağımızı ve yapacağımız ritim değişikliğini belirtmekle sorunun sınırlarını çizmiş olmuyoruz. Hemen her gün yolumuzun üstünde rastladığ'ımız bu zaman hırsızlarının tam bir listesini oluşturabilmek için yıllardan beri özellikle Amerika'da incelemeler yapılmaktadır. Dünyanın neresine gitseniz bunlar hep aynıdır, değişmez. Zaman hırsızı Amerikalı araştırmacılardan Mac Kenzie 1970'li yılların başlarında, zaman hırsızlarıyla ilgili çok değişik sorumluluk gruplarında incelemeler yaparak bir liste oluşturdu. Bu listeyi hazırlarken 40 Kanadalı albayla, 30 Amerikalı üniversite rektörüyle, 25 Meksikalı işletme şefiyle, sigortacılarla, zenci rahiplerle ve Alman yöneticilerle görüştü. Kenzie listelerinde pratik olarak kendi aralarında iç değişiklikler olabileceğini de belirtmektedir. Hırsızların tam kadrosu şöyle: Dışımızdaki hırsızlar • beklemediğimiz telefon görüşme talepleri, görüşmelerin yararsız yere uzaması; • çalışma arkadaşlarıyla meslektaşların kendi sorunları ya da başka konuları görüşmek için araya girmeleri; • açık kapı politikası, başkalarının sorunlarını çözmek için kendimizi görevli kabul etmek; • ziyaretçilerin, müşterilerin, bayilerin ani baskınları; • personelin yeterince yetişmiş ya da uzmanlaşmış olmaması (özellikle sekreterlerin); • patron ya da daha kötüsü çok sayıda patronların bulunması; • iş yemekleri, yabancı ziyaretçilere verilen onları teşvik niteliğindeki kokteyller ve akşam yemekleri; • sık sık yapılan, kötü hazırlanmış, uzun süren toplantılar; • ailemizle ilgili ya da kişisel idari nitelikli işlerimiz; • otomobil, çamaşır makinesi ve televizyon vb. gibi aygıtların onarım ve bakımları; • çocuklarımızın! doktora, müzik ve spor dersine vb. götü-, rülüp, getirilmeleri; • ev temizliği, kurslar, mutfak işleri. İçimizdeki hırsızlar • karmaşık ve değişken hedef ve öncelik seçimi; • günlük çalışma planının olmayışı; • bir türlü bitmeyen, her zaman «üzerinde çalışılmakta olan» işler; • kendi kendini zorlayıcı nitelikte daha önceden sınırlı tarihleri saptamayı bilmemek; • daima daha çok iş çıkarmaya eğilimli olmak, kusursuz iş yapmak istemekte direnmek; • düzen yokluğu, dağınık bir büroda çalışmak zorunda kalmak; • sorumluluğun belirgin olmayışı; • iş vermeyi bilememek; • ayrıntılar üstünde gereğinden fazla durmak; • anlaşmazlıkların çözümünde gecikmek; • yeniliklerin karşısına çıkmak; • çok sayıda ve dağınık kazançlar; • «hayır» demeyi bilememek; • enformasyonun ve iletişimin yetersizliği (ya da aşırı düzeyde oluşu); • çok çabuk karar vermek ya da reddetmek (komitede acele karar almak); • yorgunluk, form düşüklüğü; Konunun bir dizi örnekle pekiştirilmesine hiç gerek yok. 32 hırsızdan oluşan bu listeyi okuyan herkesin zihnindeki ekranda kişisel olarak yaşamakta olduğu olaylar görüntüye gelecektir. Şimdi, dışımızdaki hırsızlar mı yoksa içimizdekiler mi daha çok zamanımızı çalıyorlar, bu konuyu biraz tartışalım. Yönetim biliminin Papası sayılan Peter Drucker'in çok aydınlatıcı bir denemesi var. Onun yaptığı filmlerden birinde bir işletme şefiyle çalışma arkadaşlarının günlük hayatları anlatılır. Şef, kendisine ve arkadaşlarına ait zamanla ilgili, akla gelebilecek her türlü günahı işlemektedir. Drucker 40 kadar sorumluluk taşıyan yöneticiden, filmi seyretmeden önce, kendilerine göre zaman hırsızlarının listelerini yapmalarını istemiştir. Bunlardan büyük bölümü, listelerinde da-' ha çok dış hırsızları suçlamışlardır. Film seyredildikten sonra, listelerin yeniden yapılması istenildiğinde, bu kez içimizdeki hırsızlar daha ön sıralara yükselmişlerdir. insan kendisiyle eğer dürüst bir bağ kurabilmişse, «dış hırsızların listesi yapılırken bunların çoğunun içimizdeki hırsızları gizleyen yapay hırsızlar olduğunu kabul etmek zorunda kalır. Genel olarak bunlardan ikisi, tiyatrolardaki aktörler gibi başka kimlikler kullanarak ortaya çıkarlar: «Hayır demeyi bilememek» ziyaretlerin kavgaya, tartışmaya dönüşmesine, isteklerin uzun süre boşu boşuna tekrarlanmasına, bir işe yaramayan çözümlere, yorgunluklara, boşuna ve saçma uğraşlara, bitip tükenmeyen sorumluluklar yüklenilmesine neden olur. «İş vermeyi bilememek» ise başkalarının yapmaları gereken ya da başka türlü organize edilmesi gere-.ken ailevi ya da mesleki pek çok işin üstümüzde kalmasına, dolayısıyla bunlardan kurtulmamıza engel olur. Doğal olarak taşınan yükümlülüklerin hepsi de başkalarının bizi balık gibi yakalamak için kullandıkları olta yemleri değildir. İçlerinde önceliği ve önemliliği olanların bir sırası vardır. (Bir doktor arkadaşım, bunların kaç tanesinin önceliği olabileceğini bana sormuştu.) Sadece ilke olarak daima yanında çalıştığımız iş sahiplerinin zamanımızı kesmeye hakları vardır. Hiç beklenilmeyen zaman kesilmelerine karşı nasıl organize olunmalıdır? Bunu gerçekleştiremeyen hiçbir sekreter, kendi zamanına egemen olamayacaktır. Bunlardan çoğu ancak patronlarının bu konuda yetişmesini sağlayarak kendi zamanlarının egemeni olabilmektedirler. Bütün ortaya atılan bu gözlemler bizi hem iyi hem de kötü nj-telikleri olan bir sonuca ulaştırmaktadırlar. Kötü olan yön, bizim dışımızda ayıplanması, suçlanması gereken bir dış dünyanın bulunmadığının anlaşılmasıdır; iyi olan yön ise her şeyin bizim kendi içimizde, kontrolümüz altında olması gerektiğinin ortaya çıkmasıdır. Ayrıca organize edebileceğimiz manevralar için serbestçe hareket edebilecek bir alanın da bulunduğunu öğrenmiş oluyoruz. İzlediğimiz yolun sonunda karşımıza bir kapı çıkmış bulunuyor: Kendimiz. Pusula nasıl daima kuzeyi gösterirse, zamanın iğnesi de arada sırada yaptığımız sapmalara karşın sorunun başladığı ve bittiği nokta olarak bizi gösteriyor. Toplumsal yaşam bizim karmaşık bir hayat yaşamımızı gerektiriyor. Bizim dışımızdakilerin tutumunun hiçbir yararını görmüyoruz. Çağdaşlarımızın ve toplumun zaman sermayemizde yaptıkları aşınmayı bir dava dilekçesi haline getirmek zorundayız. Ama bizim bu davayı kazanma şansımız ne kadar acaba? Dıştan gelen bu etkiler zamandan da daha çok acımasızdır. Bizim onları değiştirmeye gücümü* yetmez. Onlara az ya da çok uyum sağlayarak, onlardan yararlanmaya bakmalıyız. İki gerçeği (son kez değil) hatırlayalım: • Zamanın seyri hiç kesilmeden devam eder. Kaybedilen bîr anı yeniden kazanmaya imkân yoktur. Daima her anı en iyi biçimde değerlendirerek yaşamak gerekir. • Zamana egemenlik kazanmak demek, ucu ucuna kendi kendine egemen olmak demektir. Hayatımızın başlangıcında içimizde mutluluğu, onuru yitirici davranışın daima dışardan geldiğine inanan bir içgüdü oluşur. Bu inanış hep kendi kendini besler. Bütün çocuklar «ben değilim o» diye ağlarlar. Herhalde aradan 40 yıl geçtikten sonra da daha hâlâ oradayızdır, bir ilerleme kaydedemeyiz. Ama engelleri, sıkıntıları yaşayarak onları aşmış olmamızdan kazandığımız güvenle (kazandığımız olgunluk mu?) kimi kez, yengiye uğratılması gereken asıl düşmanın (kendimiz) olduğunu daha bir gerçek olarak sezinlemeye başlarız. Ona karşı yöntemi! (ve ustaca) atılıma geçmeden önce, onun en çok hangi noktalarının daha zayıf olduğunu incelemek zorundayız. Herkes bu incelemeyi kendi işine geldiği tarzda yapacaktır. Ama sık sık oluşan bazı durumların gözlemi, bize bazı" uyarılarda bulunabilir, bazı kıyaslamalar yapmamıza yardımcı olabilir. Yüksek sesle bağırsak da durdurmayı başaramadığımız, zaman israf etmek gibi bir duruma katlanmaya devam etmemiz, bu özelliğimizin içgüdümüzü dahi etkilediğinin kanıtı değil midir? Zaman İsrafının Yararları Geç kalmayı alışkanlık haline getirenleri gözlem altına alalım. İşte bunlardan biri, herkes yerlerine oturduktan sonra toplantıya katılıyor. İçeri girince gürültülü biçimde özür diliyor, yerine geçerken sırasında oturanların hepsini rahatsız ediyor, çalışacağı dosyayı masaya yayıyor ve kimi kez hiç gülümsemeden ve cesaretle, «Lütfen devam edin benimle meşgul olmayın,» diyerek, yeniden özür diliyor. Bunlardan bir başkası daha evden çıkmadan önce en son dakikada bavullarını topluyor. «Kahverengi ayakkabılarım nerede?» diye yaptığı şamata bütün evi ayağa kaldırıyor, uçağını kaçırmasından korkan etrafındakiler ne yapacaklarını şaşırıyorlar. Oynanan bu oyunlardan bazı kazançlar sağlanır. Örneğin, dikkatleri kendi üstüne çekmek, ilgi toplamak gibi. Yaptığı hareketler ve sağladığı başarılı sonuçlarla kendisine «ne kadar dikkatsiz adam» dedirtecek kadar olumsuz bir etkiyi âdet haline getirilebilir. Ana ve babanın kayıtsızlığı karşısında onların ilgilerini çekebilmek için içgüdüsel olarak oluşturulan saçma buluşlarla çocuk kendisini projektörlerin ışığı altına atmak isteyebilir. Tam bir uyuşukluk içindeki, geç kalmayı alışkanlık haline getirenler, bir dürtü üreterek yapay bir üzüntü konusu olmayı tercih ederler. Belirsiz gri renkte bir hayatları vardır. «Uçağım kaçabilir mi?» («Ah, diş fırçamı unutmuşum,») gibi tıpkı bütün acemilerin «motosikletle kendimi öldürebilir miyim?» türünden oynadıkları oyunlardan hoşlanırlar. Bir grupta bu gibi oyunlar oynayanlar, başkalarını bekletirlerken, önce onları kontrol ettikleri izlenimi uyandırırlar. Grubun beraberce yapmak istediği yemek, konuşmak, bir yere gitmek gibi işlere başlamadan önce, onların gözüne çöplüğe atılması gereken yemek artıkları gibi görünmek istemediklerini belirterek yapılacak harekete engel olurlar. Eğer dürüstlük krallara ait bir terbiye kuralı ise, gecikme mutsuzların oynadıkları bir spordur, «Zaman savurganının, ezici baskısı altında yaşadığı özel durumunun düzeltilebilmesi için kendisine yapılan önerilere, onaylanmasına imkân olmayan nedenlerle bir direnişi vardır. Geleneksel olarak ailevi görevler savsaklanır. Bu kural çağımızda da geçerlidir. Kendi öz çocuklarını, hiç yerine getirilmeyecek vaatlerle aldatan, onların istediklerini çeşitli bahaneler bularak yerine getirmeyen, çocuklarını daima bazı beklentiler içinde yaşatan ana, babalar vardır. Zaman savurganının çalışma hayatı, kendisinin yapması gereken, ama bunları yapmaktan zevk almadığı bir sûru işe karşı verdiği mücadeleyle geçer. Onlara ayıracak zamanı yoktur, bu nedenle onların kendi kendilerine çözülmelerini bekler. Aslında bu sorunların ortalama üçte biri de olumlu ya da olumsuz biçimde kendi kendilerine çözülürler. Bu yöntem, sorumluluk taşıyanların, çalışma arkadaşlarına uyguladıkları her zaman geçerli bir taktiktir. O kadar meşgullerdir ki, onlara bu sorunların hangi nedenlerle çözülmediklerini açıklayacak vakitleri yoktur. Aynı şekilde politikacılar da her zaman büyük öncelikle yürütmek zorunda oldukları etkinliklerinin mali kaynaklarını nasıl sağladıklarını hiçbir zaman açıklamak istemezler. Her şey mucize gibi gerçekleşiverir. Sorumluluk taşırken, samimiyet kurarken ve mutlu bir insan olarak yaşamak isterken Özellikle zaman savurganı olmaktan kaçınacak çareler aramalıyız. Sorumluluk taşımakla kendi kendini suçlamanın arası fazla uzak değildir. Sorunları çözecek yöntemde bir kuşku belirdiğinde, üstlük, astlık, çocukluk, arkadaşlık, dostluk gibi görevlerin yürütülmesindeki sorunlar birbirleriyle çatışır ve ortaya daha yeni sorunlar çıkar. Birbiri ardından ortaya çıkan zorunluluklar, annelerinin sırtına tırnaklarını geçiren bebeler gibi, taşınması zor yükler haline gelirler. Yaşamla ilgili zaman ve mekân koşullarımızı koruyabilmek için bu sorunları hiç yara almadan reddedebilmemiz gerekir. «Bilmiyorum ve yapmak elimde değil» bahaneleri, uygulanacak durumun özelliğine göre, sorumluluk almamak bakımından işe yarayan iyi yöntemlerdir. Bunlardan birincisi, güçlü ye kredisi olanların onları kendi amaçlarını gerçekleştirmek için kullanmak isteyenlere karşı uyguladıkları bir taktiktir. Şampiyon kuvvetinin son sınırına gelmiştir, ona daha fazla ısrar edilmemelidir. Bu durumu anlatmak için zorla söylenecek bir iki kelime yerine bakışları yukarıya kaldırmak biçiminde takınılacak üzüntülü bir tavır daha etkili olur. İkinci yöntem, «bilmiyorum» sözcüğü, yapmaya yetkin olunmadığının kesinliğini belirtmeyi daha akılcı bulanların tercih ettikleri yoldur. Bunların zamanlarına egemen olmalarıyla ilgili bilançoları o kadar çok gecikmeler, unutkanlıklar ve yerinde bulunmayışlarla doludur ki, onlara güvenerek hiç kimse iş yapmaz. Bu yöntem değer düşürücüdür ama sonuç alıcıdır. Cinselliğe Dur Demek Başkalarından uzaklaşmanın diğer daha yumuşak bir yolu da onlarla samimi olmamak ve aranıldığında yerinde yok olmaktır. Çiftlerin ortak yaşamlarında zamanla incelerek kopacak hale gelen iki öğe vardır: Cinsellik ve iletişim. Çiftler sadece arzuların azalmasıyla değil, diğer değişik birçok nedenle birbirlerinin isteklerine yanıt veremeyecek hale gelirler. Cinsellik açısından savurgan bir yaşam hem bir nedendir, hem de bahane. Fazla çalışmaktan yorulan kimselerin libidolarında meydana gelen düşme, cinsellik uzmanlarının cehaletlerini göstermelerine fırsat veren bir köprü olur. Evdeki çalışma bürosunun geç vakte kadar yanan ışıkları orada birilerinin çalıştıklarını ve kimsenin onları rahatsız etmemesi gerektiğinin işaretidir. Daha sonra meydana gelen «gerilim»le önce yemekte konuşma yasaklanır. Uygulanan teknik çok etkilidir. Kimi çiftler bazı duyarlılığı olan konuları, geri kalan yıllar boyunca aralarında konuşmaktan sakınırlar. O da, eğer hâlâ daha ilişkileri devam ediyorsa. Zamana egemen olmak istememek, mutlu-varlık olmaktan endişe duyulması gibi, bir kör inancı besleyebilir. Böyle bir duygudan acı çektiklerini söyleyenler, hep bundan kurtulmak istediklerini öne sürerler. Ellerine somut bir fırsat geçtiğinde bunu anlamamış gibi görünüverirler. Uygulama çok basittir. İnsanların suçlu olarak doğduklarına inanılan bizim Hıristiyanlık sisteminde bazılarımız hayatlarında günahtan korkarak yaşamakta ilerde başlarına gelecek daha büyük cezalardan kurtulacaklarını umarlar. Onlar hayatlarını böyle kısıntılar yaparak yaşasalar da, kader intikamını alabilmek için onlara daha kuvvetli bir sille vurmaktan hiç geri kalmayacaktır. Hamlet, «Hiç tanımadığımız bir diyara uçup gitmektense, yaşadığımız dünyanın acılarına katlanmak daha iyidir,» diyor. Zaman işlemini çelik kalemle yapar, alınlara derin kırışıklıklar çizer, korku içinde yaşamış olan birinin derisinin altına işlemiş olan zamanın etkisinden kurtulmasına imkân yoktur: Onun yerine ne kullanabilecektir? Kendisinin niteliği hakkında başka bir tanımlama yapabilecek midir? Eğer stres içinde bir hayat yaşamayı kabul etmişse, kendisinin ne olduğu ve hayatının yönüyle ilgili kendi kendine soracağı soruların yanıtlarını açıkça veremeyecektir. Çoğu kez bilinçaltı bir duygu biçimini alan suçlu olarak doğmuş olmayı kabul etmek, zamanla olan bağlarımızın içine bol miktarda karışmıştır. Zamanın çocukluğumuzdan beri içimize işleyerek bize verdiği mesajları almaya alışmamışsak, onun hakkında ne inceleme yapabilir, ne anlayabilir, ne de onun üstünde bir etki sağlayabiliriz. Zamanımızı önce başkalarının ona olan ihtiyacını karşıladıktan sonra sıranın bize geldiğini düşünerek kullanmaya alışmışız-dır. Ama sıra bize hiç gelmez. Zamanımızı başkalarının işlerini yaparak harcamaktan öyle yorgun düşeriz ki, hayatımızı kimi fiziksel hareketlerimiz dışında hep dinlenerek geçiririz. İçimizde harekete başlamadan önce düşünmeye, düzenlemeye, yaratıcı kültürel bilgiler kazanmaya karşı bir horlama ve isteksizlik başlar. Özet hale getirilmiş bu ahlaki kurallar Talleyrand'ın, «İlkeleri davranışlarınıza sokabilmek için ısrar edin, göreceksiniz sonunda baş eğeceklerdir,» biçimindeki öğüdüne uyularak uygulanmalıdır. Çünkü bunlar kişiliğimizin oluşumunda çok önemli rol oynarlar. Onların daima işleyemez oldukları, uygulanamadıkları durumlarla karşı karşıya kalmak çok doğaldır. Zamanla İlgili Beş Özel Tavır Psikolog Dr. Kahler yapacağımız harekette zamanla ilgili oynayacakları rolün önemi bakımından alışkanlık kazandığımız beş özel hali şöyle özetliyor: «Kendilerine haydi çabuk ol diyenler, ku-.sursuzluğu amaçlayanlar, başkalarından mutluluk bekleyenler, başarıyı imkânsız bulanlar, güçlü olmak isteyenler. Bunların her biri kişiliğimiz oluşurken olumsuz katkılar yaparlar.» «Kendilerine haydi çabuk ol diyenler,» bir işin zamana göre ayarlanarak yapılmasını onun önemli ve ciddi olmamasının işareti sayarlar. Yaptıkları işin doğruluğunu anlamak için sonradan daima düşünmek zorunda kalırlar. İşlerini hep en son dakikaya göre ayarlamaları hiçbir işe yaramaz. «Kusursuz olmayı amaçlayanlar», son ayrıntıyı da çözmeden durmak bilmezler. Sıraya koymak, daha saf hale getirmek, kontrol ve garanti etmek için sürekli zaman kaybederler. Kararsızdırlar, daima kendilerine ilahi bir mesajın gelebileceği korkusu içinde yaşarlar. Kusursuzluğu hedef almış olmaları onları yavaşlatır , ve düşünerek hareket etmelerini önler. Hep «başkalarından mutluluk bekleyenle» «hayır» diye düşünürken «evet» derler, böylece kendilerinin yapmaması gereken bir sürü etkinliğin sorumluluğunu yüklenmiş olurlar. Üzücü bir haber vermeyi sevmediklerinden, kendilerini bozan durumların acısına tek başlarına katlanmak zorunda kalırlar. Ne herhangi bir konudaki fikirleri, ne de gerçekleştirmek istedikleri amaçlarım açıklama cesaretini gösterebilirler. «Başarıyı imkânsız bulanlar» için yapacakları hareket daima sert ve zor olmalıdır. Yapılması gereken iş eğer bu nitelikte değilse o zaman bunu ciddiye almazlar. Alınacak sonuçtan çok yapmaları gereken çabanın karşısındadırlar. Sonuca ulaşmak yerine, yapılacak iş için hiçbir düzenin kurulmadığını bilmeleri onlar için çok önemlidir; bu nedenle de vakitlerini hep uyuyarak geçirirler. «Kuvvetli olmayı amaçlayanların başka kimsenin yardımına ihtiyaçları yoktur. Sorunlarını tek başlarına çözmek isterler. Başkalarına iş yaptırmayı bilmezler. Zaaflarını, zayıflıklarını açıklamaktan kaçınırlar. Hiçbir şeyden şikâyetçi değillerdir. Her işlerini kendileri yaptıklarından, çok kolay aldanırlar. Köprüsünü terketmeyen, batan gemisiyle birlikte denizde kaybolan kaptanlar gibidirler. Bütün yukarıda belirtilen davranış özellikleri, ana ve babalarımızla eğitimcilerimizin bizim için yaptıkları programların ürünüdür. Bunları her zaman uygularken bilinçli değilizdir. Akıl kullanma biçimimiz ve düşüncelerimiz aldıkları mesajları yerine getirmekte yetersiz kaldıkları hallerde, bunlar içgüdüsel davranışlar gibi ortaya çıkarlar. Öyle ki, özellikle yüksek gerilimli günlerimizde bütün hayatımızın bunlarla birlikte yaşanacağı düşünülür. • Yukarıda özellikleri vurgulanan durumlar, (hepsi birden) herkeste uygulanma alanı bulamaz. Bunlar bizim zamanımızı kendimiz için en yararlı biçimde kullanmamızı önleyen sonsuz sayıda çeşitli engellerin örnekleridir. Herkes kendi yeteneğine göre içindeki hayvanat bahçesini, bunların yeni tipleriyle zenginleştirmekte özgürdür, Böylece çağdaş zamanın zorlamalarına, kişisel zaman tuzakları da eklenince; acaba zamana egemenlik kazanmanın zorunlu ve öncelikli bir ihtiyaç olduğu konusunda, fazla ısrar etmeye gerek var mı? Egemenlik Nasıl Kazanılır? Bizim gibi zayıf yaratıklar acımasız, sevimsiz, her şeye karşı kayıtsız zamanın üstünde egemenlik kurmaya cüret ediyorlar. Buna delilik, komiklik denmez de ne denir? Bu egemenlik, bir kovboyun kendisini en az yirmi kez yere düşürmüş olan yabanıl atına egemenlik kurması türünden bir iş midir? Öyleyse başarı şansımız hiç yok demektir. Rodeo oyununda ancak atın gücüyle binicisinin sebatı arasında bir denge kurulabilirse, o zaman maç berabere biter. Zaman karşısında onun kadar güçlü olmadığımızdan ona karşı oynayabileceğimiz tek bir kozumuz bile yoktur. Nasıl hayatımızın her anında nefes almak için oksijene ihtiyaç duyuyorsak, onu da her an kullanmak zorundayız. Bu nedenle, daha kolay olarak açıklamak gerekirse, zamana egemen olmak demek, doğrudan doğruya kendimize egemen olmak demektir. Arkasında bağlı olduğumuz at ne durmak bilir, ne de yavaşlar. İpin kopmak olasılığı ise hiç yoktur. Bizim en fazla yapabileceğimiz, onun bizi yerde sürüklemesine ve sağa sola savurmasına engel olmaya çalışmaktır. Bunda başarı sağlayıp ayağa kalkarak onun temposunda koşar ve sırasında onu geçebilirsek işte o zaman yarışı biz kazanmış oluruz. Egemenlik kazanmaya yetkinliğimiz var mı ve onun ne olduğunu biliyor muyuz? Otomobil kullanmak örneğini ele alalım. (Herhalde okuyucularımızın çoğu otomobil kullanmayı bilirler.) Direksiyona daha hiç dokunmadığımız günlerde ona karşı bir yandan arzu duyarken, bir yandan da ondan korkardık. Bu konuda hiçbir bilgimiz yokken, bir göktaşı gibi hızla kayan araçların nasıl saatte 140 km. gibi bir hıza ulaştıklarını hep kendi kendimize sorardık. Yanındakiyle tartışacak, sohbet edecek ya da başka şeyler düşüneceksin ve altındaki araç kayar gibi, bu kadar hızla seyredecek... Aldığımız birkaç dersten sonra, dönemeçlerde önceden dikiz ayrîasına bakarak sağa sola dönüş işaretleri vermek, vites değiştirip araca gereken hızın kazandırılması gibi işlerin hepsini birden yapmak bize çok zor gelir. Bunları yapmak gücünü kendimizde bulamadığımızdan çok sıkıntılı günler yaşarız. Sonunda bu göktaşını saatte 140 km. hızla sürerken yanımız-dakiyle tatlı tatlı sohbet edecek kadar ustalaşırız. Ama ilk önceleri sonunda bizim böyle bir düzeye ulaşacağımıza dair kendimize hiç güvenimiz yoktur. Böylece otomobil sürmeye egemenlik kazanmış oluruz. İyi yabancı dil konuşmayı bilenler de böyle bir yolu izlediklerini hatırlarlar. 1_. evrede, bu işi başaramayacağımızdan başka içimizde ne bir fikir, ne de belirti vardır, 2. evre, öğrenimin başlamasıyla korkularımızın pekiştiği dönemdir. 3. evrede, harcadığımız çabalarımızın karşılığında, yabancı dil konuştuğumuzu hiç düşünmeden, ne istediğimizi pratik olarak söyleyebilecek kadar bu işi öğreniriz. Her yeni etkinliğe egemenlik kazanmanın üç evresi vardır: Sonucu bize arzulatacak bir güdülenme; yanlış yönlenmeleri ve cesaretsizliği yenebilecek bir irade gücü; bu etkinliğin gerektirdiği niteliklerin bütününe sahip olacak egemenliğin kazanılması. Artık kazanmış olduğumuz egemenlik üzerinde yaptığımız konsantrasyonları terkederiz. Ama bizi bu duruma bu tür yoğunlaşmalarımız getirmiştir. Usta ne demektir ve ustalıktan ne bekleyebiliriz? Japon savaş sanatıyla ilgili bir filminde Ueshiba ustanın «aikido» yaptığı görülür. 75 yaşındaki güleç yüzlü bu küçük adam, uzun zaman bu dalda yetişmiş gençlerle dövüşür. Genç savaşçılar tek tek ya da zaman zaman topluca ona saldırarak, onu etkisiz hale getirmek isterler. O ise el ve kollarıyla yaptığı hareketlerle onları kendisinden uzaklaştırmayı başarır. Az bir gayretle kesin sonuç almayı bilmiştir. Ustalıkla ilgili başka bir görüntü; İsaac Stern (Mao'dan Mozart'a adlı filmde) Çinli müzikseverlere kemanının arşesini nasıl kullandığını gösteriyor. Stern seyircileriyle onları dinlendirici bağlar kurabiliyor, kemanından çıkan armonileri dinlerken gözyaşlarınızı tutamıyorsunuz. Diğer bir usta da şu oparatör: ona bu küçücük hastanede . bu kadar az bir personel ve imkânla koskocaman bölgenin bütün ameliyatlarında nasıl bu kadar büyük başarılar sağlayabildiği sorulduğunda, «Ben , bisturimi tam olarak nereye daldıracağımı çok iyi bilirim», diye yanıt veriyor. Zarafetin Ablası Zarafetin ablası olan ustalığın nitelikleri kesin kararlılık, araçları ekonomik kullanmayı bilmek ve fazla .çaba harcamamaktır. Sadelikle maharet birleşince zarif, matematik özellikleri çok üstün bir gösteri ortaya çıkar. Bu noktaya gelindiğinde, uygulanan ustaca yöntemi tanıyabilmek İçin herkesin usta olması gerekmez. Hepimizin eline, pek çok kez mesleki olsun, sporla ilgili olsun yeni etkinliklerle uğraşacak fırsatlar geçer. Yaptığımız deneme ve alıştırmalardan elde ettiğimiz ustalıkla, sonunda her hareket için harcadığımız zamanı başlangıçtakine oranla üçte bir ya da yarı yarıya düşürmeye yetecek kadar başarı sağlarız. Bunu sağlarken yorgunluğumuz da gitgide daha azalır. Ustalık, daha önce bize egemen olan bir soruna, usta olduktan sonra bizim ona egemen olmamız demektir. Bunu bilgi ufuklarımızı genişleterek, antrenmanlar yaparak özellikle sorunlarımızı çözebilecek kapasitelere ulaşarak ve bunlara güven duyarak kazanırız. Antrenmanlar bizi yorar ama aynı zamanda güvenimizi arttırır, sonunda ustalıkla kazanılmak istenen kapasitenin sahibi oluruz; enerjimizi doğru alanlarda harcamayı biliriz. Bunun bizim içimizdeki en zengin haz kaynağı olduğunu da anlamış oluruz. Öyleyse zaman ustası olmayı, zamanın akışına karışmak, hareketlerimizi ona uydurmak, gerektiğinde ona dayanmak, ondan yararlanmak, zevk almak ve onun bizi korumasını sağlamak olarak tanımlayabiliriz. Lucien Seve, «Zamanı kullanmayı bilmek, insanın gelişen kişiliğinin en gerçek altyapısıdır,» diyor. «Yatağımızı nasıl düzeltir, temiz tutar, ilgilenirsek zamanımızı da öyle kullanmalıyız. Herkesin bu konudaki yoğurt yiyiş tarzı değişiktir.» Jacques Lesourne zamanı, «aynı zamanda . ,em örümceğin, hem de sineğin kaderini belirleyen bir ağ» olarak tanımlıyor. Zamanımızı o kadar kötü biçimde dokuruz ki, tıpkı bir örümceğin ağına düşen bir sinek gibi kendi kendimizi zehirleriz. Ustalığın elde edilmesiyle, bugüne kadar yaptıklarımızın hayatımızın akışı üzerinde ne gibi sonuçlar sağladığını da anlayabiliriz. Daha sonra bir varlık olarak zamandan ne beklediğimizin hesabını yaparak kendi yöntemimize göre kumaşımızı dokumaya başlarız. Kendi zamanımızda biz ne yapıyorsak, ona göre mekikle atkı atar gibi kumaşımız dokunur. Onun yol alışından, gelecekteki kaderimizi sezinleyebilmemizin büyük önemi vardır. Öyle ki, kendilerini kaderin gidişine terketmiş kişiler sadece biz olmayalım diye düşünürüz. Bizim bakış açımıza göre, acaba kimler kendi zamanlarının ustalarıdır? Bu alanda kimleri beğenir, gizlice kimlere imreniriz? Zamanlarını Ustaca Kullananların Portreleri Bunları tek tek saymaya çalışalım: Sapki bütün gün bakacağı tek hastası bizmişiz gibi kapıda bekleyen bizden sonra muayene edeceği pek çok hastası bulunduğu halde, şikâyetlerimizi büyük bir titizlikle dinleyerek ve hiç saatine bakma gereği de duymadan inceleme yapabilen şu doktor. Geleceğimizi ona telefonla bildirdikten sonra oraya gittiğimizde, bizi tam saatinde kabul eden ve bütün gecesini bize ayırarak, bizi havaalanına kadar uğurlamak nezaketini gösteren şu yabancı ülkede yaşayan arkadaşımız. Acaba o bizi ziyaret etmek isteseydi, biz ona ne yapardık diye düşünüyorum. Herhalde tasarladığımız işleri altüst etmemek için ondan bir süre sonra gelmesini istemek zorunda kalırdık. Bütün hayatını çocuklarıyla ilgilenmeye adayan, aynı zamanda lezzetli yemekler pişirmesini ve kocasına güzel görünmeyi bilen şu iyi huylu melek anne (benim ki). Babası hastaneye yattığında, bütün kenti bir uçtan diğer ucuna kadar katederek her gün onu ziyarete giden şu evli ve işi başından aşmış hanım. Görüşme talebimizi, bizi hiç bekletmeden, en çok bir gün sonra yerine getiren işyerimizdeki şu sorumlu. Vaktinin bulunmadığı gerekçesinin ardına sığınmaya hiç gerek duymamıştır. Oysa çok meşguldür, sizin de oldukça gerilimli konulara değindiğiniz bilinir. Kendisine ait zamanı, çalışma hayatı, sevgiliye ayrılan süre, kültür, vücudunun temizliği ve bakımı gibi konulardan yalnız birine adamadan, değişik etkinliklerden hepsini birden yapabilen bütün herkes. Gerçek zaman ustaları tam bir sükûn ve huzur içinde yaşarlar, başkalarına karşı çok açık davranırlar ve birçok ilişki kurmayı bilirler. Çünkü onlar zamanı düşünerek, bilinçli ve uyanık olarak kullanırken bir yandan da ona mizah katarlar. Ustalığı kazanabilmek için tutulacak yolu başkası değil, biz belirleyeceğimizden, bütün bu dıştan görünüşleri bilmemizin bize hiçbir yararı olmuyor. Gerçi bu yolun üstünde her türlü gelişmeyi sağlayabilmek için uyanık ve bilinçli olmayı gerektiren bazı yerlere işaret taşları konmuştur. Bu taşlar değişik düzeylerdeki çağdaş değişmelerimizi tamamlayabilmemiz için nelerimiz eksikse onları işaret ederler. Önce Kendini Bil Daha öncede belirtildiği gibi, ustalığın karşısına ilk çıkan engel bizim kendi davranışlarımızdır. Bunlar bize ait yeteneksizliklerdir, aşağıda belirtilen dört kategoride özetlenebilirler: • Kendimizi yeterince tanımayız. • Gerektiği ölçüde zamanı tanımayız. • Kendimizin ve başkalarının hayatımızı karma karışık etmesine izin veririz. • Zamanımızı nasıl kullanacağımız hakkında yeterince düşünmeyiz. • Kendimizi yeterince tanımayız: Guillaume d'Orange, «Nereye gittiğini bilmeyene, hiçbir rüzgârın bir yararı olmaz,» diyor. «Ustalığı tanımayan ondan yararlanamaz. Bizim de içinde bulunduğumuz çoğumuz gemimizi da-* ima iki değişik denizde yüzdürebilmek için uğraşırız. Bilincimiz zaman zaman açık ve berraktır, zaman zaman da dalgalı ve bulutlu, sanki bir aysbergin sadece su üstündeki küçük bölümünü görebiliriz, geri kalan suyun altındaki asıl bölüm, bilinçdışımızın karanlıkları altında gömülü kalmıştır. İnsan ne yapacağını iyi bilirse, ayrıntılı ya da kabaca, tek bir hesap biçiminde ya da evre evre zamanının egemenliğini eline geçirebilir. Bu konu gelecek bölümümüzün incelediği ana tema olacaktır. Gidilmesi gereken hedefe, kendi kendimize ulaşmak zorunda olduğumuzu bildiğimize göre, eksiklerimizi saptarken yanılabileceğimizi hesaba katmak çok gerçekçi olur. Ayrıca bu işin evre evre oluşturulması zorunludur, hemen bir anda yapılabilmesi mümkün olsaydı, herkes bu sorununu çok önceden çözmüş olurdu. Ne yapabileceğimiz hakkında kendimize olan güvenimizin sınırlarını hiç kimse bizim kadar bilemez. Kendi yetersizliğimizden çektiğimiz kadar başka hiçbir şeyden çekmemişizdir. Kendi kendimize hazırladığımız tuzaklar kadar, hayatta hiçbir şey bizi engellememiştir. Kendimizin kendimize yaptığı kadar hayatta hiçbir şey bizi çökertmemiştir. Her türlü akıntıya kapılmaya, her türlü kötülüğü yapmaya el-verişliyizdir. Ustalık «beraberce tesis etmek» demektir. Bu yeteneğe sahip olabilmek için eksiklerimizle ilgili tam bir envantere sahip olmalıyız. Herkesin bu konuda daha önceden bazı fikirleri olması gerekir. Önceki bölümümüz «Zamanı Kullanmak» bu fikirlere bazı yenilerinin eklenmesini sağlamış olmalıdır. Daha sonraki bölümlerimizde onun nasıl daha iyi kullanılacağını göreceğiz. • Gerektiği kadar zamanı tanımayız: Zamanı daha iyi tanıyarak, dikkatli gözlemciler haline gelmemiz, yaşadığımız hayatın nasıl toplum hayatına karıştığını anlamamıza yardımcı olur. Streslerimizin meydana getirdiği patinajlar birbirlerini tamamlayarak kötü sonuçlar almamıza neden olurlar. Zamanımızı ve süreçlerimizi yanlış değerlendirmiş olmamız, bütün keder ve düş kırıklıklarımızın asıl kaynağıdır. Günlük faaliyetlerimizin her dakikasına kadar inerek yaptığımız incelemeler, bize yeni bilgiler kazandırır ya da eski bilgilerimizi pekiştirir. Aynı zamanda, zamanımızın her keyfi kesilişinde bizim hakimiyetimizin dışına çıkıldığının da anlaşılmasına yardımcı olur. Akşam, bürodaki işimizi eve götürerek, çalışmaya başladığımızda aile çevremizdekilerin yüzlerindeki ifadelerin etkisiyle bu huyumuzdan vazgeçmemiz gerektiği hakkında verdiğimiz karar, kişisel bir girişimdir. Bu, zamanı, dokusunu ve hızını değiştirerek böyle kullanışımız, hatalarımızın kaynağına kadar giderek, onların zincirleme ortaya çıkarılmalarına bir başlangıç olur. Zamana egemenliğin tutumu, ara verilerek uygulanmayla benimsenemez. Bu yöntemin geri tepen bir tuzak haline gelmemesi için günün 24 saatinde sürekli olarak izlenmesi gerekir. Yoksa elde edilecek sonuç, sadece sabah kahvaltısında yapılan diyetle rejim uygulamaya benzer. • Kendimizin ve başkalarının hayatımızı karmakarışık etmesine izin veririz: Hayatımızın teker teker her etkinliğiyle ilgili kendimize ait zamanımızın seyrinin önünü nelerin kapattığını bilmek zorundayız. Bunları ortadan kaldırmaya çalışmalıyız. Her çalışma yerinde, her büroda eski, kullanılma süreleri dolmuş, etrafa yayılmış kâğıtlar, dosyalar, eski malzeme yer alır. Bunların üstleri zamanla toz tutar, bulundukları yeri kirletmekten başka bir işe yaramazlar. İnsan bir gün birden bunların nasıl farkına varır, hiç fazla düşünmeden hepsini çöp sepetine gönderirse, zamanımızın içinde de öyle ortadan kaldırılmaları gereken dağınık, işe yaramaz uğraşlar, boşuna çabalar vardır. Bu konu öyle kolayca üstesinden gelinebilecek bir konu değildir. Bunlardan kurtulmak için neler yapılması gerektiği ilerdeki bölümlerde daha etraflıca incelenecektir. Şimdilik bu karmaşıklığın kendimizden, başkalarından ve özellikle belleğimizden kaynaklandığını bilmemiz yeterlidir. Başkalarına «hayır» dememiz gerekirken «evet» deyişimizden oluşan koskocaman bir kargaşa listemiz vardır (her zaman nezaket ve incelik gereği değil kimi kez de düşüncesizliğimizden). Bu listemize her geçen gün ve saatlerimizde daha yenileri eklenmektedir. Yanlış alışkanlıklarımıza örnek olarak haftada bir iki kez yapılması gereken temizlik, bakım, düzenleme işleri, çocukların derslerinin kontrolünün her gün tekrarlanışı gösterilebilir. Belleğimizi işe yaramayan bilgilerden temizlemeye özel bir önem gösterilmelidir. Her ayrıntıyı anımsamamaya çalışmak, asansör varken, 5 katı yürüyerek çıkmak gibi, hem daha çok çaba harcanması, hem de hiç yararı olmayan bir işin yapılmış olması demektir. Bir egzersiz olarak yapılması etkili olur, onun da dozunu iyi ayarlamak gerekir. Belleğimizde a çak düşüncelerimize park yeri olabilecek nitelikte, zihnimizin kendini zorlamadan kullanabileceği türden bilgileri tutabiliriz; buna karşılık, unuttuklarımız günlük hayatta yer alma haklarını kaybederler, düzensizliğimizin nedeni haline gelirler. Herkes ek bellek sistemine her işini gördürmek ister. Bu işin doğru yapılması zordur. Park yerinin yeni yaratıcı bilgileri algıla-yabifecek biçimde boşaltılması zorunludur, bu riskin taşındığı da bilinmelidir. Zamanın Nasıl Kullanılacağını Önceden Düşünmek • Zamanımızı nasıl kullanacağımız hakkında yeterince düşünmeyiz: Böylece incelenmiş olan üç noktada bilinçlilik kazanılarak izlenecek yöntem bulunmuş olur. Gidilecek parkur hazırdır, sıra onun geçilmesine gelir. Bu evrede, gereği kadar konsantrasyon ve tefekkürümüzü gerçekleştirebilmek için bir motor gücüne ihtiyaç vardır. Çünkü edinilen bilgilerden oluşan bilinçlilikler uygulamalara dönüştürül-mezlerse soyut planda kalırlar, hiçbir yarar sağlamazlar. Ustalık ne bazı bilgilere sahip olmak, ne de bazı davranışları benimsemektir. O, bir pratiklik ve doğal davranış sahil" olmaktır. Bunu sağlayabilmemiz de ancak zamanımızı özellikle - saat, gün, hafta, ay, yıl ve varlığımız süresince - nasıl kullanmamız gerekiyorsa, ona göre bir konsantrasyon yapabilmekle mümkün- Zaman Ustasının Altı İlkesi Genel olarak, bütün ustalarda görülen ve aşağıda belirtilen altı ortak nitelik onların bazı anahtar ilkeleri benimseyerek uyguladıklarını göstermektedir. Her zaman ustası: • Her an ne yapacağını ve zamanını en yararlı biçimde nasıl kullanacağını bilir. • Hatasını, eksiklerini, karakterinin hangi kötü yola sapmaya elverişli olduğunu onlarla şakalaşacak kadar öğrenmiştir. • Hayatında yaşadığı her evreden ve her olaydan gereken dersi alarak deneyimlerini ve içgüdülerini geliştirmiştir. • Mesleki ya da kişisel, sosyal ya da özel olsun yalnız kendi hayatını yaşar. • Hiçbir şeyi unutmayacak biçimde ek bir bellek sistemine sahip olduğundan bellekteki bütün anlamsız «nedenlerin yerini anlamlı sorular «niçin» ve «nasıl»lar almıştır. J Ulaşmak istediği amaçlara göre her gün zamanını nasıl kullanması gerektiği hakkında yoğunlaştırmayı bilir. Bütün bunların kaydedilmesi ya da ezberlenmiş olması, uygulamaya geçilmediği takdirde hiçbir değer taşımaz. Bütün bu ufukların aşılması, uzun sürecek bütün bu çalışmaların gerçekleştirilmeleri, pratik aşamalarda ilhamların duyulması, ancak etkin bir güdülenmeyle sağlanabilir. Bu yapıtın bundan sonraki bölümlerinin konusu da budur. Önce güdülenme diyoruz, çünkü yaptığımız iş herhangi bir şirketin, durumu iyice incelenmeden ne kadar kâr payı dağıtabileceğini saptamaya pek benzemiyor. Zamana egemen olmak sadece strese karşı etkin bir silaha sahip olmak istemek de değildir. Çağdaş filozof ve dil bilimci Caleb Gattegno, «Yaşamak, zamanın deneyimlerle değişmesidir,» diyor. Buna oluşan değişimlerin insana en haz verici tarzda olmalarının gerektiğini ekliyor. İnsan sağlıklı olduğu anlarda zamanının onun için en gerçek zenginliği olduğunu hisseder, buna karşılık, hayatın değişik zevklerini ve nazlarını ancak para temin edebilir. Hayatın iyi yaşanması, zevk ve nazlarının tadılması söz konusu olduğunda, fazla pahalı şeyler satın almamak, bir masraf bütçesi içinde kalarak harcama yapmak, sermayeyi kediye yüklememek için tedbirli olmak gibi idareli tutumluluk yöntemlerinin hiçbir değeri kalmaz. İnsanın hayatında oynadıkları rollerin önemi bakımından parayla zaman kıyaslanamaz. Bir örnek verilerek belirtmek gerekirse, cezaların parayla olanlarının insana olumsuz etkileri gelip geçicidir, ama ceza zaman olarak verildiğinde, özgürlükler kısıtlanır, tutuklu kalınan sürede insan moral olarak her şeyini kaybeder, büyük eza cefa çekilir, hele ölüme mahkûmiyet bu işin en barbar şeklidir. Zaman hayatımızın kumaşını dokuyan mekiktir. Bu konuda kazandığımız egemenlik, insanı yetenek olarak en üst basamağa çıkarır. Hiç kimse hayatını yararsız amaçlara doğru yönlendirmek istemez. Gününü uyumlu bir biçimde, saptanan hedeflere ulaşarak, öngördüğü çalışmaları yaparak tamamlayan bir kişinin duyduğu başarı ve huzur duygularının yerini hiçbir şey tutmaz. Colisee'yi inşa ettirmiş olan liberal İmparator Titus, çevresindekilere daima, «Zamanımı iyi kullandım mı?» diye sorardı. Tıpkı onun yaptığı gibi günler, önceden tespit edilen hedef ve tasarılar doğrultusunda, zaman israf edilmeden, uyum içinde geçilirse bundan büyük huzur duyulur. Ayrıca hayatın her anında tam bir bilinçlilik sağlanmış olur. Bir de insanın amaçlarına ulaşamadığı, tahmin ettiği sonuçları sağlayamadığı gün sonları olan akşamlar vardır. Tüm beklentilerimizin bizim için bir değeri kalmamıştır artık, bu anlarımız hayatımızın yitirilmiş evreleridir, hayatımızın akışı bir çağlayanla kesilmiştir sanki, bir dağdan yamacına yuvarlanarak, kendisini ölmüş hisseden biri gibiyizdir. Ustalık kazanmanın birinci durağı, zamanın boynumuzu bir kordon gibi sıkan, baskı yapan etkisinden kendimizi kurtarmaktır. Çare, birbirlerini takip eden olayları, ilişki zincirlerini ve zamanın akışını aldanmadan izleyebilecek bir düzenin zihinde düzenlenmesidir. Böyle bir düzene kendimizi sıkı sıkıya zincirlerle bağlıyarak, her gün ihtiyacımıza ve isteklerimize göre zamanımızı tahsisler ayırarak kullanmaya alışmalıyız. Bunların yapılması zorunlu, ama bu kurulacak organizasyonun daha başlangıç evresidir. Ustalıkla kontrol etmeyi birbirlerine karıştırmamak gerekir. İnsan zamanını kontrollü kullanıp, aynı değerdeki bir sürecin içinde daha fazla iş yaparak, kendine bazı yararlar sağlayabilir. Bu bir gelişme ifade eder ama insanın hayatını değiştirmez. Zamanı kontrollü ve idareli kullanmayı bilmek, olayların aralarındaki ilişkilerde daha iyi koordinasyon kurulmasını sağlar ama esaslı bir güvence olmaz. Ne bütün ufku görebilecek bir görüş açısına, ne de gideceğiniz yönün saptanmasına (biraz hayal kurmaktır) bir katkısı olur. Zamanlarına egemen olanlar böyle bir yetkinliği nasıl sağlayabiliyorlar acaba? Harekete geçmeden önce, geçtiklerinde ve geçtikten sonra, ayrıntıları uzaklara yayılan çok sayıda değişik davranışlar uygulayarak. Şimdi, bir an için bu çok önemli gözlemin üstünde biraz duralım: zamana egemen olmanın yöntemi, onun niteliğini iyileştirmektir. Böylece alınacak sonuca göre niceliğiyle etkinliği de sağlanmış olur. Aynı süre içinde çok iş yapmış olmak ya da aynı işi daha az sürede yapmak hiçbir yarar sağlamaz. Yaptıklarının her şeyden daha üstün olmasını, şimdiye kadar yapılmış olanların en iyisini yapmak isteyen, özel ruhlu insanlar vardır. Bunlar aynı zamanda ustalığın kendi kendini ödülleyen özelliğini önsezileriyle saptamayı bilirler. Ona ulaşabilmek için, en zor olan yolun geçilmesi gerektiğini de anlamışlardır. Zaman ustalığı ince olduğu kadar önemli de olan iki tür güdülenişe bağlıdır. Bunlardan birincisinde ustalık, somut, en iyi sonuçları sağlayabilmek için istenir. Daha önemli olan, ikinci güdüleniş derecesinde ise ustalığın anlamı, en iyiyi yapabilmek duygusunu tadabilmek, duruma egemen olmak, yeni bir uzmanlık sahibi olabilmektir. Kimileri için zamanı ustaca kullanmayı bilmek bir usta gibi hareket etmek bakımından önemli bir nitelik değildir. Ama onların yaptıkları programlar, iş takvimleri düzeltilmesi gereken birçok karmaşık çırpınmalarla doludur. Burada bir anlaşılmazlık ortaya çıkmaktadır. Yargılamaları iki uçlarından sıkıştırarak okuyucusuna geçici hazlar vermek istemek, anadili tehlikeli biçimde kullanmaya kalkmak demektir. Uygulama Dışında Kalan İki Doğu Kaynaklı İlke Bu nedenle zamanın ustaca kullanılması bakımından, yapılması gerekenleri, yukarıda saydıklarımızla sınırlamak zorunda kalıyoruz. Aslında bunların Doğu bilgeliğinde binlerce yıldan beri kullanılmakta olan ve günümüzde çağdaş bir değer kazanan iki önemli ilkeyle ne şematik olarak ne de başvurulan kaynak olarak hiçbir ilgileri yok. • «Amaç, ona ulaşmak için izlenecek yoldan daha az önemlidir» ya da alınan sonucun kullanılan araçlardan daha az önemi vardır. Herhalde «alınan sonuç, onu sağlarken kullanılan araçların doğru ve dürüstlüğünü kanıtlar» ilkesinin çok uzaklarındayız. Batının vahşetinin temsilcisi Epikürcülüğün de. • «İnsan nelere mesafeli davranmasını gerektiğini iyi bilirse ona göre kendine egemen olabilir.» Bu kural günümüzde de geçerliliğini aynen koruyor. İçimizde yaşayan, bize musallat olan öfke, kin ya da basit iç sıkıntılarımız biraz kayıtsız olmak, rahatlamak istesek, hemen etkilerini gösterir, davranışlarımıza egemen olurlar. Hiddetlenmemek (öfkemizin esiri olmamak) için «içimde bir öfke duyuyorum ama, bu öfke ben değilim ki, hemen onu içimden çıkarıp atmalıyım» biçiminde kendi kendimizi etkileyebilme-liylz. Bu olumsuz duygular biçimindeki sorunlarımızla aramıza mesafe koyarak, onları bastırabilirsek, dışımızdan bize yapılan etkilerin ve görevlerimizin bileşimlerinin neler olduğunu ölçülü olarak algılayabilmemizi de sağlamış oluruz. Zamandan Uzaklaşmayı Bilmek Bütün ustalıklarda zaman akışının biraz dışına çıkabilmek, yapılması gereken ilk hazırlıktır; bu, yaptığımız her harekette bir gelişme sağlayabilmek için daha onu yaptığımız sırada, onunla birlikte gözlemlerimizi ve yargılamalarımızı sürdürebilmek yeteneğinin kazanılmasıdır. Bu ilkeyi uygulamak çok basittir, (onu uygulamayı düşünmek ve zaman bulmak) ama içimizden gelen doğal hareketlerimizde çok ender olarak rastlanır. Zamanın parça parça oluşunun ve bunların yaptıkları baskıların, nasıl hayatımızdan ruhsal yapımızı yağlayan bu mekanizmayı çıkardıklarını daha önceki bölümlerimizde görmüştük. İçimizdeki kin ve öfkelerimizle aramıza mesafe koyabilmek için yaptığımız arayış, bize şimdiki zamanımızı bulabilmek imkânı da verebilir. Ressam tuali, heykeltraş heykeli üzerinde çalışırken, objelerin fiziksel görünümünden uzaklaşır. Aynı yöntem, saf tefekkür hali için de geçerlidir. Bu, şu anda ne söylemek istediğime, ne yapmak istediğime ve ne düşündüğüme, «bilinçli» olmamı sağlamam demektir. Beynimiz, yaptığı eylemler üzerinde odaklaşmaya alışmadığından, -ani, çok çarpıcı durumlar dışında- düşünmeye ya da harekete başlarken, bunların bilinçli olup olmadıklarını anlayamaz. Bu konudaki «zamanlama hatası», hareketlerin çoğu kez «bilinçli» olarak yapılmasına gayret edileceğine, hemen ani düşünmek, hareket etmek seçeneği kullanmaktan ileri gelir. Düşünmek ve harekete geçmek, daha önceki bölümlerimizde de gördüğümüz gibi, geçmişten yararlanarak geleceğe hazırlanmak biçiminde gerçekleşir. Geçmişte elde ettiğimiz «deneyimler ve bilgiler» hammadde görevi yaparak «fikirler ve hareketler» biçimindeki işlenmiş maddelerin üretilmesini sağlarlar. Yapacağımız uygulamaların sağlayacakları yararları düşünerek ve bunların tekrarlanmaları isteğimizin de baskısı altında kalarak, gördüklerimizin, yaptıklarımızın ve yapmaya hazırlandıklarımızın bilincini hep unuturuz. Böylece daima şimdiki anımızın yakınından geçmiş oluruz. Şimdiki Anımızla Buluşmamız Şimdiki an yaşamımızla buluşmamız, günlük düşünce ve eylemlerimiz arasında, bilinçli olarak yaptıklarımızın çokluğuna bağlıdır. Tıpkı bir kedi gibi, sürekli olarak şimdiki anımızda kalarak yaşamamıza imkân yoktur. Kediler dikkatlerini topladıklarında bize benzerler, yiyeceklerinin hazırlandığını anladıklarında bizim gibi aynı duyguları hissederler. Bu nedenle şimdiki anımızı hissedişimiz, etkinliklerimizin meydana gelişi sırasında bilinçli hallerimizin tekrarlanışı, bir ortaya çıkış bir kayboluş biçiminde gerçekleşmiş olması bizim için daha iyidir. Bu durum, ruhsal alanımızda yapılan bir dansa benzer; ağırlık bir ayaktan ötekine geçerken, bir an için duygulanmalarımızın, değerlendirmelerimizin, fikirlerimizin bilinçli olmalarını engelleyen, bizi emen, baskısı altına alan olumsuz etkilerden kurtulmuş oluruz. İşte o an şimdiki yaşamımızla buluştuğumuz anımız-dır. Örneğin, birisiyle tartıştığımız bir sırada, yargılama sistemimizin dikkatini, kanıtları değerlendirmekten ayırarak konuşulan kişiyi incelemeye yoğunlaştırdığı anlar olur; bu tartışma uzayıp gidecek, çabuk bitmesi için onun söylediklerini onaylasam ne kaybederim, hava güzel daha yapılacak başka işlerim de var, kravatını da ne kadar zevksiz seçmiş, diye düşünür, sonra yine tartışmaya döneriz. İşte bu an, şimdiki anımızla buluştuğumuz, onun bilincimizde belirdiği andır. Tıpkı bu örnekte olduğu gibi bilinçlenme girişimlerimiz, bir yandan zaman kullanmaktaki ustalığımızı artırırlarken bir yandan da çok çabuk ortadan kaybolmaya elverişli olan bu anlarımızın şimdiki zaman yaşamımıza karışmalarını sağlamış olurlar. Ustalığın kazanılmasıyla elde edilecek yararlar bunlarla sınırlı değil. Bundan bir derece üste çıkılırsa, çağdaş gelişmeler karşısında, davranışlarımızda değişmeler sağlamamız mümkün olacaktır. Zamanın varlığını, en çok meydana gelen değişmeler hissettirmezler mi? Zaman değişikliklerle somutlaşır. İnsanların zamanla ilişkileri her zaman tam bir güvenlik içinde gerçekleşmez. Bir kere reşit olunca bize fiziksel değişmelerimizin hiçbir yararları olmaz gibi gelir, ruhsal değişmelerimizi ise çok yanlış olarak tanırız. Onların ortaya çıkardığı sorunları da çözmemiz imkânsız gibidir. Böyle bir gözlemden hareket eden Amerikalı -gazeteci Gail Sheehy «yaş dönemi krizlerinin önsezileri» konusunda bir anket yapmıştır. Gençlerin üniversitedeki hayatlarının incelenmesine dayanarak çocukluktan ergenliğe geçişle olgunluktan yaşlılığa geçiş dönemleri-arasında kalan -iki yoğun değişim dönemi- olgunluk döneminin, insanın dengesini kuran sahanlık görevini yaptığını ileri sürmüştür, aslında bunlar, geleneksel inanışların da kanıtıdırlar. Genellikle ilk beş yılın bu krizlere uyum sağlayacak biçimde, daha sonraki beş yılın durgun bir su gibi sakin geçtiği toplam on yıla ait evrelerin ayrıntılarına değinerek, 40 yaş krizi geçiren pek çok kişinin, bu geçişten büyük endişe duyduklarını belirtiyor, hayatımız dağlık arazideki bir keçi yolundan daha çok ovada seyreden bir karayoluna benzer diyor. 40 yaş krizinin geldiğini hisseden ya da tahmin edenler ne yaparlar? Bu krize neden uyum sağlayamazlar? Onların böyle bir yetkinliğe sahip olabilmeleri için (krizlerin gelişinin muhtemel oluşu, bu nedenle doğal oluşu biçiminde) bazı inanışlara, (onun bazı etkileri olabileceğini tahmin ederek) kendine güvene ve (krizin önbelirtilerini algılayabilecek ve yorumlayabilecek) bilinçlilik ve uyanıklığa ihtiyacı vardır. Zamana egemen olmanın en üst düzeyi kişiliğimizde meydana gelen değişmelere uyum sağlayabilmektir. Hayır, bundan da daha önemlisi onların oluşmalarını arzulayabilmektir. Onlara karşı olan korkumuzu yendiğimiz andan itibaren, onların şimdiki anımızı yaşamamıza imkân sağlayan, elimize geçen gerçek fırsatlar olduğunu da anlarız. Cinsel isteksizliğe karşı mücadele edebilmek için çiftlere eş değiştirmek yerine dekor değiştirilmesi öneriliyor. Burada çiftlerin şimdiki an yaşantılarını değerlendirerek değişikliklerden yararlanabilecekleri vurgulanıyor. «Şimdiki anımızı yaşayabilmemiz için aşk ilişkisinden daha önemli hiçbir ilişki yoktur.» Önceden tahmin edemediğimiz birçok olay, kimi kez hiç hoşlanmadığımız biçimde şimdiki an yaşantımıza katılırlar. Uçakta seyahat ettiğimiz sırada, gidilecek yere pilotun iki saat geç varılacağı biçiminde yaptığı anons, insanın içinde «benim burada ne işim var türünden» bilinçlenmelere neden olur. Soğuğun savunucusu ve dostu Louis Armand, vücudun en çok haz duyduğu şeyin «kendisini ayarlayan mekanizmalarda oynamak olduğunu ileri sürüyor. Böyle olmasaydı, bazılarımız soğuk duştan hoşlanır mıydık? Bu hoşlanma, vücudumuzun şimdiki anın içine dalarak kendini güçlü hissetmesinden ileri gelir. Yeniliklere, beklenmeyen olaylara ve tabuları yıkmaya karşı duyduğumuz büyük arzu, duygularımızda soğuk duşun oynadığı rolün aynısını oynar. Küçük olsun büyük olsun değişikliklerin hepsinden hoşlanırız. Çünkü onların hepsi de bizim şimdiki anımızla olan randevulardır. Zamanlarını ustaca kullanmasını bilenlerin değişik görüntüleri vardır. Bunlar, olasılıkları hesap edebilen, beklenmedik olayları önceden sezebilen, kusursuz programcılar, deneyimli hesap uzmanları ve dikkatli organizatörlerdir. Doğrusu, bu düzeye çıkmış olmak bile kötü bir şey sayılmaz. Güleç Yüzlü, Dikkatli Düşünür Ben, bunlardan daha çok, güleç yüzlü, dikkatini yoğunlaştırmayı bilen, zihnindeki düşüncelerde birinden diğerine dans ederek geçebilen başka bir ustayı severim. Bu usta gerçeği ve kendisini çok iyi tanır, zamanın nasıl geçtiğini hisseder, ondan yararlanabilir, (acı da çekebilir). Ama ona çok çabuk uyum sağlar. İnsanlardaki biçim değiştirmeleri iyi değerlendirdiğinden, yoğunlaşmak gerektiği anlarla uyku anlarını birbirleriyle değişimli olarak kullanmayı bilir. Korkusunu yendiğinden beri değişiklikler, onun varlığını sürdürmesinin yardımcıları olmuştur. Zorluklar karşısında elde ettiği başarıları görenler, onun bu kadar işin altından nasıl kalkabildiğin! kendi kendilerine sormaktadırlar. O, bunları farketmekte ve bir gülümsemeyle yanıt vermektedir. Zaman karşısında daima hareketli bir tutumu vardır. Kendinize göre bir yöntem bularak, kişiliğinizi yeniden kurabilirsiniz. Katedeceğiniz uzun yol boyunca seçeceğiniz ve ona dayanabileceğiniz bir modelin size çok yararı olur. Gerçi bu işin başlangıcı pek dans etmeye benzemez. Çünkü gerçek dünya çok ender olarak tam bir ustalığa elverişlidir. Onu ulaşılacak bir ufuk olarak almak, referans olarak kullanmak daha geçerlidir. Günlük hayatımızda çözemediğimiz güçlüklerin oluşması daima devam eder. Zamana egemen olabilmek için her şeyden önce kendi kendinin patronu olabilmek gerekir. Ne şef, ne bir üst makam, hatta ne de aile sizde bağnazca bir üstünlük kuramamalıdır. Uzaydan gelecek bir darbe dışında, sıfır sayarak aya gidilmediğine göre o da sözkonusu olamaz. Hemen bu duruma «bütün bunlar bazı ayrıcalıklar, benim yeteneklerime uygulanamaz» diyenler çıkacaktır. Bu, kendilerine güvenmeyenlerin, deneme bile yapmaktan korkanların ileri sürdükleri bir özür dilemedir. Hiçbirimizin hayatı ideal değildir; ilerletilmesi, geliştirilmesi zorunludur. Az çok ya da bütünsel olarak bu iş yapılmalıdır. Bunun sağlanması özel koşullardan daha çok kişilerin böyle bir değişiklik yapmaya yetecek kadar enerji harcamaya hazır olup olmalarına bağlıdır. Modern çağda, her konuda olduğu gibi güdülenmenin disiplinden daha çok «orduların kullandığı en güçlü silah» haline geldiği görülüyor. Bu nedenle insanların kendilerinde bu değişiklikleri gerçekleştirebilecek ve koruyabilecek güdülenmeyi nasıl elde edebileceklerini araştırmalarının zamanı gelmiştir. VI Tasarılarla Yaşanan Zaman Zamandan Daha Hızlı Gitmek Olimpik slalomda şampiyonlar deparın verilmesini bekliyorlar. Büyük bir sükûnet içindeler, kasklar ve gözlükler yüzleri örtmekte. Gözler kısık, her şeyin iki dakikadan daha az süreceği piste bakıyorlar. İşaret parmaklarının ucuyla biraz sonra geçecekleri, kazıklar arasındaki parkurun eskizini çiziyorlar. Bütün slalomcular zirveden kendilerini boşluğa bırakmadan önce, geçecekleri parkurun hayalini zihinlerinde yaşatmaya çalışırlar, düşünmeye vakitleri yoktur, uygulayacakları programı devamlı tekrarlarlar. Kapasitelerinin en üst düzeyine çıkabilmeleri için önceden yapılması gereken konsantrasyon, başarılı olabilmeleri için zorunludur. Acaba hangimiz yapacağımız önemli bir görüşme, vereceğimiz bir konferans ya da gireceğimiz bir sınav öncesi, izleyeceğimiz yolu, karşılaşacağımız engelleri ve karşımıza çıkabilecek tuzakları zihnimizden geçirerek önlemler almaya çalışırız? Hayatımızın hemen karar verilmesi gereken tehlikeli bir evresiyle karşı karşıya geldiğimizde, kendimizi bilinmezliğin boşluğu içinde hissetmemeliyiz. Hayalimizi bizi bekleyen tehlikeyi taklit eder, bizi korkutur. Böyle anlarımızda, ne yazık ki büyük umutlarla yardım beklediğimiz konsantrasyonlarımız da korku ve endişeye dönüşür. Genel olarak bunlar özel anlarda ortaya çıkarak olağanüstü bir çalışma aracı görevi yaparlar. Zamanın seyrini değiştirenleyiz ama ona karşı oynayabileceğimiz önemli bir kozumuz vardır: Beynimizin yarattığı güçle ondan daha hızlı hareket edebilmek, Böylece daha önceden kesin değil ama tahminen onun bizi nereye doğru götürdüğünü seçebilir ve anlayabiliriz. Bu, bizim ona karşı tek ama en etkili olarak oynayabileceğimiz bir konudur. Zaman kullanma sanatı insanın kafasını daha iyi işletebilmesi demektir. Düşüncelerimizde zamandan daha hızlı gidebilmeyi başardığımızda üç seçkin yeteneğin sahibi oluruz: Tahmin etmek (bir ay sonra Biarritz'e gitmeyi düşünüyorum), yapmak istemek (sörf yapmak istiyorum), hazırlanmayı bilmek (kendimi formda hissetmiyorum, vücudumun dengesini sağlayabilmem için bir süre koşu pistinde çalışmam gerekecek). Çağdaş toplum düzeninde herkesin geleceği iyi tahmin edebilmesi gerekir. Bunu iyi yapamayanlar trenlerde oturacak yer bulamazlar, ay sonuna gelmeden ceplerinde beş paraları kalmaz, yemek saatlerinde buzdolapları tamtakırdır. Bu işe en azından bir ajanda kullanmakla başlanır. Yapılacak programda daha çok zorunluluklar yer alır, bunlar tam ya da bölümsel olarak gerçekleşir. insan ajandasının içine her şeyini sokabilir ve hayat daha zevkli hale gelir. Genel olarak yapılmak istenilen tam ve açık bir formül haline getirilmez. İnsan yapmak istediklerini düşüncelerinden geçirir hep, ama uygulamak için daha yakına geldiğinde, dalgalar kesinliği alır, yapılacak hareketi engeller. Tahmin yürütmek ve yapmak istemeğe bağlı mantık zincirinin zorunlu kıldığı hazırlık yapmayı bilmek, çok azımıza nasip olan özel bir yetenektir. Bu ustaların yarattıkları yapıtlara hayret etmemek gerekir. Tasarılar yapabilmek biçiminde ortaya çıkan bir insanın içindeki kudret (istemek ve hazırlanmak) ve bizim onu kullanma biçimimiz, incelenmeye değer. Zamanımızın egemenliğinin ele geçirilmesiyle ilgili bütün girişimlerimizin başlangıcı bu noktadır. Önceki kuşaklardan bize miras kalan, anlaşılmayan, bilinmeyen seçenekleri kullanmak zorunda kaldığımız bir çağda yaşıyoruz. Böyle bir çağda, bizim özgür ve bağımsız bir ülkede yaşamış olmamız bir şanstır. Çok azımız boynumuzdaki hayvan koşumlarını çıkararak batıl, bağnaz fikirlerden kurtulup kendimize ait hayat hedeflerini aramak cesaretini gösterebiliyoruz. Çoğumuz, işler bulmak, ev sahibi olmak vb. zorunlulukları; evlenmek, çocuk sahibi olmak vb. istekleri; tüketim yapmak vb. gibi dış programlama ihtiyaçları arasında saat sarkacı gibi koşuşturup dururuz. Bu üç tür güdülenme kaynağı; hepimizin zihinlerinde bazı gerçekleştirilmesi zor tasarıların tohumlarının atılmasına yetiyor. Böyle tasarılar ortaya çıkıyor, ama gerçekten bu tasarılar bize mi ait, onları kimsenin etkisi altında kalmadan bizler mi seçtik? Bu sorulara kaçamak yapmadan kaçımız doğru yanıt verebiliyoruz? İsteklerimizi kendi irademizle yapamazsak, hedeflerimizi açık ve seçik kendimiz belirleyernezsek zamanımızın da egemen olamayız. Onun yerine, telefon görüşmelerinin kısa kesilmesi, toplantıların uzun sürmemesini sağlayacak bazı önlemler almakla yetinmek zorunda kalırız. Hayat hedeflerimize göre, zamanımızın yöntemli bir düzenlemesini yapacaksak, yönetim sanatında olduğu gibi ona ilişkin çeşitli bilgilerin araştırılıp bulunması zorunludur. Çünkü her saatimizi kendimiz için en yararlı biçimde kullanabilmemiz bakımından çok sayıda ve değişik seçeneklerimiz vardır. «Şimdi Ne Yapmalıyım?» Tasarılara ve Duyarlılığa Olan İhtiyaç Bir İngiliz karikatür ustası hayatın en önemli sorusunun insanın kendi kendisine sorduğu, «Ben şimdi ne yapmalıyım?» sorusunun olduğunu iddia ediyor. Bu soru zamanın düzenlenmesinde iyi bir öncü olabilir. Çünkü gün boyunca kendimize bu soruyu sormamız gereken pek çok durumla karşı karşıya gelebiliriz. İlk önce, Pascal'ın işaret ettiği gibi, hepimiz hareketli varlıklarız, hiçbirimiz bütün gün hiçbir şey yapmadan bir sandalye üstünde oturmaktan hoşlanmayız. «Ben şimdi ne yapıyorum?» sorusuna doğru yanıt verebilmek için oldukça ayrıntılı bilgilere sahip olmak gerekir; hedefleri belirlenmiş, öncelik sırasına göre sınıflandırılmış tasarılardan yararlanabilmemiz. Ulaşmayı amaçladığımız hedeflerimizin yarım saatlik ya da bir yıllık etkinliklerimizden daha etraflı işlevleri vardır. Hedeflerimiz etkinliklerimizi yönlendirir, alınan sonuçları ölçer. Kişiliğimizin dışarıya açıklanışı hareketlerimize dayandığına göre, bunların bir yönleri bulunmalı ve gelişme amaçlı olmalılardır. Bir harekete yön belirleyebilmek, onu kendisi dışında bir hedefe bağlayarak yapılabilir ancak. Gelişme, hareketin değerlendirilmesi bakımından gereklidir, hedefin olabildiği kadar somutlaşmasını sağlar. Günlük uygulamalarımızda seçim, yön ve gelişme nitelikleri olumlu olarak birleşirlerse, o zaman Titus'ün kendi kendine sorduğu, «Günümü iyi geçirebildim mi?» sorusunun cevabı rahatlıkla evet şeklinde verilebilir. Çok çeşitli seçenekler arasından, en iyisinin seçimini yaparak, zamanımızın iyileştirilmesini sağladıklarından, teknik bir işlem olmaları bakımından hedeflerimiz zorunlu ihtiyaçlarımızdır. Onlar memnuniyet ve mutluluk duygularımızın kaynaklarını oluşturduklarından psikolojik olarak da zorunlu moral ihtiyaçlarımızdır. Zamanımızın iyileştirilmesini sağlayacak hedeflerimizi saptayarak yöntemleri nasıl bulabiliriz? Bunun en kısa yolu kendi kişiliğimizin açıklanışıdır. İnsan kendisini daha önceden iyice tanıya-mamışsa, ne yapmak istediğini de kolay kolay bilemez. Bazı erişkin kişilerin, «İlerde ne yapmak istiyorsun, bir tasarın var mı?» sorusuna, «Bilmiyorum,» diye yanıt vermeleri, onların kişiliklerinin daha henüz karanlıklar içinden kurtulamadıklarının belirtisidir. Hedeflerimizi başkaları değil, kendimiz belirlemeliyiz, eğer bunu yapabilirsek kişiliğimizi de güçlendirmiş oluruz. Bize hiç rahatlık vermeyen bu başkaları arasında, doğrudan mirasçıları olduğumuz ana babamız, çalıştığımız kuruluş ve duygusal ilişkimiz olan bütün yakın çevremiz yer alır. Bunların arasında bizim kendimize ait ne gibi meşru haklarımız bulunduğunu tespit edebilmek herhalde kolay olmayacaktır. Meşru, doğru sözcüklerinin anlamı herkes için aynı değildir. Fransızların inandıkları Judeo chretienne din sisteminde kişilerin kişilikleri içten içten ezilmeye çalışılır. Hedeflerimizi başkalarının yapmış olmaları, bizim kendi kendimize sorular sorarak, kendimizi daha etraflı tanımamızı engeller. Oysa daha iyi yaşanması söz konusu olan hayat bizim kendi hayatımızdır. Eğer kendimizi her türlü kuşkudan kurtaramamış-sak, bizi ne gibi maceraların beklediğinden de hiç haberimiz yok demektir. Ulaşılmak istenilen başarılar için az çok ılımlı bir bencillik gereklidir. Kimimizin bu niteliklerden hiç haberleri yoktur, bir kısmımız da isteklerini zorla kabul ettirmeye çalışırlar. Zihnimizde böyle bir düzenleme yapabilsek bile, kendimize ait bir zamanın egemenliğini daha henüz elimize geçirmiş olmalıyız. Hayatımızın her geçen saatinin ve davranış biçimlerimizin de çok somut olarak incelenmesi gerekir ki, bunların hangilerinin kendi aklımızın ürünleri olduklarını, hangilerininse içgüdüsel alışkanlıklarımıza ve çevrenin baskısıyla kabul etmek zorunda kaldığımız şartlanmalarımız olduklarını anlayabilelim. Birkaç gün süreyle özel ve mesleki hayatımızdaki olayları ve gösterdiğimiz tepki ve davranışları kayıt altına alabiliriz. Böylece bunlara, geçmişten bazı ilaveler de yaparak az masraflı çok eğitici ve yararlı bir ruhsal sağlık kontroluna sahip olabiliriz. Zaman kullanımını her ayrıntısıyla incelerken, her evreden sonra sistemli olarak, «Ben gerçekten bu evrenin böyle geçmesini önceden istemiş miydim?» diye sormak gerekir. Zamanın gerçek olarak nasıl geçtiği hakkında daha sağlam bilgilere sahip olunca «önce, kendime ait zamanı kullanacağım» sistemine girmeye karar verilir ve tasarıların uygulanmasına hangi ucundan başlamak gerektiği hakkında kendi kendini sorgulama başlar. Sıra, bütün bizim gibi bu konuyla ilgilenenlerin ilke olarak benimsedikleri ama incelenmesi çok ender olarak yapılan temel bir hedefi daha yakından tanımaya gelmiştir. Bu ilkeyi, 2.500 yıl önce Buda olumsuz bir açıklama biçiminde yapmıştı. İnsanın yapması gereken ilk araştırmanın acılardan sakınmak olması gerektiğini savunmuştu. Zevklerin Önceliği Bu tarihten yirmi beş yüzyıl sonra beynin yapısı üzerinde yaptığı analiz ve incelemelere dayanarak biyolog Henri Laborit şunları açıklıyor: «Bütün yaptıklarımızı zevk almak için yaparız» -dolayısıyla acılardan uzaklaşmak için. Kolektif bilinçaltının zevk alma konusunda yanlış değerlendirmeleri vardır. «Benim hayatta tek amacım zevk alabileceğim işler yapmaktır,» diyen biri için ne düşünülür acaba? Kendinden başkasını düşünmeyen bir bencil değil midir bu? Laborit onunla bizim aramızdaki fark, «onun söylediklerini, bizim önceden ilan etmeden, yapmış olmamızdır,» diyor. Daha doğrusu sorumluluk yüklenmeden yapmak. «Günlerimin büyük bölümünü zevk alabileceğim işlere adamalıyım.» «Doğru, günlerinizin bir bölümü size zevk verecek işlere ait olmalı, ama bunları yaparken kendinizi aynı zamanda büyük bir acıdan da korumuş olmuyor musunuz? İşsiz kalmış olmanın ezikliğinden kurtulmuş olmuyor musunuz?» «Belki, ama öyle etkinlikler oluyor ki, onlar benim için sorumluluk yüklenilmesi gereken görevlerdir. Dostluk ve aile bağları nedenleriyle bu işleri yapmakta zorunlu görüyorum kendimi. Bunlar bana üzüntü vermekten, doğal etkinliklerimi engellemekten başka hiçbir yarar sağlamıyorlar.» «Böyle olduğuna emin misiniz? Sizin kendi kendinizi değerlendirmenizde bir katkıları da bulunmuyor mu? Başkalarının gözünde olduğu kadar sizin kendi gözünüzde de değeriniz artmıyor mu? Bu zevkin yerini kolay kolay başka bir şey tutmaz.» «Kendi kendilerine eziyet eden mazoistler var.» «Doğru, onlar kendi kendilerine eziyet çektirmekten hoşlanıyorlar.» «Ya intihar edenler, herhalde onlar bunu yaparken kendilerinin bir zevk alacaklarını düşünmüyorlardı.» «Onlar da intihar ederken bir tür zevk alıyorlar. Başka şekilde gelecek bir ölümün ya da o anda çektikleri ıstırabın ölümden daha acı verdiğini düşünerek bundan kurtulmak için kendilerini öldürüyorlar. Hayat hedeflerinin tespit edilmesi konusunda tefekküre geçildiğinde, ilk ilke olarak benimsenmesi gereken acılardan kurtulmak, zevk verici uygulamalara yönelmek, biraz insana kendi manevi dünyasından uzaklaştırıcı bir etki yapar. Dünyada programlanmalarını yalnız başkalarını kullanmak üzerine yapan benciller mi yaşıyor, özgeçici insanlar hiç yok mu? Geçmişte yerine getirdiğimiz görevlerimiz, ya bize kendimizi iyi insanlar olarak hissettiren kanıtlardır ya da bir türlü kurtulmaya imkân bulamadığımız hiçbir işe yaramayan dış baskılar. Laborit'e ulaşan Budist ve diğer eski bilgelik felsefelerin verdikleri mesaj tatlı bir ılımlılık içerir. Açgözlü olmayalım, hakkımız olandan fazlasını istemeyelim, arzumuz hayatımızı başarılı yapmak olmalı, çünkü onun yükünü bizden başka hiç kimse kaldıramaz. Bu eleştiriden alınan dersle, tasarılarla yaşanan bir zamana ulaşabilmek için hedeflerimizi belirlemeye başlayabiliriz. Bütün araştırmalarda olduğu gibi, bunda da bir başlangıç ve sonuç bölümü vardır. Başlangıç evresinde, varolan koşullara göre başımıza neler gelebilecekse, onları kaydedelim. Bunların olasılık ve yapılabilirlik derecelerinin hiçbir önemi yoktur. Umutlarımız, hayallerimiz, tutkularımız, arzularımızla dolu ruh âlemimize merakla ilk girdiğimizde, daha başlangıçta elde ettiğimiz ilk sonuç kendimizi daha yakından incelemek imkânını bulmuş olmamızdır. Sonuç evresine gelindiğinde elde edilen bütün bu hasat, gerçekçilik ve yöntem eleğinden geçirilir. Böylece saptanacak hedeflerle zaman kullanma sistemimizin yönü belirlenmiş olur. Açılış evresindeki araştırma, mesleki ve özel etkinlik alanlarımızdaki alışkanlıklarımızın üstünde gezintiler biçiminde yapılır. Bütün bunları yaparken çalışmalarımızın odak noktasının zaman olduğu unutulmamalıdır. Bazı okuyucularımız hemen hedef saptama işine başlamayı mantığa uygun bulabilirler. Hayatlarını daha iyi yaşamak isteyerek öncelik almak isteyebilirler. Tam kimliklerini tespit ettiğiniz ve çok iyi tanıdığınız dış baskı ve zorlamalarla, bunlara kayıtsız kalışımıza karşı büyük tepki göstermek zorundasınız. Böylece zamanla ilgili sorunlarınızı tedavi edebilmek için daha bütünsel ve kesin bir yöntem bulmuş olacaksınız. Daha önce geçirdiğiniz olaylarla ilgili notlara sahip değilseniz, bunlar/n şimdi hatırlayabildiğiniz kadarının kaydını tutun, gelişmenize engel olan tutum ve davranışlarınızı belirleyin, Bunların içinde önlenmesi en öncelikli olanların altlarını çizin. Böylece yeni düzenlemeye hangi kapıdan başlayacağınızı da saptamış olursunuz. Mesleğimizle İlgili Etkinlik Alanlarımız Bu işe başlarken önce mesleğinizin etkinliklerini ilgilendiren sorunlarınızla çatışan tasarılarınızı belirleyin. İncelemenin en az alışkın olduğunuz çalışma bölümü bu konu olmalı. Mesleğiniz, özel yaşantınız üstünde yaptığınız gezinti sırasında da üzerinde en çok durulması gereken nokta bu işlemdir. Bunların etkinlik alanlarına göre sınıflandırılmalarının birçok pratik yararı vardır. Ortadoğu'ya seyahat etmek yerine yeni bir ürünün pazara sürülmesinden elde edilecek yarar bir ordinogram üzerinde gösterilebilir. Meydana gelen değişikliklerden çıkarılan sonuçların değerlendirilmeleri yapılabilir. Bu iki tasarının birlikte uygulamaya konulmaları da söz konusu olabilir. Önceden bunların birlikte uygulamaya konulabilecekleri düşünülse de bunlar çalışma hayatımızda ve ruhsal alanımızda değişik etkiler oluştururlar. Neşelenmemize ve hareketli anlar geçirmemize daha çok imkân sağlayabilecek biçimde yapılan bir sınıflandırma seçimin en son evresidir. Böylece çalıştığınız kuruluşun hedeflerine paralel saptadığınız hedeflerinizi gözden geçirmiş olursunuz. Bu tasarılar hacim, yapılacak iş adedi, verimlilik gibi sayısal, genellikle aylık programlar, yıllık ve orta vadeli planlar gibi tarihsel olurlar. Daha sonra inceleyeceğiniz konu, sektör ya da grup olarak sorumluluklarını taşıdığınız kişilerin durumları olmalıdır. Bunlar, kişisel ilişkiler içinde bulunduğunuz aile düzeninizin içindekiler olabileceği gibi, görev ilişkisi bakımından iletişim çevreniz içindekiler de olabilir. Bütün bunlar yapıldıktan sonra sıra bu çalışma dünyasında her gün yer alan aktöre, kendinize gelir. Bir mesleğiniz vardır, ondan sizi ödüllendirmesini beklersiniz, bazı roller oynamayı ya da makamlarda oturmayı hiç hor görmezsiniz. Size verilen emirleri uygularsınız, siz de başkalarına emirler verirsiniz, hem huzur ve sükûna, hem de değişikliklere ihtiyacınız vardır; deneyimlerinizi, yetişmenizi ve yaratıcılığınızı geliştirmek istersiniz. Bazı maddelerde, konuların durumuna göre gelecekte bir gelişme sağlanıp sağlanamayacağına ilişkin çok net izlenceler elde etmek mümkündür. Böylece iyice aşina olduğunuz bir alanda çeşitli temaları içeren yeni bir liste daha hazırlamanız gerekir. Bunları öncelik ve önem sıralarını göz önünde tutacak biçimde düzenlersiniz. Sıra gelir ikinci alana, genel olarak hayatınızda aslan payını meslek yaşamınız alır ama yine de kendinize, kendinizi açıklayabileceğiniz özel bir yaşamınız kalır. Özel yaşamımız kendimizi kanıtlamak fırsatını bulabilmeyi umut ettiğimiz, zaman bölümümüzdür. Aşağıda belirtilen her konu hakkında kendi kendimize şu dört soruyu sorabiliriz: Bu konu beni ilgilendiriyor mu? Bugünkü yaşamımdaki yeri nedir? Bu noktadan hangi yöne doğru gitmek benim için daha zevk verici olacaktır? Bunun süresi ne olmalıdır? Yaşayabileceğimiz On Beş Çeşit Zaman İçimizde pek çok kişi aşağıda madde madde sıralanmış konularda, hayatlarından özel anlar ayırarak bir düzen kurmayı düşünebilirler (sıralamada önemli olanlara öncelik verilmemiştir): • Vücudumuza ayırdığımız zamanlar: Zindeliğimiz devam ettirebilecek önlemleri almak, uyanıklığını sağlayacak fiziksel alıştırmalar yapmak, her türlü bakımına elden gelen özeni göstermek gibi vücudumuza ayrılacak zaman bölümleri bizim en gerçek mutluluk ve kıvançlarımızın kaynağıdır. • Boş zamanlarımız: Sinema, televizyon, konser ya" da tiyatroyu ne zamandan beri izliyorsunuz? Kabul törenlerine, yemek davetlerine ya da gösterilere kendi isteğinizle mi katılıyorsunuz? Kâğıt oyunlarını, sporu uygulamaktan mı, yoksa seyretmekten mi hoşlanıyorsunuz? Ya. bayramlar? • Zevkiniz için harcayacağınız zamanlar Zevk sözcüğü duygusal arzuları içine alan bir anlamda kullanılmıştır. Bu tür zevklerinizin bir ölçüsünü bulabildiniz mi? Hayatınızda onların bir yeri var mı? Bu konudaki hayallerinizden uzaklaşmayı başarabildiniz mi? Hayvanları sever misiniz, onlarla iletişim kurabilir misiniz? • Tüketime ayırdığımız zamanlar: Baskı altında kalmadan ve yanlış bilinçlenmeden tüketim yarışı yapın. Hayatımıza soktuğumuz nesnelerden her türlü ihtiyacımızı karşılamaları için, gerekirse kendimiz biçimlerini değiştirerek, tazelikleri kaybolmadan yararlanabilmeliyiz. • Seyahatlerle geçen zamanlarımız: Araştırma hevesi, maceralar ya da daha basitçe tatiller ve turistik seyahatler havamızın değişmesine yardımcı olurlar, bizi dinlendirirler ama bunlara çok zaman ayırmak gerekir. Bu kadar boş zamanınız var mı? • Dinlenmeye ayırdığımız zamanlar: Uykumuza ayırdığımız saatlerin bilincinde miyiz? Bizi gevşeten, rahatlatan, hafta sonlarındaki karışıklığımızı düzene koyan, bize sükûnet veren süreleri iyi ayarlıyor muyuz? Daha doğrusu sağlığımızla ilgili çekleri düzenli olarak ödüyor muyuz? • Sevgiye ayırdığımız zamanlar: Başarılı bir ilişki ancak çok içten duygularla kurulabilir. Ne şefkati bir drajenin içine sokabildik, ne de içtenliğimizi bir fiş olarak kullanabiliyoruz. Aşka ayrılan süreler güneşin bitkilerle olan ilişkisi gibidir. Siz de acaba yeterince güneşlenebiliyor musunuz? • Başkalarına ayırdığımız zamanlar: Çağımızda dostluk anlamını kaybetti. İnsan kendisine ait ne kadar çok işi bulunursa bulunsun, başkalarını da düşünmek, onlar için fedakârlık yapmak zorundadır. Siz böyle feragat göstermek isteyen davranışlara alışık mısınız? Bu başkaları, sizin severek üyesi olduğunuz bir gruptan arkadaşlarınız olabilirler ya da yüce gönüllülükle yardım edilmeleri gereken, bunu hak etmiş kimseler olabilirler. Bu tür ilişkileriniz yoksa, kurmayı düşünüyor musunuz? • Ailemize ayırdığımız zamanlar Aile büyüklerimiz, tıpkı çocuklarımız gibi, törenlere beraber gidilmesini, birliği sağlayıcı sık aile ziyaretleri yapılmasını isteyerek daima hayatımızın bir ucuna tutunmayı arzu ederler: Onlar bu dileklerini ya terbiyeli bir biçimde açıkça belirtirler ya da sitemli imalarla anlatmaya çalışırlar. (Bizim de onlara hiç ihtiyacımız yok mu acaba?) • Okumaya ayırdığımız zamanlar Kabataslak okunmuş gazeteler, zorla kapağı açılmış kitaplar bize utanç verirler hep ve bunlara değerlerini vererek okumak için içimizde bir imrenme duyarız. Bir kütüphanenin önünden geçerken gözlerimizi başka yöne çeviririz ki, vicdanımızın sesini duymayalım. Aptal, budala olarak kalmak için elimizden gelen her fedakârlığı yapıyor muyuz acaba? • Gelişmemize ayırdığımız zamanlarımız: Gençler yetişmiştir, çok iyi yabancı dil konuşurlar ve bilgisayar kullanmayı bilirler. Olgun birinin de kendini geliştirmesine hiçbir engel yoktur. İsterse o da her şeyi öğrenebilir. Bizim de bunları yapabileceğimize inancımız vardır. Ama çok uzun sürecektir. • Yaratıcılığımızı geliştirmeye ayırdığımız zamanlar: Mesleğimiz hep aynı şeylerin tekrarlanmasından ibaret. Pek azımız kendi yaratıcılık gücünü mesleklerine yansıtabiliyor. Ancak her birimiz bir müzisyen, bir yazar, bir ozan ya da başka bir yaratıcı kişinin kendimiz gibi aynı biçimde deriyle kaplı olmasından büyük sevinç duymakla yetiniriz. • Meditasyon anlarımız: Güzellikler, berrak gecelerde gökyüzünde görülen samanyolları, doğa ya da zen zaman zaman bizi yanlarına çağırırlar. Hayatın bir televizyon filmi gibi geçip gittiğinin farkındayızdır da bizim bu filmde ne rol aldığımızdan haberimiz yoktur. Metafizik ya da şairane bir çalışma bize çok sert mi gelecektir? Eğer biraz yürekli olabilirsek, uzayı gerçekten görmeye, pek yakında gidebileceğiz. • Çocukluğumuzu aradığımız zamanlar: Acaba ne zamandan beri çocuklar ve hayvanlarla beraber çimenler üzerinde taklalar atarak yuvarlanmadık? Daha hâlâ hayvan ve soytarı taklitleri yapabiliyor muyuz? Ya da kafatası avcılarına ait şarkılar daha hâlâ belleğimizde yaşamaya devam ediyorlar mı? Bize şimdiye kadar burnunun ucunu bile göstermemiş olsa da içimizde daima bu tür oyunlar oynamaktan zevk alan bir çocuk gizlidir. • Yalnız kaldığımız anlar: Profesyonel amaçla yapılan mesleğimizle ilgili gezilerimizde, bir Novotel ya da Holiday Inn Otelinde yalnız başımıza bir tatil geçirmenin büyük özlemi duyulur. Acaba kendi kendimize, hayatımızda hiç yalnız kalmadığımızı itiraf etsek daha iyi olmaz mı? içimizden çok az kişi, herkesten uzakta yalnız başına bir hayat yaşamak ister, ama kim zaman zaman yalnız başına kalıp biraz kafasını dinlemek istemez? İncelenen bu on beş tür zaman, yarlığımızın bütün potansiyelini ve arzularını ortaya çıkarmıyor. Ama bu şematik ve öznel listenin çok ender olarak kullanılan pistlerin, gizemli girişimlerin ve henüz keşfedilmemiş evrenlerin, kapılarını bizlere açtığı kesin. Bir insan elinde her şeyi yapabilecek imkânlar da olsa, yukarıda sayılan on beş tür zamanın hepsini birden yaşayamaz. Bazı esaslı ön hazırlıkların yapılması zorunlu. Arzular çok güçlü hissedilebilmeli, fedakârlık yapmayı bilmeli. Bunların hepsi de yapılacak olgun bir tefekküre bağlı. Hedeflerimizi belirlemek için yaptığımız bu çalışma bizi iç dünyamızla karşı karşıya getirir. Bazı direnmelerimiz olacağı doğaldır. Acaba hangimizin kendi iç alemiyle açık anlayışlı bir diyalogu vardır., Yapılacak bu çalışma, ruhsal yapımızda şimdiye kadar yapmak isteyip de yapamamış olmaktan meydana gelen ezikliğimizi daha fazla tahrik etmeyecek midir? Ruhsal yanımıza yerine getirilmesi oldukça zor şimdiye kadar düşünülmeyen yeni isteklerin yüklenmesi ortaya sorunlar çıkarmayacak mıdır? Hayatın çok kısa olduğunu ve yaşam koşullarının da çok kısıtlı olduğunu biliyoruz. Neden ulaşılması çok zor bazı hedeflerin listesini uzattıkça uzatarak, Tantalus'un çektiği acılan katlanılması imkânsız boyutlara çıkarıyoruz. Eğer bunlar hiç düşünülmemiş olursa, acılar da hiç çekilmez. Bu tür yapılan eleştirilerin kaynağı bellidir, bunlar çağdaş insanın boynundaki zincirin halkasını daraltmaktan başka bir işe yaramazlar; «Zamanı kullanma sanatı hakkında bir kitap okudum, içindekiler bana göre değil,» denilecektir. Eğer bir doktor bize, «Kısa nefes aldığınızdan ciğerleriniz yeteri kadar oksijenle beslenemiyor, üç ay süreyle jimnastik egzersizleri yaparsanız ciğerlerinizin kapasitesi yüzde 30 oranında artabilir ve yorulmadan da koşabilirsiniz,» derse, herhalde onun söylediklerine inanmak gerekir. İnsan vücudundaki bazı kapasitelerin arttırılabilme imkânlarının bulunduğu artık herkesçe kabul ediliyor. Aynı şekilde davranış ve alışkanlıklarımızın da değiştirilebileceğine inanmak gerekir. Hatta vücudumuzun imkânlarından daha da fazla. Ama henüz vücut yapma çalışmalarında telkin edildiği gibi, bu konudaki reçeteler hece hece tekrarlanarak uygulanmıyor. Bu nedenle, eğer zamanın boynunuzu sıkan halkasını biraz gevşetmek istiyorsanız hedef tayini için yaptığınız gayretlerin iki çeşit yararını görürsünüz. Birincisi, zamanınızı neye harcayacağınızı, hangi işi tamamlayacağınızı bilirsiniz, ikincisi, şimdiye kadar düşünmediğiniz için keşfedemediğiniz, yeni tasarılar yapmak isteyebilirsiniz. Bunlar sizin zihninizde halen uygulamak istediklerinizden daha haz verici olabilirler. Utanç Duyduğumuz Tasarılarımız Yapılan başka bir eleştiri de bu tasarıların bazı saplantı biçiminde arzuları, yasaklanmış (cinsel) ilişkileri tahrik edebileceğidir. Gelgelelim bunlar hiçbir zaman bir ürünün satış rakamlarının iki yıl içinde iki katına çıkarılması ya da Stendhal'ın bütün eserlerinin okunmasıyla ilgili hedeflerle kıyaslanamaz, aynı planda değerlendirilemez. Çünkü yasaklanmış saplantıdaki düşüncenin özelliği, onun zihinde uzun süre yer almış olması, üstünde çok az düşünülmüş olması, psikolog dışında onun hakkında kimseyle görüşülmemiş olmasıdır. Ama kendini uyanıklık ve bilinçlilikle irdelemek istemek, dışardaki vitrinleri seyretmeyi engellememelidir. Utanılacak bir arzu karşısında, düşünülerek uygulanılabile-cek dört tavır vardır: • gerekli araçları kullanarak onu tatmin etmek; • onu nezih bir duyguya dönüştürebilmek için ruhsal bütün gücümüzü kullanabilmek (şapka çıkarmak gerekir); • ruhsal rahatlığımızı sağlayabilmek için birkaç dostumuzla konuşarak onun kimliğini ortaya çıkarabilmek; • bütün yollar denendikten sonra sorunu kabul etmek. En azından her yolun denenmiş olması, endişeyi yüklenmekle sorumluluk taşımak arasındaki çizginin çizilmesine yardımcı olacaktır. «Bu tapon psikolojik konulara değinmeye ne gerek var? Hayat öyle kolay yaşanmıyor. Bizler bilgisayar mıyız?» türünden mırıltılar kulağıma geliyor. Teşekkürler, bunları ben de biliyorum. İzin verilirse, bunlara yanıt olarak önyargılarımdan üçünü (daha pek çok var) açıklamak istiyorum: • Ben, sorunlara çözüm aranılacak yerde, onların söz bulutları arasında, buhar haline getirildiği bir çağda yaşadığımız kanısını taşıyorum. Oysa alçakgönüllülükle ve sınama yanılma yöntemi uygulanarak her soruna bir çare bulmak mümkündür. (Mc. Luhan zamanımızdaki sorunlara çare bulunmasını nefis biçimde şöyle açıklıyor: «Ne söylendiyse hepsi de yapıldı sözü, çok şey söyleyip çok az işin yapıldığını ifade eder.») • Endişeye ve acıya dayanmak için bunlara tefekküre dalmanın daha yararlı olacağını düşünürüm. • Kendimizi tanıyabilmek için tefekkürde bulunmayı bilmeyiz. Bu davranışımızı değiştirmenin zamanı daha hâlâ gelmedi mi? Parantezi kapatalım, biz yine hedeflerimize dönelim. Tefekkür biçimindeki ön hazırlık konusuna, yapılan en son eleştiri de şöyle: «Bir insan, profesyonel bir kuruluş gibi planlana-maz, ama ben hayatımı geleceğimi tahmin ederek, sezgilerimi kullanarak ve yürekli olarak yaşamak isterim.» İşte bu çok doğru. Bu nedenle ben (aşağı yukarı her gün) içimizden geldiği gibi çobanların yaşadığı hayata benzer özgürce bir hayatı yaşayamamanın üzüntüsünü duyarım. Meslek hayatımızda uyguladığımız akılcı sistemi, hedefleri önceden saptamak biçiminde özel hayatımızda uygulamazsak, zamanımızın aslan payını daima meslek hayatımız alır. Geriye zaman kırıntılarıyla özel hayatımızda mutlu olabilmemiz mümkün değildir. Hayallerimizden Beklediğimiz Yardım İnsanın yaşadığı hayat tipinde isteklerini elde edemediği zaman^ ruhsal yapısında varlığıyla ilgili temel kökenli krizler oluşuyor. Neden hayallerimizin kullandığımız yöntemlere yardımcı olmalarını sağlayamıyoruz. işte biraz ilerleme kaydedebildik. Zamanımıza, mesleğimize ve özel hayatımıza ait üç alanda biraz gezinti yapmış olduk. Bu alanlardaki sınırlar aşağı yukarı bellidir. Pratik uygulamalara göre ayarlanırlar. Elinizde bulunan üç listenin her birinin içinden en önemli olanlardan üç ya da dördünün altını çizebilirsiniz. Payınıza on dolaylarında tasarı düşmüştür. Bunların en iyi hedefleriniz olduklarını güvence altına alabilmek için (çünkü önemli olanlar daima unutulur ve hemen bulunmaz) ve bunların yalnız size ait olduklarını vurgulayabilmek için iki yeni girişimde daha bulunabilirsiniz. Her hedefi tek tek ele alarak bunların kendi içinize mi yoksa dışınıza mı bağlı olduklarını anlamak için kendi kendinizi sorgulamakta yarar vardır. Başka türlü açıklamak gerekirse, bunlar (ah, ne kadar iyi olurdu, sigaranızı söndürün) çevrenizin sizin yapmanızı istediği bazı işler ya da zorunluluklar mıdır? Ne kadarı size ait, ne kadarı başkalarının size yükledikleri; bu oranı aklınızda iyi tutun. Ortada ne bir skor tabelası vardır, ne de kazanılacak bir ödül. Herkes kendi istediği kokteyli içecektir. Önemli olan bilinçli olmayı sağlayabilmektir. , Hayatımızın Son Altı Ayı Diğer bir yaklaşım da, beyaz bir kâğıt alarak sanki hayatımızın son altı ayını yaşıyormuşuz gibi kendimize bir test yapmaktır. Bu sürenin tam bir sağlık içinde yaşanılacağı düşünülmüştür. Gerçekten bu son olağanüstü dönemimizde acaba neler yapmayı aklımızdan geçiririz? İşte bunları düşünerek, daha önceki listelerinizde bulunmayan bazı yeni fikirlerin onlara eklenmeleri mümkün olabilecektir. Bu iş de yapıldıktan sonra bütün çalışmayı bitirmek, ilgili bölümleri birleştirmek ve yoğunlaştırmak için birkaç gün daha geçer. Böylece çeşitli etkinlik alanlarımıza ait on dolayında hedefe ve önemli amaçlarımızda gerektiğinde kullanabilecek biçimde çok sayıda yedek tasarıya sahip oluruz. Ayrıca kendimize ait önceden bilmediğimiz bazı özelliklerimizi de öğrenmiş oluruz. Sıra gelir kendi kendimize acaba hangi uçtan başlayalım demeye. Konuyu biraz daha basit hale getirebilmek için, nitelik olarak, iki tür hedefin meydana çıktığını vurgulamakta yarar vardır. «Uygulanabilir» nitelikte olanlar ve «hayatımız için gerekli» olanlar. Bunların arasındaki sınırı herkes kendi bildiği gibi çizecektir. Bu iki grubun işlevleri ve işlem biçimleri değişiktir. Önce, «uygulanabilir» olanlardan başlayalım. Bir günden bir yıla kadar, kısa vadelidirler. Hemen yapılması gereken tasarılardır. «Oğlumuzu futbol maçına götürmek», ^kişisel bir bilgisayar satın almak» ya da «yardımcılığıma vekâlet edecek birini bulmak» gibi. ilke olarak aşağıdaki özellikleri içermeleriyle tanınırlar: • bir bilgi işlem semasıyla gösterilebilecek kadar ölçülmeye ve tarihlerle belirtilmeye elverişlidirler; • somut ve kesindirler («geç kalmaktan» sakının, onun yerine «Pazartesi sabahı yapılacak toplantıdan 3 dakika önce orada bulunmalıyım» ilkesini benimseyin gibi) • gerçekçidirler (kısa vadeli olduklarından kaypak de-, gülerdir, gözden geçirilmeleri ya da düzeltilmeleri gerekmez) • zevk vericidirler (sizin çıkarlarınızı koruduklarına gerçekten güvenebilirsiniz) • diğer tasarılara kıyasla daha esnektirler (ilk atılımı yapmak isterken, yürekliliğinizi kaybetmekten korkun) Hayatımıza bağlı hedeflerimizse, ya Arapça öğrenmek, kendi kendinin patronu olmak, zihinsel konsantrasyon kapasitelerini geliştirmek, bir roman yazmak gibi daha uzun bir süreci kapsarlar ya da «55 yaşıma gelince, emekli olup, gidip Luberon'da bir ev inşa ettirerek orada yaşayacağım» gibi uzun bir süre sonra yapılması istenen bir işe ait olurlar. Bunların gerçekçi olmaları gerekmez, ilerde görüleceği gibi gerçekçiliğe karşıt bile olabilirler. Bu tasarılarda onlara karşı duyulan arzunun şiddeti, onların gerçekleşme ihtimallerinin bulunup bulunmamasından daha fazla önemlidir. Bu nitelikte de olsalar pek çok değerli işler yaparlar. Her şeyden önce, bizi gelecek 5'ler 20 yıl sonramız için düşündürerek, önümüzdeki zaman ufkumuza bakış açımızı genişletirler. Zaman ufkumuza bir kere sahip olduktan sonra onun korunması ve üzerine ilaveler yapılması zor olmaz. Ona çok ihtiyaç duyarız. Hayat hedeflerimiz mantığa uygun olarak hayatımızın yönünü saptayabilmemiz için kapasitemize güç kazandırırlar. Eğer kırmızı işaretli hat kullanılırsa, doğru yoldan sapmış, derbeder karmakarışık bir varlığın hayatı yaşanır. Yanlış seçilmiş, metafizik ağırlığı fazla olan bu hayatın yerine, ne yapılmak istendiği daha önceden bilinen, gün ve ayların daha başka bir anlam kazandığı bir hayat yaşayabilmek de olasıdır. Bu arada hayat hedeflerinin haftada bir değil ama yılda bir iki kere önemli sapmalar yapmış olmaları mümkündür. Bu nedenle onların kesin oldukları düşünülemez. Bunlar çağdaş bir bakışla her altı ayda bir gözden geçilirterse, ruh âlemimizde meydana gelen evrimler ve hayatımızdaki değişiklikler daha yakından değerlendirilmiş olurlar. Kuşkusuz, hayat hedeflerinin yaptığı en önemli iş bize eskiyi tamamen bıraktıracak biçimde, yenileşmeye, ilerlemeye yönlendirmeleridir, ve yaradılışın düzensizliklerine baş eğmeden mücadele etmeye bizi zorlamalarıdır. Üstün Başarılı Olanların Sırları California'lı psikolog Charles A. Garfield'in 15 yıl üzerinde çalıştığı bir incelemede, bu potansiyelin önemi vurgulanıyor. Garfi-eld esas olarak, «üstün başarı sağlamaya yetkin olanlar»ın diğer insanlardan daha farklı bir ruhsal yapıya sahip olduklarını ileri sürüyor. Garîield'in spor, tıp, bilim, iş ya da sanat alanındaki kobayları işlerini diğer meslektaşlarına göre daha iyi yapmaktalar ve daha ileri evrelere ulaşabilmekteler. Onların üstün insanlar oldukları sözkonusu değildir. Bu kobayların ortak nitelikleri hedef seçme, risk yüklenme ve sorunlara çözüm arama bakımından yaklaşım biçimlerindeki farklılıktır. Aynı yönde Sovyet bilim adamlarının da araştırmaları vardır. Bu yeni bilim dalına onlar «anthropo-maxiomologie» adını vermişler. Garfield 1200 deneme biriminin davranış biçimleri üzerinde yaptığı incelemeler sonunda, bütün bu kobayların, aşağıdaki dört ortak özelliği taşıdıkları sonucuna varmıştır: • İçlerinden gelen sese uymak zorunda kaldıklarından, her yaptıklarını sanat için yaparlar. • Sorumlusunu araştırmaya gerek duymadan sorunları çözerler. • En kötü sonuç dahi alınmış olsa, bunun riskini kendileri yüklenirler. • Yapacakları hareketin ve karışacakları her olayın provasını zihinlerinde devamlı tekrarlarlar. Ayrıca bütün «üstün başarı sağlamaya yetkin olanlar»ın sırası gelince çalışmayı bıraktıkları, kendilerine bol istirahat verdikleri, stresslerini çok iyi önlemeyi bildikleri, kendilerini ayrıntıların karmakarışık etmesine izin vermedikleri ve iş vermekte de çok usta oldukları bilinir. Onların en önemli özelliği, hedeflerinden en iyi biçimde yararlanabilmeleridir. Daha önceki bölümlerimizde görüldüğü gibi zamana karşı oynayabileceğimiz tahmin etmek, istemek ve hazırlıklı olmak biçiminde üç kozumuz vardır. Bunların içinde en az kullanılanı sonuncusu, hazırlıklı olmaktır. Tahmin etmek, saat 15'de kapıcının zili çalacağını daha önceden hayal etmek demektir. İçimizden çoğumuz - hepimiz değil randevularımıza ne istediğimizi bilerek gideriz. Ama görüşmenin gidişine göre, meydana gelebilecek bütün olasılıkların hesabını yapmayı çok azımız biliriz. Bu hazrılığı kim yapıyorsa karşısında-kinden, rahatça hareket edebileceği bir süreyi almayı bilmelidir. Bu yetenek doğuştan gelmez, sonradan yapılan egzersizlerle kazanılır. Örneğin,-hedeflerimize ne gibi engellemeler yapılabileceğinin listesi daha önceden hazırlanabilir. «En zor olan», hedefe yaklaşıldığında endişenin yavaş yavaş içimizi kaplamasıdır. Garfield'in «başarıları» tasarılarını uygulamaya koymadan önce «başarısızlık» halini «varsayım» haline getirerek, meydana gelebilecek durumları gözden geçirirler ve başarısızlıkla beraber yaşayabilmenin yollarını araştırırlar. Onunla beraber yaşamayı kabul ettiklerinde, içlerindeki sıkıntı ve endişe kaybolur, böylece işlerini bütün enerjilerini harcayarak yapmaya devam ederler. Görülüyor ki, yalnızca hedeflerin belirlenmesi yeterli olmuyor. Daha sonra bunların zihinde yaşatılmaları, uzun vadeli planların gözden geçirilmeleri, tasarıları değişik bakış açılarına göre değerlendirerek, başarılara olduğu kadar başarısızlıklara da önceden alışmak gerekiyor. Önceden onlarla beraber yaşamayı hayal ederek onlara ulaşmak şansımızı arttırıyoruz ve onlardan yararlanabilmek imkânlarımız çoğalıyor. Çünkü «geleceği zihinde tekrarlamak» tekniği, kendi güçlerinin üstüne çıkma*k isteyenlerin uyguladıkları bir yöntemdir. Olim-piyatlardaki slalom yarışların herhalde hatırlıyorsunuzdur. Califor-nia'da San Jose Üniversitesi profesörlerinden Thomas Tutko sporculara düşünebilecek en yüksek dozda antrenmanlar yaptırarak, onları rekor kıracak düzeye çıkararak, bu sporculardaki değişiklikleri saptamaya çalıştı. Bunların daha önce yaşayarak alışmış oldukları başarı düzeylerini çok daha kolay gerçekleştirdikleri görüldü. Bu yöntemin «bizim» her günkü hayatımıza da uygulanabildiğini düşünerek sevinç duymalıyız. Bunun nasıl ve neden yürüdüğünü tam olarak açıklamak mümkün değil. Ama en eski bilgelik okullarında, bilinç dışımızın gizemli bir enerji ürettiği, içimizden çok az kişinin de bu enerjiden yararlanmayı bildiği öğretilir. Zamanımızdaki oto-programlama uygulamalarında çok ilgi çekici sonuçlar elde ediliyor. Onlara bakılırsa, ne hedeflerin belirlenmesine, ne de kullanılacak araçların araştırılmasına gerek var. Bu yöntemde, programın en somut tanımlamasıyla varılacak hedef en belirgin biçimde bir eksen üstüne raptediliyorlar. Daha sonra onu algılayabilecek en uygun konuma geçiliyor, öyle ki hedefe kesin olarak ulaşabilmek için gereken konsantrasyon ger-çekleştirilebilsin. Alınan sonuçlarda yüzde yüzlük bir gerçekleşme sağlanamıyor, ama ne tür olaylarla karşılaşılabileceği hakkında oldukça geniş bilgilere sahip olunabiliyor, bilinçdışımız da yardım etmek için elini uzatmış oluyor. Geleceğin tasarı haline getirilmesi çalışmaları, bizim tahmin yürütmek, yapmak istemek, hazırlanmayı bilmek yeteneklerimizin en yoğun biçimde kullanılmasıdır. Her gün zamanımıza egemen olmak için büyük çaba göstermek zorundayız, bu çalışmanın yakıtını henüz içimizde işletmediğimiz cevherden sağlamamız mümkündür. VII Dostum Zaman Sözcüklerin ne kadar güçlü olduklarını bilir misiniz? Bizi bilgilere yaklaştıran, hayal âleminin içine daldıran, kendi istekleriyle gerçeğe renk veren hep onlardır. Aynı zamanda gerçeğe ulaşan kanallar da onların yapıtlarıdır. Bir kediyi kedi olarak bir sözcük kullanarak açıklamak ve herkesin hemen anlaması sağlamak bundan çok önemlidir. Ama her zaman değil, çünkü güncel olarak kullandığımız sözcüklerle ifade edilen fikirler ve ayrıntılar, bizim daha geniş ve uzaklara ulaşabilecek brçimde düşünmemizi sağlayamazlar. Beraberce bir deneme yapalım. Zaman Ya Da Yaşam Her gün kullanmayı alışkanlık haline getirdiğimiz bazı tümcelerde, zaman sözcüğünün yerine yaşam sözcüğünü koyalım. Örneğin, «bu zaman alır» yerine «bu yaşam alır» diyelim. Şimdi, aşağıdaki tümcelerde bu değişmeleri yapın ve zihninizden neler geçiyorsa saptamaya çalışın: • onun için kullanacak zamanım yok • zamanımı israf ediyorum • zamanımı iyi kullanmak • zamanımı kaybetmek • ona zaman ayıracağım • daha çok zamana ihtiyacım var • zamanıma egemen olmak Bunlara daha ilaveler yapmaya ya da vurgulamaya gerek yok. Biri zaman yerine yaşam sözcüğünü kullanmak isterse, 'aynı anlamda bir iş yapıyor demektir. Zamana egemen olmanın yollarının araştırılması da yaşamsal boyutlara çıkmış oluyor. Bu inceleme yapılırken pek çok ilke ve fikir üzerinde duruldu. Çağdaş kültür anlayışında, bu tarz iletişim kurulması olağan sayılıyor. Zihinler eğer aynı biçimde programlanırlarsa ortak bir algılanma sağlanabiliyor... böylece de doğal olarak zaman kazanılmış oluyor. Ne var ki, asıl tehlike soyut, kuram alanında gerçeğin uzağında kalınmış olmasıdır. Bu riski ortadan kaldırabilmek için duygularımızla hissedebildiğimiz hayatımızın oluştuğu alana geçmemiz gerekir. Bütün bu fikirlerin, yaşanılan hayat Ü2erindeki izlerini incelemek zorunlu olmuştur. Ama bu durumun, bana çıkardığı sorun, benim tanıdığım yalnız kendime ait bir hayatın varolduğudur. Kendi Kendime Zaman Eğitimi Kitabımın bu son bölümünde, zaman hakkında ileri sürülen bütün fikir ve ilkeleri hissedebileceğim bir alana, kendi hayatımın üstüne uygulayarak meydana gelen sonuçları, fazla iddialı olmadan ve bu işin sorumluluğunu da tam olarak yüklenerek belirtmeye çalışacağım. Ben, zamanın nasıl kullanılması gerektiği hakkında iddialar ileri sürebilecek düzeyde ne bir filozofum, ne de bir organizasyon uzmanıyım. Tıpkı sizin gibi, zamanın türlü sorunları karşısında kendimi hiç hazırlıksız hissediyorum. Bu konunun çok derinlere indiğinin de farkındayım. Doğal olarak hemen önlem almak gerekiyor. Uzun yıllar zamanın bana öğrettiklerinden ders alarak kendimde çok az bir gelişme sağlayabildim. Davranış biçimi denemeleri yaptım, sistemler uyguladım, aygıtları zamanında kullanmaya çalıştım. Daha sonraki yıllarımda bunları birbirleriyle koordine ederek kullanmaya, aralarında belirli bir uyum sağlamaya uğraştım. Bu arada tasalarımı ve bulduğum sonuçları dostlarımla ve benim gibi kendini bu işe tam adamış olanlarla tartıştım. Sürekli olarak zamanı düşündüm, bir gün bile onu ihmal etmedim. Zaman En Üst Yerde Dışardan beni izleyenler, zaman manyağı olmuş bir deli diyorlardı. Ama bir kimsenin böyle kendi hayatını çok düşünmesi onun manyak olmasını mı gerektirir? Benim kişisel sistemimde (herkesin kendi ayrı sistemi vardır) yaşam en üst düzeyde yer alır. Yaşam ülkenin, inançların, eşitliğin, düzenin, hatta adaletin üstünde yer alır; ona duyulan sevgi, saygı ve aşkla ancak o yalnız özgürlükle kıyaslanabilir. Özür dileyerek bir nokta üzerinde durmak istiyorum, günümüzde böyle konulardan söz etmeyi komik, anlaşılmaz bulanlar var. Zaman üzerinde tam bir egemenlik kurmanın yollarının araştırılması tıpkı hedeflerin bulunmasında olduğu gibi, açık bir değerler sisteminin kurulabilmesine bağlı. Hayatımı karıştıran, başarısını engelleyen, kurutan, güçsüz bırakan, kısaltan her şeyden nefret ederim. Bunların etkisini onun üstünden kaldırarak, onu değiştirmek isterim. Böyle bir sistemi kurabilmek için de doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak zamanla birlikte ve onun üstünde hareket edebilmenin zorunlu olduğunu görüyorum. Eğer insan hayatını düşüncelerinin odak noktası haline getirebilirse, bundan önce kendine saygı duymayı (sadece hayatla doğrudan temas kurarak), daha sonra başkalarına saygılı olmayı (onlar bizi besler, bizim devamımızdır), huzuru ve nezaketi sağlayabilmek için stresi önleyerek, kişisel bir hayat davranış biçimi sahibi olmayı öğreniyor. Kendine saygılı olmak, iş, aile, yaratıcılık, vücudundan zevk alabilme, kültür, geziler gibi varlığın değişik yararlanma alanları arasında bir denge kurarak onu yönetmeyi bilmektir. Çağımızda herhangi bir alanda en başarılı kişiler arasına girilmek isteniyorsa, bu ancak diğer başka alanlarda önce olmayı istemeyecek kadar, onlara daha az zaman harcamayı bilmekle kazanılır. Böyle bir ayarlamayı uygulayabilmekle sporda, iş hayatında, yan uğraşlarda, çocuk yetiştirmekte kutup yıldızı gibi gidilecek yönü tayin edecek bir yöntem bulunmuş olur. Kendi yaratıcılıklarına yoğunlaşabilmek dışında her şeyden yavaş yavaş kopan artistler tanıdım. Seçilebilmek için seçmenlerine kişiliklerinden çok şeyler veren politikacılara rastladım. Amerikalı kadınların «eğer bir erkeği daha yakından tanımak istiyorsan onunla evlen» sözünü kanıtlamak istercesine hareket eden pek çok kadınla karşılaştım. Ama bütün bunlara karşılık aile hayatlarını her şeyin üstünde tutmayı bilen hanımlar ve beyler de gördüm. Bunlar, aile hayatlarını her türlü yarışmanın dışında tutmayı biliyorlardı. Kazanılan bütün üstün başarıların faturası, yapılan fedakârlıklarla ödenir. Hangisinin seçileceği herkesin kendisine kalmıştır ve yapılan seçime de saygı duyulur. Hayatta yapılacak pek çok etkinlik var, bunların sayısının ya da süreçlerinin azaltılması çok zordur. Benim hayatta kazanmak istediğim tek üstünlük, yaptığım bütün etkinliklerde onlara kayıtsız kalmadan ve hiçbirini ihmal etmeden her birini tam hissederek uygulayabilmektir. Bunların hepsi de kendilerine yeterince zaman ayrılmasını beklerler. Bu gerçeğin farkına varmamla birlikte görüşmeler, öneriler, toplantılar ve tüketim gibi etkinlikleri gerçekleştirirken onları önceden değerlendirerek, hiçbirine karşı ilgisiz kalmadan, hepsini de duyarak uygulayabilmek bakımından alışkanlıklar kazanmaya başladım. Bu arada değişik alanlara ilgi duyabilmem için, değişikliğin • tam karşıtı olan her şeyi reddeden bir tavrı ortaya koymak zorunlu oldu. Böylece hayatımın bana sağladığı bütün nazların değerlerini daha önceden ölçmek imkanını bulmuş oluyordum. Bir akşam yemeği davetini, «uyku saatlerimi feda etmeme değer mi?» diye ya da yapılacak yeni bir etkinliği, «Onu yapmak kimin görevi olacak, benim mi?» diye iyice tartarak önceden değerlendiriyordum. insanın zamanı kullanmak bakımından iyi bir seçim yapabilmesi için, hem kendini daha iyi tanımaya çalışması, hem de hayatının önüne ne gibi seçenekler koyduğunu iyi bilmesi zorunludur. Daha sonraki yaşamımda bu dengeyi korumaya çalıştım, her yıl ona daha başka anlamlar kazandıracak yenilikler katmaya özen gösterdim. Bu, sincapların kafeslerinde geçirdikleri hayata benzer günlük yaşamda, tıpkı onlar gibi mırıltılar yapacak biçimde hayattan kopmaktan korkuyordum. Kendimi bir sincap gibi kafesin köşesine sıkışmış hissediyordum. Tam bu sıralarda, zihnimde tasarılar yapmak, hedef belirlemek fikri doğdu. Ne olursa olsun, her hangi bir şey meydana getirirken, atılıma geçerken, işletirken, öğrenirken, bir işe girişirken önce buna arzu duymak, onu yapmak istemek için hazırlık yapmak gerektiğini anladım. Bir etkinliğin programını önceden yapmamışsanız, ona sınırlı bir enerji/zaman ayırmakla hiçbir sonuç elde edemiyordunuz ve daha sonra da onu yapmaktan vazgeçiyordunuz. Örneğin, kendinize dört hafta ayırarak yazar olmaya karar vermişseniz, bu işi daha önce yapmadığınızdan bu konu sizi bazı hayaller kurmaktan daha fazla ileri götürmüyordu. Eğer işi yazarlığı tam olarak elde edecek biçimde ayarlamışsanız, başlangıçta altı ay ya da bir yıl bir hazırlık devresi geçirmeyi göze alıyorsunuz ve o zaman başarı kazanmak mümkün olabiliyor. Doğal olarak içimden geldiği gibi harekeletmek özelliklerimi yitirmiştim ama buna karşılık her şeye karşı olan kayıtsız tavrım değişmişti. Bu ilkelerimi «meslek yaşamlarında hazırlık yapmayı gereksiz bulanlar»la ve «gidecekleri yere en son anda varmayı alışkanlık haline getirenlerde» tartıştım. Onların bu davranışları kimi kez olağanüstü sonuçlar da verse, çoğu zaman felaket olaylara neden oluyordu. Etkinliklere önceden bir zaman yatırımı yapmak biçimindeki benim yöntemim daha düzenli işliyordu. Her işin zamanını bilerek yapmak. Bir İspanyol, zamanın insanın âşığı olduğunu ileri sürüyor. Zamana karşı silahlanarak, onunla savaşmak yerine, ben de onu kendi yanıma çekerek, beni desteklemesini sağlamasını öğrendim. Zamana Dostça Davranmak Zamanın dostluğunu kazanabilmek için ona yeterince zaman ayırarak tıpkı bir dosta nasıl davranılıyorsa öyle hareket etmek gerekir. Herhangi bir etkinlik uygulamaya konulmadan önce onunla başka etkinlikler arasında ortaya çıkabilecek karışıklığı önceden düşünerek hareket etmek daha rahat oluyordu; daha sonra olaylar sizin önceden tahmin ettiğiniz gibi geliştiğinden ortama uyum sağlamak zor olmuyordu. Bu tasarımı bitirdiğimde, zaman gibi çok değerli bir hammaddeyi, kendi istediğim gibi işleyeceğimi düşünerek, içimde büyük,bir sevinç duydum. Kendine saygılı olmak, başkalarına bağımlı olmamayı gerektirir; bu, başkaları hakkında hiçbir ayrıntının unutulmamasını içerir. Herkes gibi benim de gerek mutluluğum, gerekse gelişmem bakımından başkalarına ihtiyacım var. Ama çağdaş değişikliklere uyum sağlayabilmek ve canlılığımla duyarlılığımı koruyabilmek için içimdeki bağımsızlık kazanmak hareketini sürdürmeyi zorunlu buluyordum. Hayatımın iyi geçmesini başkalarından bekleyeceksem, kendi hakkımda alınacak önemli kararların onlar tarafından alınmasını beklemek zorunda olduğumu anladım. Hiçbirimiz aslında tam olarak bağımsız değiliz. Çünkü çoğumuz günümüzün sekizle on bir saatini dışarıda çalışarak geçiririz. Bu saatlerimizin az ya da çok önemli bölümlerini kendimiz kullanmayız. Eğer bir fabrikasyon zincirinde tekdüze bir işte çalışıyorsanız zamanınızın tümü, bir yöneticiyseniz, serbest bir işiniz varsa, yarısından biraz azını başkaları kullanır. Yaptığım işte her gün beş altı saatimi ben kullanmıyordum. Geriye kalan on dokuz saatim üstünde söz hakkım vardı. Çevremdeki pek çok arkadaşımın, kendilerinin harcamaları gereken saatlerini ya yardımcılarına ya da sekreterlerine organize ettirdiklerini görüyordum. Böylece işlerine karşı çok kayıtsız kalıyorlardı. Ama, kimbilir belki de bazı insanlar, hayatları öyle gerektirmese de, başkalarının kendilerini azarlamasından hoşlanıyorlar. Kalbimin Üstündeki Ajandam Yerini hiçbir şeyin tutmayacağına inandığım tek sermayemin - zamanımın - üzerinde karar almak hakkının elimde olmadığını hissediyordum. Batıda kovboylar bağımsızlıklarına parmaklarıyla dokunmak istediklerinde, bellerindeki tabancalarının kabzalarını okşarlar. Oysa ben ajandamı kalbimin üstünde taşıyorum, ne zaman ceketimi çıkarsa/n, elim onu okşamak için ona doğru kayıyor. Hayatımın değişik etkinliklerine ait Borsa'nın bütün saatleri ajandama kayıtlıdırlar. Benden başka hiç kimse, onların arasındaki ilişkiyi ayarlayamaz. Karşımdakinin nutuk çekmekten mi yoksa sonuç almaktan mı hoşlandığını, trene eve gitmek için binmeden önce ofisime uğramam gerektiğini, yapılacak şu toplantıdan önce bir saat hazırlanmanın önemli olduğunu ve şu randevudan sonra yeniden bazı şeyler sormamak için önlem alınmasını evet, benden başka hiç kimse düzenleyemez. Zaman kullanmanın yönetimi olmaz, onu ancak oya gibi işlemek gerekir. İnsan çek defterinin kullanılmasını başkasına devreder ama ajandasını kimseye emanet edemez. Çevremdekilerin isteklerine uygun hareket ettiğim dönemlerde günlerimin pek çok saat dilimlerini, onlara ayırıyordum. Bir gün sinemada bir reklam gördüm. Küçük ayı Miko'nun Eskimo sepetinden yabanıl bir hayvan eli bir şeyler aşırıyordu. Miko sepetinde kalan en son parçayı çaldırmamak için, «Hayır, o bana ait değil!» diye haykırıyordu. Hemen içimdeki «kendime ait saatlerim» endişeli biçimde çağrışım yapmaya başladılar. Daima, başkalarının benden istedikleri randevuları kendi ajandama kaydettiğimi hatırladım. Böylece onlara kendi saatlerimizi kullanmak hakkını tanımış olmuyor muyduk? Yeni sistemimde, kararlı bir tutumla geçirdiğim saatlerim bunlardan çok farklı. Artık yeni bir şeyler yaratabilmek, düşünebilmek, inceleyebilmek, değişik etkinlikler planlayabilmek için gerçek zamanları yalnız kendi başıma kullanabiliyorum. Kazandığım en önemli alışkanlık da ajandama yalnız kendime ait zamanları kaydetmek. Böylece bağımsızlığıma kavuşmak için büyük bir adım daha atmış oldum; hiç olmazsa haftada bir gün plajlarda serbestçe dolaşabilmek için ajandamda kendime randevu vermeye başlamıştım. Ayrıntıları Unutmamak Eğer konu, bağımsızlığın kazanılması ve geleceğin kontrolü ise o zaman yalnız bu ajanda sistemi yeterli olmaz. Hiçbir ayrıntının unutulmaması için daha iyi düzenlenmiş bir sistemin basamaklarına çıkmak gerekir, bu bolluk bereketlilik içindeki birçok etkinliğe bölünmüş çağdaş yaşamda, unutkanlık küçük ama sürekli olarak oluşan kötü bir alışkanlık haline geldi. Her şeyden önce kendimize ait fikirlerimizi unutuyoruz, yapacağımız görevleri ve başkalarına verdiğimiz sözleri sonradan hatırlamıyoruz. Bu uygulamadan şöyle bir ilke çıkıyor: Unutkanlıklardaki artış, meydana gelen etkinliklerin karesine eşit. Ama neyi unutmuşsanız onun da sizden intikam alacağın hesabını aklınızdan hiç çıkarmayın. En zayıf anınızı bulup sizi yakalar; zamanınızı, paranızı ve kuvvetinizi ya da her üçünü birden yitirmenize neden olur. Ek Bellek Yöntemim Zamana egemenlik, bellekte egemenlik kurmakla başlar. Ben belleğimi tam kapasiteyle kullanamadığımdan, bu eksikliğimi, girişimlerimi biraz azaltmakla karşılamaya çalıştım. Kendimi daha başarılı yapacak bir sistem bulmam gerekiyordu. Babamdan kalan miras imdadıma yetişti. Altın kol düğmeleri ve köpek sevgisinden başka bir de küçük fişlere not almak alışkanlığı, ondaa bana miras kalmıştı. Belleğimi güçlendirmeye bu yöntemin büyük yardımı oldu. Artık benim için bugün bu küçük dikdörtgen biçimindeki küçük kâğıt parçacıklarının değeri paradan daha fazla. Hayatta etkinlik kazanmamda bu fişlerin büyük yardımını gördüğümü söyleyebilirim. Her aklıma gelen düşüncemi unutmamak için bir fişe kaydederim her yapılması gereken iş için başka bir fişden yararlanırım. Düşünce hedefe ulaşınca, yapılması gereken iş tamamlanınca fişler yırtılır atılır. Sistemin iyi işleyebilmesi için hep yanınızda, cebinizde bol miktarda boş fiş bulunduracaksınız. Aklınızdan geçeni eksiksiz ve ait olduğu tarihe hatasız kaydetmek sistemin temeli bu. Örneğin, altı hafta sonra Londra'ya gideceğim, oraya beraberimde bir anlaşma götürmek zorundayım, bunu şimdiden seyahatimin bir gün öncesine bir fişe kaydediyorum, o gün geldiğinde seyahat hazırlığı yaparken fiş ortaya çıkıyor, hiçbir şey unutulmamış oluyor. Fiş naşı) ortaya çıkıyor? Ayın her günü için birer sayfa aydan sonraki günler için ayrı bir sayfa olmak üzere 32 bölümü olan bir vade defterim var, o bu işi yapıyor. Ben bu sisteme «Belleğim» adını verdim, bu beni her türlü ayrıntı arasında boğulmaktan kurtarıyor. Daha önemli olan, yaratıcı, haz alabileceğim işlere daha çok vakit ayırabiliyorum ve daha çok bilincimi kullanabiliyorum. Böylece (günde 30, 40'ı bulan) basit fiş tutulması, unutkanlığı önleyerek daha başarılı işlev yapıyor ve kendime olan güvenim artıyor. Ayrıca başkalarının sizin hakkınızdaki düşünceleri daha çok güvenirlilik kazanıyor. Bana göre, bir kişinin başkalarının gözünde değerinin artması,, saygınlık kazanması onun iş yapabilirlik oranının artmasına bağlıdır. Kişinin gerçekten ergin olması, olgunlaşması, ona herkesin tam bir güven duymasıyla meydana gelir. Aile çevresi, yakın dostları, çalışma arkadaşları, patronu, iş çevresi ve en küçük bir dostluk ilişkisinde bile güven vermek ilk koşuldur. Güvenirlilik ölçülü hareket etmeyi bilmek nasıl kazanılır? Bunun için çıkılacak ilk basamak, az da olsa dikkatini iyi kullanmayı ve bunu sürdürmeyi bilmektir. Bizim de içinde gelişerek yaşamaya çalıştığımız bu küçük çalışma toplumunda, alt kademede çalışan personel, üst düzeydeki sorumluları ya imza almak ya da görüşmek için daima yakalamak ister. Bu çalışma arkadaşlarımızın daha kişilikleri de tam gelişmemiştir, yazdıkları yazının ana temasının ne olduğunu bilmezler, sorularınızı kekeleyerek harflerle yanıtlarlar, o anda aranızda bir anlaşma sağlanmış da olsa, ilerde kuruluşunuzun başına neler geleceğinden onların hiç haberi olmaz, sadece bir yazı yazmışlardır, onun sizin tarafınızdan imzalanması gerektiğini söylerler. Bunlar uzağı görmeye hiç yetkin değildirler. Genel olarak, doğal davranışlarda da aşırılığa kaçan bazı olumsuzluklar izleniyor, bu gevşeklikler (nezaket eksikliği) Japonya ve Amerika'da, Batı Avrupa'ya göre daha az görülüyor. Telefon görüşmesi yaparken bile, bunların telefona alışılmışın dışında yanıtlar vermelerine sık sık rastlanıyor, ılımlılık denen şeyi hiç tanımıyorlar. Hoşgörülü Olmanın Ölçüsü Bir şanssızlık mıdır, bilmem ama, ben verdiğim bütün sözleri tutmak isterim, bunlar küçük de olsalar yanıtlamak için kendimi zorlarım. Başka bir deyişle, bunları yapacak hemen zamanım bulunmasa bile, sonra yapmam gereken işler arasına kaydederim. Fişlerimin bu konuda çok yardımı olur. Pek çok kişinin, iyi yetişmemiş olmaları nedeniyle, nezaketli olmadıklarını düşünmeyin. Bir an vardır, gelirler, önemli bir görüşme yapacaklarını ileri sürerek sizden randevu isterler, ne istediklerini belirtmekten acizdirler kapalı kutu gibidirler, size zorunluluklar yüklemeye kalkarlar, nefesinizi keserler. Toplumun büyük kesiminin yaptığı uygulamanın tersine, hayır demek evet demekten çok daha kolaydır. Evet demek, hemen yapılması gereken bir girişimi, geleceği ait bir üstlenmeyi ya da izlenmesi gereken bir zorunluluğu kabul etmek demektir. Oysa insanın kendini bir bağlantıya sokmaması daha iyidir. Hayır demekse, kısa bir süre durumdan zevk almamayı gerektirir. Özellikle biraz nezaket göstererek, biçimli olarak yapılırsa, karşınızdakinin biraz cesareti kırılır ama anlaması sağlanmış olur. Çoğu kez herkese iyi görünmek, onlara haz vermek amacıyla evet denir. Sonuç alınması imkânsız bir konuda başkalarına evet demek yerine onlara kibarca bir hayır deyivermek, onların daha yararına olur. Seçkinlik, üniversitede olduğu gibi, sosyal hayatta da uygulanma alanı buluyor. İkisinde de geçerliliğini koruyor. Ben birçok kişiyi aldatmak zorunda kalacağıma, daha az kişiyle ilişki kurmayı tercih ederim. İş hayatımızda olsun, aile çevremizde olsun, karşılıklı birbirlerine uyumlu ilişkiler kurabilmek, başkalarının zaman kullanma biçimlerine olduğu kadar, kendimizinkine de anlayışlı davranabilmemizle mümkündür. Aynı ilkeyi, patronunuzun sözlerini dinlerken ya da iş arkadaşınızın yaptığı açıklamayı dinlerken uygulamak zorundasınız. Onlar zamanlarını nasıl kullanıyorlar, acaba sizin istediğiniz zaman sürecini ayırmaya durumları elverişli mi, bunu önsezinizle saptayabilmelisiniz. Ancak böyle davranırsanız, can sıkıcı, bezdirici bir insan olmaktan kurtulmuş olursunuz. Bu kuralı altınızda çalışan personele de uygulamak zorundasınız. Benim neden olduğum bir hata sonucu işlerimde gecikme olmuşsa, altımda çalışan personele mesailerinin dışında iş vermeğe hakkım var mı? Sonra bana ne demezler? Çabukluk çok ender hallerde zorunludur. Böyle çalışılan durumlarda, çok bol tahmin hatası yapılır. Başkalarına saygılı olmanın temel çağdaş kuralı, onların zamanlarının da benimki kadar değerli olduğunu bilmek ve ona göre hareket etmektir. Başkalarının yaptıkları bazı (küçük) girişimlere göz yumunca bütün gününüzün düzeni bozulmuş olur. Önceden bir saat olarak belirlemeye cesaret edilmeyen randevular «20 dakika» olarak alınırlar, oysa 45 dakika dolduğu halde görüşmenin daha başlangıcındasınızdır. Karşınızdakine bunu hatırlatsanız bile, o henüz işini bitirmediğinden kalkıp gitmez, bu nedenle bu gibi durumlara önceden hazırlıklı olmak gerekir. Bazı özel durumların dışında iş görüşmeleri hiçbir zaman bir saatten fazla süremez. Sonuçlandırılması gereken çeşitli konular vardır, sadece gevezeliğin önlenmesi bir yarar sağlamaz. Daima önceden hazırlıklı olmak zorunludur. Bu nedenle her gün kullandığım günlük gündemimden biraz daha farklı, benim daha iyi düşünmemi sağlayan, bir görüşme rehberi formu hazırladım. Yapacağım görüşmelerde, daha önceden konuşulacak konuların sayısını ve önemini bildiğimden, karşımdakinden gerekirse bunların bir bölümünü daha sonraya bırakılmasını istiyorum. Görüşmeye başladığımızda hazırladığım formun bir kopyasını karşımdakine veriyorum. Önümüzde izleyeceğimiz bir plan saptanmış oluyor, ikimiz de kabul edersek, bir sonuca ulaşmak için sırasında görüşmeleri çok hızlı sürdürebiliyoruz. Çok büyük ve çok önemli bir sorunla karşı karşıya kaldığımızda onu çözebilmek ya da önemini azaltabilmek için ona ne kadar zaman ayırmamız gerekiyorsa daha önceden o kadar zaman ayırıyoruz, aramızda bu konuda hiç tartışma çıkmıyor. Böylece tatsız bitecek durumların önüne geçilmiş oluyor, görüşmelerdeki mantıksız kesiklikler önlenmiş oluyor. Herkes de zaman kullanmanın gitar çalmaya benzemediğini anlamış oluyor. Uzun süre, acele hareket eden kişileri takdir ettim. Ama onların stres içinde olduklarını anladığım zaman bu duygularım değerlerini yitirdi. Stres Öldürmez Hayattan Zevk Almayı Engeller Stresin en çok endişe ettiğim yanı, öldürücü olması değil, hayattan zevk almayı engellemesidir. Bunu uzun süre geçirdiğim genç yöneticilik devresinde yaşayarak anladım. Tefekkür, güzellik, güneş, nesnelerin kokusu, çocuklarımın gençliği gibi önemli konuların içinde geçirdiğim uzun zaman süreçlerine bakarak çok şeyler öğrendim. Ayrıca başarılı olmak için mutlaka stres duymak gerekmiyordu. Strese eğilimi olanları, psikologlar çoğu kez «A» tipi olarak niteliyorlar. İki önemli özellikleri var: çok az süre içinde çok sayıda işi tamamlamak istemeleri; hem kendilerine hem de başkalarına çok çabuk öfkelenmeleri ve sinirlenmeleri. Onların başkalarına öfkelenebilmeleri için hiçbir ciddi neden bulunmuyor. A tipleriyle B'lerin aynı başarıyı kazandığı bir matematik sınavı sırasında onlardan dört kez daha fazla adrenalin salgıladıkları ve üç kez de daha çok kan basınçlarının arttığı saptandı. Bu basit kıyaslamalar onların ne kadar çok tehdit altında yaşadıklarını göstermiyor mu? Girişimci bir karakterim olduğundan, uzun süre acaba A tipi miyim diye merak ettim. Kendimi daha yakından tanıyabilmek için özelliklerimi pratik bulgularla saptamaya çalıştım. Çok sayıda işi az bir zaman süreci içinde yapmak istemek, l düzenli ve deneyimli olmayı bilmemekten doğar gibi gelir. Dene-j ;yim yetersizliğini yılların geçmesi biraz olsun ödünlese de yine j de ben hayatımın şu ya da bu etkinliğini tam bir başarıyla düzenleyebildiğim! hiç sanmıyorum, bunlar için zamanın iyi değerlendirilmesini yapamadım. Bu nedenle kendime ait zaman süreçlerini iyi sezinleyebilmek için sürekli olarak gözlemim altında tuttum ve j ölçülerini saptamaya çalıştım. Organizasyon bozukluklarının nedenleri, klasik uygulamalara olan eğilimdir. Çalışma bürosunun düzensizliği (bu görüntü insanın içindeki enerjiyi tüketir), önceliklerin açık ve belirgin biçimde saptanmamış olması ve bunun oluşturduğu sorunlar, birçok işi birlikte yapmaya ve aynı işi birçok kez tekrarlamaya olan eğilim bizi zigzaglar çizerek koşmaya yöneltir. Bu koşuşmalardan oluşan organizasyon bozukluklarına tepki göstermekle hiçbir şey kazanmayacağımı anladım. Makinemin her tekleyişinde, kendi kendime «dur ve her şeyi düzelt» diyerek, sakinleştirici refleksler kazanmaya gayret ettim. Ve yavaş yavaş verimimi düşürmeden işlerimi daha ağır tempoda yapmayı başardım. Zamanı Randevularla Kullanmak Bu andan itibaren de şimdiki organizasyonumun anahtarı haline gelen «zamanı randevularla kullanmak» ilkesini hayatımda sürekli olarak uygulamaya başladım. Bulduğum bu sistem, «günlük planımı yaparken» bilincimi tam olarak kullanmama çok yardımcı oluyor. Sanki hayatımın sırrını elime geçirmiş gibiyim. Yaşlı büyük orman yangınlarının çevreye yayılmalarını önlemek için onlara karşı alev saçan aygıtlar kullanılıyorsa, büyük zaman kayıplarını önleyebilmek için de zamanın nasıl geçirilmesi gerektiği önceden düşünmeli ve ona zaman ayırmalıdır; zamana zaman vermeyi bilmek çok önemlidir. Aya ulaşmak başarısı sağlandığında teknolojiden daha çok onun için çok büyük bir ön hazırlık devresinin yaşandığı dönemin önem kazandığını tekrar vurgulamaya herhalde gerek yok, Japonlar boş zamanlarını hep düşünerek geçirirler, yapacakları hareketlerde başarı kazanabilmenin hazırlığını yaparlar. Neden ben her günümün benim için aya gitmek kadar önemli olduğunu anlayamıyorum. Bu iş, daha az karmaşık daha az tehlikeli ama daha çok hareketli. Aya gitmekte nasıl hazırlık devresi çok önemli olmuşsa, benim günümün başarılı olabilmesi için aynı hazırlıkları yapmayı bilmeliyim. İyi düşünülürse, önceden iyi hazırlanılırsa başarının kazanılması da kesin olur. Bu nedenle hayatıma, zamanı randevularla kullanmak sistemini soktum; her sabah kahvaltıdan önce, herkes daha uykudayken ilk olarak bu işimi bitiriyorum. Sabahın büyük sessizliği içinde, bir yöntemin gereklerini yerine getirerek, yararlı aygıtları da kullanarak günüme ilk bakışımı yapıyorum. Güncel Gündemim Bu iş bir tür «kendi kendini programlamak». Çünkü ne olursa olsun hiçbirimiz bu işi bizim yerimize bir başkasının yapmasını istemeyiz. Bu çalışma sırasında hazırladığım «günlük plan», o anda günümü nasıl görüyorsam, onları kapsıyor. Daha sonra artık onu gözümün önünden hiç ayırmıyorum, günümün gündemi oluyor. Yapılan işlerin üstü çiziliyor, ansızın ortaya çıkıp yapılması zorunlu olanlar, hemen gündemde bir sıraya kaydediliyorlar, böylece zamanıma sonradan giren düzensiz konulara da egemen oluyorum. Sistemim aksamadan devamlı olarak işliyor. Zamandan kaynaklanan düzensizliklerin önlenmesi imkânsız gibidir; bunları bir programın içine sokabilmenin çareleri aranmalıdır. Böylece hayatın seyrine göre zaman kullanmanın biraz dışına çıkarak, bilinçli uyanık olmayı başarmak, sinirlerin yatışmasını da sağlar, çünkü bütün karışıklık belirtileri yok olur. Akşam eve döndüğümde, çok ender olarak programımın tamamını gerçekleştirmiş olurum. Yapılmasında hiçbir engel olmayan bir işin bile bir başka güne ertelenmesi mümkündür, bundan fazla üzüntü duyulmaması gerekir. Zamana egemenlik kazanmak demek, zamanla sınırlanmış denemelerin gün boyunca birbirlerinin ardından uygulanması demek değildir. Ben bu tür egemenlik kazanmayı, kontrolü imkânsız dalgalar halinde akan sulara egemen olmaya benzetirim. Öyle ki, kıyıda bulunan bahçenin her köşesi ihtiyacı olan suyu alabilsin. Ne çok, ne de az. Sistemin artık işlemeye başladığını, akşam eve döndüğümde, eskiden duyduğum stresin yerini, dümeni günün hiçbir anında elimden bırakmamaktan gelen bir sevincin aldığını hissederek anladım. Zamanın Çevre Bilimi Bu evreden itibaren daha doğal ritimlere ulaşabilmek için zamanın daha olağanüstü çevrebilimini araştırmaya başladım. Başkalarının etkileri, yemek zorunda kaldığınız yemekler üstündeki temizlemek gereği duyduğumuz ayrıntılara benziyordu. Birçok konuyu inceleyerek onları bir yazıyla özetlemekten ve çeşitli etkinlikleri birbirlerine bağlamaktan hiç hoşlanmam. Ama bunlardan kurtulmaya imkân yoktur; «zamanı randevularla kullanmak» sistemini uygulayarak ve her sabah sekreterimle çok kısa bir çalışma yaparak, bu konulara yoğunlaşmaya- çalışıyorum. Daha sonra postadan yeni çıkan işlerin önemli olmayanları ertesi sabaha kalıyor, önemli olanlar inceleniyor, gereken notlar alınıyor, imzalanmak için günlük işlerin arasına katılıyorlar. Nasıl fişler zihnimdeki karışıklığı önlemeye yardımcı olduysa, sabahları yaptığım planlama da günümün daha sonraki saatlerinde gereksiz yere zamanımın kesilmelerini önlemiş oluyor. Bulduğum bu sistemi daha sonraları ünlü iktisatçı Keynes'in de uyguladığını öğrendim. Sabahları iki saat konsantrasyon, önemli bütün kararlar alınıyor, ondan sonra bütün gün boyunca onları bir daha hiç düşünmüyormuş. Büroma gelince, evde yaptığım çalışmayı sekreterimin önüne tamamlaması için bırakıyorum. Eğer o çalışırken, not alması ya da telefon bağlaması için ona yeniden iş verirsem, onun zamana olan bağımsızlığını ve etkinliğini kaybettiğini farkediyorum. Zamanın soyut bir niteliği olduğunu anlamıştım, önemini ve rengini benim ona verdiğim değere göre kazanıyordu. Zamanın kendi ayarını bulabilmesi için tutulacak bir yol da, gerçekten önemli olan ve sonuç almayı sağlayan hareketlen teşvik edebilmektir. Ama hedeflerin izlencelerini yapmak ve engebeli yollardan geçmek gerekiyordu. Hedef ne kadar uzakta seçilirse, gerçekleşen durumlara göre, onların sonradan yeniden değiştirilmeleri zorunlu oluyordu. Amaçlar arasında benzerlik de bulunmuyordu. Zamanı yönetirken, çok masrafı olan bir makine gibi kendimi de yönetiyordum. Kendime bazen, bir saatleri için bin franktan daha çok para isteyen büyük avukat ve danışmanların akıllarından neler geçer diye sorarım. Onların içlerinde acaba bir sinemaya gitmek, bir sü-permarkete giderek evdekilere bir "hediye sepeti yaptırmak, bir dostla bir kahvede bir kadeh içki içmek gibi bir heves kalmış mıdır? İnsanın kendi zamanına bir fiyat biçmesinin, kişisel olarak son derece zihin karıştırıcı sonuçları olmalı. Ama saptanan değer fjoldukça yüksek bir rakam. Zamana zaman ayırarak ona egemen olmak fikrini biraz da-|ha genişletebiliriz. Sabahları yapılan «zamanı randevularla kullan-I mak» kadar pek yararlı olmamakla birlikte, ona, akşamlan yapılacak yeni bir düzenleme daha ekleyebiliriz. Çünkü yeterince hazırdık yapılmayan hallerde, alınan sonuçların irdelenmesinin büyük j yararı vardır. Çok çabuk ve basit bir çeşit kendi kendini sorgulamadır bu. O gün ne gibi olayların geçtiğini düşünmek ve böylece kendi davranış ve tepkileri hakkında değerlendirmeler yapabilmek ve kötü olanların terkedilmesinin yollarını araştırmak. Bu, geçmişin incelenmesi yeni bir buluş değil. İsa'dan beş yüzyıl önce yaşayan Stoacı filozoflar, bu işi her akşam yaparlardı. Son dünya savaşında da hava akınları başlamadan brifing, bittikten sonra debrifing yapılması usuldendi. Önceden tahmin edilenle, sonradan gerçekten oluşan/n karşılaştırılması, bizim zaman kullanma biçimimizi belirlemek hakkında okuyacağımız yüz sayfalık kuramlarından daha yararlıdır. Zamana zaman ayırmak ilkesini, değiştirmem gereken belirli davranışlarım için de kullandım. Hiç yapmak istemediği bir işle karşılaştığında, derin düşüncelere dalan ilk insan herhalde ben değilim. Gider bir fincan kahve içersiniz, gazeteyi alır, bir şeyler okur gibi yaparsınız, arkadaşınızla telefonla gevezelik yaparsınız, amaç atılımı, o işe başlamayı ertelemektir. İşte böyle arzusuz, isteksiz hallerle mücadele edebilmek için gevşeme biçiminde bir tür zen yönteminden yararlanmak mümkündür. Hiç hareket etmeden duracaksın, ama gerçekten hiçbir şey yapmayacaksın. Yere oturulacak, eller dizlerin üstüne konula-, çak, zihin tümüyle boşaltılmaya çalışılacak. Akla gelen her fikir, her görüntü kovulacak, zihinde yalnız sakin bir göl ve onun küçük dalgacıklarının kokusu duyulacak biçimde konsantrasyon sağlanacak. Bu duruma fiziksel ve zihinsel olarak tam bir hareketsizlik elde edilinceye kadar devam edilecek. Sonra yavaş yavaş gözler açılacak ve hemen daha önce isteksizlik duyulan işe başlanacak. Zamanın yönetilmesiyle ilgili daha başka pek çok reçete ve taktik var. Telefon, toplantı düzenlemek, seyahate çıkmak, sekreterlik, iş vermek gibi her gün karşılaştığımız durumları daha iyi düzenlemek ve basitleştirmek elimizdedir. Anglo Sakson ülkelerinde bu konularda yayınlanmış pek çok kitap var. Bu yayınlar çalışma hayatının daha akılcı yöntemlerle yönetilmesine yardımcı oluyorlar. Ben bunların bir bölümünü kişisel yaşamıma uygulamayı düşündüm, pratik uygulamalar yaptığımda bana çok yararlan oldu. Bir gün zamanla ilgili sorunları düşünürken, benim de böyle pek çok sorunum olduğunu farkettim. Pek çok kişi çok zor koşullarda yaşamaya devam ediyor, ama hiç kimse bu kötü duruma bir çare bulmak için kendini zorlamıyor. . Zamanla sorunu olanların sayısı oldukça fazla. CREDOC'un yaptığı bir anket bu konuda beni oldukça aydınlattı. Fransa'da 1978'le 1982 yılları arasındaki beş yılda, çalışma hayatlarıyla kişisel ve aile hayatları arasında çatışma çıkanların normal olanlara oranı %28'den %43.5'a çıkmış, yarıdan fazla bir artış olmuş. Templus Programı Girişimde bulunmaktan hoşlandığımdan, gerçek bir zamana egemen olmak programını, bu kitabın kapsamı içine sığabilecek hale getirmeye çalıştım. Böylece bu kitabı okumak imkânı bulanlar daha etkin daha sakin işlevler yapabilecek düzeye çıkacaklar. Expansion kuruluşu içinden, iyi güdülenmiş, küçük bir çekirdek kadroyu ayırarak bir ekip oluşturdum. Bu ekip, isteyen okuyucumuzu zamana yeni bir yaklaşım yapabilecek biçimde eğitiyor. Bu amacın gerçekleştirilmesi için aygıtların kullanılması bizim geliştirdiğimiz TEMPLUS programı çerçevesinde öğretiliyor. Bir gün önce başlayan uygulamaların sonuçlarını hemen ertesi gün alabilmek mümkün oluyor. Ben kendimde uygulamasını yaptığım bu ilkelerin ve aygıt kullanmanın meydana çıkardığı bilançoyu dürüst bir biçimde şöyle açıklayabilirim: Kişisel Bilanço • Hemen hemen eskisinden biraz daha az çalışıyorum; aziz dostum Jean Boisonnat'yı taklit etmiyorum. (Onun 35 saatlik yöntemini iyi düşünülmüş buluyorum ve bunu ben kendime haftada iki kez uyguluyorum.) Benimki daha erken başlıyor, daha geç bitiyor. Bu uygulamadan çok zevk alıyorum, özgür seçim hakkımı kullanarak daha çok çalışıyorum. Kendime daha çok zaman ayırabiliyorum. • Öze konsantre oluyorum. Aslında eski düzenimle yenisi arasındaki esaslı farklılık bu uygulamada. Zamanımı en iyi biçimde nasıl kullanabileceksem daima onun bilinci içindeyim, vaktimin en küçük bir parçasını bile boş geçirmiyorum. Benim için en önemli olan neyse daima ona yetecek kadar zaman ayırabiliyorum. Bunun kanıtı da bu kitabın yazılıp* tamamlanılması, diğer hiçbir sorumluluğumu ihmal etmeden aşağı yukarı 250 saatte bitirdim. • Stresli bir kişi değilim. 1983 yılında Times dergisinde strese eğilimli olanlarla ilgili bir test çıktı. Merakımı yenebilmek için bu testi kendime uyguladım; puanların en aşağı sınırı 30, en yukarı sınırı 50. Benim skorum sadece 6 puan çıktı. Bu sonuç, benim için «A» tipi olmadan da etkin olabilmenin mümkün olduğunun kanıtı. • Hayattan yararlanabilmeyi öğrendim. Kendi yan uğraşılarım için istediğim kadar zaman ayıramıyorum ama özel hayatımın her dakikasının tadını çıkarmayı öyle biliyorum ki. Bir taraftan sabah kahvaltımı yaparken bir yandan işlerimle uğraşmaktan öyle zevk alıyorum ki. Zamana zaman ayırmak yöntemim işimle özel hayatımı birbirlerine karıştırmamayı da çok iyi öğretti. • Tasarılar yapmağa ihtiyaç duyuyorum. Bir zaman kullanma ustası değilim, henüz bir çırak sayılırım. Daima akıp giden bir zamanın yararlarının tadını çıkarabiliyorum, kendime ait parkurun değerini ölçebiliyorum. Sonuç olarak, okuyarak ve egzersizler yaparak kazandığım tefekkür ve konsantrasyon özelliklerimle bütün gelişmelerin anahtarını elime geçirmiş bulunuyorum. Bu da çok coşku verici oluyor. • Kendimle ilgili bahsi burada kapatıyorum, geleJim bu kitabı okuyarak bir uygulama sistemi bulmak isteyen size. Sizin de zamana zaman ayırmak yöntemini uygulamak açısından kararlı olduğunuz görülüyor. Ama yine de bu yöntemin bir tuzak olup olmadığını incelemek zorundasınız. Bu yöntemin bir tuzak olup olmadığını, bir örnek vererek anlatmaya çalışacağım. Herhalde eskiden birine âşık olduğunuz anlar olmuştur. Aslında tümüyle dolu bir hayatınız varken, bir de bakarsınız, birdenbire birisine âşık oluvermişsiniz, onunla her gün birçok kez uzun süren telefon görüşmeleri yaparsınız, size bakanların sizin gibi âşık olmaya imrendiklerini düşünür, sokaklarda sevgilinizle gelişi güzel kol kola dolaşırsınız ama işinizi de çok geç saatlerde terk etmek zorunda kalırsınız. Bütün bunları yapmak için gereken zamanı nereden bulursunuz acaba? Bundan sonra olacakların fazla değerleri yoktur, bazı istenmeyen sonuçları da olabilir. Onları bir yana bırakalım. Bu aşk şoku sizin bütün değer yargılarınızın düzenini değiştiriverir. Aslında zamanınızın böyle bir ilişkiye izin vermeyecek kadar dolu olmadığını düşünürsünüz. Zamana egemenlik kazanmak, size bazı ihtirasların tadını tattırmaz ama, daha ince, daha nazik (ve kalıcı) kişisel gelişmenizin anahtarını sizin elinize verir. Zamanı, hayatınızda ansızın birine âşık oluverdiğiniz biri gibi değerlendirmeye çalışın. O zaman belki de ona önceden adadığınız saatlerinizin faturasını kendi imkânlarınızla ödeyip ödeyemeyeceğiniz hakkında bir karara varabilirsiniz. SONUÇ Zamanı Kullanma Sanatı Sanatla ilgili ilk kuramları Eski Yunanlılar koymuşlardır. İnsanların yaratmış oldukları ve temas edilince ruhsal yüce duygulara ulaşılan, bu ender yapıtların meydana geliş nedenlerini ve kurallarını ilk inceleyen onlardır. Onlara göre sanalda şu beş özelliğin bulunması zorunludur: düzen, denge, karşıtlık, birlik ve ahenk. Teknisyen uygarlık alanındaki ilerlemeler bu bulguların önemlerini hiç düşüremedi. Aslında bunlar bizim içimizdeki haz kaynaklarımızın ve değişik eğilimlerimizin dışarıya açıklanışların-dan başka bir şey değiller. Bu nedenle sanat bizim hayat davranış biçimlerimizde Parthenon'un saçak süsünde daha çok yer almalıdır. «Zamanı kullanma sanatı» amacı olmayan bir formül değildir, eğer onu uygulayabilirsek, hem bir yandan, zamanımıza aşağıda sayılan beş niteliği katmış oluruz, hem de diğer yandan ona bizim kişiliğimizin damgasını vurmuş oluruz. • Düzen: Zamanımızın nasıl geçtiğini bilmek zorundayız. Onu, bütünsel olarak algılayamadığımıza göre, inceleme yapmak yeteneğimizi kullanarak onu parçalara bölmemiz gerekir. Bir kere içimizde onu kullanabilecek bir organizasyon kurup, sistemin sürekli olarak çalışmasını sağlayabilirsek, karışıklık da yavaş yavaş geriler. • Denge: Eğer zamanımıza tamamen egemen olan, onu uçuruma sürükleyecek baskılar yapan, ihtiraslarla sürekli bir konu üzerinde yoğunlaşırsak, onun doğal işleyişini zayıflatmış ve bozmuş oluruz. Zamanımızı, hayatımızın değişik uçlarındaki etkinliklere göre ayarlayarak kullanmayı çok ender olarak gerçekleştirebiliriz, sonunda bunlar ne kadar beceriksiz ve acemi dağıtılmış olurlarsa, o kadar biz zararlı çıkarız. • Karşıtlık: Kendimizi olduğumuz gibi kabul ettiğimizden, herhangi bir konuyla uzun süre meşgul olmaya eğilimimiz yoktur. Fiziksel etkinliklerle zihinsel etkinlikler değişimli olarak kullanmayı bilmek gerekir. Konsantrasyonla eğlence, yalnızlıkla çevreyle iletişim kurmak, hareketli olmakla teşekkür etme birbirlerine karşıt olarak uygulanmalıdır. Bu bitip tükenmeyen değişiklikler hayatın dansıdır. Aslında dans etmek en yaygın ve en eğitici bir sanat türü değil midir? • Birlik: Düzen zamanı parsellere ayırmak değildir, bütünü algılayabilmek için izlencelerin ortaya çıkmasını kolaylaştırmaktır. Zamanımızı parçalara ayırırsak, hayatımızın önümüze koyduğu verimli ödüllemelerden kendimizi mahrum ederiz. Çağdaş yaşamı kadriller biçiminde dans yaparak yaşamak gerekiyor. Zamanımızın birliğini kendi içimizde konsantrasyonlar yaparak kurabiliriz. • Uyum: Eski Yunan dilinde uyum (ahenk), beraberce anlamına gelir. Önceki dört niteliğin, beraberce uygulanması uyumu meydana getirir. Uyum soyut bir tanımlama değil somut bir uygulamadır. Sabahları, «Günümüz iyi geçecek mi?», akşamları «Zamanımı iyi kullanabildim mi?» deriz ya da her anımızda zihnimizin penceresinden zamanın akıp geçişini izleyebiliriz. Uyum, zamana egemen olmanın hem kanıtı hem de ödülüdür. Zaman sanatı, yaşam sanatının koşulan ilk etabıdır. Gelecek günlerde neler olacağı hakkında kehanetler yürütmek yerine projeler uygulamaya koymaktır. İnsanın kendi zaman kullanma biçiminde orta derecede bir egemenlik kurabilmesi, isteklerini gerçekleştirebilmek konusunda da bir aşama yapması demektir. Zaman üstünde disiplin kurmak istemek başlangıçta ortaya bazı zorluklar çıkarabilir. Bu geçici bir evredir, endişe edilmemelidir, her gayrete de değer. İnsan kendine biraz daha fazla zaman ayırabilmesi, kendi kendine verebileceği en güzel ve en değerli hediye değil midir? Kitabın başında sözü edilen diyet kıyaslamalarından da yapılacak rejimin çok zor olacağı üzerinde durulmuştu. Aslında zamanla ilgili bu diyetin, unlu maddeler, şeker gibi gıdaların peşinde koşulmaması ve yemeklerin ölçüsünün azaltılmasından hiç farkı yoktur. Her yemek bir iradenin kanıtlanması olarak geçer. Nihayet öyle günler gelir ki, ne yasaklanan yemekler aranır, ne de acaba biraz daha yemek alabilir miyim isteği duyulur. Yavaş yavaş rejim hiç konuşulmaz olur. Artık yeni beslenme düzenine alışkanlık-kazanılmıştır. Tıpkı yemek rejiminde olduğu gibi bu yöntemde de gün ve haftalarımızın daha iyi kullanılmaları amaçlanır. Rejimin asıl sağladığı yetenek, zamanın içine girebilmemizi onun değerini ölçebilmemizi, akışını görebilmemizi yeterli düzeye çıkarâbilmesidir. Bu yöntemi uygulamaya başladığımızda, hayatın karşımıza çıkardığı bütün sorunlarına karşı, bunların zamanımızın içinde nasıl yer aldıklarını hissederek, onların bize yaptıkları baskıyı ölçerek çıkarız. Daha sonra da artık bu konular üstünde daha fazla durmaya gerek duymayız. Yöntem, bizim yeni bir bilinçlilik düzeyine çıkmamıza yardımcı olmuştur. Bu durum bir yere giderken hareket halindeki araçtan yolun kenarına atlamaya benzer. Ustalık kazanmak için yapılan girişimler ancak kişisel ritmimizin elverdiği ölçülerde yapılır. Bu ritm hiç durmadan akıp gider. Yeter ki insanın yaşayacak zamanı bulunsun. «Zaman bütün düşüncelerimizi birleştirir. Bu konuda yapılan en büyük hata, onun geçip yok olduğuna inanmaktır. Nereye kaybolacak? Onun devamlı olarak akıp geçtiğini çok iyi biliriz.» Leş Aventures du coeur chap. XXXVIII, Hartmann Flammarion, 1945 AMIEL H.F. «Zaman anılarımızla aramızdaki mesafedir. Bu mesafe görüş ufkumuzun dışına çıkınca, zaman da kaybolur.» Journal intime, 21 Janvier 1866 Zaman ve biz olmayınca Üstümüzdeki gök ne kadar saf ve berrak Saat işe karışmayınca ' Her şey çok güzel olacak. Leş Chambres ATTALI Jacques «Modern, sanayi çağının anahtar buluşu buharlı makine değil, saattir.» Histoires du temps Fayard «Kudretli olmak, başkalarının ve kendinin zamanını kontrol altında tutabilmektir» Ibld «Gözlem yapmak, zamanın akışını bozarak onu izleyebilmektir; yaratıcı olmak ise, zamanı meydana getirmek ve akışını gürleştirmektir.» BACHELARD Gaston «Zamanın yalnız bir gerçeği vardır, o da hissettiğimiz andır, başka bir deyişle, zamarr hissedilen anı kaplayan bir gerçektir, iki boşluk arasındaki bir asma köprüdür.» L'lntuition de l'instant Stock, 1932 BALZAC Honore de «Yegâne sermayeleri zaman olan insanların akılları tek güç kaynaklarıdır.» Leş ///t/s/ons perdues BAUDELAIRE Charles «Zamanı ancak kullanarak unutabiliriz.* Mon coeur mis a nü BERGER Gaston «Bilincimizde zamanın ne olduğunu araştırırsak, yalnız şimdiki zamanın varolduğunu, geçmişin ve geleceğin varolmadığını buluruz. Genel anlayış -ve pek çok filozof- bu konuda bir yorumda bulunurken, geçmişin varolmadığını değil, bir daha oluşamayacağını belirterek bizi uyarır. Gelecek ise, henüz daha oluşmamıştır. Zaman bu değişikliklerden meydana gelmiştir. ' La Liberte, 67 Ed.La Baconniere, 1948 BERGSONHenri «Zaman bir buluştur ya da hiçbir şey olmadığının farkedilme-sidir.» L 'Evolution creatrice, P. U. F. BONALD Louis de «Zamanlarını yalnız başlarına .geçirmiyen insanlar vardır. Bunlar, bir işle meşgul olanların başlarına bela olurlar.» BONAPARTE Marie «Zaman bana ne yaparsa ben de ona aynısını yapıyorum.» 7939 BORGES Jorge Luis «Zaman, benim meydana geldiğim cevherdir. Zaman beni önüne katıp sürükleyen bir nehirse ben bir nehirim, beni parçalayan bir kaplansa ben bir kaplanım, beni yakan bir alevse ben bir alevim.» Otras lnquisiciones CA1LL01S Roger «Hepimiz doğuşumuzdan itibaren çevremiz nasıl bir zaman kavramı kabul ediyorsa, ona alışarak yaşarız, başkalarının da doğuştan tıpkı bizimkine benzer zamanları olduğunu hiç düşünmeyiz. Hiçbirimizin de bu durumun bilinçaltımızda bazı karışık sorunlar yaratacağından hiç endişesi bulunmaz. Hiç kimse, her kültürün tarihsel mirasların özelliklerinin temsilcisi bulunduğundan ve kendi dünya görüşüyle hayat davranış biçiminin uzak ve aldatıcı değişiklere uğrayarak bunların içinde yer aldığının bilincinde değildir.» «Daire biçiminde zaman, çizgi halindeki zaman», Obliques CARROL Levvis «Chapelier, ben kendimi, sizin zamanı tanıdığınızdan daha iyi tanırım, ondan değersiz bir malı israf eder gibi söz etmeyiniz, diyor. Zaman da bir insandır.» Alice au pays de merveilles CIORAN E.M. «Benim görevim zamanı, onun görevi beni öldürmektir. İki katil birbirlerinden çok hoşlanır.» Ecartelement, Gallimard CLAÜDELPaul «Zaman hiç kaybolmaz, kaybolan biz kendimiziz.» Pertage de midi, Gallimard COSTEAU Jean «İnsanların zamanı, sonsuzluğa alışmalarıdır.» La machine infernale, Grasset DIDEROT Deniş «İnsanların çalışmalarına, zamanın kısalığı şöyle yansıyabilir: Bir gökbilimcinin bundan bir yıl sonra kendi yörüngesine devam eden bir gezegenin, evrenimizi biçip geçeceğini ve dünyamızın da enkaz haline geleceğini geometrik olarak kanıtladığını, bizim de bu ortamda yaşadığımızı varsayalım; rahavet, atalet bütün insanların çalışmalarına egemen olacak, hırs, arzu ortadan kalkacaktır, yani tarih yazarları, ozanlar yetişmeyecektir, anıtlar anlamlarını yitireceklerdir; ne savaş çıkacak ne de savaş yanlısı insan kalacaktır. Hepimiz kendi bahçelerimizde lahanalarımızı yetiştirerek yaşar.» Elements de physiologie ELIOTT.S. «Çünkü ben yalnız zamanın daima zaman olduğunu bilirim Mekânın da daima ve yalnız mekân Yalnız zamanda gerçek olarak ne varsa Mekân için de öyledir Böyle şeyler neyseler ben onlara ulaşmayı bilirim.» Poesies, Le Seuil FRAISSEPaul «Bu varsayım, eskiden kullanılan bir yörüngenin yenisinden, ilgi duyulan bir çalışmanın sıkıntı verenden daha kısa hissedildiğini; bu yıl geçirdiğim son ayın geçen yılın aynı ayından çok daha uzun sürdüğünü çok iyi açıklamaktadır. Zaman belleğin yeteneğine göre ya onun içine dalar ya da boşalır. Bizim de tıpkı ne geçmişleri ne de gelecekleri olan sevgililer gibi yaşadığımız bir süreç vardır ama onlar bizim hiç yaşayamadığımız şimdiki zamanda da yaşamayı bilirler.» La psychologie du temps FRANKLİN Benjamin «Zamanımız bir ölçek haline geldi, para zamana yenik düştü. Bu durumda kim zamanını israf ederse, parasını sağa sola savuruyor demektir.» Çite in Histoires d u temps Jacques Attali, Fayard GlONOJean «Asıl ulaşmak istediğimiz tek amacın yasamak olduğunu unuttuk, eğer yaşıyorsak, bunu her gün yapıyoruz ve günümüzün her saatinde de hedefimize ulaşıyoruz. ... Günlerimiz meyve, bizim oynadığımız rol ise onu yiyip bitirmektir.» Rondeur deş jours GUILLEVICE. «Biraz zamandan başka Hiçbir şeye sahip olamayız.» Ececutoire, Gallimard HALLE. «Evrensel saat ayarı uygulaması, hayatı düzene sokan bir organizasyon oluşturdu. Doğum ve ölümün dışında bütün önemli etkinlikler programlanıyor.» Au-delâ de la culture, Le Seuil «Eğer birisi, kendisine ait olan zamanı kullanmaya hakkı olduğunu ileri sürerse -büroda çalıştığı sırada- bilin ki onu birileri yokluyor.» Ibid HEGEL FRIEDRICH «Zaman, hayatın bu en saf kuşkusu ve türlü değişiklikler dolu yolu...» La Phenomonologie de /'esp/v'M807, trad. J. Hyppolite Aubier-Montaigne, 1, p.40 HUGOVictor «Zaman! Mutlu günler! şafak çok çabuk kayboluyor! Neden Tanrı beni dünyanın bütün güzellikleri arasına koymuş Her şey sanki daha yeni başlıyor gibi?» Leş Voix interieures JANETP. «Acaba insan bir gün, uzayda sağladığı ilerlemelere benzer ilerlemeleri zamanda da elde edebilecek midir?» De l'angoisse â l'extase, Alcan, 1926, tome 1, p.233 JOUHANDEAAU Marcel «Zamandan daha değerli bir şey olmadığına göre, onu saymadan harcamak kadar büyük cömertlik olamaz.» Journaliers, Gallimard JULY Serge «Zaman, soyut emelleri daha yumuşak hale getiren ve esnek bir madde değildir. O, üstünden değerli taşların geçtiği altından bir şerittir, ender bulunan bir besindir.» Liberation, 1983 LA BRUYEREJean de «Zamanlarını kötü kullananlardan çoğu, kendilerinin aceleci olduğunu bilenlerdir.» Caracteres, "deş jugements" «İnsanların geçmişteki yaşantılarında duymuş oldukları üzüntüler; onlara gelecek yaşantılarında daha başarılı işler yapmalarını sağlayacak yola yönlenmeleri için yeterli olmaz.» Caracteres, XI LAGNEAU «Uzay benim kudretimin sembolüdür. Zaman ise benim güçsüzlüğümün ifadesidir.» «Cours sur la perception» posth. 1926, in Celebres leçons et Fragments, P. U. F. LAVELLEL. «Zamana en saf biçimde bilinçli olmak iç sıkıntısı verir; zihinden hiçbir şeyin geçmediği, hiçbir arzunun duyulmadığı bir anın bilincidir bu.» Du temps et de l'eternite, p. 236 MARCAURELE «Zaman, içinde olayların meydana geleceği bir nehir gibidir.» Pensees, trad.de A.I.Trannoy, Leş Belles Lettres, Paris, 1947 MARX Karl «Kapitalistler ciğerlerine özgür havayı çekebilmek ve güneş ışınlarına ulaşabilmek için zaman hırsızlığı yaparlar.» Çite in Histoires du temps, Jacgues Attali, Fayard «Zaman, insanların geliştikleri tarladır.» Salaire, prix et profil, Ed. Sociales, 1968, p. 107 MONTAIGNE Michel de «Zamanlarını iyi kullanmayı bilenler, bilim ve deneyimi hayatlarıyla birleştirirler.» Essais, Livre ler MONTESOUİEU Charles de «Genç olmakla ihtiyar olmak zamanları arasında çok az bir mesafe bulunması bir mutsuzluktur.» Mes pensees MORAND Paul «Bir gün, çok aceleci bir insan olan Paul Morand, kendisinden daha hızlı, dünyanın en süratli adamı, alev saçan aygıtları bulan tuğamiral Svvift'le karşılaşır. Bu aygıt, tuz göllerinin iki yüz kırk beş metresini bir saniyede kurulabilmektedir. Ama tuğamiral dört aya yakın bir süre hiçbir şey yapmadan beklemiştir. Çünkü rüzgârın, nemin, toprağın tavının vb. bu denemenin yapılmasına elverişli duruma gelmeleri, arzu edilmiştir. Hızlı olmak, zaman dahil her fedakârlığın uğruna sarfedileceği, o kadar değerli bir özellik mi? Ünlü rekortmen süratli adam, bin altı yüz dokuz metrelik parkuru on dört buçuk ayda katedmek gibi bir başka başarısıyla daha anılıyor.» NAPOLEON «İnsanın en büyük sanatı zamandır.» Lettres au rol de Naples, ler mars 1804 NIETZSCHE Friedrich «Zaman özünde anlamsızdır, onu sezebilmek için duyarlı bir insan olmak gerekir.» Le livre de philosophe, Etudes theorigues, 1872-1875 trad. A.K. Marietti, Aubier-Flammarion PASCAL Biaise «Akılcı bütün girişimlerin, belleğe ihtiyaçları vardır.» Pensees «Hiçbir zaman, şimdiki anımızı elimizde tutmayı bilemeyiz. Geleceğin çok yavaş geleceğine inanarak, seyrinin bizim hızlandırmamız gerektiğini düşünür, öyle hareket ederiz; hayatımızın geçip gittiğini görerek durakladığımızda geçmişimiz aklımıza gelir, ama sanki kendimizin olmayan bir zamanı anımsamak yanılgısına düşmüşüzdür, yalnız bize ait olan bu bölümü hiç düşünme-meyi tercih ederiz.» Ibld PEGUY Charles «Bana şimdiki anını nasıl geçirdiğini söyle, senin ne tür bir filozof olduğunu söyleyeyim. Şimdiki anına bağlanırsan, sen bağımlı bir insan olursun. Ancak şimdiki anının özgürlüğünü korumayı bilirsen, diğer bütün özgürlüklerin de senin için meydana gelmelerini ya da organize olmalarını sağlayabilirsin. Eğer şimdiki anını hiç hareket ettirmezsen, her şey hareketsiz ve boş kalır. Eğer şimdiki anını verimli kullanmayı bilirsen, diğer bütün verimliliklere de sahip olabilirsin ya da sana yardımcı olurlar.» POULET Georges «Size verilen zaman değil bir andır. Böyle bize verilmiş bir andan biz kendimiz zaman yaparız.» Le point de depart, p. 40 «İnsanın, insan olduğunu hissedecek zamanı yoktur, o, ancak yaşayacak kadar zaman bulur.» Mesure de l'instant, Fenelon, Plon PROUST Marcel «Teorik olarak dünyanın döndüğü bilinir, ama gözle görülmez, üstünde yürüdüğümüz toprağın hiç kımıldamadığını zannederiz, onun üstünde sakin bir hayat süreriz; zaman da hayatımızda tıpkı böyle yer alır.» A la recherche d u temps perdu, «A l'o'mbre deş jeunes filles en fleurs» Gallimard SARTRE Jean Paul «Zamanımızı hiç kaybetmek istemeyiz, onun yerine kendimizden bir şeyler kaybetmek, acaba daha iyi mi olur?» Situations, II, Gallimard SCOLAEttore «Zaman harabeleri, viranelikleri, tükenmiş umutları, kaybolan hayalleri ve her gün yeniden oluşan yeni hayalleriyle en gü-A zel şeydir.» TRlOLETEIsa «Daima bir gün sonra ölmek isteyen insanlar gibi görünmek zorundayız... Böyle bir zamanın önünde ancak öleceğimiz düşünülür.» Luna-Park, Gallimard VOLTAIRE «Zaman ondan yararlanabilecek kadar uzundur. Onun ölçüsünü bulup, düşünüp çalışanlar için.» Discours en vers sur l'homme «Büyük müneccim önce şu soruyu sordu: Dünyada en uzun ve en kısa olan, en yavaş ve en hızlı hareket eden, yekpare olan ya da parçalara bölünebilen, hem hiç ilgi duyulmayan hem de çok üzüntü verebilen, o olmayınca hiçbir şey yapılmayan, bütün küçük olanları yok eden ve bütün yücelikleri ölümsüzleştiren şey nedir? Itobard ilk sözü aldı. O bu gibi bilmecelerden hiç anlamıyor-du, ona göre başarı ancak mızrakla kuvvetli darbeler vurarak kazanılıyordu. Orada bulunanlardan bir bölümü, sorunun yanıtının kader olması gerektiğini söylediler. Kimileri toprak, başkaları da ışık dediler. Zadig ise, bunun zaman olabileceğini ileri sürüyordu: Çünkü ondan daha uzun bir şey yoktur, o sonsuzluğun ölçüsüdür; bütün yapmak istediklerimizi içinde kaybedecek kadar kısadır; bekleyenler için en yavaş geçendir; haz olarak yaşadığımız anlar için en çabuk yok olandır; yekparedir ama sonsuzluğa doğru küçük parçalara bölünerek yayılır; insanlar ona karşı ilgisizdirler; ama onu kaybedince çok üzülürler; onsuz hiçbir iş'yapılmaz; sahip olmak hırsından doğan her tür küçüklüğü unutturur ve yücelikleri ölümsüzleştirir. Toplantıda bulunanlar Zadig'e hak verdiler.» Zadig